Lanetli Çocuk

TARİH:  18 Haziran 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Genç ve güzel Amerikalı dadı, İngiltere’ye çocuk bakmaya gider. Çalışacağı yer ıssızlığın ortasında bir şatodur. Yaşlı İngiliz çift, dadıyı çocukla tanıştırınca filmin ilk sürprizi ortaya çıkar. Çocuk dedikleri cansız bir kukladır. Çiftin kafayı yediklerini düşünen dadı, gözlerimi kaparım maaşımı alırım mantığıyla çalışmaya devam eder. Zaten onun da Amerika’ya gelme nedeni sadece para değildir. Amerika’da bıraktığı sevgilisi kenisine şiddet uygulamaya başlamıştır ve ondan kaçmaktadır. Yitirdiği bir ilişkisi, hayalleri vardır.

İngiliz çiftin görünen deliliklerinin altında büyük bir kayıp yatmaktadır. Brahms adlı çocukları, çıkan bir yangında ölmüştür ve kukla gerçek Brahms’ı ölen çocuklarının yerine koymaktadırlar. Sonradan öğreneceğimiz üzere, dadı da sevgilisinin darbesiyle hamileyken çocuğunu düşürmüştür. O da bir çocuk kaybı yaşamaktadır.

Ev sahiplerinin bir geziye çıkmasıyla, dadı ve kukla evde yalnız kalırlar. Dadı kuklaya, gerçek bir çocukmuş gibi davranmaz haliyle. Ama bunun bir bedeli olduğu ortaya çıkar. Kukla sanki gerçekten de canlıdır ve hoşnutsuzluğunu çeşitli yollardan belli eder. Bir süre sonra, dadı da kuklayı, kendi kaybettiği çocuğunun yerine koyar ve ona gerçek bir çocukmuş gibi davranmaya başlar.

Film, sürprizli finaliyle bir çuval inciri berbat etmeden önce aslında gayet ilginç. Yasını yaşayıp aşamamak, kaybın gerçeğini kabul edememek insanları sağlıksız notalara sürükler. Hem dadının hem de ev sahiplerinin çocuklarının kaybınının ardından girdikleri acılı süreci atlatamadıkları, orada takılıp kaldıkları ve akıldışı yollara saptıkları düşünülebilir…

Bir başka bakış açısıyla filmin eski dünyayla yeni dünyayı, feodal dünyanın aristokrasisiyle, kapitalist dünyanın rasyonel yeni insanını karşılaştırdığı da düşünülebilir. Guillermo Del Toro’nun “Kızıl Tepe”sinde (Crimson Hill) böyle bir karşıtlık vardı örneğin.

Fakat sanki yönetmen filminin böyle açılımları olabileceğinin farkında değilmiş gibi. Film, bütün bu yorumlama olanaklarını desteklemeyen görünüşte rasyonel ama saçma bir finalle bittiğinde geride bir tatminsizlikden başka bir şey bırakmıyor. Bazen irrasyonel olan rasyonel olandan daha gerçekçidir.

Aşk Uğruna: Distopyada aşk

TARİH:  16 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün


Aşk Uğruna, benzerini çokça gördüğümüz distopik bir dünya resmi çiziyor. İnsanlar duygularından arındırılmışlar ve son derece steril ortamlarda, beyaz üniformalar içinde yaşıyorlar. Büyük Savaş’ın ardından dünya yok olmuş. Geriye bir tek filmin geçtiği Collective denilen steril bölge ile Peninsula (Yarımada) denilen ilkel bölge kalmış.

Collective’de (birlik diye çevrilebilir) insanların birbirlerine dokunmaları, aşık olmaları ve tabii ki cinsel ilişkiye girmeleri yasak. SOS denilen bir hastalığa karşı uyarılar yapılıyor. Bu hastalık aslında sağlıklı insan duygularına sahip olmak demek. Hastalığın dördüncü aşamasına gelenler, DEN denilen bir kliniğe gönderiliyor ve intihar etmeye teşvik ediliyorlar. Hastalık bir başladıktan sonra yavaşlatılsa da, durdurulamıyor.

Bu dünyayı kimler kurmuş? Kimler yönetiyor ve insanları robota çevirmekten ne çıkar umuyorlar? Yönetenlerin kendileri duygularını yaşayabiliyor mu? Büyük bir refah içindeler mi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Filmin orijinal adı The Equals “eşitler” demek. Bu adın da nerden geldiğini bilmiyoruz aslında. İnsanların üniformalar içinde dolaşmalarından dolayı mı bu ad konulmuş filme? Eşitlik bir zamanlar burjuva devriminin sloganıydı. Kapitalizm eşitlik idealini terk edeli çok oldu, hatta aksine eşitliği istenmeyecek bir şey olarak tanımladı. Eşitlik idealini çarpıtarak anlamını değiştirdi. Kapitalist sistem, eşitlik eşittir komünizm o da insanların eşit imkânlara sahip olmaları değil, birbirlerinden hiçbir farklarının olmamasıdır, demeye başladı.

Filmin ve filmdeki bölgenin adları, yani Eşitler (The Equals) ve Birlik (Collective) açıkçası artık komünist düşünceyi çağrıştırıyor. Filmde egemen sınıf görünmediği için bu konuda daha fazla bir şey söylemek mümkün değil.

İşte bu ortamda yasak bir aşk yeşeriyor. Fakat karakterler sığ, Nicholas Hoult berbat bir oyuncu ve film zaten genelde klişelerden başka bir şey sunmuyor. Bu donuk ve ruhsuz filme Kristen Stewart bir parça ruh katıyor ama onun da elinden gelen sınırlı.

Adana Film Festivali’nden: İnan Caddesi

TARİH:  1 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Adana Film Festivali bitti, filmler hakkında yazıldı, çizildi. Ben yarışmada olmadığı için az izlenen ve sözü pek edilmeyen bir filmden bahsetmek istiyorum: Yelda Reynaud’un yazıp yönettiği “İnan Caddesi”nden. “İnan Caddesi” tam anlamıyla bağımsız bir film, gerilla usulü film yapmak denen şeyin tam karşılığı. Yelda Reynaud filmi sadece yazıp yönetmemiş, filmi çekmiş ve kurgulamış da. Bütün bunların tek bir nedeni var: Parasızlık. Film, son derece düşük bir bütçeyle yapılmış. Sadece iki oyuncuyla, tek bir mekânda çekilmiş. Ama bütün bunlara rağmen kendisini merakla izlettiren, karakterlerini ilginç kılan bir film çıkmış ortaya. Yelda Reynaud, sadece bütün zorluklara rağmen bu filmi yapma inadından ve inancından dolayı övgüyü hak etmiyor, festivalin görece iyi filmlerinden birini yaptığı için de övgüyü hak ediyor. Benim için “sinik” bir bakış açısına sahip olan ve karakterlerine birer böcek gibiymiş gibi bakan “Albüm”den (en iyi senaryo ve en iyi yönetmen ödülü sahibi) daha değerli bir film.

Filmin iki kahramanı, Ada (Pelin Batu) ile Davut’un (Onur Senan) terk edilmiş gibi duran bir mekanda karşılaşmalarıyla başlıyor film. Ada bayılmış, Davut ise ona yardım etmeye çalışmaktadır. Mekânın, Ada’nın babasının garsoniyeri olduğunu ve Ada’nın babasını kaybettikten sonra burada kendisini inzivaya çektiğini anlıyoruz sonra. Davut, ise Güneydoğu’da askerliğini yapmış, arkadaşlarının yanı başında ölmesine tanıklık etmiş, İstanbul’a geri döndüğünde yaşadığı travma sonrası stress sendromu nedeniyle işini sürdüremez olmuş bir genç. İki insan da kayıplar yaşamış, iki insan da suçluluk duygularının pençesinde. Bu ortak yanları. Ama ikili arasında devasa bir kültürel uçurum da var. Ada burjuva ve entelektüel, Davut ise işçi sınıfından bir genç. Davut romantik müzik deyince Ümit Besen’i anlıyor. Doğal olarak.

Bu iki genç insan bir gece boyunca yakınlaşırlar, birbirlerine yaralarını açarlar, tartışırlar, flört ederler. Ümit Besen şarkısı eşliğinde dans ettikleri sahne ise filmin en dokunaklı ve romantik anı. Böyle bir film iyi oyunculuklar olmadan mümkün olmazdı. Hiçbir film deneyimi olmayan Onur Senan’ın bu kadar iyi oynamasında hiç kuşkusuz yönetmenin payı büyük. Senan’ın James Dean’i andırdığını da ekleyeyim. Pelin Batu ise bu filmiyle en iyi oyununu çıkarmış. Film eğer yarışmada olsaydı, Batu’nun da en iyi kadın oyuncu adayları arasında önlerde olacağını söyleyebilirim.

Ada karakterinin, babasının garsoniyerinde inzivaya çekilmesini Freudyen anlamda yorumlamak da mümkün tabii. Babasına âşık bir genç kadının, babasının sevgilisi olma hayali kurabileceği, annesini dışlayabileceği en iyi mekân burası çünkü.

Sinemamız Yelda reynaud ile yeni bir yönetmen kazanmış gibi görünüyor.

Pete ve Ejderhası: Yas sürecinde hayali kahramanların işlevi

TARİH:  8 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Pete ve Ejderhası’nı izledikten hemen sonra tesadüfen televizyonda Çin yapımı ve başrollerinden birinde Kevin Spacey’nin oynadığı “Ayrılmaz İkili” (Insaperable;2012) filmini seyrettim. Tamamen farklı izleyici kitlelerine hitap eden ve birbirinden çok farklı bu iki filmin tıpatıp aynı temalardan söz ettiğini görmek ilginç geldi. Sizle de paylaşayım.

‘Ayrılmaz İkili’ ve ‘Pete ve Ejderhası’ kapitalizmin doğayı ve insan hayatını kâr hevesi uğruna nasıl tahrip ettiğinden söz ediyor. Ama bu asıl teması değil iki filmin de. İki film de yaşadıkları kayıplar sonrasında hayattan kopan, bu süreçte hayali bir arkadaş edinen ve bu arkadaş sayesinde yaşadığı zor dönemi atlatan ve hayatta dengesini ailesiyle birleşerek yeniden kuran erkeklerden söz ediyor. “Pete ve Ejderhası”ndaki erkeğin yaşı 10 iken, “Ayrılmaz İkili”nin kahramanı orta yaşlarına yaklaşan, 30’larında bir beyaz yakalı. Pete ve Ejderhası çocuklara yönelik bir masal iken, “Ayrılmaz İkili” komedi ile dram arasında gidip gelen, şizofreni gibi ağır akıl hastalıklarını konu alan ve tamamen yetişkinlere yönelik bir film.

Demek ki çocuk ya da yetişkin olmak pek de fark etmiyor, büyük kayıplar karşısında benzer tepkileri veriyoruz: İçe kapanmak ve hayali dostlar edinmek gibi. Tabii “hayali dost” Pete ve Ejderhası filmi için tartışılır bir kavram. Bir masal filmindeki ejderhaya hayali demek kimin haddine? Ki bu soru filmin kahramanı Pete’e de soruluyor ve cevabı “Sen gerçeksen, ejderham da gerçek” oluyor.

Filmin konusu kısaca şöyle: Dört yaşındaki Pete ve ailesi çıktıkları bir seyahatte önlerine fırlayan bir geyik yüzünden kazaya uğruyorlar. Pete annesini ve babasını kaybediyor. Ormanda tek başına kalıyor. Kurtlar tarafından öldürülmek üzereyken çıkagelen bir ejderha tarafından kurtarılıyor. Altı yıl sonra Pete 10 yaşına geldiğinde kâr uğruna ormanı tahrip eden bir grup ormancıyla karşılaşıyor. Ormancı kardeşlerden iyi olanı Pete’i evine alıyor. Kötü olanı ise Pete’in ejderhasını yakalamayı kafasına koyuyor. Nihayetinde Pete yeniden bir aileye kavuşuyor, kendisine ihtiyaç kalmayan ejderhası da başını alıp gidiyor. Orman? Orasını film söylemiyor.

“Ayrılmaz İkili”nin kahramanı Li de ailesini bir trafik kazasında kaybetmiş. Üstüne bir de karısı düşük yapıyor. Çalıştığı şirket kâr uğruna defolu malları piyasaya sürmeye hazırlanırken, karısının yaptığı düşüğün ardında da yine gerekli içeriğe sahip olmayan ilacı piayasaya süren bir şirket var. Karısı bir iş seyahatine çıktığında Li bunalıma girip intihara kalkıyor. Tam o sırada hayali arkadaşı Chuck (Kevin Spacey) peydah oluyor. Chuck ve Li birlikte çeşitli maceralar yaşıyorlar. Li iyice şizofren olmuşken, karısının gelmesiyle mucizevi bir şekilde düzeliyor. Aile tekrar kuruluyor, kendisine ihtiyaç kalmayan Chuck geride bırakılıyor.

Pete ve Li yaşadıkları kayıplardan sonra ejderha ve Chuck’ı yaratıyorlar. Kaybedilen aileye yeniden kavuşunca da hayali dostlarına veda ediyorlar.

Pete ve Ejderhası küçük çocuklar için iyi bir film. Enteresan olan bir şey de bir Disney filminde Bonnie ‘Prince’ Billy’nin açılış ve jenerikte şarkılarının olması.

Doktor Strange üzerine kısa bir not

TARİH:  12 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Doktor Strange’in önemli bir kusuru bizde pek tartışılmadı. Tilda Swinton’ın canlandırdığı Kelt asıllı ‘Kadim Kişi’ hikayenin orijinalinde Tibetli. Film bu kişiyi Keltli yapmış. Bunun da başlıca nedeni Tibetle oldum olası sorunlu olan Çin’in filmden soğutulmaması, Çin pazarının kaybedilmemesi. Tibetli birinin Keltli bir Beyaz ırk mensubuna dönüştürülmesi, filmin beyaza badanalanması olarak yorumlandı ve epey tepki çekti.

Filmin new-age’ci, metafizik mesajı, ruhu bedenden ayrılabilir bir şey olarak tanımlaması benim hoşuma gitmedi. Teslimiyete yapılan vurgunun, İslamla (İslam ne de olsa teslimiyet demek) ne kadar uyumlu olduğunu ise Batılı seyirci anlamayacaktır. Filmin kurtaran yanı, kendi new age’liğiyle de dalga geçer bir halde olması ve görsel efektleri. Hoş bu görsel efektler pek devrimci sayılmaz, bunu ilk kez Inception yapmıştı ve orada bağlamı anlamlıydı. Burada sadece etki etmek için varlar.

Onun dışında ne filmin kahramanının dönüşümü, ne de kötü adamının motivasyonları doğru dürüst anlatılmamış. Fakat film beklenenin üzerinde ilgi görmeye devam ediyor ve edecek gibi.

‘Arrival’: Gelen gideni aratır

TARİH:  12 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Bir süredir hayatımızda Denis Villeneuve diye Kanadalı bir yönetmen var. Kendisi iddialı, sanat sineması ile ticari sinema arasında konumlanan bir yerde filmler yapıyor. Kimlik meseleleri, modern Oedipus hikâyeleri ve adalet ele aldığı temalardan bazıları. Ama Villeneuve’ün filmlerinde bu temaları taşıyacak bir ağırlık yok. Bir derdi var mı belli değil. Yönetmen neyi hedefliyor, anlamak güç. Sıkı yumruk atıyor ama boşluğa.”

Bu paragraf Villeneuve’ün geçen yıl vizyona giren “Sicario” adlı filmi için yazdığı yazının ilk paragrafıydı. Villeneuve cephesinde işler pek ilerlemiyor doğrusu. “Arrival: Geliş” için de “Sicario” için söylediklerimi söyleyebilirim.

Filmi analiz etmek, bizi ters köşeye yatırmaya çalıştığı ve bir sürpriz içerdiği için zor. Uzaylılar geliyor ve bir kadın kızını kaybettiği için acı çekiyor. Bu kadın aynı zamanda, uzaylılarla iletişim kurmak için seçilen ekipte yer alıyor. Bir dilbilimci filan değil, iyi bir simültane tercüman. Film Amerikan sinemasının zorunlu Çin karşıtı mesajlarından içermesine rağmen, diyalogun iyi bir şey olduğunu, Çinlilerin bile annelerini hatırlayınca barışçı olabileceklerini söyleyerek iyi bir halt ettiğini sanıyor. Filmin tek mesajı bu da değil. Film bir de şunu söylüyor: Yolculuğun sonu ne kadar kötü bitecek olursa olsun, asıl mühim olan gitmektir! Sonunda acı ve ölüm var diye yaşamaktan vaz geçmeyin!

İyi şeyler bunlar tabii. Yalnız bu dersleri çok daha usturuplu veren başka filmler var. Mesela “Sil Baştan” (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) ne kadar da güzel anlatır hayatın her şeye rağmen yaşamaya değer olduğunu. Ve bunu anlatırken konudan sapmaz, abuk sabuk uzaylıları devreye sokmaz. Mesaj ilmek ilmek dokunur, tepeden kafamıza düşmez.

Bir bacağı eksik iri ahtapotlara benzeyen uzaylılar ise Villeneuve’ün fantezi yoksunluğuna iyi bir örnek. Şu ahtapotlar olmayaymış, bilim kurgu filmleri fena halde zorlanırmış. Neyse ki genellikle kötü adam rolüne çıkan ahtapotlar bu kez hak ettikleri role kavuşmuşlar. Esas erkek olmasalar da sevimli bir ikili oluşturmuşlar.
Villeneuve, kısacası yine Villeneuve’lüğünü yapmış. İddialı ama boş bir film kısacası “Arrival: Geliş”.

Solcularla çalışan bir sağcı: Raoul Coutard

TARİH:  3 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yazıyı yazmak için biraz geç kaldım. Fransız görüntü yönetmeni Raoul Coutard, 8 Kasım’da hayatını kaybettti. 16 Eylül 1924’te doğan Coutard Fransız Yeni Dalgası’na rengini veren isimlerden biriydi. Yeni dalganın büyük isimleri Truffaut ve Godard onunla çalışmışlardı ve öyle de gözüküyor ki başka bir görüntü yönetmeniyle istediklerini gerçekleştirmeleri de mümkün olmazdı. Çünkü Coutard hem teknolojide yenilikleri takip eden bir zanaatkardı, hem de gerilla tarzı film çekmek onun ruhunda olan bir şeydi. Coutard açıkçası kelimenin gerçek ve olumsuz anlamıyla da bir savaş adamıydı. Gönüllü olarak askere yazılmış, Vietnam’da Fransız ordusunda savaşmış, askerliği bitince de askerlikten kopmamış, bu kez fotoğrafçı olarak Hintçini’ne geri dönmüştü.

Godard onunla çalışmak zorunda kalmıştı
Kaderin garip cilvesi onu solcu yönetmen Jean-Luc Godard’la biraraya getirmişti. Coutard, “Ben sağcı bir faşist, Godard ise solcu bir faşistti” demişti ilişkilerinin bir süre sonra neden bozulduğunu açıklamaya çalışırken. Ama Godard, biçimsel anlamda birçok yenilik içeren filmi Nefes Nefese’yi (A Bout de Souuffle) onunla çekmek zorundaydı ve öyle de yapmıştı. Nefes Nefese, sokakta, ne ışık ne de ışıkçı desteği olmadan, hızlı filmlerle, bir anlamda gazeteci teknikleriyle çekilmişti. Bunun için gerilla savaşını bilen bir gerilla sinemacıya ihtiyaç vardı. Coutard tam adamıydı. Coutard başka bir solcu yönetmenle daha çalışacaktı: Costa Gavras’ın ünlü filmi “Z” (Ölümsüz Z) de Coutard’ın imzasını taşıyordu.

Truffaut’nun en sevdiğim filmi Unutulmayan Sevgili (Jules et Jim) de Coutard’ın çektiği filmler arasındaydı. Coutard, Nagisa Oshima’dan Phillipe Garrel’a kadar birçok başka yönetmenle de çalışacak, nihayetinde kendisi de yönetmenlik yapacak ve hatta Vietnam’a dair belgeseliyle (Hoa binh) Cannes’da ödül de alacaktı.

Keşke her sağcı Raoul Coutard gibi olsa. Belki de 16 Eylül’de doğmuş olması onu bir istisna kılmıştır, kim bilir (bilenler bilir).

AY IŞIĞI (MOONLİGHT): Kimsin sen Chiron?

TARİH:  18 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Moonlight, kimi gerçekten duyarlı anları dışında basmakalıp tasvirler yapan ve siyah eşcinsellere acımamızı isteyen bir film. Siyah eşcinsellerin ihtiyacı acınmak mı? Sanmıyorum 

2016’nın Ocak ayında Sundance’te Nate Parker’in yönetip başrolünde oynadığı ve bir siyah köle ayaklanmasını anlatan Bir Milletin Doğuşu (BMD) festivalin yıldızı olmuştu, Sundance’te hem Büvük Jüri hem de seyirci ödüllerini kazanan film 2017 Oscarlarının da en büyük adayı olacak diye değerlendiriliyordu. 2016’da Oscar adayları içinde siyahların olmaması protestolara yol açmıştı. Bu durum siyah bir yönetmenin çektiği ve siyahların başrollerinde oynadığı “Bir Milletin Doğuşu’nun şansının misliyle artmasına neden olmuştu. Hollywood 2016’nın günahını 2017’de bir siyah ayaklanmasını anlatan bu filme ödül vererek çıkaracak gibi görülüyordu. BMD’nin haklarını satın almak için stüdyolar kapıştılar. Sonuçta bir Sundance rekoru kırıldı ve film 17,5 milyon Dolara Fox Searchlight Pictures’ın elinde kaldı. Fakat sonraki gelişmeleri düşününce elinde patladı demek daha doğru olacak. 

Ağustos 2016’da rüzgar tersine döndü. Filmin, Oscar’lardaki olası rakipleri yönetmen Nat Parker ve senaristi Jean Celestin’in kirli çamaşırlarını ortaya çıkardılar. 1999’da üniversitede öğrenciyken Parker ve Celestin, beyaz bir kız öğrenciye tecavüz etmekle suçlanmışlardı. Parker beraat etmişti. Celestin önce mahkûm olmuş, ardından dava yeniden açılmıştı; fakat davacı yeniden ifade vermediği için dava düşmüştü. Asıl trajedi tecavüze uğrayan kızın 2012’de intihar etmiş olmasıydı. Film, ekim ayında vizyona girdiğinde artık olumlu eleştiriler almıyordu. Ocak ayında göklere çıkarılan filmin aslında pek de matah olmadığı birden anlaşılmıştı. Film gerçekten de matah değil, tuhaf olan bu kadar göklere çıkarılmış ve ödüllere boğulmuş olmasıydı. Bütün bunları konjonktürden bağımsız anlamak mümkün olmaz. Filmin 2016 Ocağı’nda, Sundance’te çok beğenilmiş olmasını açıklayacak tek bir gerekçe olabilir gibi geliyor bana: Siyah sinemacıların göz ardı edildikleri düşüncesinin liberal basını etkisi altına almış olması ve basının bir tür günah çıkarma çabasına girmesi. Bugün BMD’nin Oscar’larda esamesi okunmuyor. Çünkü Nat Parker ve Jean Celestin’in günah çıkarılacak doğru merci olmadıkları anlaşılmıştı. Neyse ki kısa zamanda başka bir merci bulundu. 

Bireysel bir hikâye 

Bu hafta vizyona giren Moonlight, “BMD’den çok farklı bir film. İki filmin ortak bir özelliği varsa o da ikisinin de siyahlar tarafından yapılmış olmaları. Moonlight, kanımca eli yüzü düzgün ve fakat küçük bir film. BMD’nin büyük ve epik bir tablo çizme iddiasının yanında çok daha küçük, çok daha bireysel bir hikâye anlatıyor Moonlight. Chiron adlı bir siyahın hayatından üç dönemi ele alıyor: Chiron’ın çocukluğu, delikanlılığı ve yetişkinliği. Chiron, kendisinden önce akranlarının keşfettiği eşcinselliğini bu süreç içinde algılıyor, eşcinsel olduğu için zulme uğruyor ve sonunda ilk aşkını yaşıyor. Moonlight, baştan söyleyeyim, beni hayal kırıklığına uğrattı. Film, o kadar iyi eleştiriler aldı ki, inanılır gibi değil! Eleştirmen oylarının ortalamasını alan Metacritic sitesine göre yüz üzerinden 99, Rotten Tomatoes sitesine göre 98 puan! Neredeyse tam not yani. Filmin çok beğenilmiş olmasını açıklayacak tek bir gerekçe olabilir gibi geliyor bana: n Siyah sinemacıların gözardı edildikleri düşüncesinin liberal basını etkisi altına almış olması, bir tür günah çıkarma çabası. Yani BMD ile aynı gerekçe. Ve fakat iki filmin farklı filmler olduğunu, Moonlight’ın daha iyi bir film olduğunu ekleyeyim. Moonlight’ın bir diğer avantajı da, azınlık içinde bir azınlığı, ezilenler içinde de ezilen bir kimliği konu edinmesi. Hem eşcinsel hem de siyah olmak, iki alt-kimlik meselesini birden içeriyor. Bu senenin gözardı edilen siyahlara değin bir diğer filmi ‘Free State of Jones’ (Özgür Jones Eyaleti) gibi sınıf meselelerine girmek gibi bir hata yapmıyor Moonlight’ın yönetmeni Barry Jenkins, kimlik politikalarıyla sınırlı tutuyor filmini. Evet. Chiron başta yoksul ama sınıf atlamayı da biliyor. 

Chiron utangaç biri 

Keşke eşcinsellik konulu daha çok film yapılmış olsa. İlk eşcinsel temalı film, dönemin en ilerici Batı ülkesi olan Almanya’da 1919’da çekilmiş. Diğerlerinden Farklı (Anders Als Die Anderen) adlı bu filmin tarihine bakarak hem ne kadar erken hem de ne kadar geç demek mümkün. Geç, çünkü ilk konulu filmden yani ‘Aya Yolculuk’tan (1902) tam 17 yıl sonra ilk eşcinsel temalı film çekilebilmiş. Bundan sonra sözü edilen ikinci eşcinsel temalı film bundan 10 yıl sonra yapılmış: Bu yıl 3. Sessiz Sinema Günleri’nde seyretme olanağı bulduğumuz “Pandora’nın Kutusu” ki o da bir Alman yapımı (bu arada belki eşcinsellik temalı başka filmler de vardır ama ben duymadım). Yani eşcinsellik temalı filmler okyanusta küçük adacıklar gibi nadirler. Ve ister istemez birbirleriyle kıyaslanıyorlar. Moonlight’ın kahramanı Chiron’ın suskunluğu, Heath Ledger’in canlandırdığı “Brokeback Dağı’nın suskun kovboyu Ennis Del Mar’ı düşündürüyor hemen. İki film arasında 11 yıl var! 

Kısacası evet, daha fazla eşcinsel temalı film lazım. Ve fakat kişinin cinsel kimliğine indirgenmesi de bir o kadar tatmin edicilikten uzak, Moonlight’ın kahramanı Chiron için tek söyleyebileceğim şey utangaç bir gay olduğu. Chiron’ın kimliği ve kişiliği hakkında başkaca öne çıkan bir şey yok filmde. Chiron’ın hayatı üçe bölündüğünden, üç adet tatmin edicilikten uzak kısa film seyretmiş gibiyim. Bu üç film, aynı kişinin hayatındaki üç evreyi anlattığı için filmde elbette bir süreklilik var ama ne çocuk Chiron, ne genç Chiron, ne de yetişkin Chiron yeterince anlatılmış değil. 

Zanaatsız sanat olmasın 

Yoksul siyah mahallesi klişe bazı görüntüler dışında bir şey içermiyor. Okulda şiddet sahneleri de öyle. Uyuşturucu bağımlısı annenin ilgisizliği de yeni bir şey değil. Filmde değişik olan belki bir tek şey var, o da uyuşturucu ticaretiyle uğraşanların düzgün karakterler olarak çizilmiş olması ki o da bana fazla abartılı geliyor. “Uyuşturucu mu satıyor sun?” denince utançla başını önüne egen ama aynı zamanda harbi delikanlı olan adamlar bana fazla idealize geldi. ABD’de hapishaneye girip de tecavüze uğramak neredeyse bir norm iken, hapse eşcinsel girip, eline erkek eli değmeden çıkan bir karakter de yine bana zor anlaşılır geldi. Moonlight, bunun ötesinde her haliyle fazla minimal. Dram ve sinema sanatı bu kadar evrim geçirdikten sonra bu kadar azla nasıl ve niye yetiniliyor? Oyunculukları pek övülüyor Moonlight’ın. Bana bu da tuhaf geliyor. Karakterlerin yapacakları kadar az şey var ki, sergilenen duygu spektrumu o kadar dar ki! Ayrıca sallanan omuz kamerası o kadar kusuru gizleyen bir araç ki! Buna oyunculuklar da dahil. Tamam, herkes film yapabilsin, ana akım sinemanın anlatmadığı hikâyeler böylece anlatılsın. Punk ölmesin, yaşasın. Ama zanaat da unutulmasın, zanaatsiz sanat olmasın. ‘Yaşamın Kıyısında’nın (Manchester by the Sea) senaryosuyla, ‘Moonlight’ın senaryosu arasında o kadar devasa bir fark var ki! Biri bir ustanın işi, diğeri işe yeni başlamış bir çaylağın. Ama ikisi de aynı yarışmalarda yarışıyorlar. (Bu arada Yaşamın Kıyısında’nın Oscar adayı başrol oyuncusu Casey Affleck’in de kirli çamaşırları ortaya çıkarıldı, onun da geçmişte iki kadını taciz etmiş olduğu öne sürüldü.) 

Ve bir şey daha: Filmler kendi başlarına değerlendirilsinler. Rüzgarı arkasına ya da karşısına aldıkları için değil. Liberal, beyaz basının günah çıkarma araçlarına dönüşmesinler. Moonlight, kimi gerçekten duyarlı anları dışında basmakalıp tasvirler yapan ve siyah eşcinsellere acımamızı isteyen bir film. Siyah eşcinsellerin ihtiyacı acınmak mı? Sanmıyorum. 

BİRGÜN YAZARI VE SİNEMA ELEŞTİRMENİ CUNEYT CEBENOYAN: ‘ABLAMIN KATİLİ PKK MAHALLEMDE SAYGI GÖRÜYOR’

TARİH:  13 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: HT

Kübra Par RÖPORTAJI

TÜRKİYE 3 gündür Trabzon’da PKK’lı teröristlerin öldürdüğü 15 yasındaki Eren’e ağlıyor. Yıllar önce benzer bir acıyı BirGün yazarı sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan da yaşamıstı. Ablası arkeolog Yasemin Cebenoyan, PKK’lı bir teröristin 30 Aralık 1994’te Taksim The Marmara Oteli’nin altındaki pastaneye koyduğu bombanın patlaması sonucu can vermişti. Aynı saldırıda yazar Onat Kutlar da hayatını kaybetmişti. 

Cüneyt Cebenoyan, geçen hafta sosyal medya hesaplarında yönetmen Fatih Akın’ın Rojava’daki YPG’lileri konu alan yeni film projesini eleştiren bir yazı kaleme aldı ve Türk solu içindeki belli bir kesimin PKK ile arasına yeterince mesafe koyamadığını dile getirdi. 

Cebenoyan’ın “Standart Türk entelektüeli, Batı hangi fikri pompalıyorsa onu içselleştirir. Batı, YPG/PKK için ‘Özgürlük savaşçısı devrimciler derse, Türk entelektüeli orada başka hiçbir şey görmez. PKK ablanızı öldürür. Tek talebiniz özür dilenmesi olur. Dilemezler ama talep eden olarak siz ırkçısınızdır diye devam eden sözleri, özellikle sol çevrelerde büyük yankı uyandırdı. 

Cebenoyan ile buluşup hem PKK’ya ve Fatih Akın’a yönelik eleştirilerinin nedenini hem de ablası Yasemin Cebenoyan’ın hikâyesini sordum… 

KP: Fatih Akın için “Çaptan düşmeye başlayınca, kendisini kabul ettirmek için ya soykırım üzerine bir şeyler söyler ya Kürt meselesine dalar demişsiniz. “Fatih Akın tribüne oynuyor” demek mi istiyorsunuz? 

CC: Genelleme yaparak biraz haksızlık da etmiş olabilirim ama bir sanatçı içinde yaşadığı topluma ters gelebilecek, kendisini riske atacak şeyler söyleyebilmeli. Fatih Akın bunu yapmıyor. Tam tersine Almanya gibi soykırım tasarısını kabul etmiş bir ülkede soykırım filmi yapıyor. Tribüne oynamak budur, çünkü senden beklenen budur. Elbette çok büyük bir felaket yaşanmış, bu konuda kuşkum yok ama Almanya’nın bu tasarıyı geçirmesinde başka niyetler olduğunu düşünüyorum. Alman medyasında PYD, insan hakları için mücadele eden şahane bir örgütmüş gibi yazılıyor. Ama ben bunun geçmişini de Türkiye’de neler yaptığını da biliyorum. Sivilleri öldürmese sorun ortadan kalkacak mı? Sen ne hakla askere giden çocukları öldürürsün? Ne hakla maça gelmiş polisleri öldürürsün? Bunlar yargısız infazlardır, cinayettir. Adını koymak lazım. 

KP: Fatih Akın’ın “Rojava” adlı yeni filmine, “CIA’nın emrindeki örgüt devrim yaparsa Fatih Akın da sinema yapar. Akın’ın yeni filmi “Rojava’. Standart Türk entelektüeli, Batı hangi fikri pompalıyorsa onu içselleştirir” diyerek tepki gösterdiniz. Ne demek istediniz? 

CC: Açık aslında ne dediğim. Fatih Akın’ın yeni projesini tanıtma aracı, YPG’nin bir propaganda posteri. Bir sanatçının bir siyasi hareketle bu kadar mesafesiz olması, zaten temelde yanlış bir şeydir. Kaldı ki sen bunu YPG ile yapıyorsun. YPG’nin PKK ile aynı şey olduğu açık. YPG’nin IŞİD’e karşı kendi toprağını savunmasını ben de destekledim ama olay orada kalmadı ki. Şu anda YPG, Amerikan ordusuyla birlikte Kürtlere ait olmayan köyleri ve kasabaları işgal ediyor. Mesela Hıristiyanların terk ettikleri köylere, kasabalara girip oradaki mallara, mülklere el koyuyor. YPG’nin ya da PKK’nın devrimcilik sıfatını hak ettiğini düşünmüyorum. Devrimcilik Amerikan karargâhlarında yapılmaz. 

KP: “Batı, YPG/PKK için ‘Özgürlük savaşçısı devrimciler’ derse, Türk entelektüeli orada başka hiçbir şey görmez” demişsiniz. Sol entelektüel kesim içinde PKK’yı özgürlük savaşçısıymış gibi görenler ve hatta böyle görmeyenlere mahalle baskısı uygulayanlar mı var? 

CC: Solda belli kesimler arasında PKK’yı ve PYD’yi idolleştirme durumu var. Ama derler ya: “PKK, Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkencelerden dolayı ortaya çıktı.” Eğer PKK mağduriyetin bir sonucuysa ve dolayısıyla makul görülmesi gerekiyorsa IŞID’i de makul gör, çünkü o da bir mağduriyetin sonucu. O da Irak’ta yıllarca sürdürülen ambargo, işgal, ardından Libya’nın yıkılışı ve Suriye’de olanların sonucu… Ama elbette IŞİD’in savunulacak bir yanı yok. İntikam hakkı diye bir hak yok. Ben silahlı mücadeleye hiçbir zaman inanmadım. 

PKK’nın ilk çıktığı zamanları hatırlıyorum. Nasıl bir vahşet uyguladıklarını duyuyorduk. Burun kesmeler, kulak kesmeler, infazlar… Ve bunları yaptıkları insanlar solculardı. Kendilerine alan açmak için alternatif bütün muhalefeti şiddetle yok ettiler. Kimse PKK’dan yana değildi. Tuhaf, satanist bir örgüt muamelesi görüyordu. O zamanlar daha 1984’teki meşhur karakol baskınını yapmamışlardı. O sırada ben 12 Eylül cuntasını eleştirdiğim için 

hapisteydim ve Dev-Yol ve Dev-Sol’cularla kalıyordum. O ana kadar PKK neredeyse sapık bir örgüt olarak görülürken, devlete karşı bir saldırı gerçekleştirdiğinde sol örgütlerin takdirini kazandı. 

KP: Peki, Kürtlerin demokratik haklarını desteklemekle ve hatta HDP’yi desteklemekle PKK’yı desteklemek arasına yeterince kalın bir çizgi çekilemediği oluyor mu? 

CC: Evet, kesinlikle! Ben, PKK’nin bırakın demokratikleşmeye katkısı olduğunu, engellediğini düşünüyorum. PKK başından beri bir ölüm makinesi olarak çalışıyor. Bugüne kadar insan öldürmekten başka ne yaptı? Sürekli milliyetçiliği ve militarizmi körükledi. Neyi savunduğunu bile doğru dürüst bilmiyoruz. Bugün ABD’yle ve CIA ile bu kadar yakın ilişkileri varsa bunun geçmişi ne zamana kadar uzanıyor? Elbette Kürtlerin sorunları var. 1938’de Dersim’de korkunç bir katliam yapılmış örneğin. Yıllarca “Kürt diye bir şey yoktur” denilmiş. Faili meçhul cinayetler işlenmiş ama bunlar PKK vahşetini meşru kılmaz. Türkiye’de ezilen, baskı gören ya da zulme uğrayan bir tek Kürtler değil. Ama böyle davranan bir tek PKK… 

KP: Aslında bütün bu tartışmanın temelinde sizin kalbinizde yatan bir acı var. 30 Aralık 1994’te Onat Kutlar’ın can verdiği Taksim The Marmara Oteli’nin andaki Opera Pastanesi’ndeki patlamada, siz de kız kardeşiniz Yasemin Cebenoyan’ı kaybetmiştiniz. O gün ne olmuştu? Yasemin Hanım kimdi? 

CC: Yasemin, 37 yaşında bir arkeolog ve rehberdi. 29 Aralık’ta ailece doğum gününü kutlamıştık. Ertesi gün bir arkadaşı hediyesini vermek için davet etmiş, Onat Kutlar da Filiz Hanım ile evlilik yıldönümlerini kutlamak için oradaymış. Portmantoya asili bir paltonun cebindeki bomba patlatılmış. Onat Kutlar’ın şahsını hedef alan bir eylem değil, sivilleri hedef alan bir patlamaydı. Olaydan kısa bir süre sonra bir PKK’lının yakalandığı açıklandı. Açıkçası ben başta inanmadım. Çünkü IBDA-C adlı örgütün yayın organında yılbaşı gecesini zehir edeceklerine dair ifadeler kullanılmıştı. Dolayısıyla olağan şüpheli olarak PKK’ya yıkıldığını düşündüm. Fakat sonra gelişmeler IBDA-C olmadığını gösterdi. Sultanahmet Meydanı’na bırakılan bir bombalı aracın takibi sonucu Deniz Demir adında bir PKK’lı yakalandı ve Taksim’deki bombayı da kendisinin koyduğunu itiraf etti. Benzer araçlarla benzer eylemler yapmış bir kişi, “Ben yaptım” diyor. IBDA-C’nin böyle bir eylem gerçekleştirdiğine dair kanıt yok. Kaldı ki PKK çıkıp da ‘Biz yapmadık’ demedi.

KP: Ama Onat Kutlar’ın ölümünden bahsedilirken ‘PKK yaptı’ denilmiyor. Bu gerçeği bir tek Türk solcusu ve liberali kabul etmiyor’ diyorsunuz…

CC: Onat Kutlar’ın kimliği belli. Aydın, solcu, laik bir Cumhuriyet Gazetesi yazarı. Sanki eylem ona yönelik bi suikastmış ve dinci faşizan bir örgüt tarafından hedef alınmış gibi yazılıp çiziliyor. Ama öyle değil. Onat Kutlar’ın ölümü tamamen tesadüf. O sandalyede değil de başkasında oturuyor olsaydı başına bir şey gelmeyecekti. Ayrıca bu eylem yılbaşı gecesi yapılmadı ki, bir gün öncesi… “Bu işi IBDA-C yaptı” gibi bir imaj vermeye çalışanlar var. Peki, onların adına kim yaptı? IBDA-C diye bir kişi yok ki… PKK’lı Deniz Demir, “Ben yaptım” diyor.

KP: Onat Kutları PKK’nin değil de dinci IBDA-C’nin öldürdüğünü düşünmek daha mı çok işine geliyor birilerinin? 

CC: Kesinlikle öyle. Sağ, İslamcı örgütler üzerine çalışmalar yapan, aralarında Ruşen Çakır’ın da olduğu uzmanlarla konuştum. “Kesinlikle PKK’dır. IBDA-C’nin bunu yapabilecek ne gücü ne de örgütlenmesi var” dediler. PKK’nın buna benzer eylemleri zaten var, Kuşadası’nda minibüs infilak ettirmek, Sultanahmet’e bombalı araç bırakmak, Mavi Çarşı, Çetinkaya Mağazaları, daha bir sürü saldırı… Bakın, bu benim kişisel meselem değil. Ablam olmasa da bu adamlar bunları yapıyor ve buna karşı çıkmak lazım ama ben her sesimi çıkardığımda sopa gösterildi. TÜRK SOLU KENDİNİ PKK’DAN AYRIŞTIRMALI. PKK’nın öldürdüğü devrimci öğretmenler karşısında solun suskunluğu malumdur. Türk solu kendini PKK’dan ayrıştırmadığı müddetçe bence kitleselleşme şansı yok. Elbette Türk solu içinde böyle olmayanlar da var ama PKK ve sol aynı şeylermiş gibi bir izlenim verenler de var. 

KP: PKK’dan direkt tehdit aldığınız oldu mu? 

CC: Direkt tehdit nedir bilmiyorum ama aldım. Adları sanları belli, HDP Şişli İlçe Örgütü Yönetim Kurulu üyelerinden Pınar Yiğitoğulları bana Messenger’dan, “Hesabını soracağız” falan diye tehdit ve hakaret etti. 170 tane ortak arkadaşımız var. Bu benim mahallemden birisi ve bana hakaret ediyor beni tehdit ediyor. Mahkemeye versem basına işler açılacak. Böyle şeyleri nasıl yapabiliyorlar, anlamıyorum. 

KP: Bir yazınızda, “Ablam Yasemin yaşasaydı, oyunu HDP’ye verirdi” demişsiniz. HDP’ye oy veriyor musunuz? Yoksa ablanızın farklı bir politik çizgisi mi vardı? 

CC: HDP’ye 3 kez oy verdim. Hem de “Benden HDP’ye oy vermemi nasıl beklersiniz?” diye kendi mahalleme seslenen bir yazı yazdıktan sonra oy verdim. 

KP: Tereddüt etmiş miydiniz?

CC: Tabii ettim, hiçbir zaman içim huzur bulmadı. Katliam bombacılarının cenazelerini sırtında taşıyan HDP’li yöneticilerin ihraç edilmediğini gördükten sonra da artık oy vermem. O zaman da PKK ile HDP|arasında bir bağ olduğunu bilmiyor muyduk? Ama o dönemde Demirtaş’ın çok pozitif söylemi vardı. Açıkçası ablamınki gibi başka cinayetler olmasın, siyaset, siyaset meydanında, Meclis’te yapılsın diye, içimde bin tane kavga sürerek gittim HDP’ye oy verdim. Bir yandan da benim bütün çevrem, bütün mahallem HDP’ye oy veriyordu. 

KP: Peki o mahallenin şimdiki fikri nasıl? PKK’ya artık tepki gösteriyorlar mı? 

CC: Hayır, pek değişen bir şey yok. Bunlar kolay kolay değişen şeyler değil. Çünkü arkasında anlık karalar falan yok, dünyaya bakış açısı var. PKK’nın Marksist bir örgüt olduğu sanılıyor ama milliyetçi bir örgüt. En başından beri iktidar isteyen bir örgüt. Orada Karayılan gibi, Öcalan gibi kendi iktidarını isteyen adamlar var. Kürtlerin büyük bir çoğunluğunun Türkiye’den kopmayı ve bağımsız bir devlet olmayı istediğini zannetmiyorum. Benim mahallemin. PKK’yı hoş görmesinin üzerimde çok ciddi psikolojik olumsuz etkileri var. Mahallenizde bir katil var ve o katil ablanızı öldürmüş, çevrede dolaşıyor. Onunla her gün karşılaşıyorsunuz ve mahalledeki herkes ona saygı gösteriyor. Tecavüzcünüzün ortalıkta dolaştığını ve saygı gördüğünü düşünün, nasıl hissedersiniz? Bunun gibi bir durum. Bunu en yakınlarım bile anlamıyor. 

KP: Ablanız Yasemin arkasında nasıl bir hayat bıraktı, aileniz nasıl etkilendi? 

Müthiş sarsıldık. Babamın işi falan vardı, kendisini başka alanlarda var edebiliyordu ama 

annem çok korkunç etkilendi. O güne kadar çok dindar olmayan annem, kendini dine verdi. Günlerini dua kitapları, Yasin okumakla geçirdi. 

CÜNEYT CEBENOYAN KİMDİR?

✓ Sinema eleştirmeni, radyo programcısı ve oyuncu. 

✓ BirGün Gazetesi’nde haftalık sinema eleştirileri yazıyor. 

✓ Avusturya Lisesi ve Boğaziçi Ekonomi mezunu. 

✓ 1984’te 12 Eylül darbesine ve 1982 Anayasası’na karşı çıktığı için tutuklandı, 14 ay hapis yattı. 

✓ Express ve Roll dergilerinde yazılar yazdı, CNN Türk’te çalıştı. Açık Radyo’da Erkekler, Kadınlar ve Rock’n Roll, Ahtapotun Bahçesi ve Erguvani İstimbot gibi programlar yaptı. 

✓ ‘Hayatboyu’, ‘Gözümün Nuru’, ‘Dar Elbise’ ve ‘Çıplak Gerçek’ filmlerinde oynadı. 

✓ Eşi Ayşegül Cebenoyan anne-baba koçu ve çevirmen. 

✓ 1999 depreminde 2 yaşındaki oğlunu ve anne-babasını kaybetti. 

✓ Elif adında 15 yaşındaki kızı Avusturya Lisesi’nde okuyor. 

✓ 1994’te Taksim’deki PKK saldırısında hayatını kaybeden kız kardeşi Yasemi Cebenoyan, St. Benoit’den mezun olduktan sonra önce Fransız dili ve edebiyatı, sonra arkeoloji okumuştu. Arkeolog olarak kadro bulamadığı için rehber olarak çalışıyordu. 

AY IŞIĞI (MOONLİGHT): Kimsin sen Chiron?

TARİH:  4 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Moonlight, kimi gerçekten duyarlı anları dışında basmakalıp tasvirler yapan ve siyah eşcinsellere acımamızı isteyen bir film. Siyah eşcinsellerin ihtiyacı acınmak mı? Sanmıyorum 

2016’nın Ocak ayında Sundance’te Nate Parker’in yönetip başrolünde oynadığı ve bir siyah köle ayaklanmasını anlatan Bir Milletin Doğuşu (BMD) festivalin yıldızı olmuştu, Sundance’te hem Büvük Jüri hem de seyirci ödüllerini kazanan film 2017 Oscarlarının da en büyük adayı olacak diye değerlendiriliyordu. 2016’da Oscar adayları içinde siyahların olmaması protestolara yol açmıştı. Bu durum siyah bir yönetmenin çektiği ve siyahların başrollerinde oynadığı “Bir Milletin Doğuşu’nun şansının misliyle artmasına neden olmuştu. Hollywood 2016’nın günahını 2017’de bir siyah ayaklanmasını anlatan bu filme ödül vererek çıkaracak gibi görülüyordu. BMD’nin haklarını satın almak için stüdyolar kapıştılar. Sonuçta bir Sundance rekoru kırıldı ve film 17,5 milyon Dolara Fox Searchlight Pictures’ın elinde kaldı. Fakat sonraki gelişmeleri düşününce elinde patladı demek daha doğru olacak. 

Ağustos 2016’da rüzgar tersine döndü. Filmin, Oscar’lardaki olası rakipleri yönetmen Nat Parker ve senaristi Jean Celestin’in kirli çamaşırlarını ortaya çıkardılar. 1999’da üniversitede öğrenciyken Parker ve Celestin, beyaz bir kız öğrenciye tecavüz etmekle suçlanmışlardı. Parker beraat etmişti. Celestin önce mahkûm olmuş, ardından dava yeniden açılmıştı; fakat davacı yeniden ifade vermediği için dava düşmüştü. Asıl trajedi tecavüze uğrayan kızın 2012’de intihar etmiş olmasıydı. Film, ekim ayında vizyona girdiğinde artık olumlu eleştiriler almıyordu. Ocak ayında göklere çıkarılan filmin aslında pek de matah olmadığı birden anlaşılmıştı. Film gerçekten de matah değil, tuhaf olan bu kadar göklere çıkarılmış ve ödüllere boğulmuş olmasıydı. Bütün bunları konjonktürden bağımsız anlamak mümkün olmaz. Filmin 2016 Ocağı’nda, Sundance’te çok beğenilmiş olmasını açıklayacak tek bir gerekçe olabilir gibi geliyor bana: Siyah sinemacıların göz ardı edildikleri düşüncesinin liberal basını etkisi altına almış olması ve basının bir tür günah çıkarma çabasına girmesi. Bugün BMD’nin Oscar’larda esamesi okunmuyor. Çünkü Nat Parker ve Jean Celestin’in günah çıkarılacak doğru merci olmadıkları anlaşılmıştı. Neyse ki kısa zamanda başka bir merci bulundu. 

Bireysel bir hikâye 

Bu hafta vizyona giren Moonlight, “BMD’den çok farklı bir film. İki filmin ortak bir özelliği varsa o da ikisinin de siyahlar tarafından yapılmış olmaları. Moonlight, kanımca eli yüzü düzgün ve fakat küçük bir film. BMD’nin büyük ve epik bir tablo çizme iddiasının yanında çok daha küçük, çok daha bireysel bir hikâye anlatıyor Moonlight. Chiron adlı bir siyahın hayatından üç dönemi ele alıyor: Chiron’ın çocukluğu, delikanlılığı ve yetişkinliği. Chiron, kendisinden önce akranlarının keşfettiği eşcinselliğini bu süreç içinde algılıyor, eşcinsel olduğu için zulme uğruyor ve sonunda ilk aşkını yaşıyor. Moonlight, baştan söyleyeyim, beni hayal kırıklığına uğrattı. Film, o kadar iyi eleştiriler aldı ki, inanılır gibi değil! Eleştirmen oylarının ortalamasını alan Metacritic sitesine göre yüz üzerinden 99, Rotten Tomatoes sitesine göre 98 puan! Neredeyse tam not yani. Filmin çok beğenilmiş olmasını açıklayacak tek bir gerekçe olabilir gibi geliyor bana: n Siyah sinemacıların gözardı edildikleri düşüncesinin liberal basını etkisi altına almış olması, bir tür günah çıkarma çabası. Yani BMD ile aynı gerekçe. Ve fakat iki filmin farklı filmler olduğunu, Moonlight’ın daha iyi bir film olduğunu ekleyeyim. Moonlight’ın bir diğer avantajı da, azınlık içinde bir azınlığı, ezilenler içinde de ezilen bir kimliği konu edinmesi. Hem eşcinsel hem de siyah olmak, iki alt-kimlik meselesini birden içeriyor. Bu senenin gözardı edilen siyahlara değin bir diğer filmi ‘Free State of Jones’ (Özgür Jones Eyaleti) gibi sınıf meselelerine girmek gibi bir hata yapmıyor Moonlight’ın yönetmeni Barry Jenkins, kimlik politikalarıyla sınırlı tutuyor filmini. Evet. Chiron başta yoksul ama sınıf atlamayı da biliyor. 

Chiron utangaç biri 

Keşke eşcinsellik konulu daha çok film yapılmış olsa. İlk eşcinsel temalı film, dönemin en ilerici Batı ülkesi olan Almanya’da 1919’da çekilmiş. Diğerlerinden Farklı (Anders Als Die Anderen) adlı bu filmin tarihine bakarak hem ne kadar erken hem de ne kadar geç demek mümkün. Geç, çünkü ilk konulu filmden yani ‘Aya Yolculuk’tan (1902) tam 17 yıl sonra ilk eşcinsel temalı film çekilebilmiş. Bundan sonra sözü edilen ikinci eşcinsel temalı film bundan 10 yıl sonra yapılmış: Bu yıl 3. Sessiz Sinema Günleri’nde seyretme olanağı bulduğumuz “Pandora’nın Kutusu” ki o da bir Alman yapımı (bu arada belki eşcinsellik temalı başka filmler de vardır ama ben duymadım). Yani eşcinsellik temalı filmler okyanusta küçük adacıklar gibi nadirler. Ve ister istemez birbirleriyle kıyaslanıyorlar. Moonlight’ın kahramanı Chiron’ın suskunluğu, Heath Ledger’in canlandırdığı “Brokeback Dağı’nın suskun kovboyu Ennis Del Mar’ı düşündürüyor hemen. İki film arasında 11 yıl var! 

Kısacası evet, daha fazla eşcinsel temalı film lazım. Ve fakat kişinin cinsel kimliğine indirgenmesi de bir o kadar tatmin edicilikten uzak, Moonlight’ın kahramanı Chiron için tek söyleyebileceğim şey utangaç bir gay olduğu. Chiron’ın kimliği ve kişiliği hakkında başkaca öne çıkan bir şey yok filmde. Chiron’ın hayatı üçe bölündüğünden, üç adet tatmin edicilikten uzak kısa film seyretmiş gibiyim. Bu üç film, aynı kişinin hayatındaki üç evreyi anlattığı için filmde elbette bir süreklilik var ama ne çocuk Chiron, ne genç Chiron, ne de yetişkin Chiron yeterince anlatılmış değil. 

Zanaatsız sanat olmasın 

Yoksul siyah mahallesi klişe bazı görüntüler dışında bir şey içermiyor. Okulda şiddet sahneleri de öyle. Uyuşturucu bağımlısı annenin ilgisizliği de yeni bir şey değil. Filmde değişik olan belki bir tek şey var, o da uyuşturucu ticaretiyle uğraşanların düzgün karakterler olarak çizilmiş olması ki o da bana fazla abartılı geliyor. “Uyuşturucu mu satıyor sun?” denince utançla başını önüne egen ama aynı zamanda harbi delikanlı olan adamlar bana fazla idealize geldi. ABD’de hapishaneye girip de tecavüze uğramak neredeyse bir norm iken, hapse eşcinsel girip, eline erkek eli değmeden çıkan bir karakter de yine bana zor anlaşılır geldi. Moonlight, bunun ötesinde her haliyle fazla minimal. Dram ve sinema sanatı bu kadar evrim geçirdikten sonra bu kadar azla nasıl ve niye yetiniliyor? Oyunculukları pek övülüyor Moonlight’ın. Bana bu da tuhaf geliyor. Karakterlerin yapacakları kadar az şey var ki, sergilenen duygu spektrumu o kadar dar ki! Ayrıca sallanan omuz kamerası o kadar kusuru gizleyen bir araç ki! Buna oyunculuklar da dahil. Tamam, herkes film yapabilsin, ana akım sinemanın anlatmadığı hikâyeler böylece anlatılsın. Punk ölmesin, yaşasın. Ama zanaat da unutulmasın, zanaatsiz sanat olmasın. ‘Yaşamın Kıyısında’nın (Manchester by the Sea) senaryosuyla, ‘Moonlight’ın senaryosu arasında o kadar devasa bir fark var ki! Biri bir ustanın işi, diğeri işe yeni başlamış bir çaylağın. Ama ikisi de aynı yarışmalarda yarışıyorlar. (Bu arada Yaşamın Kıyısında’nın Oscar adayı başrol oyuncusu Casey Affleck’in de kirli çamaşırları ortaya çıkarıldı, onun da geçmişte iki kadını taciz etmiş olduğu öne sürüldü.) 

Ve bir şey daha: Filmler kendi başlarına değerlendirilsinler. Rüzgarı arkasına ya da karşısına aldıkları için değil. Liberal, beyaz basının günah çıkarma araçlarına dönüşmesinler. Moonlight, kimi gerçekten duyarlı anları dışında basmakalıp tasvirler yapan ve siyah eşcinsellere acımamızı isteyen bir film. Siyah eşcinsellerin ihtiyacı acınmak mı? Sanmıyorum. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com