Şampiyonluk

TARİH:  21 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Koçun çilesi ya da Şampiyon’un ‘Sonbahar’ı

Hem güçlü ‘erkek’, hem sorumlu baba, hem de yoksul bir işçi olmanın ne demek olduğuna dair etkileyici bir film…

Şampiyon”un kahramanı profesyonel güreşçi (bizde pankreas diye bilinir bu güreş türü) Randy Robinson’ın (Mickey Rourke) bir lakabı var: “The Ram” ya da Türkçesiyle “koç”. Profesyonel güreş büyük ölçüde danışıklı bir dövüş türü olsa da bu onun tehlikesiz ya da acısız olduğu anlamına gelmiyor. Ciddi sakatlıklar ya da yaralanmalar vaka-i adiyeden. Hatta zaten kasten de yaralıyorlar güreşçiler birbirlerini ve kendilerini. Seyirci kendisi gibi acı çeken kahramanlar, kan görmek istiyor, onlar da bunu veriyorlar.

İŞLER SARPA SARIYOR
İsa nasıl çile çektiyse, işkence altında nasıl çarmıha gerildiyse ve kitleler Mel Gibson’ın “İsa’nın çilesi” filminde bu işkenceyi seyretmekten nasıl bir haz aldıysa, benzeri de bu güreşleri seyreden seyirciler için geçerli olsa gerek. Kendi, çıkışsız dünyalarında bunalan yoksullar bastırdıkları öfkelerine bir çıkış yolu buluyor olsa gerekler bu kanlı şovlarda. “Koç” Randy’de onlar için çarmıha gerdiriyor kendisini ringlerde. Ama Randy’nin yaşı artık çok geçmiş. Dergilere kapak olduğu, adına video oyunlar çıkarıldığı, oyuncaklarının satıldığı günler geride kalmış. Randy iki işte çalışmasına ve bir aile geçindirmemesine rağmen çok yoksul, ABD’nin en yoksulları arasında. Hafta içi bir süpermarketin deposunda hamallık yapıyor, hafta sonları ringlere çıkıyor. Bir kızı var ama çok uzun zamandır bağı kopmuş. Striptiz klübünde çalışan Cassidy’ye (Marisa Tomei) abayı yakmış durumda ama Cassidy işle, aşkı karıştırmayacak, sorumluluklarını, küçük oğlunu unutmayacak kadar aklı başında. Randy’yi kızıyla ilişki kurmaya yönlendiren de o.
Randy’nin hali güzelliğini yitiren bir kadın yıldızın sonu gibi. Bütün maçoluğuyla birlikte Randy’nin dünyası, bütün yatırımını güzelliğe yapan bir kadınınkinden farklı değil. Solaryumlar, saç boyatmalar, güzellik müstahzarları (bu durumda kas geliştirici haplar vb.) hayatının bir parçası. Zamanın yıpratıcılığına karşı yaptığı savaşta kazanma şansı olmadığını biliyor Randy. Kalbi de teklemeye başlıyor üstelik. Süpermarkette müdürü aşağılıyor, Cassidy yüz vermiyor, kızıyla işler sarpa sarıyor…

GUS VAN SANT ETKİLERİ
Bu hafta gösterime giren “Açlık” şüphesiz teması itibarıyla Özcan Alper’in “Sonbahar”ıyla akraba. İkisi de açlık grevleriyle, politik tutuklularla, hapislikle ilişkili. Ama “Sonbahar”la yapısı itibarıyla “Şampiyon” da çok alakalı.
Tabii ki iki filmin kahramanları arsaında çok fark var. Ama bir de şöyle bakın: İki filmin kahramanı da büyük umutlar yaşadıkları günleri geride bırakmış, gelecekten umutsuz, fiziksel olarak çökmüş hasta karakterler. İkisi de seks piyasasında çalışan bir kadına bağlanıyorlar ama kadın bir şekilde onları bırakıyor. İki kadının da bir çocuğu var. Ve iki adam da nihayetinde bir şekilde kendini ölüme bırakıyor, hastalığın zaferini kabul ediyor. Çok benzer değil mi?
Aronofsky bildik temalardan dokunaklı bir yoksulluk ve aşk öyküsü çıkarmış. Biraz Gus van Sant etkileri de taşıyan (filmin ilk birkaç dakikasında hep arkadan takip ediyoruz Randy’yi), ham bir sinema duygusu veren ama aslında konusuna yakışan bir biçimi olan bir film “Şampiyon”. Venedik’te Altın Aslan’ı alması boşuna değil. Hem güçlü “erkek”, hem sorumlu baba, hem de yoksul bir işçi olmanın ne demek olduğuna dair etkileyici bir film. Marisa ve Mickey’nin oyunculukları da çok iyi.

Teldeki Adam

TARİH:  14 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar
411 metre yükseklikte bir telin üzerinde, hiçbir güvenlik önlemi olmadan niye yürür insan? Herkes bana baksın diye herhalde. Ölümü göze alacak kadar güçlü bir ilgi çekme isteği olmalı bunun arkasında. Star olmak için yanıp tutuşmaklı ki insan hayatını tehlikeye atarak böyle bir işe girişsin. Philippe Petit adlı Fransız ip canbazı 1974’te Dünya Ticaret Merkezi’nin (11 Eylül’de yıkılan meşhur World Trade Center binaları) iki kulesinin arasına arkadaşlarının yardımıyla gizlice ip (tel yani) geriyor ve 7 Ağustos’ta aşağıdaki insanların şaşkın bakışları arasında 45 dakika boyunca gökyüzünde yürüyor.
‘Teldeki Adam’, Petit’nin bu macerayı nasıl gerçekleştirdiğini, bir banka soygunu anlatır gibi anlatıyor. Gizlice binaya giriş, sabaha kadar bekleyiş, ipi geriş ve nihayetinde mücevhere uzanış yani ip üstünde yürümek. Fakat film Petit’nin neredeyse patolojik ruhunun derinine girmiyor. Nedir bu ilgi çekme isteğinin ardında yatan? Nedir bu ölümle flört etme arzusu? Nedir bu insanları kendi arzusu doğrultusunda kullandıktan sonra fırlatıp atmaya çekinmeyen bencilliğin doğası? Bu son soruyu şundan dolayı soruyorum: Petit, arkadaşlarının hepsine, sevgilisi de= dahil olmak üzere amacını gerçekleştirdikten sonra sırtını dönüyor. Onlar olmasa gerçekleştiremeyeceği bu yürüyüşün ardından star olmanun keyfini tek başına yaşıyor, rantını tek başına yiyor. Film bu duruma şöyle bir değiniyor finalinde. Hukuk da eşit davranmıyor işbirlikçilere: Petit çocuklara gösteri yapmakla cezalandırılırken, arkadaşları ABD’den sınırdışı ediliyor. Petit ise gökyüzünde yalnız gezen bir yıldız olmanın keyfini aşağıda kendine hayran kadınlarla paylaşıyor. Adaletsiz dünya!
Macera filmi tadında bir belgesel izlemek isteyenlere tavsiye edilir. Bir de filmin bu yıl en iyi belgesel Oscar’ı aldığını hatırlatalım.

U2 3D

TARİH:  14 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Peder Bono’nun kitle ayinleri
U2’nun ‘Vertigo’ adlı turnesinde, Latin Amerika’nın çeşitli kentlerinde verdiği yedi konserde çekilen görüntülerden derlenmiş ‘U2 3D’ filmi. Filmin adındaki U2 gruptan, 3D de tabii ki filmin 3 boyutlu oluşundan geliyor. Garip bir duygu doğrusu bu kadar ayrıntılı bir şekilde görebilmek bir konseri. En mükemmel yere de sahip olsanız, sahneyi böylesine ayrıntılı bir şekilde görmeniz imkânsız. Garip bir duygu da veriyor bu insana. Gerçek değilmiş gibi. Benim aklıma her nedense ‘Kutup Ekspresi’ filmi geldi. Perdede gördüğüm Bono sanki Bono’dan yararlanılarak bilgisayarda simüle edilmiş bir görüntü, bir tür animasyon gibi geldi bazen gözüme.
U2’yu sevdiğim bir dönem oldu: “Achtung Baby” ve ‘Zooropa’yı yaptıkları dönem. Daha önce son derece dindar ve aseksüel bir görüntü çizen U2 birden şehveti ve sinizmi keşfetmişti. Aslında sinizmi de pek sevmem ama U2’nun hidayete ermişlikten dünyeviliğe geçişi hoşuma gitmişti. Daha inandırıcıydı bu halleri. Sonra galiba yine eski hallerine döndüler ya da bana öyle geldi. Pek de takip etmedim açıkçası. Bono bu arada politik alanda da kendine bir yer edindi. Büyük başlarla görüşmeler yaptı. Kağıt üzerinde şahane bir fikir olan ‘borcu affedin’ konserleri düzenledi. Tabii, emperyalistler pek etkilenmediler. Bono, bu işleri yaparken de yanlış adamlarla ittifaklar kurdu. ‘Profösörüm’ diye hitap ettiği ve ‘Yoksulluğa Son Ver, Şimdi’ hareketinde yanında yer aldığı Jeffrey Sachs, Rusya ekonomisinin korkunç çöküşünden sorumlu kişiydi örneğin. Neo-liberalizmin önde gelen isimlerinden biriydi ve aslında yoksullukla insani nedenlerden daha çok çıkaracağı sorunları (AIDS, kuş gribi, isyanlar) engelleme amacıyla ilgileniyordu. Bütün bunların filmle alakası yok, bu arada. Ya da şöyle var: Peygamber edasıyla ortalarda dolaşan Bono’ya neden çok inanmadığımı açıklar. Kafasında Hıristiyanlık, Musevilik ve İslam’ın birlikte yaşamasını simgeleyen bir bandanayla dolaşan Bono’ya, ‘dindarlar barış içinde birlikte yaşamayı beceremiyor, tarih ortada. Bir de ateistlerin barışından söz etsene’ demek geldi.
Kısacası peygamber Bono’yu pek sevemiyorum. Ne yapayım…

Güz Sancısı

TARİH:  24 Ocak 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Karanlık Günler

“Güz Sancısı” 6-7 Eylül olaylarına giden süreci sağcı bir militanla, Rum bir fahişenin aşkı çerçevesinde anlatmaya çalışıyor. Fakat ne sürecin tırmanışı, ne de aşk hikayesi  iz bırakamıyor. Karakterlerden çok  iki boyutlu tipler var yine karşımızda. Azınlıkların yaşadıklarına da yeterince tanık olamıyoruz. Kıbrıs meselesi 6-7 Eylül’ü açıklamada yetersiz kalıyor. Karşı Sanat’ta daha önce sergilenen ve saldırıya uğrayan belge niteliğindeki fotoğraflar dışında filmde etkileyici bir şey yok ne yazık ki.

Ziyaretçiler

TARİH:  9 Ağustos 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nedensiz şiddet, gereksiz film

Ziyaretçiler, davudi bir sesin “ABD’de her yıl 1,5 milyon şiddet vakası yaşanıyor. Göreceğiniz film gerçek olaylardan esinlenmiştir. Filmin kahramanları bir düğünden evlerine döndükten sonra vahşi bir saldırıya maruz kalmışlardır. O gece neler yaşandığı açıklığa kavuşturulamamıştır” demesiyle bizi karşılıyor. Yani bir şeyler olmuş ve kimse ne olduğunu bilmiyor ama yine de gerçek bir olaydan esinleniyorum diyor film bize. Peki, öyle olsun. Ama kısaca “uydurduk işte” deselerdi ya.

Film, Haneke’nin ‘Funny Games’ini hatırlatıyor biraz. Gerçek olaylar açısından ise Manson çetesinin Roman Polanski’nin eşi Sharon Tate’i öldürerek ‘çiçek çağı’nın sonunu ilan ettikleri cinayetlerini andırıyor. Ama sadece yazlık bir evin basılarak içindekilerin öldürülmesi açısından, yoksa filmin herhangi bir öyküsü ya da entelektüel bir iddiası yok. Filmin başındaki sesin de dediği gibi birbirlerini seven bir çift arkadaşlarının düğününe gidiyorlar. Adam, kıza evlenme teklif ediyor ama kız reddediyor daha hazır olmadığı gerekçesiyle. Yine de adamın yazlığına gidiyorlar hüzünlü ve kırık bir halde. Tam sevişeceklerken ahlak zabıtası evi basıyor. Yok şaka, öyle olmuyor ama kapı şiddetli bir şekilde vuruluyor. Gece saat 4 ve çevrede in cin top oynuyor. Yine de kapıyı açıyorlar. Yüzü karanlıkta görülmeyen bir kız “Tamara evde mi?” diye soruyor.  Tamara diye biri elbette evde yok, hiç olmamış da.

Bu yeterince garip ve korkutucu olay, kahramanlarımızı çok ürkütmüyor nedense. Adam, kızı evde yalnız bırakıp sigara almaya gidiyor. Ve olaylar başlıyor. Yani yüzü maskeli birtakım insanlar eve giriyor, çıkıyor; kızı bazen de sadece seyirciyi korkutmak için çeşitli şeyler yapıyorlar. Korku filmlerinde hep olduğu üzere adam eve geldiğinde kız arkadaşının söylediklerine inanmıyor, inanması için bir ton gerekçe varken. Sonra bir arkadaşları geliyor eve. O da gördüğü ve yaşadığı şeyler karşısında polis çağırmayı akıl edemiyor falan. ‘Ziyaretçiler’ klişelerden bolca yararlanıyor. Tam sakinleştirici bir müzik çalıyor ki yeni bir şiddet dalgası başlıyor.

Film, kararlı bir şekilde saldırganların yüzünü göstermiyor. Neden yapıyorlar bu yaptıklarını, hiçbir ipucu yok. Bize de neden seyrediyoruz bu filmi diye sormaktan başka bir seçenek kalmıyor. Liv Tyler’ın filmin başlarında, henüz travmatize olmamışkenki sevimli halini görmek dışında çekici hiç bir yanı yok ‘Ziyaretçiler’in. 

Ziyaretçiler

Orijinal Adı: The Strangers Yönetmen: Bryan Bertino Oyuncular: Alex Fisher, Peter Clayton-Luce, Scott Speedman, Liv Tyler, Gemma Ward, Kip Weeks, Laura Margolis, Glenn Howerton Türü: Korku Ülke: ABD

Tatil Kitabı

TARİH:  13 Eylül 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün 

Düzenin kıstırdıkları

Çıkış Yok haftanın diğer filmi ‘Tatil Kitabı’ gibi çıkışsızlığı anlatıyor. Film doğrusu, kusurlarına ve kimi zaman inandırıcılığını yitirmesine rağmen hoş bir sürpriz oldu bizim için. Filmin iki baş kahramanının hikâyesini paralel biçimde izliyoruz. Bir yanda iyi  ve sevecen hemşire Brandi (Mena Suvari), diğer tarafta şirketi ‘küçüldüğü’ için işsiz kalmış Tom (Stephen Rea) var. İki kahraman da hayatlarında Amerikan yaşamının sloganlarından olan ‘seçme özgürlüğüyle’ defaeten karşılaşıyorlar gün boyunca.

Tom önce parasını ödeyemediği için kovulduğu otel odasında eşyalarını bırakmak ya da hapse girmek, sonra iş ve işçi bulma kurumunda daha önce doldurmuş olduğu formu yeniden doldurmak ya da iş bulmaktan vazgeçmek ve en sonunda da kaldığı parkı terk etmek ya da karakola gitmek arasında ‘özgür’ seçimlerini yapmak zorunda kalıyor. Brandi ise bir önceki hafta sonu da nöbete kaldığı halde yeniden hafta sonunda da çalışmak ya da başhemşire olma düşünden vazgeçmek arasında seçimini tabii ki yine özgürce yapıyor. Bütün bu metaforik sıkışmışlıklar, fiili sıkışmışlığa dönüşüveriyor berbat bir kazayla. Brandi kafasını dağıtmak için gittiği klüpten dönerken kendine yatacak bir yer arayan Tom’a çarpıyor. Tom kafası arabanın içinde, belden aşağısı dışarda olmak üzere sıkışıp kalıyor arabaya. Kariyerinde beklediği sıçramayı,bu kaza yüzünden yapamayacağını düşünen Brandi korkunç bir şey yapıyor ve Tom’u hastaneye götürmek yerine garajına kilitliyor. Film, karşımıza başka sıkışmış kahramanlar daha çıkarıyor: Polisten korkan göçmenler, uyuşturucu satıcıları da trajik olaylarda rollerini alıyorlar.

Film, bazen mesajını fazla tekrarlıyor ve finale doğru inandırıcılığını kısmen yitiriyor. Örneğin üzerine benzin dökülmüş bir adam başkasını tehdit etmek için kibrit yakar mı? Ama yine de özellikle ilk yarısında oldukça gerilimli ve tedirgin edici, sorgulatıcı bir ton tutturuyor film ve bu haliyle de son aylarda gördüğümüz filmler arasından rahatça sivriliyor.

Çıkış Yok

Orijinal Adı: Stuck Yönetmen: Stuart Gordon Oyuncular: Mena Suvari, Bunthivy Nou, Wayne Robson Türü: Korku, Gerilim Yapım Yılı: 2007 Süre: 94 dk.

ASLAN KRAL’IN OĞLU LEO

TARİH:  1 Eylül 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bunun babası da böyleydi

Leo Azzannossi’nin hikâyesi macera, romantizm, eğlence dolu ve oldukça dokunaklı… Leo vejetaryen bir aslandır. Arkadaşları tarafından sadece bu farklı özelliği yüzünden dışlanmış ve afaroz edilmiştir… Ancak birgün olaylar, fil sürüsünün güzeller güzeli kraliçesi Avoria ile yollarını birleştirir. Fante Ele adında esrarengiz bir şekilde öldürülen filin güzel dul karısı Avoria, farklı kuyrukları olan iki yavru doğurur. Avoria, sadece fil sürüsünün kralı olmak için Avoria ile evlenmek isteyen görkemli ve otoriter beyaz fil Zanco tarafından yargılanacaktır. Leo güzeller güzeli Avoria’yı kurtarabilecek midir?

Doğumdan sonra ortaya çıkan heyecan dolu ancak talihsiz olaylar silsilesi Avoria ile iki yeni doğmuş bebeğini birbirinden ayırır. Leo kendini bir anda ‘baba’ olarak buluverecektir. Yeni doğmuş iki fil bebeğin açlıktan ölmesini önlemek amacıyla efsanevi Süt Göl’ünü bulmak için çeşitli maceralar yaşayarak savanı geçmek zorunda kalacaktır. Leo’nun en yakın arkadaşı Cobo O’nu bu yolculukta yalnız bırakmaz. Cobo yaşlı olmasına karşın, yüreği hâlâ genç, hikâyelerle dolu, bir sürü torun sahibi bir antiloptur. Yaşlı antilop, nüktedan, eğlenceli ve oldukça girişkendir. Ve ‘farklılığın’ sırrını bilen tek kişi O’dur. Yol boyunca kahramanlarımıza Leopardino, Zebra Zebrina, Küçük Maymun gibi diğer harika arkadaşları da eşlik edecek ve bu eğlenceli topluluk maceradan maceraya sürükleneceklerdir.

‘MUTLU SON’LA MI BİTECEK?
Gruba saldıran sırtlanlar ve akbabalar ile verilen destansı mücadeleden sonra Leo’nun işi bitmemiştir. Leo kötü ve zalim Zanco’yu da alt etmelidir. Zanco iki bebek fili bularak Avoria’yı kendisiyle mecburen evlenmesi için çalışmaktadır. Tüm sevdiğimiz masallarda olduğu gibi bu masalın sonu da mutlu bitecek midir? Leo, Avoria ve iki fil bebek sonsuza kadar mutlu yaşayabilecekler mi? Hatta diğer masallardakilerden de mutlu.

Aslan Kral’ın Oğlu Leo

Orijinal Adı: La storia di leo-The Story of Leo Yönetmen: Mario Cambi Seslendirenler: Harun Can, Cansu Akbel, Murat Serezli, Feridun Düzağaç, Oya Küçümen, Seren Ceylan, Hakan Vanlı Türü: Animasyon

Mama Mia!

TARİH:  19 Temmuz 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Anneciğim, ABBA!

Mamma Mia çok seyirci çeken ve Abba şarkılarından mamul bir sahne müzikalinin aynı ekip tarafından filme çekilmiş versiyonu. Sahnedekini görmedik ama filmin oldukça sıkıcı olduğunu söyleyebilirim. Film çok da umutsuz başlamıyor aslında. Eski bir özgür kız olan Donna (Meryl Streep) bir Yunan adasına yerleşip orada bir otel işletrmeye başlamıştır. 20 yaşındaki kızı evlenmek üzeredir. Kız annesinden çok daha muhafazakârdır bu arada. Annesinin günlüklerini karıştırır birgün ve seks konusunda oldukça serbest yaşamış annesinin kendisine 3 ayrı erkekten hamile kalabilmiş olacağını bulur. Bu erkekleri annesinin adına adaya davet eder. Bu arada herkesten 3’er adet vardır. Annenin ve müstakbel gelinin de ikişer arkadaşı vardır adada konuk olarak. En sıkıcı ve keyifsiz bölümler genç kızlar ve çevresiyle ilgili olanlar. Eski tüfeklerde yine de daha fazla heyecan var. Neyse, bir sürü flört, itiş kakış sonucu herkes kendisine uygun eşi bulur. Şarkılar oyuncular tarafından seslendirilmiş ve fena da olmamış. Koreografi ise pek bir şeye benzemiyor. Tabii ki oryantalizm var. Adanın Yunan adası olması sadece biraz egzotizm ve komiklik unsuru olarak filme dahil. Bir fener balığı korku unsuru olmuş falan. Dünyanın en güzel yerlerine sahip olup tamamen kendi içlerine kapanık yaşayan yabancılara gıcık olmam yabancı düşmanlığına girer mi? Girerse girsin.

Film dönemler konusunda da işine geldiğini yapıyor. Rock ve popun altkültürlerini çorba ediyor. Hippie’likle punk’lık ve heavy metal’cilik birbirine giriyor.

Oyunculuklar pek parlak değil filmde. Meryl Streep’te arada sırada gördüğümüz pırıltı yeterince aydınlatmıyor filmi. Pierce Brosnan canlı mı? Bir fotoğraf gibi duruyor. Bir tek Donna’nın arkadaşlarından birini oynayan Christine Baranski bir tip yaratmış. O da filmi kurtarmaya yetmiyor.

Mama Mia! Yönetmen: Phyllida Lloyd, Björn Ulvaeus Oyuncular: Meryl Streep, Amanda Sey

Devlet Mafyaya Dönüştü

TARİH:  8 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


24-30 Aralık tarihlerinde eskiden Sinema-Tarih Buluşması olarak bilinen festival yeni bir isimle, Randevu İstanbul  (Rendez-vous) adıyla gerçekleştirildi. Festivalde izlediğim filmlerden ikisi diğerlerine göre öne çıkıyordu. Artvin’deki Gezici  Festival’de bu filmlerden biri SİYAD’ın, diğeri ise ana jürinin en iyi film ödülünü aldı. ‘Bibliyotek Pascal’ ve ‘Yasadışı’ adındaki bu çok iyi iki filmin ortak bir özelliği vardı. Bu özellik ikisinin de eski sosyalist ülkelerin kadınlarının Batılı ülkelerde yaşadığı işkenceyi anlatıyor oluşuydu. İşkence,  tecavüz, aşağılanma ve hatta cinayet Batı’nın yıllardır ‘özgürleştirmeye’ çalıştığı sosyalist ülke vatandaşlarına sunduğu şey! Sosyalizmin çöküşü, sonuçları itibarıyla çağımızın en trajik olaylarından biri. Eski sosyalist ülkelerin insanları, evet, kötü bir rejimde yaşıyorlardı ama temel ihtiyaçlarının hepsini de karşılıyorlardı. Yaşadıkları rejimin içine kapanarak çürümesinde Batı’nın ekonomik, politik ve askeri baskısının katkısı da büyüktü. Bugün artık kendi ülkelerinde yaşayamaz durumda bu insanlar. Devlet mafyaya dönüşmüş durumda.  Ve yıllarca özgürlük propagandası yapan Batı’nın onlara ne sunduğunu ise sinema gayet iyi anlatıyor. Bu filmlerin çok daha fazla tartışılıyor olması gerekirdi, ideal bir dünyada.

5 No’lu Cezaevi ve Randevu İstanbul Film Festivali

TARİH:  8 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

5 NO’LU CEZAEVİ VE RANDEVU İSTANBUL FİLM FESTİVALİ
Doğu’da ve Batı’da işkence ve tecavüz

“5 No’lu Cezaevi 1980-1984” Diyarbakır Cezaevi’ndeki koşulları anlatıyor. Dönem, filmin adında yazıyor zaten. 12 Eylül’ün nasıl insanlık dışı bir rejim olduğunu göstermek, hatırlatmak bir insanlık vazifesi. Filmden daha önce İstanbul Film Festivali’nde gösterildiği sırada da söz etmiştim. Çayan Demirel “38” ile Dersim Katliamı’nı anlatmıştı. Demirel bu filmle önde giden belgesel yönetmenlerimizden biri olduğunu gösteriyor.
Filmle ilgili zamanında tek eleştirim şu olmuştu. Diyarbakır Cezaevi’nde yatan Kürt mahkûmlar, Kürt oldukları için Türkiye standartlarına göre ekstra bir işkenceye maruz kalmışlardı, doğru.  Ama çoğunun cezaevine düşüş nedenleri sosyalist oluşlarıydı, Kürt olmaları değil. Ve o sıralarda Türkiye’nin bütün cezaevlerinde sosyalistler korkunç işkencelerden geçiyorlardı. Bunun filmde vurgulanıyor olmasını isterdim. “5 No’lu Cezaevini” kaçırmayın.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com