Altın Portakal’ın ardından

TARİH:  7 Ekim 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ödüller sahiplerini buldu ama tartışmalar devam ediyor. Bu tartışmalardan birini başlatan ve basının dikkatini en çok çeken isim ‘Eğreti Gelin’ filmiyle ödül alamayıp Antalya’dan eli boş dönen, oyuncu Nurgül Yeşilçay oldu 

Festival bitti ama kavgası bitmedi. Özellikle Nurgül Yeşilçay’ın hezeyanları, oyuncunun ödül alamayınca şirazeden çıktığını gösteriyordu. Bilindiği gibi Nurgül Yeşilçay “Eğreti Gelin’deki rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülüne adaydı. Ama “Eğreti Gelin” hiçbir dalda ödül alamadı, tabii Nurgül Yeşilçay da. Böyle olması da doğaldı çünkü “Eğreti Gelin” hiç bir bakımdan ödül alan filmlerden üstün değildi. Doğrusu en sevmediğim şey Türk filmlerini eleştirmek. Birisi bana “yaptığın işi sevmedim” deyince ne kadar çok etkilenebildiğimi bildiğim için başkalarını aynı duruma sokmayı hiç istemiyorum. “Eğreti Gelin’i de hiç beğenmemiş ama bu nedenle eleştiri yazmaktan kaçınmıştım. Ama madem Yeşilçay ağzını açıp, gözünü yumuyor ben de “Eğreti Gelin’in neredeyse hiçbir anında müsamere düzeyini aşamadığını gecikmiş olarak söyleyeceğim. 

Yeşilçay demiş ki: “Mesela 40 yılını sinemaya vermiş Şener Şen’le bizim filmdeki Onur nasıl aynı kategoride yarıştırılabiliyor? Bu Oscar gibi popülist bir ödül töreni mi, Sundance Film Festivali gibi bağımsız filmler festivali mi?” Yeşilçay’ın söylediklerinden Antalya’dan, Oscar gibi popülist bir ödül töreni olmasını beklediğini anladık. Bir de ilk filmlerini yapanlarla, tecrübelilerin, yaşlılarla gençlerin aynı kategorilerde yarışamayacağını… Peki, yakın tarihten birkaç örnek vereyim. Yıl 1993: En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı’nı Yeni Zelandalı 11 yaşındaki Anna Paquin “Piyano” filmindeki rolüyle aldı. Bu, Paquin’in ilk filmiydi. Yıl 2004: En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’na aday isimlerden biri “Whale Rider’daki rolüyle Avustralyalı Keisha Castle-Hughes’du. 13 yaşındaki Hughes “Whale Rider”la ilk kez kamera karşısına geçmişti. Björk 2000 yılında, Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü yine ilk filmiyle almıştı. 

Çok popülizm, çok satış 

Yeşilçay oyuncularla yetinmemiş, yönetmenlere de karışmış ve şöyle demişti: “Mesela Türev’in yönetmenini neye göre değerlendiriyorsun? Daha önce yaptığı işlere göre bu kez farklı bir tarz mı oluşturdu? 

Adamın daha önce yaptığı bir iş yok ki! Bütün festivallerde bunlar farklı kategorilerde incelenir. İlk kez yönetmenlik yapan birine de ödül verirsin tabii ama ilk kez yönetmenlik yapmayanla karşılaştırmazsın. Cannes’da bile ilk kez yönetmenlik yapanlar için ayrı bir klasman vardır”. Yeşilçay eksik biliyor ve işkembeden konuşuyor. Hiç araştırma yapmadan söyleyeyim: Robert Redford “Ordinary People” (1980; Sıradan İnsanlar), Kevin Costner “Dances With the Wolves”‘la (1990; Kurtlarla Dans) En İyi Film Oscarı’nı kazandılar. İki oyuncunun da yönetmen olarak ilk filmleriydi bu filmler. “American Beauty” (Amerikan Güzeli; 1999) tiyatro yönetmeni Sam Mendes’in ilk sinema filmiydi ve Oscar’ların çoğunu almıştı. Steven Soderberg 1989’da yine ilk filmi “Sex, Lies and Videotape’le (Seks Yalanları) Cannes’da Altın Palmiye kazandı. En iyi ilk filmlere verilen Altın Kamera Ödülü’nü değil! ‘Yurttaş Kane” Orson Welles’in ilk filmiydi! “Potemkin Zırhlısı” Ayzenştayn’ın sadece ikinci filmiydi! Eminim daha onlarca örnek vardır. 

Yeşilçay, daha abuk sabuk bir sürü laf ediyor. Söyledikleri Antalya’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan Beste Vildan Atasever’e hakaret niteliğinde. Yeşilçay kendisini küçük düşürmüş bu söyledikleriyle. Yeşilçay’ın hayal kırıklığıyla saçmalaması bir yere kadar anlaşılır olsa da, basındaki yazar kılıklı şakşakçılarının abukluklarını açıklayacak bir gerekçeleri yok. Bunların tek derdi var: Daha çok satış ve popülizm! Sinemadan da zerre kadar anlamıyorlar. 

Benim Antalya’daki en iyi kadın oyuncu dalındaki favorilerim “Türev”‘deki rolleriyle Beste Bereket ve Gülçin Santırcıoğlu’ydu. Dolayısıyla Beste Bereket’in ödülü almasına sevindim. Vildan Atasever de bence başarılıydı ve jürinin tercihi benim için gayet anlaşılır bir tercihti. 

Ama Atasever’in aynı başarıyı farklı rollerde tekrarlayabileceğini zannetmiyorum, umarım yanılırım. En iyi film dalındaki adayım ise Reha Erdem’in “Korkuyorum Anne’siydi. Ama yine “Türev”in alması benim için gayet anlaşılır bir tercihti; çünkü “Türev” eksikliklerine rağmen kalburüstü bir filmdi. Oyunculukları, diyaloglarıyla etkileyiciydi. İlk üç film konusunda kısacası jüriyle mutabıkım ama bana kalsa yerleri değişik olurdu. 

Her neyse, sonuçta bu kararlar bir jürinin kararları ve jüri üyelerinin tek tek hiçbirinin tercihlerini tam olarak yansıtmıyordur, herhangi birimizinkini niye yansıtsın? 

Bu arada En İyi Belgesel Ödülü’nü alan ve daha önce Bodrum Film Festivali vesilesiyle sözünü ettiğimiz Bingöl Elmas’ın “Ağustos Karıncası”nı da tekrar analım. Dileyelim ki bu başarılı belgesel, televizyon kanallarından biri tarafından alınır ve seyirci önüne çıkar. 

Antalya Film Festivali sonuçta başarılı bir organizasyondu, bize de emeği geçen herkese teşekkür etmek düşüyor. 

KURT

TARİH:  7 Ekim 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir ajanın soluksuz hikâyesi 

Orijinal Adı: El Lobo Yönetmen: Miguel Courtois Oyuncular: Eduardo Noriega, Silvia Abascal, Patrick Bruel, Mélanie Doutey Türü: Gerilim Ülke: İspanya 

Görevini tamamladı ve yok oldu! İspanya yakın tarihine ilişkin gerçek bir hikayeden yola çıkan film, 1973-75 yılları arasında ETA örgütüne sızan El Lobo (Kurt) lakaplı gizli servis ajanı Mikel Lajerza’nın hikâyesini anlatıyor. 

Kurt, ETA örgütünün en tepesindeki insanlar ve özel birlik üyeleri de dahil birçok insanı yakalattı. 

İspanya’daki demokratik süreci durduran Franco rejimine karşı eylemlerinde haklı çıkmak üzere olan örgütün dengesini bozan Kurt operasyonu, mahkûmların tutuklu bulundukları hapishanelerden kaçmasını ve kör saldırı kampanyalarını önledi. 


Lajerza’yı ölüme mahkûm eden ETA, Bask bölgesini Lajerza’nın posterleriyle doldurdu. Öte yandan operasyon sırasında öldürülmek istenen Kurt, hayatını kurtarmayı başardı. Ama yüzünü değiştirip, izini yok etti. Bu adamı, aynı zamanda gazeteci olan filmin yapımcısı Melchor Miralles buldu ve hikâyesini anlatmaya ikna etti. 

CINDERELLA MAN

TARİH:  16 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gerçeği mesaja uydurmak 

Hayattan kesit alınan filmlerin çoğunda olduğu gibi, Ron Howard’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Cinderella Man’ de gerçeğe, mesajına uydurmak için istediği gibi şekil veriyor 

Yönetmen: Ron Howard Oyuncular: Oyuncular: Russell Crowe, Renée Zellweger, Connor Price, Paul Giamatti Türü: Dram Ülke: ABD 

Amerikanizm diye bir terim var mı, yoksa uy duruyor muyum? Varmış, şimdi sözlüğe baktım: “ABD kurumlarına ve geleneklerine bağlılık” anlamlarından biriymiş. Ben de bunu düşünüyordum zaten. “Cinderella Man”, bu hafta vizyona giren “Sahara” gibi (iki film birbirinden çok farklı olmasına rağmen) Amerikanizmin tipik bir örneği. “Cinderella Man”, Jim Braddock (Russel Crowe) adlı bir boksörün biyografisi. 

Braddock, hızla kariyerinde yükselirken ve varlıklı bir hayat sürerken, elindeki bir sakatlık nedeniyle düşüşe geçer. Pasif dövüştüğü gerekçesiyle boks yapmasının yasaklanmasına kadar varır bu düşüş. Üstüne bir de 1929 Büyük Bunalımı patlayınca Braddock ve üç çocuklu ailesi tam anlamıyla “sefiller”i oynamaya başlar. Braddock devletten yardım alır, tanıdıklarından dilenir ama ailesini bir arada tutar yine de. Doklarda üç kuruşa çalışır ama bu çalışma sürpriz bir sonuca yol açar. Braddock’ın görece zayıf olan sol kolu gelişir, güçlenir. Sonra, bir şekilde yeniden ringlere döner, hem de muhteşem bir şekilde. Derken şampiyonluk maçına çıkar ve Max Baer (Craig Bierko) adlı “yaratık”la karşılaşır. 

Doklarda çalıştığı dönemde Braddock, Mike Wilson (Paddy Considine) ile tanışır. Wilson eski bir borsacıdır ve şimdi sisteme karşı bir bilinç geliştirmiştir: “Örgütlenmek… sendikalaşmak” gerektiğini söyler. Braddock’ın yanıtı ise “kıtlık ya da açgözlülük” gibi gözle göremeyeceği şeylerle savaşmayacağı olur. Wilson, kötü biri değildir ama Braddock kadar saygıdeğer biri de değildir: Karısına kötü davranır, sarhoş olup olay çıkarır. Sonunda yaşadığı “Hooverville” adlı, adını başkan Hoo dan alan Gegecekondu bölgesindeki bir ayaklanmada öldüğünde, “su testisi su yolun da kırılır” özdeyişini düşündürtür film bize. Oysa Braddock sadece ve sadece ve kendi ailesini düşünüp, çok çalışacak ve sonunda düzlüğe çıkacaktır. Filmin söylemek istediği oldukça açıktır: Ne sağcı ol, ne solcu futbolcu ya da bu özel durumda boksör ol! Amerika’yı kurtarmak isteyen önce kendini ve ailesini kurtarsın, Amerika da kendini kurtarır zaten. Braddock kendini kurtardıktan sonra aslında vatanını da kurtarmaya soyunmuştur gerçi, filmin sonundaki yazılara göre. Ama bu politik bir başkaldırı biçiminde değil, haşa, II. Dünya Savaşı’nda savaşarak olmuştur. İyi vatandaşın nasıl olacağına, tabii “Amerikanizm” bağlamında iyi bir örnektir Braddock. 

Braddock’la tam karşıtlık içinde sunulan kişi ise kahramanın şampiyonluk müsabakasında dövüştüğü Max Baer adlı Yahudi boksördür. Baer, rakiplerini ringde öldürmeyi sever, lüks fahişelerle birlikte olur (aileyle işi yoktur yani). “Milyon Dolarlık Bebek”te de olduğu gibi, rakibin bir şeytan olması gerekir ki, kahramanla daha iyi özdeşleşelim. Gerçek hayattaki Baer ise, gerçekten de birinin ölümüne sebep olmuş ama bundan dolayı yaşadığı üzüntü kariyerinde ciddi bir düşüşe neden olmuş ve ölen rakibinin ailesine sürekli maddi yardımda bulunmuş biri. 

Benzer “gerçek hayattan alınmış” öykülere dayalı filmlerin çoğunda olduğu gibi “Cinderella Man” de gerçeği mesajına uydurmak için istediği gibi eğip bükmüş yani. Film o kadar bildik, tahmin edilebilir bir yolda ilerliyor ki, pembe dizilerde olduğu gibi arada bazı bölümlerini seyretmeseniz bile ne olup bittiğini anlamakta zerre kadar zorluk çekmezsiniz. Ama Russel Crowe Oscar’a aday olursa buna da şaşırmamak gerekir. Film tam Oscar’lık filmlerden, Crowe’un oyunculuğu ise göz kamaştırıcı olmamakla birlikte iyi. Yeri gelmişken Bayan Braddock rolünde Renee Zellweger’i seyrederken içimde şiddet eğilimleri oluştuğunu ve kadıncağızın başına kötü şeyler gelmesini dilediğimi itiraf edeceğim. Gerçi bu-psikiyatrım ve benim aramda kalması gereken bir konu galiba. Sonuç olarak “Ray” gibi bir filmi sevdiyseniz bunu da seversiniz, aksi taktirde sizi sıkıcı bir 2 saat bekliyor. 

SEVGİYİ ARARKEN

TARİH:  10 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aşkta normlara başkaldırış 

 Orijinal Adı: Saving Face Yönetmen: Alice Wu Oyuncular: Michelle Krusiec, Joan Chen, Lynn Chen, Jin Wang Türü: Romantik-Komedi Ülke: ABD 

“Sevgiyi Ararken” bildik formülleri az buçuk değiştirerek yeniden önümüze süren bir film. Hani şu Batı ülkesindeki üçüncü dünyalı azınlık gençlerinin, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı anne babalarını öfkelendiren aşk hikâyeleri var ya, bu film de onlardan biri. Ama bazı farklılıkları da var. Burada kahramanımızın annesi de gelenekleri yıkıcı davranışlarda bulunuyor ve de ayrıca kahramanımız lezbiyen. Ama bunun dışında bildik gelişme evrelerinden geçtikten sonra romantik komediler nasıl biterse öyle bitiyor film. Gelenekçilerin mevzilerinde gedikler açılıyor, yakışıklı ve güzel insanlar muratlarına eriyor, biz de çıkıyoruz kerevetine. Eh, “Sevgiyi Ararken”in de hoş anları yok değil. Ayrıca anne rolünde Joan Chen çok iyi. Zaten iki genç kadının aşkından çok, asıl onun yaşadıkları ilginç ve dokunaklı.

Wil (Michelle Krusiec) New York’un Çin mahallelerinin birinde yaşayan başarılı genç bir cerrahtır. Annesi (Joan Chen) onu bir Çinli delikanlıyla başgöz etmek isterse de, Wil’in o taraklarda bezi yoktur. Ninesinin dediği Maocular gibi giyinmektedir, kendisini erkeklere beğendirmek zaten istememektedir. Sonra bir davette dengini bulur: Balerin Vivian’la (Lynn Chen) aralarında anında bir kıvılcım çakar. Vivian, Wil’in çekingenliğini aşar ve iki genç kadın birlikte olmaya başlarlar. Ama bu sırada Wil’in 48 yaşındaki dul annesinin de hamile olduğu ortaya çıkar. Çocuğunun babasının kim olduğunu da söylememektedir üstelik. Anne, baba ocağından kovulup kızının evine yerleşir. Tabii bu durum Wil’i çok zorlayacaktır. Ayrıca şimdi annesine bir koca bulmak gerekmektedir. Roller değişse de romantik komediler değişmez ve beklenenler çok da büyük sayılmayacak bir sürprizle gerçekleşir. 

SAHARA

TARİH:  16 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki Amerikalı, Afrika’ya bedeldir! 

Yönetmen: Breck Eisner Oyuncular: Penelope Cruz, William H. Macy, Matthew McConaughey, Rainn Wilson Türü: Aksiyon – Macera Ülke: ABD -İspanya – Almanya 

“Sahara”nın konusu o kadar aptal, saptal ki anlatmaya değer mi bilmem. Zaten akıllı mantıklı bir film olma iddiasında olmadığı için bu bir kusur olarak görülmeyebilir ama film bazen hedeflemediği kadar da aptal olabiliyor. Bulaşıcı hastalık içerdiğini düşündüğü şeylere dokunduktan sonra Dr.Eva Rojas’ın (Penelope Cruz), eldivenlerini çıkarıp arabanın koltuk gözüne sıkıştırdığı sahne filmin konusunun amaçladığı bir aptallık değil örneğin. Bunların dışında filmin asıl kusuru, “Cinderella Man”de de olan “Amerikanizm”in bir başka versiyonunu sunuyor oluşu. Bu filmde iki süper Amerikalı maceracı, Afrika’yı oyun alanları olarak seçmiş durumdalar. Afrika, hastalık ve yolsuzlukla simgelenmiş durumda. E Afrikalı kötüler salak ve beceriksizler, iki Amerikalı onlara yetiyor da artıyor bile. Amerikalılar, onların hazinelerini kurtarıyor, hastalıklarına çare buluyor ve tabii gerektiğinde de CIA’nin de yardımlarıyla öldürüyor onları. Her şey Afrika’nın iyiliği için. 11 Eylül sonrasının kötü Fransız’ı da iş başında elbette. Ama kötü Fransız bile aslında çok da kötü değil, yaptığı yanlışın tam da bilincinde değil o da. Yani emperyalizm değil Afrika’nın sefaletinin sorumlusu, kötü savaş lordlarının hırsı asıl suçlu olan. 

“Cinderella Man” aile değerlerini, bireyciliği ve çalışma ahlakını yüceltirken, “Sahara” maceracı, pratik, kuralları sallamayan, savaşçı, her yerde kendini evinde sanan, emperyalist Amerikan ruhunu kutsuyor. İki Amerikalı kafadarın Afrika’da maceraları sırasında fonda da “en bi Amerikan” şarkılar çalıyor, Grand Funk Railroad’dan “We Are An American Band” ya da Lynyrd Skynyrd’dan 71 “Sweet Home Albama” gibi. Amerikalılar kendi arka bahçelerinden birinde eğleniyor kısacası… Bu arada da güzel İspanyol (Amerika’nın Irak’ta – ki müttefiki) doktoru da tavlamayı ihmal etmiyorlar. “Sahara”nın asıl kitlesi bilgisayar oyunu düşkünü salak Amerikalı yeniyetmeler ama işin acıklısı bir sürü üçüncü dünya ülkesindeki yeniyetmeler de bu Amerikalı kahramanlarla özdeşleşecekler. İnsanın kendi celladına hayran olması gibi bir şey bu ne yazık ki. 

Tutku Nehri ve Kapı Komşusu

TARİH:  23 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Biri psikopatlık, diğeri sosyopatlık

Uzunca bir süredir insana dair bir şeyler söyleme kaygısı olmayan filmler seyrettikten sonra, David Mackenzie imzali ‘Tutku Nehri’ ve Pal Sletaune’un yönettiği ‘Kapı Komşusu’ ilaç gibi geldi 

TUTKU NEHRİ 

Orijinal Adı: Young Adam Yönetmen: David Mackenzie Oyuncular: Ewan McGregor, Tilda Swinton, Peter Mullan, Emily Mortimer Türü: Dram-Gerilim-Suç Ülke: İngiltere-Fransa

KAPI KOMŞUSU 

Orijinal adı: Naboer Yönetmen: Pal Sletaune Oyuncular: Kristoffer Joner, Cecilie Mosli, Julia Schacht Türü: Psikolojik gerilim Ülkesi Danimarka-İsveç-Norveç 

Doğrusu haftalardır insana dair bir şeyler söyleme kaygısı olmayan filmler seyrettikten sonra, “Tutku Nehri” ve “Kapı Komşusu” ilaç gibi geldi. İkisi de “bir film seyrettim, hayatım değişti” kategorisindeki filmlerden değil. Ama insanı dolayısıyla sanatı ciddiye alan yapımlar. Bir ruh halini, bir patolojiyi farklı bir dille ele alıyorlar. Kavramlara hakim olmamakla birlikte, filmlerin birinde psikopatlık diğerinde ise sosyopatlık söz konusu denilebilir. Patolojik durum ise nekrofili (ölü sevicilik) olarak adlandırılabilir. Belki de bu psikoloji terimlerini kullanırken haddimi aşıyorumdur, ama olsun! 

“Tutku Nehri”, filmin kahramanı Joe’nun (Ewan McGregor) nehirde yüzen bir kadın cesedi bulmasıyla başlıyor. Aynı teknede birlikte çalıştığı Les’le (Peter Mullan) cesedi karaya çıkarıyorlar. Kadının üzerindeki tek giysi olan kombinezon ıslak haliyle cesedin çıplaklığını hemen hemen hiç örtmemektedir. Zaten Les, gazetelere geçen bir olayın parçası olmanın verdiği gururla, barlarda cesetten söz ederken, kadının tamamen çıplak olduğunu söylemektedir. Les böylece kadının mahremiyetine nüfuz ettiğini, ona sahip olduğunu düşlemektedir belki de. Les’in karısı Ella (Tilda Swinton) da durumun farkındadır ve ona “ölü bile olsa kadınlara bakmaktan kendini alamadığını” söyler. Filmin asıl karakteri Joe’nun da cesetle ilişkisinde bariz bir cinsellik vardır. Ona dokunuşu, üstünü örtüşü, bakışı cinsellik yüklüdür. Sonradan, daha önceden tanıştığını öğrendiğimiz Cathie (Emily Mortimer) adlı bu kadına Joe, yaşarken bu kadar şefkat göstermemiştir. Aksine, sevgili oldukları dönemde gördüğümüz tek cinsel birleşmeleri Joe’nun Cathie’ye tecavüzüdür. 

Joe ruhen ölüdür 
Joe daha sonra, Les’in karısı Ella’yı baştan çıkardığında da kadın neredeyse ruhen ölüdür. Kocasına zerre değer vermemektedir ve tatsız bir hayat sürmektedir. Joe’yla sevişmelerinin ardından, kamera Ella’nın memesinin üzerindeki sineği gösterirken, bu cansızlığa, leş gibi olma haline gönderme yapmaktadır. Aslında Joe da ruhen ölüdür. Dolayısıyla nekrofiliden çok zombiler arası bir aşk söz konusudur. Ama Ella, canlandığında makyaj yapıp birlikte yaşamaktan söz ettiğinde, Joe gitme vakti geldiğini anlar. 


John’da Joe izleri

“Kapı Komşusu”nun kahramanı John da “Tutku Nehri”nin Joe’su gibi şefkat, sevecenlik gibi duygularla sevişmez karısıyla. Onu heyecanlandıran, şiddet uygulamak ya da karısını başkalarıyla sevişirken hayal etmektir. John’u en sevecen haliyle gördüğümüzde ise karısı bu sevecenlikten nasibini alacak durumda değildir. Joe da, John da insanları ya doğrudan öldürürler ya da ölümüne sebebiyet verirler. En azından müdahale etmezler. Belki kadınlarına mutlak egemen olmak istemektedirler ki bu da ancak onlar öldüğünde mümkündür. 

Ama tabii ölüm, yokluk demektir aynı zamanda yani yine ellerinden kaçırırlar o kadınları. Ya da hayatlarının değersizliğinin acısını çıkarmaktadırlar. Joe yazarlığı becerememis, John’sa işyerinde kendisinden istenenlere “hayır” demeyi öğrenememiştir. Yine de Joe bir sosyopat olarak hayatını sürdürebilecektir, John ise psikopatlığıyla, toplum dışına, yani ya akıl hastanesine ya da hapishaneye girecektir. 

“Tutku Nehri”nin bir edebiyat uyarlaması olduğunu, yazarı Alexander Trocchi’nin (1925-1984) beat kuşağının İskoçya’dan çıkan en önemli temsilcisi sayıldığını; “Kapı Komşusu”nun ise filmin yönetmeni Pal Sletaune’un senaryosuna dayandığını belirtelim. Kısır yaz sezonunun sonuna geldiğimizi müjdeleyen bu iki film de kanımca görülmeye değer. 

Banyo

TARİH:  2 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Alt tarafı 21 Gram 

Yönetmen: Mustafa Altıoklar Oyuncular: Selçuk Yöntem, Janset, Demet Evgar, Seray Sever

Türü: Erotik Komedi Ülke: Türkiye 

Banyo bir tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanmış. Üç kapalı mekânda, üç banyoda olup bitiyor her şey. Farklı karakterler birbirlerini banyolarda aldatıyor, ilişkilerini banyolarda tartışıyor, banyolarda rekabet ediyor, banyolarda kavga ediyorlar. Cinsel sadakatsizlik ve bunun doğurduğu komplikasyonlar filmin ana teması. Ama bu çok yürünmüş yolda yürümenin kendisini fazla ilgilendirmediğini, asıl ilgisini çekenin “kurgusal anlatım dili” olduğunu söylemiş Altıoklar basın bülteninde. Doğrusu ve ne yazık ki beni de filmin kahramanlarının yaşadıkları bir noktadan sonra hiç ilgilendirmemeye başladı. Janset’in canlandırdığı Nesrin karakterinde bir parça derinlik var o kadar. Diğerleri fazlasıyla kalın hatlarla çizilmiş, orijinallikten yoksun tiplemeler. Durum böyle olunca film boyunca süren itiş kakışa odaklanmak imkânsız hale geliyor. Altıoklar’ın kendi iddiası değil ama basın bülteninde filmi tanımlayan “erotik komedi” tanımlaması da yerine oturmuyor çünkü film ne erotik ne de komik. Bir miktar çıplaklık var filmde ama erotik bir durum yaşanmıyor ki! Sinan’la (Sermiyan Midyat) Janset’in seviştiği sahne filmin en acıklı sahnesi hatta. Ama basın bültenindeki tanımlamanın yanlışlığından dolayı filmi eleştirmek anlamlı değil. Filmin kendisinin bir kararsızlığı var ne olmak istediğine dair. Komedi olmak için fazla ağır, dram olmak için fazla hafif bir yerde duruyor. Altıoklar’ın iddialı olduğu görüntü ve kurgu çalışması ise filmin gerçekten en başarılı yanı. Bu dar mekânlarda çalışmanın ve belli bir dinamizmi tutturmanın kolay olmadığı açık. Ama bunlar yine de filmi ilginç kılmaya yetmiyor. “21 Gram”da ruhun ağırlığının 21 gram olduğu teorisiyle karşılaşmıştık. Altıoklar bu teoriye, ereksiyon”un da 21 gramlık bir ağırlığı olduğu iddiasıyla katkı da bulunuyor. Seks dediğimiz, alt tarafi 21 gram kadar önemsiz bir şey demeye getiriyor Altıoklar. Belki de öyle ama kadın tarafının da ölçülmeye ihtiyacı yok mu? 

TERKETME SANATI

TARİH: 28 Ağustos 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Terketmeye dair 

Orijinal adı: Un fil à la patte Yönetmen: Michel Deville Oyuncular: Emmanuelle Beart, Charles Berlino, Dominique Blanc, Julie , Depardieu Türü: Komedi, Ülke: Fransa

Güzelliğiyle beyazperdeyi büyüleyen Emmanuelle Beart’ın başrolünde olduğu “Terketme Sanatı” (The Art of Breaking Up)’ seks, para ve komedinin iç içe geçtiği bir film. Bois-d’Enghien (Charles Berling), bir diva ve metresi olan Lucette’i (Emmanuelle Béart) sevmektedir ama ondan ayrılmalıdır çünkü… O öğleden sonra güzel bir genç kız olan ve çeyizi geniş Viviane Duverger’le evlenecektir. Madam Duverger, Viviane’in annesi, damat olarak Bois d’Enghien’i istemektedir. Ya da bu kadar kısa zamanda onu gerçekten istemesi mümkün müdür? Yeni zengin Irrigua, Lucette’i kendine metres olarak istemektedir. Lucette’in çevresindeki herkes, Bois-d’Enghien de dahil olmak üzere, bunu kabul etmektedir çünkü Irrigua zengindir. Fakat aynı zamanda çok da kıskançtır… Seks ve para, komedinin konusu: kim kimi satıyor, kim kendini satıyor? 

ADA

TARİH: 2 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Dış dünya yaşanası değil’ 

Yönetmenliğini Michael Bay’ın yaptığı ‘Ada’ bugün vizyona giriyor. Filmde kapalı dev bir mekânda yaşamakta olan insanlara göre, dış dünya yaşanılmayacak kadar kirlenmiştir 

Orijinal adı: The Island Yönetmen: Michael Bay Oyuncular: Ewan McGregor Scarlett Johansson (Jordan Two Della), Sean Bean Djimon Hounsou Türü: Bilimkurgu – Macera Ülke: ABD 

Bazı sırlarını açık etmeden “Ada” üzerine yazmak zor. Bu yüzden isterseniz bu yazıyı filmi seyrettikten sonra okuyun. Yıl 2019, insanlar kapalı dev bir mekanda yaşamaktalar. Onlara söylenildiğine göre, dış dünya yaşanılmayacak derecede kirlenmiş. Sadece tek bir ada var hala temiz olan ve her gece yapılan çekilişte bir talihli bu adaya gitmeye şans kazanıyor. Bazılarına şans yıllarca gülmüyor, bazıları ise kısa sürede adaya gitme şansını elde ediyor. Adaya gidenler nesillerini sürdürme olanağına da kavuşuyor söylendiğine göre (filmin saçma unsurlarından biri “hamile” bir kadının tesiste bulunması; üreme adada oluyorsa bu kadın nasıl orada sorusunu kimse sormuyor). Ama Lincoln Six Echo (Ewan McGregor) diğerlerinden farklı biri, fazlaca meraklı ve kuşkucu. Bir gün hayat olmadığı iddia edilen dışarıdan içeriye girmiş bir kelebeği görüp peşine takılınca, hayatın gerçekleriyle yüz yüze gelir. Çekilişte kazananlar adaya falan gitmemektedirler, aksine öldürülmektedirler. Çünkü onlar zenginler için yedek parça kaynağı olarak üretilmiş klonlardır. Asılları böbrek, karaciğer veya kalp gibi bir organa ya da bir bebeğe sahip olmak istiyorlarsa klonlarını kullanmaktadırlar. Çekilişte kazanmak ise organ verme zamanının geldiği demektir. Lincoln Six Echo elbette bu durumu kabullenmeyecek ve Jordan Two Delta’yı (Scarlett Johansson) yanına alarak aslını bulmaya çalışacaktır. Aslında filmin konusu ciddi bir toplumsal eleştiriye kapı açtığı gibi, insan olmanın anlamı üzerine felsefe yapmaya da imkan tanıyor. Yedek parça olarak insan üretimi çok da hayali bir şey değil; üçüncü dünyanın yoksulları arasında böbreğini satarak yaşayan çok insan var. Ya da daha derine inip varlığımızın kapitalizm tarafından yedek parça olmaya indirgendiğini filan söyleyebiliriz. Ama yönetmen Michael Bay bunu yapacak son kişi, çünkü o tam da sistemin adamı. Dolayısıyla filmde birçok ürünün reklamın (“ürün yerleştirme” denilen biçimde) görebilir ve bir tüketiciye indirgendiğinizi hüzünle fark edebilirsiniz. Nihayetinde bütün bu açılan kapılar uzun kaçma kovalamaca (en iyisi bile beni sıkar) sahnelerine yer açmak üzere kapatılır. Hoş, Bay bu kapılardan içeri girmeye kalksa söyleyecek bir şey bulamazdı zaten. 

CENNETİN MÜZİĞİ

TARİH: 2 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cennetten de sıkıcı 

Orijinal adı: Sa som i himmelen, Yönetmen: Kay Pollak, Oyuncular: Michael Nyqvist, Frida Hallgren, Axelle Axell, Verena Buratti. Türü: Dram, Ülke: İsveç 

Asıl en iyi film Oscar’ını kazanan ya da bu ödüle aday olan filmlerin gerçekten iyi olma ihtimalleri var ama en iyi yabancı film Oscar’ın kazanan ya da aday olanların galiba böyle bir şansı yok. İstisnaları vardır muhakkak ama hatırladıklarımın hepsi aşırı dozda hümanizmden mustarip, sinemasal bir ilginçlik taşımayan bayat, klişe yapımlar. 2005 yılının en iyi yabancı film Oscar adaylarından “Cennetin Müziği” de hatırladığım örneklere istisna teşkil etmiyor. Daniel Dareus (Michael Nyqvist) küçük bir çocukken ve her nedense buğday tarlalarında başaklara iliştirilmiş notalarla keman çalarken arkadaşları tarafından dövülür. Bunun üzerine baba oğlunu alıp, köyü terk eder. Gel zaman git zaman, Daniel ünlü bir orkestra yönetmeni olur ama heyhat, mutlu olmaz. Bir de üstüne kalp krizi geçirince artık kimsenin kendisini tanımadığı (çünkü zaten ismini de değiştirmiştir) köyüne geri döner. Meğer gerçek aşk ve sevgi burada kendisini beklememekte midir? Köyün marketinin fettan ama duyarlı kasiyeriyle (Frida Hallgren) Dareus arasında ilk bakışta aşk başlar ama fiiliyata geçmesi zaman alacaktır. Dareus ısrarlar üzerine köy korosunu çalıştırmaya başlar. Koro çalışanları bu süreçte özgürleşirken durum başta köy papazı olmak üzere bazılarını rahatsız eder. Olaylar bu minvalde gelişir ve klişenin klişesi bir finalle son bulur. Aklıma Ferdi Tayfur’un “Köyümüze Dönelim” klibi geldi her nedense. Ne kadar eğlenceliydi, üstelik 3-3,5 dakikada bitiyordu. “Cennetin Müziği”nin 132 dakika sürdüğünü söylemiş miydim? 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com