Soğuk Duş

TARİH:  16 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Saplantıların eşiğinde ilişkiler 

Orijinal Adı: Douches froides Yönetmen: Antony Cordier Oyuncular: Johan Libéreau, Salomé Stévenin, Florence Thomassin, Jean-Philippe Écoffey Türü: Dram – Psikolojik Ülke: Fransa 

17 yaşındaki Mickael (Johan Libéreau) aklını başından alan kız arkadaşı Vanessa (Salomé Stevenin) ile mutlu mesut yaşamaktadır. Fransa’nın küçük bir kasabasında, anne babasının birbirine karşı duyarsızlaştığı, maddi sorunlar yaşayan bir aileyle yaşasa da judo takımı kaptanı olduğu okul hayatındaki başarısı bu sorunlarını unutmasına yeter. Maddi sorunlar nedeniyle evde soğuk duş almak ve soğuk kakaolu süt içmek zorunda kalsa da Vanessa’nın kollarında teselli bulur. Mickael’in saplantılı antrenmanlar ve diyet eksenindeki dövüş odaklı hayatına bir gün, takımın ana sponsorunun oğlu zengin Clément (Pierre Perrier) girer. Michael ile Clément aralarındaki farklılıklara rağmen iyi arkadaş olurlar. Bir süre sonra ergenlik dönemindeki tüm arkadaşların yaptığı gibi cinsel fantezilerini de paylaşmaya başlarlar ve Vanessa ile yaşamak istedikleri üçlü bir ilişki giderek saplantı haline dönüşür. Bir gece spor salonunda, aynı matın üzerinde, üç genç yasaklı bir cinsel maceraya girer. Ancak Vanessa’ya bunu teklif eden Mickael’in ruhu kıskançlıkla dolacak ve tüm hayatı altüst olacaktır. 

Cesur Civciv

TARİH:  9 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Cesur Civciv’in karizmayı düzeltme çabaları 

Orijinal Adı: Chicken Little Yönetmen: Mark Dindal Türü: Animasyon Ülke: ABD 

‘CESUR Civciv’de bu kez gökyüzü gerçekten yere düşecek ve yer yerinden oynayacak. 

Devrilen bir meşe palamudu ağacını görünce ‘gökyüzü yere düşüyor’ diyerek panikleyen ve kasabada geniş kapsamlı kaosa yol açan genç civcivimizin yepyeni maceraları yer alıyor. 

Cesur civcivimiz geçen macerasında yerle bir olan karizmasını kurtarmaya kararlıdır. Kasabada kaosa yol açan meşe palamudu olayının üzerinden bir yıl geçmiştir. Kasabanın beyzbol takımına katılmayı kafasına koyan Cesur Civciv, böylelikle geçmişi unutturmayı ve babasının saygısını yeniden kazanmayı umut etmektedir. Beyzbol takımını zafere taşımayı başararak kasaba halkının gözdesi olur. Artık kabus dolu eski günler geride kalmış gibidir. Ancak şampiyon civcivimizin başından felaketler eksik olmaz. Gökyüzünden kafasına yine bir ‘şey’ düşmüştür. Kafasına düşen o şey ise bir uzaylı yaratıktır. Korkuya kapılır ama isminin ‘tescilli deli’ye çıkmış olması nedeniyle olup biteni hiç kimseye anlatmaya cesaret edemez.

Kasaba yeniden paniğe sürüklememek için bu işi en yakın arkadaşları Runt of the Litter, Abby Mallard ve Fish Out of Water ile beraber cözmeye karar verir. Hiç kimseyi ürkütmeden dünyayı kurtarmak için faaliyete geçer. Dünyamızı kurtarmak bu kez küçük bir civcive ve arkadaşlarına düşmüştür. 

King Kong

TARİH:  16 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Birini sevmekle sonlanacak her şey 

Günümüzün seyircilerinin 2005 model ‘King Kong’u nasıl bulacaklarını zaman gösterecek. Eleştirmenlerin çoğu şimdiden hayranlıklarını belirtmiş durumda. İlk King Kong’un yaşadığı dönemdeki kadar koyu bir ekonomik kriz içinde değil dünya. 


Yönetmen: Peter Jackson Oyuncular, Naomi Watts, Adrien Brody. Jack Black, Andy Serkis Türü: Gerilim-Fantastik-Aksiyon Ülke: Yeni Zelanda-ABD 

1933’te King Kong’un orijinal versiyonunu izleyen insanlar ne hissetmişler, filmin kahramanı dev maymunla nasıl bir ilişki kurmuşlardı? Ekonomik krizin ortasındaki yoksul ve çaresiz insanlar (daha çok da erkekler) sarışın ve pırıltılı güzellikten ‘ben de isterem’ diye hak talep eden yaratkla özdeşleşmişler miydi acaba? Devasa ve müthiş şiddet potansiyeli taşıyan (bkz. ‘Şiddetin Tarihçesi’) bir hayvanın aşkı kadınları erotik hayallere gark etmiş miydi? Ulaşamayacağı şeyleri isteyen ve onları elde etmek için baş kaldıran bu maymunun trajik sonunu seyreden krizle yoksullaşmış kitleler ‘neme lazım, oturayım oturduğum yer de demiş ve ‘katarsis’lerini yaşayıp evlerine dönmüşler miydi tıpış tıpış? Peter Jackson kendisinin filmi küçükken ilk seyrettiğinde çok etkilendiğini ve o zaman film yönetmeni olmaya karar verdiğini söylemiş. Ve sonunda da bugün dünya sinemalarında gösterime giren ‘King Kong’u yapmış. 

Günümüzün seyircilerinin 2005 model ‘King Kong’u nasıl bulacaklarını zaman gösterecek. Eleştirmenlerin çoğu şimdiden hayranlıklarını belirtmiş durumda. İlk King Kong’un yaşadığı dönemdeki kadar koyu bir ekonomik kriz içinde değil dünya. ABD başta olmak üzere Batı çok daha büyük bir bolluk içinde; gelir dağılımındaki adaletsizlik daha da büyümüş olsa da. Bugünkü King Kongʻla özdeşleşmek daha zor gibi gözüküyor arzu nesnelerinin da ha kolay ulaşılabilir olduğu günümüzde. Ama belki de özdeşleşmekten çok acımaydı (bkz. Altyazı Aralık sayısı) King Kong’u etkileyici kılan. Yurdundan koparılıp getirilmiş üçüncü dünyalı ilkele duyulan acıma duygusuydu… King Kong, Kunta Kinte’nin (1977 tarihli televizyon dizisi “Kökler’in kahramanı) atası mıy dı? Bu sorular bir yana, erotizm açısından yeni King Kong 1933 ve 1976 versiyonlarının gerisinde kalıyor. Tamam, gorille beyaz kadın arasında aşk var ama daha arkadaşça, daha saf bir aşk bu. 1933 model King Kong’un sansürlenen bir sahnesinde goril kızın elbisesini çıkardıktan sonra dokunduğu parmağını merakla koklarmış. Ya da sansürlenmeyen bir başka sahnede, Broadway’deki şovun sunucusu ‘bu kadın hiç bir kadının yaşamadığı şeyleri yaşadı’ dediğinde herkes ne kastedildiğini anlarmış. 1976 model ‘King Kong’da ise Jessica Lange maymun tarafından soyuluyor ve biz aktrisi üst tarafı çıplak görüyorduk. Amerikalı ünlü eleştirmen Roger Ebert de yeni filmin bu iki eski versiyondaki huzursuz ediciliği düzelttiğini’ söylüyor. Bence yeni filmin kayıplar hanesine yazılmalı erotizmin yokluğu. Naomi Watts film sırasinda giderek daha çıplaklaşsa da, Ebert’in dediği gibi o King Kong’un koruduğu ‘küçük, güzel bir oyuncak’, cinsel bir nesne değil. 

Büyük Bunalım’la bugünün koşuları aynı değil dedim ama belki de sandığımdan daha çok benzerlik vardır ve ‘Cinderella Man’ ve “Batman Başlıyor” gibi 1930’larda geçen başka filmlerin de bu yıl gösterime girmesinin nedeni budur. Fransa varoşlarındaki isyanın benzeri bir şeyi Batı topraklarında görmemiştik ne de olsa uzun zamandır. 

“Güzel ve canavar” 
‘King Kong’un öyküsü bilindiği ya da bilinmediği gibi ‘ Güzel ve Canavar’ masalının bir çeşitlemesidir. Masalda hayvan canavar güzelin aşkıyla hayata dönerken, King Kong’da hayvan güzelin aşkı yüzünden tuzağa düşer ve nihayetinde yaşamını kaybeder. Olay daha önce de dediğimiz gibi (1933 ve 2005 versiyonlarında) Büyük Bunalım yıllarında yaşanıyor. İşsiz ve aç genç aktris Ann Darrow (Naomi Watts) çaresizlikten ve hayranı olduğu yazar Jack Driscoll’un (Adrien Brody) da işin içinde olmasından ötürü şaibeli bir film projesine katılır. Yönetmen Carl Denham (Jack Black) hırsı yeteneğini aşan bir fırsatçıdır ve yapımcılardan kaçırdığı ham film stokuyla keşfedilmemiş bir adada filmini tamamlamayı planlamaktadır. Adaya yolculuk sırasında Ann’le Jack arasında bir aşk gelişir. Filmin buraya kadar olan kısmı aslında hoş ve keyifle izleniyor. Fakat adaya gelmelerinden itibaren olaylar tatsızlaşmaya başlıyor. Adanın en koyusundan kara derili halkı kelimenin tam anlamıyla gözü dönmüş (gerçekten!) vahşi bir güruh olarak resmediliyor. Politik doğruculuk kavramının henüz esamesinin okunmadığı yıllarda Holywood’da böyle şeyler yapmak doğaldı ama bay Jackson (Peter Jackson yani, filmin yönetmeni) ne derse desin hem bu filmde hem de Yüzüklerin Kardeşliği’nde (uğursuz bir şekilde adları Türk’le (vallahi milliyetçi ya da kızıl elmacı değilim, bir düşünün derim yalnızca) kafiye yapan, kara derili, Aborijini tipli Ork’ları hatırlayın) en hasından ırkçılık yapıyor. Bu ada halkı zaten filmdeki görevlerini tamamladıktan sonra sahneden çekiliyorlar ve adada süren onca macera sırasında bir daha görünmüyorlar ki bu da üzerinde düşünülmeye değer, mide bulandırıcı bir ayrıntı. Neyse, bu kara derili, çirkin insanlar güzel Ann’i kaçırıp adanın dev gorili King Kong’a (Andy Serkis) sunuyorlar. Kong Ann’i kendisine sunulan diğer insanlar gibi yemiyor. Aslında adanın bütün yaratıkları Ann’e bir gurme yiyeceği gözüyle bakıyorlar galiba. Bir lokmalık Ann uğruna adada bitmek bilmeyen canavar kavgaları oluyor. Kong vodvil yeteneklerine hayran olduğu Ann’i koruyup kolluyor ve aralarında aşk, dostluk ve baba-kız ilişkisi karışımı bir şey gelişiyor. Sonunda film ekibi Kong’u yakalayıp, Broadway’e getiriyor vb. Filmin ilk bölümünde bir arada olan Ann’le Jack’in aşkı adaya ulaşılmasından sonra tamamen ikinci planda kalıyor ve bir anlamda filmin devamında sıfırlanıyor çünkü artık Ann’le Kong’un ilişkisi önem kazanmış oluyor. İki ayrı aşk hikayesini izliyoruz ve bu bildiğimiz anlamda bir ‘iki erkek, bir kadın’ ilişkisi değil çünkü iki erkek birbiriyle rekabet etmiyor. Zaten önce de söylediğim gibi Kong’la Ann’in aşkı da eski Kong, Ann aşkları gibi değil. Aksiyon sahnelerinde zanaatkârlık inanılmaz başarılı ama heyecan çok az ve her şey çok uzun. Empire State Building’in tepesindeki uçak saldırısı o kadar uzun ki acaba Kong kurşun geçirmez mi diye düşünmeden edemiyoruz. Peki geriye ne kalıyor ‘King Kong’dan? Film teknolojisinin ulaştığı düzeye duyulan hayranlık dışında pek bir şey değil. Jackson bu alemin kralı olabilir ama 2005 model King Kong’un krallığı ilki kadar efsanevi olamayacak. 

Şiddetin Tarihçesi

TARİH:  9 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Gölgedeki canavarlar 

“Şiddetin Tarihçesi”, gerek film kahramanlarının kendisini, gerekse seyircinin kahramanları nasıl görmek istediklerine dair bir film. Öyküsü, bu yüzden birçoklarından farklı değil. 

Orijinal Adı: A History of Violence Yönetmen: David Cronenberg Oyuncular: Viggo Mortensen, Maria Bello, William Hurt, Ed Harris Türü: Gerilim – dram ülke, ABD – Kanada 

Şiddetin Tarihçesi gördüğüm en acayip film olabilir mi acaba? Bir yandan gayet düz bir öykü anlatıyor film, Ama her şey sanki iki manalı, hem öyle hem öyle değil, ne o ne de bu hem komik hem trajik, hem gerçek hem fantastik, Adı da zaten bir filmden çok bir makale adı gibi ‘Şiddetin (Bir) Tarih(çes)i’. Bu filmi ‘mainstream’ (ana akım) olarak değerlendirenler var ama ben böyle bir mainstream film görmedim. Cronenberg, filminin Amerika’da hayatın bir kesitini yansıtmak gibi bir amacı olmadığını, Amerika’nın kendisi hakkında geliştirdiği mitolojiye ilişkin olduğunu söylüyor. Yani birer Amerikalı olarak filmin kahramanlarının kendilerini nasıl görmek istediklerine dair bir film ‘Şiddetin Tarihçesi’. Aynı zamanda seyircinin o film kahramanlarını nasıl görmek istediğine dair de bir film. 

Filmin öyküsü bu yüzden birçok filmden farklı değil, yani beklentilerimize uygun. Filmin kahramanı kötü adamları öldürüyor ve ailesini bir arada tutuyor. Ama bir yandan da kahramanın ya da kahramanların yaptıkları o kadar gerçekle gerçek dışı arasında, ancak filmlerde olabilecekle gerçekte de olabilecekler arasında dolaşıyor ki ortaya hem şaşırtıcı, hem dehşet verici, hem de komik bir film çıkıyor. Cannes’da filmi kahkahalarla seyreden film eleştirmenlerine Avusturyalı bir film programcısı ‘pislik eleştirmenler, sesinizi kesip filmi ciddiye alın!’ diye bağırmış. Ama Cronenberg de filminin ‘alaycı’ değil ama ‘komik’ olduğunu söylüyor. Yani gülmekte bir sakınca yok ama filmi ciddiye almak isteyenler de haksız değil. 

Tipik Amerikan ailesi 

Antonioni’nin “Yolcu”su kadar yabancılaşmış, sıkıntı içinde yaşam tarzlarını sürdüren iki seyyah katille tanışıyoruz önce. Sonra bununla 180 derece ters bir aile tablosuyla devam ediyor film. Kırklı yaşlarındaki karı koca ve 15-16 yaşlarındaki delikanlı evin 6 yaşındaki kızının gördüğü kâbusun etkisinden sıyrılması için adeta seferber oluyorlar. Baba kızına “gölge canavarları“ yoktur diyor. Oysa ailenin hayatı gölgelerden çıkagelen canavarlarla dolup taşacak. Hatta o gölge canavarlarının zaten evin içinde yaşayan akrabaları olduklarını da göreceğiz. 

Baba Tom Stall (Viggo Mortensen) bir cafe/bar/restoran (Amerika’da ‘diner’ denilen yer) işletiyor. Karısı Edie (Maria Bello) ise avukat. Beyzboldaki başarısıyla okulun hırtlarının düşmanlığını üzerinde toplayan evin delikanlısı Jack (Ashton Holmes) ise lisenin aynı zamanda belki de en entelektüel genci. Aile ideallerdeki Amerikan ailesine çok yakın yani. Ama bu karı kocanın bir seks hayatı da var ve o seks hayatında gerçek kimlikleriyle sevişemiyorlar. İlk gördüğümüz sevişmede Edie kontrolü eline alıyor ve liseli ponpon kız fantezisini hayata geçiriyor. Hem iyi aile olup hem de heyecanlı bir seks yaşamına kim sahip ki? 

Filmin ikinci seks sahnesi geldiğinde ise köprünün altından çok sular akmış oluyor. Tom Stall artık bildiğimiz cafe işletmecisi Tom değil ve sevişmede kontrol artık onun. Tom arada yaşananları gerçekten yaşadı mı yoksa hayal mi etti? Amerikan mitolojisine uygun, bu hem kahraman ve hem iyi aile babası olma durumu şizofrenik değil mi? Ya da kahramanları kötü adamlardan ayıran ne? Kötülük barındırmadan kahraman olunabilir mi? Cronenberg bir söyleşide filminin Amerika’nın Irak’ı işgaliyle de ilgisi olduğunu söylüyor. ‘Şiddetin Tarihçesi’ silahıyla düzeni getiren bir kahraman öyküsü olmasıyla western kalıplarına uyuyor. Bush yönetiminin söylemi ve tavrı da bu doğrultuda oldu. Ama bu analojiyi çok da zorlamak lazım. Cronenberg bir Darwinist olduğunu da söylemiş yani en iyi uyum sağlayanın kaldığına inanıyor. Ama söylediklerinden bir sosyal Darwinist yani bir tür faşist olduğunu da düşünmemiz için bir neden yok. Cronenberg, Bush yönetiminin politikalarına karşı çıkan ve barış idealine bir yanıyla bağlı da bir aydın. Ama ‘Şiddetin Tarihçesi’ bütün ilginçliğine karşı sonuçta tam da tatmin etmeyen bir film olarak kalıyorsa sanırım bunun nedeni Cronenberg’in şiddetle sınıflı toplum yapısı arasında bağ kurmamasından kaynaklanıyor. 

Seyirciyle yüzleşen film 

Son zamanlarda bazı klasik filmleri yeniden izledim. Antonioni’nin ‘Gece’si, Polanski’nin ‘Kiracı’sı ve Bresson’un ‘Mouchette’i bunlar arasındaydı. Bu filmlerin hepsinde sınıfsal bir çerçeve vardı yani sağlam bir toplumsal bakışa sahipti yönetmenler. Bugün de sınıfsal bir bakış açısı olan yönetmenler var (Dardenne’ler, Leigh, Loach, Zonca vb.). Keşke bu yönetmenler biraz Lynch’leşseler, Cronenberg’leşseler veya tersi olsa. Bunu bir dönem Bertolucci yaptıydı ama epeydir formdan düştü o da. 2000’lerin büyük yönetmenleri bu iki tarzı birleştirebilenlerden çıkacak bence. “Şiddetin Tarihçesi’ sonuçta şiddeti eksik de olsa sorgulayan, seyirciyi kendisiyle de yüzleştiren bir film. Filmin finalinde karşımıza çıkan William Hurt dışında oyunculuklarda kusur bulmak mümkün değil. Hurt’un oyunculuğu ise karikatüre fazla yaklaşmış, film boyunca gördüğümüz rol yapmakla, canlandırmak arasındaki dengeyi fazlaca rol yapmaktan yana kırmış. Filmin sürprizlerini ele vermeden yazmaya çalışmaktan bitap düştüm, siz siz olun bu filmi kaçırmayın. 

Yerinde Olsam

TARİH:  2 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Zıtların kesiştiği nokta 

Orijinal Adı: In Her Shoes, Yönetmen: Curtis Hanson, Oyuncular: Cameron Diaz, Toni Colette, Brooke Smith, Mark Feuerstein Türü: Dram Ülke: ABD 


Yerinde Olsam, ayakkabı numaralarından başka hiçbir ortak yönü ol mayan iki kardeşin çok neşeli ve aynı zamanda yürek parçalayıcı hikâyesini anlatıyor. Maggie ve Rose Feller siyah ve beyaz gibi birbirinden farklı kendi tarzı ve amaçları olan iki kız kardeş. 

Maggie tam bir parti kızıdır. Liseden mezun olduktan sonra birçok iş değiştirmiştir, ve tek yeteneğinin karşı cins üzerinde yarattığı etki olduğunu düşünmektedir. Rose ise Princeton’da eğitim görmüş bir avukattır. Philadelphia’nın en büyük hukuk firmalarından birinde muhteşem dekore edilmiş bir ofiste çalışmaktadır. İyi bir evi vardır ama dış dünya ile arası gerçekten iyi değildir, sürekli şikayet etmektedir. 

İki kız kardeş, birbirlerine saygı göstermeyi ve yeniden kardeş olmayı öğrenerek birlikte yolculuk yapacaklardır. Yolun sonunda öldüğünü düşündükleri büyükannelerine ulaşacaklar ve ondan büyük hayat dersleri alacaklardır. 

Oliver Twist

TARİH:  2 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Aşkolsun sana çocuk | 

Orijinal Adı: Oliver Twist Yönetmen: Roman Polanski Oyuncular. Ben Kingsley, Barney Clark, Leanne Rowe, Mark Strong Türü: Aksiyon Olke: İngiltere-Çek Cumhuriyeti Fransa-İtalya 

Film, Charles Dickens’in romanından uyarlandı. Bir yetimhanede büyüyen yetim Oliver Twist ve diğer çocuklar, açlık çekmektedir. Daha fazla yulaf lapasını isteyecek kişiyi seçmek için tartışırlar. Oliver seçilir. Akşam her zamanki yemek paylaşımından sonra Oliver, yetimhane müdüründen daha fazlasını ister. 

Yetimhane mübaşiri Mr. Bumble Oliver’ı bir ‘sorun çıkarıcı’ olarak mimlemiştir ve yetimhane kuruluyla birlikte onu herhangi bir isteyenin yanına çırak olarak vermeye karar verirler. Bir çocuk için çok tehlikeli olan baca temizleyici olmaktan son anda kurtulan Oliver, cenaze levazımatçısı Mr. Sowerberry’nin yanına çırak olarak verilir. Bir başka çırak olan Noah 

Claypole’ün öldürdüğü annesiyle ilgili olarak kışkırtılır ve kavgaya tahrik edilir. Haksız yere dövülür, kaçmayı başarır ve Londra’nın yolunu tutar. Şehrin kenar mahallesinde aç ve yorgun dolaşırken kurnaz Dodger ile tanışır. Dodger ona Londra’da kalacak yer önerir. Londra’nın karışık yeraltından ve yaptıkları işin mahiyetinden habersiz olan Oliver, kendini Fagin’in yönettiği yankesici çocuklar çetesinde bulur. Merhametsiz Bill Sykies, onun kız arkadaşı Nancy ve köpeği Sykies ile tanışır. Bir sabah Oliver Dodger ve Fagin’in diğer çocuklarından Charlie Bates ile birlikte dışarı çıkar. Dodger’in bir centilmen olan Mr. Brownlow’u soymaya çalıştığına tanık olur ve gerçek işin ne olduğunu kavrar. 

Yay

TARİH:  2 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaşlı yönetmen ve genç kız 

Yay’ filmi açık denizdeki bir teknede yaşayan yaşlı bir adamla 6 yaşından beri baktığı genç bir kızın hikâyesini anlatıyor. Yaşlı adam 17 yaşına basacağı gün genç kızla evlenmeyi planlıyor 

Orijinal Adı: Hwai Yönetmen: Kim Ki-duk Oyuncular: Seo Si jeok, Jeon Gook-hwan, Min-jeong Seo, Seong-hwang Jeon Türü: Romantik Dram Ülke: Kore 

Kim Ki-Duk’un her seyrettiğim filmi bir öncekinden daha kötü oldu şimdiye kadar. ‘Yay’ da bu kurala uyuyor. Basit şeyleri manasız metafizik fantezilerle karmaşıklaştıran, kötü oyunculuklarla dolu ve kısa süresine rağmen çok sıkıcı bir film ‘Yay’. Ama Kim Ki-Duk’un ‘Boş Ev’i FIPRESCI tarafından yılın en iyi filmi seçildi ve yönetmen bu yıl Antalya’da Onur Ödülü aldı. Dolayısıyla filmini dikkate almak gerekiyor. 

Açık denizdeki bir teknede yaşayan yaşlı bir adamla (Seo Si-Jeok) genç bir kızın (Han Yeo Reum) hikâyesini anlatıyor ‘Yay’. Yaşlı adam genç kızı 6 yaşındayken bulmuş, belki de kaçırmış. Bu çift 10 yıldan beri birlikte yaşıyor, yani kız artık 16’sında. 17’sine basacağı gün yaşlı adam kızla evlenecek, planı bu. Kız hiç karaya çıkmamış, daha doğrusu yaşlı adam onu bir anlamda gemiye hapsetmiş. Bu ikilinin hayatında bazı rutinler var: Yaşlı adam genç kızı her gün yıkıyor; yaşlı adamla genç kız teknelerine balık avlamaya gelenlerin falına bakıyorlar, balık avlamaya gelen sığ, yoz ve modern gençler (son derece karikatür tipler bunlar) kıza sarkıyorlar ve yaşlı adam tarafından ok marifetiyle püskürtülüyorlar; yaşlı adam geceleyin uyumadan önce genç kızın elini tutuyor, genç kız ve yaşlı adam ‘seven insan’ bakışlarıyla birbirlerine bakıyorlar, vs. 

Nasıl fal baktıklarına gelince, Kim Ki- Duk’un herhalde dahiyane olduğunu düşündüğü bu buluşunu anlatmak lâzım. Teknenin yanından sarkıtılan bir salıncağa genç kız oturur ve salınmaya başlar. Bir sandala binen ihtiyar adam kızın arkasında, yani geminin yanındaki bir figüre nişan alır ve 3 ok atar. Oklar kızı yalayarak geçer ve hedefi vurur. Bu sırada kız ‘Kim Ki-Duk gülümsemesiyle’ salınmaktadır. [‘Kim Ki-Duk gülümsemesi’, Kim Ki Duk filmlerindeki kahramanların dayak yerken (Boş Ev), intihar ederken (Fedakar Kız) veya bu filmdeki gibi hayati tehlike içeren eylemler ifa ederken bedensel varlığına fazlaca değer veren biz fanilerden farklılıklarını vurgulamak için geliştirdikleri bir gülümseme biçimidir. Onlar ruhani boyuta geçebilen bir türdür, bedenin sınırlarına hapsolmazlar. Dolayısıyla hayati tehlike karşısında böyle sırıtırlar.] Sonra kız okları saplandıkları yerden çıkarıp, ne dediklerini okur ve bunu yaşlı adamın kulağına fısıldar. Yaşlı adam da geleceğini öğrenmek isteyen kişinin kulağına. Burada sanatçı ne demek istemiş açıkçası umurumda değil. Böyle aptalca bir hikâyenin simgeleyebileceği şeyin anlamlı olması imkânsız. 

Hayat böyle sürüp gider ve genç kızın 17. yaş günü yaklaşırken rutini kıran bir gelişme olur. Tekneye balık avlamaya gelen melek yüzlü bir delikanlı genç kızın ilgisini çeker. Yaşlı adam oklarıyla püskürtemez bu sefer tehlikeyi. Epey direnir, tam kaybettiğini düşündüğümüz sırada genç kız ona geri döner. Geleneksel bir düğün yaparlar ve genç kız beyazlar içinde gerdek gecesine hazırlanır. Yaşlı adam kızın bekaretini bozmasına bozacaktır ama bir Kim Ki-Duk karakterine uygun bir şekilde: Önce kızın rüyasına girecek ve nihayetinde bir ok olarak gelip son noktayı koyacaktır. Artık kız delikanlıya bırakılabilir durumdadır. Filmin sonunda Kim Ki-Duk yine özlü bir söz söylemeyi ihmal etmez: Hayatta bir yay gibi olmak istemektedir, yani hem bir müzik enstrümanı hem de bir silah olabilen bir nesne. 
Rutini kıran bir gelişme 
Bütün hikaye aslında şundan ibaret: Yaşlı adam genç kızla yatmak istiyor. Çok doğal ama toplum bunu pek hoş görmüyor. Yaşlı adam bence Kim Ki-Duk’un ta kendisi, yani bencil ama sevdi mi yürekten seven, geleneklere bağlı ve gençliğe şüpheyle bakan bir şahsiyet. 

Genç kızı canlandıran Han Yeo-Reum ise Kim Ki-Duk’un gerçek hayattaki sevgilisi. Bu ikilinin ilişkisini bu yıl Antalya Film Festivali’ne birlikte geldikleri için gözlemleme şansına sahip olduk. Kim Ki-Duk filmdeki yaşlı adam gibi Han Yeo-Rum’u kıskançlıkla kendisine ayırmıştı ve oklarla olmasa da bakışlarıyla genç oyuncunun yanına yaklaşanları uzaklaştırma misyonunu üstlenmişti. Çiftin ilişkilerini nasıl yaşayacağı kimseyi ilgilendirmez derdik ama ortada bir de bu film var. O zaman Kim Ki-Duk’a, duymaz ama olsun, naçizane fikrimizi söyleyelim: Aranızdaki yaş farkı o kadar önemli değil ama sendeki bu kıskançlıkla bu iş zor yürür arkadaş. 

‘Yay’ Kim Ki-Duk’un 12. filmiydi. Umarız 13.sü bir kıskançlık cinayetini anlatmaz. 

Türev

TARİH:  18 Kasım 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Gerçek yalanların türeviyse, aslolan yalandır!

Yönetmen: Ulaş İnaç Oyuncular: Güçlü Yalçıner, Beste Bereket. Gülçin Santırcıoğlu, Türü: Dram Ülke: Türkiye 

Bu haftanın iki Türk filmini tanımlarken de ’12 sonrası filmi’ sözcüklerini kullanabiliriz. Aslında “Türev’de 12 Eylül’ün sözü edilmiyor. Zaten filmin kahramanları da ya 12 Eylül sonrasında doğmuş ya da 12 Eylül olduğunda çok küçük yaşta olan insanlar. Ama tipik 12 Eylül sonrası kuşağı diye tanımlanabilecek karakterler bunlar; yani apolitikler, sapına kadar burjuvalar ve kendi içlerine kapalılar. Aslında tabii bu özellikler 12 Eylül’le başlamadı. Genç küçük burjuvalar eskiden de benzer özelliklere sahipti ama bir kısmı kendilerini aşmalarını sağlayan bir politiklik yaşıyorlardı. ‘Türev’in karakterlerinden ikisi sanatla doğrudan ilgililer: Burcu (Beste Bereket) sinema okuyor, Nazım (Güçlü Yalçıner) ise roman yazıyor. Bu iki karakterin dünyasının 12 Eylül öncesi Türkiye’sinde bu denli apolitik olması düşünülemezdi. Kaderleri belki yine aynı olurdu, yani Nazım gibi reklamcı olurlardı sonunda ama bu kadar sığ bir dünyaları olmazdı. Bu arada Nazım isminin kimi hatırlattığı ve nasıl bir ebeveyne işaret ettiği malum, tıpkı “Babam ve Oğlum”daki çocuğun adının Deniz olması gibi. 

Küçük burjuvalar 
“Türev“ genç küçük burjuvaların yalanlarla örülü ve birbirlerinin cinsel tüketimine odaklanmış dünyasını anlatıyor. Nazım sözünü ettiğimiz gibi romanlar da yazan bir reklamcı ve Süreyya’yla (Gülçin Santırcıoğlu) birlikte. Süreyya ise zengin bir ailenin kızı ve artık evlenmek istiyor. Burcu sinema okuyor ve bitirme tezi için konu arıyor. Bir de bu üçlü grubun dışında yer alan Nazım’ın zengin, playboy arkadaşı Kerem (Tuğra Kaftancıoğlu) var. Süreyya ile Burcu’nun birbirlerinin en iyi arkadaşı olması aynı zaman- da birbirlerinin en büyük rakibi oldukları anlamına geliyor. Süreyya, Nazım’ın Burcu’ya ilgisini sezince bu rekabetten galip çıkmasının pek de mümkün olmadığını görüyor. Ama belki içgüdüleri, belki şeytani zekası garip bir oyun tasarlamaya yönlendiriyor onu. Böylece Nazım-Burcu romansında kontrolü eline alıyor. Nazım’ı kaybediyor sonunda belki ama Burcu’ya da yar etmiyor onu. Oyun öyle bir oyun ki Burcu ve Nazım’ın geldikleri noktada artık onlar için de bir gelecek kalmıyor. Bu anlamda Süreyya gerçekten de rekabette Burcu’yu yeniyor denilebilir. Peki oyun ne? Oyun şu: Süreyya, Nazım’ın aşkından emin olmak istediğini ve bunun için Burcu’dan Nazım’a asılmasını istiyor. Eğer Nazım Burcu’ya pas verirse, Süreyya Nazım’a 

güvenemeyeceğini anlayacak falan… Burcu istemez görünse de bu oyuna katılıyor çünkü bu ona kendi gücünü Nazım üzerinde sınama şansı veriyor. Üstelik de bunu en yakın arkadaşının

onayıyla yapıyor. O da Süreyya’nın sevgilisini baştan çıkarmanın keyfini yaşıyor. Bütün bunlar olurken üç arkadaş video kameralara itiraflarda bulunuyorlar. Bu itiraflar, Nazım’ın önerisiyle Burcu’nun hazırlamaya başladığı bitirme tezinde kullanılacak. Ödevin temelinde ise ‘insanlar birbirlerinin düşüncesini bilselerdi dost kalamazlardı’ tezi yatıyor. ‘Türev’de zaten belli çevrelerdeki ilişkilerin ne kadar kof, ne kadar riyakarca (gerçek yalanların türeviyse, aslolan yalandır!), ne kadar sevgisiz olduğunu ve nasıl çatırdadıklarını anlatıyor bize. “Türev”in önemli erdemleri var: Başta Burcu rolündeki Beste Bereket olmak üzere dört oyuncu da çok iyi. Bereketin aldığı Altın Portakal, Antalya 2005’in en az tartışılması gereken ödülüydü bence. Filmin diyalogları ve klavsen ağırlıklı barok müzik kullanımı da çok başarılı. Ama “Türev” in Dogma stili el kamerası çekimleri açıkçası bir süre sonra seyirciyi yoruyor. Ayrıca, kameraya yapılan itirafların filme çok şey katmadığı, tempoyu yavaşlattığı da söylenebilir. Filmin senaryosuna temel teşkil eden ve “Don Kişot”un içinde yer alan kısa öykü açıkçası daha kısa bir film için malzeme sağlarmış izlenimi verdi bana. Her şeye rağmen, ‘Türev’ sinemamıza gerek yönetmen, gerekse oyuncu olarak yeni ve önemli isimlerin katılımını müjdeleyen kalburüstü bir çalışma. 

Hemşire

TARİH:  25 Kasım 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

İyilik cezasız kalmaz! 

Yönetmen: Mike Leigh Oyuncular: Imelda Staunton, Philip Davis, Adrian Scarborough, Daniel Mays Ülke: İngiltere 

Yönetmenliğini Mike Leigh’in yaptığı ‘Hemşire Vera Drake’ filmi savaş sonrasının yokluklarla cebelleşen İngiltere’sinde bir işçi sınıfı ailesine odaklanıyor 

Hem Cannes’da hem de Venedik’te büyük ödül kazanmak her yönetmene nasip olmaz. Mike Leigh 1996’da ‘Sırlar ve Yalanlar’la Altın Palmiye’yi kazandıktan sonra 2004’te de ‘Hemşire-Vera Drake’le Altın Aslan’ı alarak büyük bir başarıya imza atmış bir yönetmen. Leigh’nin filmlerinin en başarılı ögeleri genellikle oyunculardır ve onlar da festivallerden çoğunlukla ödüllerle dönerler, tpkı ‘Hemşire’nin başrol oyuncusu Imelda Staunton gibi. 

‘Hemşire’ savaş sonrasının yokluklarla cebelleşen İngiltere’sinde bir işçi sınıfı ailesine odaklanıyor. Baba Drake (Phil Davis) kardeşinin tamirhanesinde çalışıyor, anne Vera Drake ise temizliğe gidiyor. Oğul (Daniel Mays) terzilik yapıyor, kız (Alex Kelly) ise bir fabrikada çalışıyor. Vera hanım teyze ayrıca komşuların yardımına koşuyor, annesine bakıyor, kızına koca ayarlıyor ve sırf iyilik olsun diye kürtaj yapıyor. Vera teyzenin kürtaj yöntemi kansız, rahme sabunlu su doldurmaktan ibaret, gerisi zamana kalıyor. Vera’ya kızları bulan çocukluk arkadaşı Lily (Ruth Sheen) ise tam bir üçkağıtçı. Lily kızlardan para aldığını Vera’dan gizlemekle kalmıyor, Vera’ya ve başkalarına fahiş fiyatla karaborsa mal satıyor. Ama Vera öyle böyle saf değil, 40 yıllık arkadaşının özelliklerini sezinlemiyor bile. Vera aptal mı, buna dair bir veri yok ama II. Dünya Savaşı’nın zorluklarını yaşamış bir kadının nasıl bu kadar saf kaldığının açıklaması da yok filmde. Vera’nın uzun yıllar süren kürtajcılık kariyerinin ailesi ya da komşuları tarafından nasıl olup da hiç duyulmadığının ya da onca yıllık kürtaj faaliyetinde hiç klinik vaka yaşanmamasının da açıklaması yok. Sonunda klinik vaka yaşandığında ve hastalarından biri ölümden döndüğünde ise Vera’nın başına gelenlere karşı hiç hazırlıklı olmadığını görüyoruz. Vera devlet görevlileri karşısında son derece ezik ve suçunun bilincinde bir tutum içine giriyor. Konuşmakta güçlük çekiyor ve sürekli ağlıyor. Saf ve yoksul bir kadının devlet karşısındaki korkusunu anlıyor ve empati duyuyoruz ama bu korkunun yasadışı olduğunu bildiği kürtajları yaparken kendisini hiç göstermemesini anlamak güç geliyor. 

Seyirci manipülasyonu

Biraz yere göğe konulamayan oyunculuklardan söz etmenin zamanı şimdi. ‘Hemşire’ filminde Vera Drake başta olmak üzere hemen hemen hiçbir gelişkin karaktere rastlamak mümkün değil. Çok iyi oyuncular tarafından canlandırılmış karikatürlerden ya da tiplerden söz edebiliriz ama karakterlerden söz etmek fazla ağır olur. Karikatürü çok başarılı da canlandırsanız sonuçta karikatürdür, derin bir iz bırakamaz. ‘Hemşire’de olan da bu ne yazık ki ve kanımca çok iyi oyunculuk zaten böyle bir çerçevede mümkün değil. Vera ne yaparsa yapsın yüzünde hep aynı gülümseme, hep aynı iyi niyetli ifade var. Yakalanana kadar gülümsüyor, yakalanınca 10-15 saniyelik bir geçiş dönemi yaşadıktan sonra bu kez ağlamaya başlıyor. Ve aşağı yukarı filmin geri kalanında da bu surat ifadesi değişmiyor. Vera Drake ailesinin diğer üyeleri de tek boyutlu tipler. Baba saf ve iyi niyetli, genç kız ezik ve içedönük, delikanlı ise dışadönük ve bencil. Vera’nın arkadaşı Lily fırsatçı, görümcesi ise maddiyatçı bir fahişe/ev kadını. Evet oyuncular bu tipleri iyi çiziyorlar ama yapabilecekleri çok sınırlı. Bu tipleri görmenin seyirci olarak bana bir şey kattığını düşünmüyorum. Peki, ‘Hemşire’nin düşünsel bir zenginliği, açtığı bir tartışma filan var mı derseniz, o konuda da olumlu bir şey söylemek zor. ‘Hemşire’nin kürtajdan yana olduğu açık, bu konuda bas bas bağırmıyor olması da güzel bir şey. ‘Hemşire’nin, zengin bir genç kız tipi aracılığıyla asıl söylediği şey, yasadışı da olsa parası olanların hijyenik koşullarda kürtaj yaptırabileceği, yasakların ise sadece yoksulları etkilediği… Yasaların, yasa uygulayıcıların yani polislerin, gardiyanların vb. iyi niyetinden bağımsız olarak, yine yoksulları cezalandırıp onları ezdiği. Doğru sözler bunlar elbette, çok fazla da söylenmiyorlar belki ama çok da tartışma ya da yeni ufuklar açıcı düşünceler değiller. Bu tür düşüncelerle henüz tanışmamış gençlere bir şey söyleyebilirler ancak. Zengin kız tipinin filmin akışına dışsal kalışı ve işi bittikten sonra devre dışı bırakılışı filmin zayıf yanlarından… 

Filmin, Vera’nın tutuklanmasını tam da kızı Ethel’le, komşuları Reg’in (Eddie Mar san) nişan kutlamasına denk getirmesini de filmin olumsuzluklar hanesine (seyirci manipülasyonu başlığı altında) yazıyorum. Bu ara da Reg karakterine istisnai bir yer açmak lazım. Eddie Marsan’ın çizdiği bu tip aklımda kalacak. Peki ne oluyor da bunca eleştirmenin, festival jürisinin gönlünü fethediyor ‘Hemşire’, bence asıl üzerine düşünülecek şey bu. Filmin işçi sınıfına duyduğu sempatiye karşın pek de radikal bir tutum içinde olmaması, acıma duygularına hitap etmesi mi bunun nedeni? Bütün bunları söyledikten sonra, ‘Hemşire’yi, sinemalara bu hafta ve her hafta gelen ve üzerine yazılmaya bile değmeyen bir sürü filmden ayrı bir yerde tuttuğumu da belirtmeliyim. 

Kutsal Yürek

TARİH:  25 Kasım 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

İçsel yolculukta keşif 

Karşı Pencere ve Harem Suare’nin yönetmeni Ferzan Özpetek’in son filmi bugün seyirci ile buluşuyor 

‘HAMAM’ filmiyle uluslararası alanda adından söz ettiren yönetmen Ferzan Özpetek, ‘Harem Suare’, ‘Cahil Periler’ ve son olarak da ‘Karşı Pencere’ adlı filmlere imzasını atmıştı. 

İtalyan sinemasının Oscarları olarak bilinen David di Donatello ödüllerinden En “İyi Kadın Oyuncu’ ve ‘En İyi Sanat Yönetmeni’ ödüllerini alan ‘Kutsal Yürek’, bir iç yolculuğun öyküsü… Film, ünlü bir müteahhit ve sanayicinin kızı, başarılı iş kadını İrene’nin içsel yolculuğu boyunca; yoksulluğu ve zenginliği, maddi dünyayı ve insan ruhunu, bugünü ve geçmişi sorguluyor. Eski aile evini satışa çıkarmaya karar veren İrene, bu vesile ile o daha küçükken esrarengiz bir şekilde yaşamını yitiren annesi Adriana’ya ait odanın 30 yıldır hiç bozulmadan, sanki hâlâ annesi içinde yaşıyormuş gibi muhafaza edildiğini görür. Benny adlı bir kız çocuğu ile tanışması ve annesinin hayali, Irene’de büyük değişikliğe yol açacak bir iç çatışmaya neden olur ve bunun sonucu olarak kendini keşfedeceği bir iç yolculuk başlar. Geçmişin anıları içinde günümüze dair sorularla karşılaşan İrene, bu sorulara cevap ararken İtalya’nın yoksul yüzüyle de tanışır. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com