NUH: BÜYÜK TUFAN

TARİH:  6 Nisan 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nuh demiş de, peygamber demiş mi?

Nuh’un bu kimliği beni cezbetti. Filmin iyi çekildiğini, akıcı olduğunu söylemek de mümkün. Birçok özelliğiyle tipik bir anaakım filmi olmasına rağmen, oldukça karanlık ve sert bir film…
 

Darren Aronofsky’nin filmini, hiç sıkılmadan izledim. İşin garibi filmin, büyük keyif aldığım hiçbir planı ya da sahnesi yok. Oyunculuklardan da etkilenmedim, hatta sıkça kötü buldum. Nuh dışındaki karakterlerin tümü de son derece yüzeysel. Nasıl oldu da film, ilgimi ayakta tuttu? Nuh karakteri mi çok ilginç? Evet sanırım bunu rahatlıkla söyleyebiliriz, Nuh bu filmde çok ilginç biri. Bir defa bugünün Yeşillerine birçok açıdan çok benziyor Nuh. Hani insanı, doğayı mahveden bir tür kanser, bir tür parazit gibi görme eğilimi var. Kabul ediyorum, ilk bakışta çok da doğru gelen bir görüş bu. Ama insanın doğanın bir parçası olduğunu düşünürsek, içinden insanı çıkaran doğanın sağlıksız ve kendini yok etmeye eğilimli bir bütün olduğu sonucuna varmamız gerekmez mi? Ayrıca insandan nefret eden bu bakış açısının sahipleri, kendilerini o kanserli hücrelerden biri olarak görmezler. Kanser başkalarıdır. İnsan türünün yüzde 90’ı yok olsa ne güzel olur derler ama kendilerini geride kalacak yüzde 10 içinde görürler.

TANRI İNSAN SEVMEZ
Nuh, filmde bu insansevmez bakış açısına inanan, dahası Tanrı’nın insanı sevmediğine ve yok etmeye karar verdiğine inanan biri. Yani  Nuh, tanrının arzusunu yerine getirip, insan dışındaki doğayı kurtarmaya çalışıyor. Tufan geldiğinde nefretle andığı insanları gemisine almayan, Nazilerin Yahudilere uyguladığı “nihai çözüm”ün bir benzerine inanan “rasyonel” bir cani. Doğrusu bugünün radikal dincilerine de çok benziyor. Filmdeki Nuh’u, gaipten sesler duyduğuna inanan antisosyal bir psikopat olarak da görmek mümkün. Tanrının buyruğu olduğuna inandığı şey için herkesi öldürebilecek kadar gözü dönmüş biri. Nuh’un bu kimliği beni cezbetti. Filmin iyi çekildiğini, akıcı olduğunu söylemek de mümkün. Birçok özelliğiyle tipik bir anaakım filmi olmasına rağmen, oldukça karanlık ve sert bir film “Nuh: Büyük Tufan”. Gişede batarsa şaşmam. Bir de bağnazları kızdıracaktır.

Anna Karenina

TARİH:  29 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk hayalde aşk

19. yüzyıl sonlarında bir gün genç Anna Karenina St. Petersburg’dan Moskova’ya trenle bir yolculuk yapar. Anna’nın erkek kardeşi karısını aldatmaktadır. Anna durumu idare etmeye, kardeşiyle yengesinin arasını bulmaya çalışacaktır. Yolculuk sırasında Anna, tecrübeli bir kontesle karşı kaşıya oturur. Kontes Vronskaya, Anna’ya hayatı boyunca hep aşk içinde yaşadığını ve “keşke yapsaydım” demektense “iyi ki yapmışım” demeyi tercih ettiğini söyler. Aldatma ve çok eşlilik kısacası Anna’nın baktığı her yerde vardır. Toplum kuralları (aristokrasinin kuralları) içinde normaldir bu. Genç erkeklerin cinsel eğitimlerindeki master seviyesi evli bir kadınla yaşanan ilişkiyle tamamlanır. Kontes Vronskaya, oğlu Vronski’den ve onun sevdiği kız Kitty’den de söz eder. Kitty 18 yaşında bir tazedir. Anna da 18 yaşında evlendiğini hatırlar. Şimdi 25-26 yaşlarındaki Anna’nın 7-8 yaşlarında bir oğlu vardır.

Anna, genç Vronski’ye ne zaman aşık oldu diye sorsalar, kontes Vronskaya ile yaptığı bu sohbet sırasında aşık oldu derim. Henüz Vronski’yi görmeden önce yani. Anna kafaca her açıdan bir “aşk” yaşamaya hazırdır. Karşısında hem taklit edeceği, hem de oğlunu kapacağı bir anne figürü yani Kontes Vronskaya vardır; ayrıca kendi 18 yaşındaki halini aklına getiren bir rakip olarak Vronski’nin sevgilisi Kitty de tabloda yer alır. Anna hem kontes gibi yetişkin ve güçlü bir kadın olmak, hem de 18 yaşına geri dönmek arzusundadır. Denklem Vronski sahneye çıkınca tamamlanır. Vronski neden Anna’ya aşık olur, bu sorunun cevabı daha muğlak. Ama Anna’nın yüksek bir devlet memurunun karısı oluşu onu saf ve naif Kitty’den daha cazip kılmış olmalı Vronski için.

Bütün havalarına, afra tafralarına rağmen ya da tam bu havalarıyla birlikte, kendi fantezileri içinde kaybolan ve oradan çıkıp gerçek hayata karışmayı beceremeyen iki geçkin çocuktur Vronski ve Anna. Aşkları da bu yüzden bu kadar trajiktir. Yetişkinler gibi aldatmanın kurallarını uygulamayı beceremezler. Gerçekle fantezi arasına sınır koyamazlar. Bu yüzden hem daha sahicilerdir başkalarından hem de birbirleriyle daha az ilişki içindedirler, başkalarına göre. Aslında bir çift olamıyor Anna ve Vronski. Bu ilişki bir an önce bitse de herkes huzura kavuşsa diye iç geçirirseniz filmi izlerken, hem Anna’nın başına geleceklerden korktuğunuz, hem de bu ilişkiye tam olarak ikna olamadığınız içindir. Yeterince romantik olmadığınız için değil.

Anna ve Vronski toplumsal kurallarca belirlenen tiyatro oyununa uyum sağlayamaz ve bu oyunu kavrayamazken, kendilerini bu oyunun en renkli ve acıklı hikayesinin başrollerinde bulan iki şaşkındır. Tiyatro demişken filmin birçok sahnesinin bir tiyatro oyunu olarak sahnelendiğini söyleyelim. Yönetmen Joe Wright von Trier’in “Dogville”i ile, Aronofski’nin “Siyah Kuğu”su arasında, minimalin maksimalle, dramatiğin epikle flört ettiği, oyuncak trenlerin ve gerçek doğanın birbirini izleyen sahnelerde yana yana geldiği bir üslup tutturmuş. Baz Luhrmann’ın “Moulin Rouge”unu düşünenler de çok var ama o filmi sonuna kadar seyretmeyi başaramamıştım.  

İlk başta Keira Knightley’i yadırgasam da sonra Anna rolüne uygun olduğuna karar verdim. Vronski ise daha acayip bir tip. Aaron-Taylor Johnson, sarıya boyalı saçları, kumral bıyıkları ile aklımızdaki 19. yüzyıl Rus subaylarından çok, Cemil İpekçi’nin genç ve yakışıklı bir versiyonuna benziyor.  Filmin sürprizi ise Jude Law’un Karenin rolünde kara kuru bir bürokratı oynaması. Law filmin belki de en dokunaklı karakterini çok iyi canlandırıyor. Başka çiftler de var filmde Levin ve Kitty, Oblonski ve Dolly gibi. Ama onların hikayeleri çok da heyecan vermedi bana. Levin’le Kitty’nin konuşmadan anlaştıkları sahne keşke daha iyi çekilseymiş. Kitapta okurkenki gerilimi bulamadım.

Sonuçta Anna Karenina kalburüstü bir film. Kaçırmayın!    

İlk Görüşte Aşk

TARİH:  12 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Parçacıklara ayrılırsınız inşallah

Allah, Quantum Teorisi’ni maymuna çevirenleri kelebek kanatlarının çıkardığı rüzgârda zatürre etsin. Tengri, onları paralel evrenlerde sürüm sürüm süründürsün. Manitu onları ‘Kayıp Otoban’da ebediyen aynı döngüye mahkûm etsin. Niels Bohr’un laneti üzerlerine olsun. Heisenberg’in belirsizlik ilkesi beyinlerini muhallebiye çevirsin. 81 dakika süren ‘İlk Görüşte Aşk’ın hissedilen süresinin 181 dakika olması Quantum Teorisi’ni doğrular mı? Film üzerine düşünmeye değer tek soru bu herhalde. Not: Filmin orijinal ismi “Quantum Love”.

Pıtırcık Tatilde

TARİH:  12 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sevgili orta sınıf

‘Mavi Dalga’nın yönetmenleri Zeynep Dadak ile Merve Kayan’ın pek sevdiğim bir kısa belgeselleri var: ‘Bu Sahilde’. ‘Pıtırcık Tatilde’yi izlerken aklıma hep ‘Bu Sahilde’ geldi. Orta sınıfın yaz tatilleri Fransa veya Türkiye’de benzer ruh hallerinde, hiçbir şey yapmadan kumsalda yatarak ve fanteziler kurarak geçiriliyor. Türkler vücutlarına geçici dövmeler yaptırarak bir süreliğine de olsa vahşi bir cazibeye sahip olmaya çabalarken, Fransız kadınlar da sinema yıldızı olmanın, herkesin bakışlarını üzerinde toplamanın hayalini kuruyor. Ama orta sınıf rutininin dayanılmaz bir cazibesi ve sıkıcılığı vardır. Her şeyin az çok bilinen bir ruhsal coğrafyada yaşanıyor olmasından kolay kolay vazgeçilemez. Hattı sıkıntı yoktur sathı sıkıntı vardır. O satıh bütün hayattır.
Kahramanımız Pıtırcık ise ergenliğin arifesinde aşktan aşka koşan bir şanslı bücürüktür. Fransa’da yaşamanın genç erkekler için bazı avantajları var, Türkiye’de yaşamaya göre. Pıtırcık’ın tavlayandan çok tavlanan olması şanssız olduğu şeklinde yorumlanmamalı. Ama yetişkin ve maaşlı çalışan bir erkekseniz kendinizi iğdiş edilmiş gibi hissetmeniz için her türlü neden var iki ülkede de. Patronuna kendini sevdirme kaygısı Pıtırcık’ın zavallı babasına tatili bile zehir edebiliyor.
Bütün bunları dedikten sonra ah nerde o ilk Pıtırcık filmi, nerde o eski tatiller deyip, eleştirimize bir son veriyoruz.

Sahtekâr

TARİH:  Ocak 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Polis terörüne karşı bir anne

‘Sahtekâr’dan iyi bir film izledim galiba duygusuyla çıkıyorsunuz ama bir şeyler de rahatsız ediyor. Kapitalizmin yaşadığı en büyük krizin, 1929 Büyük Bunalımı’nın bir yıl öncesinde başlıyor film. Ama bu bunalıma dair hiçbir şey görmüyoruz filmin yıllara yayılan akışı içinde. Yani bugün yaşadığımız krize bir gönderme aramak ya da filmde yaşananları sosyo-ekonomik bir çerçeveye oturtmak mümkün değil.  Genç ve dul Christine (Angelina Jolie) oğluyla yaşayan ve telefon santralında çalışan bir kadıncağız. Bir gün işten geldiğinde 9 yaşındaki oğlu Walter’ı evde bulamıyor. Dönemin Los Angeles polisinin dibine kadar yozluğa ve şiddete bulaştığını ise film bize insancıl bir rahip aracılığıyla söylüyor. Kamuoyu önünde bir başarıya ihtiyaç duyan polis, Walter’a benzeyen ama o olmayan bir çocukla  Christine’in karşısına çıkıyor. Christine’in bu benim çocuğum değil iddiaları, her türlü yöntemle ki buna bilim adamlarının teorileri de dâhil, bastırılıyor. Akıl hastanelerinde Christine’e işkence ediliyor. Ama bu sıralarda 20 çocuğu öldürmüş bir seri katil yakalanıyor…

FİLM NİÇİN İYİ?
‘Sahtekâr’ın temel sorunu soyut bir iyiler-kötüler hikâyesi anlatmasında. Filmdeki sahte çocuk Walter bile ki kendisi aslında gariban, kandırılmış ve polis tarafından terörize edilmiş bir çocuk olmaktan başka özelliğe sahip değil, sadece annenin perspektifinden ve içine şeytan girmiş bir yaratık gibi gösteriliyor. Keza iyi rahibi de bir yere oturtmak mümkün değil. Seri katili anlamak için hiçbir çaba harcamayan film, onun idamını gösterirken de sonuçta net bir idam karşıtı mesaj vermiş olmuyor. Peki niye “iyi bir film izlemişlik” duygusuyla çıkıyoruz? Oyuncular rollerinin sınırları içinde iyiler, dekorlar, kostümler iyi, ayrıca iğrenç bir polis baskısına karşı çıkan bir film seyretmişiz, ondan.

Öldürülen ve Öldüren Sinemalarımız

TARİH:  Ocak 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaklaşık 11 ay önce If İstanbul Bağımsız Filmler Festivali sırasında AFM Fitaş sinemalarında film izlemenin ne kadar tehlikeli olduğuna dair birkaç yazı yazmıştım. Bu yazılar internetten bulunabilirler. Festivalin özellikle ilk birkaç gününde sinemada tek bir giriş çıkış kapısı vardı ve izdiham yaşanıyordu. Sinemanın ana giriş kapısı ise o gün neyse bugün de öyle. AFM sinema kompleksinin ana giriş kapısında bir yürüyen merdiven var. Aynı anda sadece bir kişinin giriş, bir kişinin de çıkış yapabildiği bir merdiven bu. Bir sinema kompleksinin yani 3–4 tane sinema içeren bir binanın aynı anda sadece bir kişinin çıkabileceği bir çıkış kapısına sahip olmasının nasıl bir güvenlik sorunu yaşattığını bir tek ben mi düşünüyorum? Bu sinemadan düşen bir cam Ece Turhan adlı genç kızı ağır bir biçimde yaraladı geçtiğimiz günlerde. Bu olay belki her yerde olabilecek bir kazadır. Ama binanın geçmişi ve bugünü dikkate alınınca sorular oluşuyor ister istemez. İnsan hayatına birinci derecede önem verildiğini hissetsek böyle sorular oluşmazdı ama durum öyle değil. Fitaş’ın giriş – çıkışının darlığı seyircilerin hayatını tehlikeye atmaya devam ediyor. Buna nasıl izin verildiğini anlamakta güçlük çekiyorum. 

KUTLAR ADINA ÜZÜLDÜM
İzmir’de iki sinema yandı ya da büyük ihtimalle yakıldı geçen hafta. İki sinemada da erotik film gösteriliyor olması kundaklama ihtimalini güçlendirdi. Ne oluyoruz? Binnaz Toprak ve arkadaşlarının yaptığı araştırmaya laf yetiştirmeye çalışan kendinden menkul metodoloji uzmanları biraz çevrelerine baksalar keşke. Mahalle baskıcısı, mahalle kundakçısına doğru evriliyor. Ya da kundakçı geleneğini yeniden hatırlıyor. Levent’te belediyeye ait bir kültür merkezi var. Bu merkezin sinema salonunun adı da Onat Kutlar Salonu. Bu adı verdiklerinde Kutlar adına üzülmüştüm. Haklı çıktım. Bu merkez 4 yıl boyunca kapasitesinin ya çok altında çalıştı ya da tamamen kapalı kaldı. Oysa ne kadar büyük bir ihtiyaca hizmet verebileceğini geçen hafta gördüm. Japonya Konsolosluğu burada 3 gün boyunca ücretsiz filmler gösterdi. Sinema salonu doldu taştı, ek iskemleler getirildi. Salon her ay sadece 3 gün böyle çalışsa yeter de artardı ama 4 yıl boyunca benim hatırladığım kayda değer başka bir şey olmadı. Belki birkaç etkinlik daha olmuştur. Yazık! Kültürel faaliyet sinema salonuna güzel bir insanın adını vermekle ya da meydanlara somurtuk suratlı heykeller dikmekle bitmiyor.

Operasyon Valkyrie

TARİH:  Ocak 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘İyi Kalpli Darbeci’ Naziler!

Bana öyle geliyor ki Batı uygarlığı geçmişini temize çekiyor ve son yıllarda ilk sırada Nazi dönemi yer alıyor.

‘Düşüş’le Hitler’i en zavallı, en kıstırılmış haliyle, son günleri içinde gördük. Eğer bu caninin hayatında saldırıda değil de savunmada kaldığı son günleri göstermeyi seçmişseniz, onu kabul edilir bir hale sokma misyonu üstlenmişsinizdir. Sonra aklıma Verhoeven’in “Kara Kitap”ı geliyor…

Filmdeki tek saygıya değer kişilik, yüksek rütbeli bir Nazi subayıydı. Şimdi de karşımızda Hitler’i öldürmeye çalışan iyi Naziler var.

Sanki “Batı uygarlığından çok kötü bir şey çıkamaz” denilmek isteniyor. Sonuçta onlar Müslüman dünyası gibi “öteki” değil. Naziler de sonuçta Batı’nın “biz”inden.

HEYECANSIZ BİR FİLM
“Operasyon Valkyrie” her düzlemde çuvallayan bir film. Ne bir karakter yaratabiliyor, ne de politik düzlemde anlamlı bir mesaj taşıyor. Aksine militarist olduğu dahi söylenebilir, sonuçta Hitler ilk suikastten sivillerin kararsızlığı yüzünden kurtuluyor. Cruise milliyetçi, darbeci aristokrat asker Stauffenberg rolünde pek kötü oynuyor. Film, sonucu bilinen bir öykü anlatmanın etkisiyle değil, kendi temposunun, karakterlerinin zayıflığıyla bir gerilim ya da heyecan yaratamıyor.

Politik düzlemde de kahramanının darbeci ya da milliyetçi olması sorun değil, aksine bu bağlamda elbette bu özellikler olumlu şeyler. Stauffenberg’in karşısındakiler salt seçimle işbaşına gelmiş oldukları için olumlanacak bir yönetim değil, Nazilerden söz ediyoruz Allah aşkına!

Ama Stauffenberg ve diğer darbe planlayıcılarında inandırıcı bir şey eksik. Her şeyin kaybedildiği belli olduktan sonra, kendilerini kurtarmaya çalışan oportünistler olarak gözüküyorlar. Bu da “kahramanlar” için iyi ve amaçlanmış bir özellik değil. Nazilerin kötülüğü ise yakılarak öldürülen bir sivrisinek üzerinden anlatılmış.

Evet, sivrisinek! Anlayana sivrisinek saz!

Benjamin Button

TARİH:  7 Şubat 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaşlanırken gençleşen bir adam

“Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi”ni iki kez izledim: İlkinde ilk bir buçuk saati yoğun hayranlık duygusuyla, ikinci bir buçuk saati ise hayal kırıklığına direnmekle geçti, ikinci izlememin tümünde ise aynı duygunun etkisi altındaydım…

Bazı filmler büyüleyici başlıyor ama nefesini çabuk tüketiyor. “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” o kadar çabuk tükenmiyor ama süresi o kadar uzun ki… Film, üç saatin dolmasına çeyrek kala nihayet sona erdiğinde neredeyse bir yüzyıla yayılan bir hikâye anlatmış oluyor. Benim filme yönelik duygularım çeşitli aşamalardan geçti. Filmi iki kez izledim. İlk izlememin ilk bir buçuk saati yoğun hayranlık duygularının etkisi altındaydı. İkinci bir buçuk saat ise hayal kırıklığına direnmeye çalışmakla geçti. İkinci izlememin tümünde ise hemen hemen aynı duygunun etkisi altındaydım. Teknik olarak, oyunculuk olarak müthiş ama içerik olarak neredeyse baştan aşağı klişeden ibaret bir film izlemekteydim. Peki o ilk büyüleyici etkinin nedeni neydi? Bunun cevabı filmin melankoli  ya da hüzün duygusunu başta çok çok iyi yakalamasındaydı. “Hüzün ki en çok yakışandır bize/ belki de en çok anladığımız” demişti Hilmi Yavuz ‘Nâzım Hikmet’ adlı şiirinde. Diyeceğim o ki, hüznün bizi büyülemesinde, kayıp duygusunun yüreğimizden yakalamasında bir acayiplik yok, doğal olanı bu.

BENJAMİN’İN BEDENİ TERSİNE İŞLİYOR
Film ölüm döşeğindeki yaşlı bir kadınla (Cate Blanchett) orta yaşlı kızının (Julia Ormond) ilişkisi olarak başlıyor. Savaşta oğlunu yitiren kör bir saatçinin geriye doğru ilerleyen bir saat yapmasının öyküsü ise filmin proloğunu oluşturuyor. Bu prolog bize filmin neye dair olduğunu söylüyor: Zaman ve kayıp. Ve bir de kayıp gidenleri geri getirmenin imkansızlığı…

Öyküyü anlatan yaşlı kadın, yani Daisy, kızı Caroline’den bir günlüğü okumasını istiyor. Bu Benjamin Button’ın (Bünyamin Düğme) adlı tuhaf bir adamın günlüğü. Benjamin bebek boyutlarında ve bilincinde ama yaşlı bir adamın yıpranmış, hastalıklı vücuduyla doğuyor. Gözleri kataraktlı, kulakları ağır işitiyor ve her yanı romatizmalı. Beyaz derili olmasına rağmen annesi doğumda öldüğü ve babası tarafından bir huzur evinin önüne bırakıldığı için buradaki bakıcı bir zenci kadın tarafından büyütülüyor. Benjamin zamanla ruh olarak yaşlanırken, beden olarak gençleşiyor. Süreç onun bedeni için tersine işliyor. Küçük yaşta Daisy’ye aşık oluyor ve bu aşk ömrünün sonuna kadar hiç bitmiyor. Film belki de ilk ve son kez tehlikeli sulara bu aşkın ilk safhaları yaşanırken giriyor. Aşıklar dünya üzerinde aşağı yukarı eşit süre bulunmuş olsalar da, Benjamin’in garipliği yüzünden sonuçta ihtiyar bir adamla küçük bir kız çocuğunun aşkını izliyoruz bir süre. Ama film burada fazla kalmıyor.

Benjamin, gençleşerek büyürken bir teknede çalışarak erkek dünyasını öğreniyor, randevuevlerinde ilk cinsel deneyimlerini yaşıyor, Rusya’da bir İngiliz diplomat ve casusun karısıyla aşkı tadıyor, savaşta bir düşman denizaltısı batırarak kahramanlık yapma fırsatını da buluyor. Bu arada Daisy de bale ve modern dansta başarıdan başarıya imza atıyor. Benjamin ve Daisy yaşlari 40’a ulaştıktan sonra ancak birlikte olmaya başlıyorlar. Ama Caroline’in doğması ilişkinin dengelerini bozuyor. Benjamin kızının giderek gençleşen, tuhaf bir babaya sahip olmasını istemediğinden başını alıp gidiyor.

İMKÂNSIZLIK DUYGUSU ETKİLEYİCİ
Bu arada Benjamin’in savaşta zengin olan düğme imalatçısı babası da çıkageliyor ve bir süre sonra oğluna bir fabrika miras bırakarak dünyadan göç ediyor. Ve daha birçok şey oluyor da oluyor. Ama bütün bunlara rağmen tarihin akışı sadece bir dekor ve süs olarak varlık gösteriyor. Ne 20’lerin New Orleans’ında ırk meseleleri sorun oluyor, ne 68, ne de Vietnam Savaşı. Roosevelt gibi başkanlar filme giriyor ama Nixon’ın adı duyulmuyor mesela. Amerikan yerlisine örnek, bağnazlık derecesinde vatansever biri olarak karşımıza çıkıyor. Katrina fırtınası bile hoş bir anı neredeyse. Her şeyden söz edip hiçbir şeyden söz etmemeyi başarıyor bir şekilde film. Nihayetinde Amerikan taşralı kimliğini ve kültürünü ki buna din de (şarlatancası hariç) dâhil, yücelten ve kutsayan bir film “Benjamin Button”. Ama yine de filmin tümüne sinmiş olan o nafilelik, o imkânsızlık duygusu etkileyici. Hele hele bunak ama terütaze bir bebek olarak ölen Benjamin’in son anlarını izlerken ağlamak işten bile değil. Evet, son kararım Benjamin Button’ın izlenmeye değer bir film olduğu. Keşke biraz daha derin olsaydı.

Şüphe

TARİH:  14 Şubat 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

tünüyle şüphedeyiz

“Şüphe etmek iyidir” diyor, ‘Şüphe’ filmi bize. Doğrudur, yanılabileceğini her zaman hesaba katmada yarar vardır. Ama film gerçeğin ne olduğu konusunda izleyicisini şüphede bıraktığı için, savını da güçlü bir biçimde iletebilmiş olmuyor. Çelişkili gözükse de fazla şüphe izleyici usandırıyor, bir yerden sonra bazı şeyler konusunda kesin bir fikir sahibi olmak gerekiyor.

Bilindiği gibi Katolik Kilisesi iki yüzlü, gerici bir kurumdur. Eşcinsel haklarından, kadın haklarına, kürtaja yönelik hep gerici tavırlar almış; kendi bünyesindeki din insanlarına cinsel ilişkiyi yasaklayarak pedofili skandallarının yaşanmasına zemin oluşturmuştur. Almodovar ‘Kötü Eğitim’ adlı filmiyle Katolik Kilisesi’ne hak ettiği saldırıyı gerçekleştirmişti. Tabii ki her papaz pedofil değil, kilise de tümüyle kötü bir yer değildir.

‘Şüphe’ temelde iki din insanının arasındaki mücadeleyi konu alıyor. Bir yanda yenilikçi, özgürlükçü rahip Flynn, diğer yanda sert, disiplinci, tavizsiz, yobaz rahibe Aloysius var. Ortada ise genç bir rahibe ve zenci bir yeniyetme oğlan duruyor. Genç rahibe yeniyetme zenci oğlanı istismar ettiğini düşünüyor Flynn’in. Oysa Flynn okulun ilk zenci öğrencisinin (yıl 1964) özel ilgiye muhtaç olduğunu iddia ediyor. Aloysius elinde kanıt olmamasına karşın Flynn’in canına okumak için elinden geleni ardına koymuyor çünkü iki insanın eğitim anlayışları taban tabana zıt.

Peki seyirci ne öğreniyor? Flynn gerçekten bir pedofil mi? Aloysius çocuğu kurtardı mı yoksa ona zarar mı verdi? Bilemiyoruz. Bilemediğimiz için de film uçup gidiyor zihnimizden. Kilise ise sadece hangi yöntemin daha iyi olduğu konusunda anlaşamayan iyi insanların mekânı gibi duruyor. ‘Şüphe’ iyi oynanmış, iyi çekilmiş ama nihayetinde boş bir film. Üstelik, “kimi durumlarda pedofiliye göz yumulmalıdır” der gibi de yapıyor ki çok sakat, çok…

Mahşer’in Dört Atlısı

TARİH:  21 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Amacı kaş mı yapmak yoksa göz mü çıkarmak bu filmin? Göz çıkardığı kesin…

ZavallI Dennis Quaid! Film boyunca çabalayıp duruyor ama filmin kurtarılması mümkün değil ki! Bildik klişeleri kötü bir şekilde kullanan tatasız tutsuz bir film “MDA”. Quaid hayat yorgunu bir detektifi canlandırıyor.
Karısı ölmüş, iki oğluyla yaşıyor. Mesleği birinci sırada, çocuklarıyla hiç ilgilen(e)miyor neredeyse. Sonra bir takım cinayetler işlenmeye başlıyor.
Film katilleri katil yapan nedenler var derken bir yandan da onları canavarlaştırmayı başarıyor. Üstelik bu katiller zaten ezilenlerden oluşuyor.
Yani eşcinseller, Çinli evlatlıklar (Woody Allen’a selam da mı var acaba filmde?), dövme ve piercing meraklısı altkültür üyeleri… Amacı kaş mı yapmak yoksa göz mü çıkarmak bu filmin? Göz çıkardığı kesin, sonuç olarak.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com