The Post: Devlet ve Gazetecilik

TARİH:  13 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

1970’lerin kapitalist devletleri bugüne kıyasla ne kadar acemi, ne kadar beceriksizmiş. Kapitalist devlet, 80’lerden başlayarak yönetme becerisini olağanüstü geliştirdi. Amerika Birleşik Devletleri bu yeni devlet modelinin ağababası elbette.

Vietnam Savaşı (Vietnamlılara göre Amerikan Savaşı) sırasında, gazeteciler Vietnam’a gidebiliyor, oradan görece bağımsız haber sağlayabiliyorlardı. Vietnam Savaşı sırasında sıradan Amerikan vatandaşları, savaşa gönderiliyordu. Savaş her aile için bir falaketin kapısını aralıyordu. Bugün öyle mi? Bir defa ordu profesyonel. Vatandaşlık almak ya da üniversite eğitimi için para biriktirmek isteyen yoksul gençler “gönüllü” olarak orduya başvuruyorlar ve profesyonel asker oluyorlar. Bunun da ötesinde sonradan adını değiştiren Blackwater benzeri özel paralı asker şirketleri türedi. Askerlik zorunlu olmaktan çıkınca, savaşa kendi gidene kimse ağlamamaya başladı. Gidenlerin başka mecburiyetlerden orada olması o kadar üzücü bulunmadı.

Gazeteciler de öyle kendi istedikleri gibi dolaşamaz oldular. “Embedded” denilen gazetecilik çıktı. Amerikan birliklerinden birine iliştiriliyor ve o sınırlar içinde hareket edebiliyordu gazeteciler. Hepsi değil tabii, sadece izin alanlar. Böylece Irak’ta milyonların yaşadığı sefalet, trajedi kimsenin umurunda olmadı.

Aslında Vietnam’da da o kadar umurlarında değildi. Asıl önemli olan “bizim çocukların” başlarına ne geldiğiydi. Vietnam Savaşı uzadıkça uzadı, ölen, yaralanan, savaş travmasının ardından ruhsal sağlığını yitiren onbinlerce Amerikan genci elbette ilgilendiriyordu herkesi, başta da ailelerini. Spielberg’in “The Post” filminde de asıl sorunun Vietnamlılara neler yapıldığı, Amerikan’ın neden başka bir ülkenin topraklarına gidip savaş açtığı ve milyonlarca Vietnamlıyı öldürdüğü, sakat bıraktığı, Vietnam toprağını “agent orange” gibi kimyasallarla zehirlediği değil. Sorun öncelikle savaşın kazanılamaması ve kazanılamayacak olduğu bilindiği halde sürdürülmesi ve Amerikalı gençlerin bu uğurda harcanması. Filmin ahlaki sorunu bu dar çerçeveye hapis. İdeolojik perspektif, kapitalist saldırganlığı sorgulamak değil de sistem içindeki “kahramanları” ve “kötüleri” ayırmak olunca ortaya, “The Post” çıkıyor. Nihayetinde bir zamanların Amerikan sistemine bir övgüden başka bir şey değil “The Post”. Kazanan yine Amerika oluyor.

Filmin adı Washington Post gazetesinden geliyor. 1970’lerde gazete henüz yerel nitelikte, New York Times’la kıyaslanabilecek güçte değil. Üstüne üstlük sahibi de bir kadın! Bir kadının o yıllarda gazete yönetmesi düşünülecek şey değil ama önce babası sonra da kocası ölünce, Meryl Streep’in canlandırdığı Kay Graham’a düşüyor yöneticilik. Erkek egemen sistemi haklı olarak sorgulayan film, bir gazetenin çalışanlarınca değil de açıkça bu işe hazır olmayan babasının kızınca yönetilmesini sorgulamıyor. Özel mülkiyetin kutsallığına halel getirmiyor.

New York Times, savunma bakanı McNamara’nın geleceğe kalsın diye hazırlattığı Vietnam Savaşı raporlarını, ele geçirip yayımlamaya başlıyor ama gazeteye mahkeme kararıyla yayın yasağı getiriliyor. Aynı raporlar The Washington Post’un da eline geçiyor. Yasağa rağmen raporları yayımlayıp, hapse girmeyi göze almalı mı almamalı mı? Mesele bu.

İyiler kazanıyor diyeceğim ama bu ne biçim kazanmaksa, kendisini geliştiren ve artık daha az engelle karşılaşarak yöneten kapitalist devlet oldu. Gazeteler ise artık eskisi kadar önemli değiller. Hiçbir şey ortalığı sallamıyor, hiçbir skandal başkan devirmiyor. Devirseydi Assange’lar, Snowden’ler bugün fareler gibi yaşıyor olmazlardı.

Yine de dönemin “cesur” gazetecilerine şapka çıkaralım! Yaptıkları iş cesaret istiyordu. “The Post” kanımca vasat, bakış açısı son derece sınırlı, kahramanları derinlikten yoksun, zaman zaman sıkıcılaşan bir film. Ama seyre değer yine de. Washington Post’a gelince, düzenli okumuyorum ama sahibinin sesi tarzı bir gazete işte, yani kapitalist sınıfın gazetesi. O sınıf içinde tercihleri olabilir ama bu tercihler Amerikan çıkarlarını tehdit etmez, edemez.

Morrissey: Faşist ve yetenekli

TARİH:  Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey en son İstanbul konserine ‘How Soon Is Now”la başlamıştı, Açık Hava’da. Arkalarda oturuyordum ve şarkıyı ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi hatırlamak büyük mutluluktu. Sonra önlere geçtim ve o zamana kadar görmediğim, okuyamadığım şeyi gördüm, okudum. Midem bulandı. Keyfim tamamen kaçtı. Morrissey grubunun üyelerine ‘Assad is Shit’ yazılı t-shirt’ler giydirmişti. Yani ‘Esad boktur.’ Esad’ın matah biri olmadığı, kanlı bir diktatör olduğu açık. Açık da karşısında o sıralar hızla palazlanmakta olan IŞİD vardı. Yıl 2012’ydi. Her açıdan çirkindi bu yaptığı. Grup üyelerini billboard olarak kullanmaktan başlar, Suriye üzerindeki oyunlara duyarsız olmaya kadar gider bu çirkinlik.


Ama Morrissey, her zaman mide bulandırıcı bir adam oldu. Pop tarihinin en büyük gruplarından birinin, The Smiths’in kurucusu olmak, şahane şarkılar yazmak, yalnızın, mutsuzun halinden anlamak gibi yeteneklerinin yanı sıra Morrissey bir faşistti ve faşist kaldı. İrlanda kökenli olmasına rağmen, en hızlı İngiliz milliyetçisinden daha İngilizdi. Filmin adı da onu söylüyor ya: İngiltere Benim.

İngiltere’nin faşizan partisi UKIP’in başına istediği İslamofobik aday seçilemedi diye karalar bağlayan oydu. Çinlilere insan altı bir tür diyen oydu. Bengalliler evinde kalsın, İngiltere’ye gelmesin diyen oydu. Filmi seyredenler, eğer daha önceden bilgi sahibi değillerse anlayamazlar ama Morrissey çocuk düşmanıydı da. Filmde Morrissey’in ‘Moors Murders’ adlı kitapla haşır neşir olduğunu görürüz. Kitap Moors denilen bölgede, öldürdükleri çocukları gömen Brady ve Hindley adlı çifte dairdi. Ve bir Smiths şarkısına (Suffer Little Children) da girecekti ‘take me to the moors’ sözleri. Şarkının sözleri muğlaktı, çocuklar için acı çeken biri tarafından mı yazılmıştı acaba? Ama yüzlerce çocuğu taciz eden Jimmy Saville’i savunması (“1970’lerde 14 yaşındaki çocuklarla yatan herkesi bugünün bakış açısıyla yargılayıp hapse atacaksak, demir parmaklıklar yetmez”) Morrissey’in aklında ne olduğunu gösteriyor bence.

Morrissey, gelmiş geçmiş en iyi punk topluluklarından olan ve politik olarak solda yer alan The Clash’i de filmde küçümsüyor. Sex Pistols’a arkasını dönüyor konserde. Reggae ve dans müziği geri zekâlılar için Morrissey’e göre. Kendisinden başkasını tanımıyor divamız.

İngiltere Benim, sadece ve sadece konuya aşina olanlara yeni birkaç şey söyleyen bir film. Morrissey üzerine bunları söylemeden edemedim.

Not: Cüneyt Cebenoyan’ın Morrissey yazısı teknik aksakliktan dün eksik yayımlanmıştır. Yazıyı yeniden yayımlar yazar ve okuyucularımızdan özür dileriz.

Aman doktor: Şey mi, birey mi?

TARİH:  2018

GAZETE/DERGİ: Birgün

Erkek fantazisiyle kadın fantezisinin kesiştiği noktada yaşayan genç bir kadın Djam (Yunanlı oyuncu Daphne Patakia). Djam (Cam okunuyor), sanki cinselliğinin farkında olmayan bir cinsel nesne gibi filme alınmış. Djam külot giymeyebiliyor, çünkü “ne gerek var ki?”. Djam kız arkadaşının yatağına çıplak girip onu okşamaya kalkabiliyor çünkü “bunda ne var ki?”; o lezbiyen de değil ki! Djam taksiciye borcunu, seks yaparak ödemeye kalkabiliyor çünkü, daha önce de söylemiştim, “bunda ne var ki?”. Cinselliğin sanki görece mahrem, görece özel hiçbir yanı yokmuş gibi yaşanması bir fantezi. Ama kimin fantezisi? Erkeğin mi, kadının mı, herkesin mi?


Djam baştan sona genç, güzel ve özgür kadın fantazisi üzerine kurulmuş. Filmin Yunanistan’ı boğan ekonomik krize ve göçmenlere dair söylediği şeyler aslında sanki biraz da ciddi olmanın gereği olarak varlar. Gatlif, belli ki kişi olarak göçmenlere ve Yunanlıların acılarına duyarlı biri ama bu filmin bu konulara dair söylediği ciddi bir şey yok. Sonuçta filmden akılda kalacak şeyler Djam’ın külotsuz merdivenlerden inmesi, yatakta bağlama çalması (tesadüfen yine çıplak), meyhanede göbek dansı yapması; kapalı olmasına rağmen, yeni yıkanmış çarşaflarla dolu otel çatısında kız arkadaşını kovalaması (çıplak olduğunu söylemiş miydim?), neden gerektiğini anlamasak da kız arkadaşına etek traşı yaptırması ve saire, ve saire.

Djam bana biraz American Honey’nin kadın kahramanı Star’ı hatırlatıyor.

Nasıl desem, Star’ın ve Djam’ın yaptıklarını evde denemeyin! Diyeceğim de, yine saldırıya uğrayabilirim. Ne yapalım, kaderde varsa çekeceğiz.

Bu özgür kadın fantezisi, bir kadın fantezisi mi, yoksa bana öyle geldiği gibi erkek fantezisi mi? Ya da bu kadar net bir ayrım yapmak mümkün mü? Sonuçta ideolojik aygıtlar kimin elindeyse, egemen fantezileri de büyük ölçüde o aygıtların sahipleri belirlemez mi? Erkek egemen toplumda kadın fantezisi, yalnızca kadın fantazisi midir?

Kısacası Gatlif’in Djam’ı özenilesi güçlü bir kadın karakter midir, yoksa, isyankarlığıyla kalpleri de kazanan ama aslen cinsel bir fantezi nesnesi midir? Bir “şey” midir? Sadece sordum. Filmde güzel rebetiko şarkılar var, keşke volümü sonuna kadar açsa seyredeceğiniz sinema salonunun yetkilileri.

Aman doktor: Şey mi, birey mi?

TARİH:  20 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Erkek fantazisiyle kadın fantezisinin kesiştiği noktada yaşayan genç bir kadın Djam (Yunanlı oyuncu Daphne Patakia). Djam (Cam okunuyor), sanki cinselliğinin farkında olmayan bir cinsel nesne gibi filme alınmış. Djam külot giymeyebiliyor, çünkü “ne gerek var ki?”. Djam kız arkadaşının yatağına çıplak girip onu okşamaya kalkabiliyor çünkü “bunda ne var ki?”; o lezbiyen de değil ki! Djam taksiciye borcunu, seks yaparak ödemeye kalkabiliyor çünkü, daha önce de söylemiştim, “bunda ne var ki?”. Cinselliğin sanki görece mahrem, görece özel hiçbir yanı yokmuş gibi yaşanması bir fantezi. Ama kimin fantezisi? Erkeğin mi, kadının mı, herkesin mi?

Djam baştan sona genç, güzel ve özgür kadın fantazisi üzerine kurulmuş. Filmin Yunanistan’ı boğan ekonomik krize ve göçmenlere dair söylediği şeyler aslında sanki biraz da ciddi olmanın gereği olarak varlar. Gatlif, belli ki kişi olarak göçmenlere ve Yunanlıların acılarına duyarlı biri ama bu filmin bu konulara dair söylediği ciddi bir şey yok. Sonuçta filmden akılda kalacak şeyler Djam’ın külotsuz merdivenlerden inmesi, yatakta bağlama çalması (tesadüfen yine çıplak), meyhanede göbek dansı yapması; kapalı olmasına rağmen, yeni yıkanmış çarşaflarla dolu otel çatısında kız arkadaşını kovalaması (çıplak olduğunu söylemiş miydim?), neden gerektiğini anlamasak da kız arkadaşına etek traşı yaptırması ve saire, ve saire.

Djam bana biraz American Honey’nin kadın kahramanı Star’ı hatırlatıyor.

Nasıl desem, Star’ın ve Djam’ın yaptıklarını evde denemeyin! Diyeceğim de, yine saldırıya uğrayabilirim. Ne yapalım, kaderde varsa çekeceğiz.

Bu özgür kadın fantezisi, bir kadın fantezisi mi, yoksa bana öyle geldiği gibi erkek fantezisi mi? Ya da bu kadar net bir ayrım yapmak mümkün mü? Sonuçta ideolojik aygıtlar kimin elindeyse, egemen fantezileri de büyük ölçüde o aygıtların sahipleri belirlemez mi? Erkek egemen toplumda kadın fantezisi, yalnızca kadın fantazisi midir?

Kısacası Gatlif’in Djam’ı özenilesi güçlü bir kadın karakter midir, yoksa, isyankarlığıyla kalpleri de kazanan ama aslen cinsel bir fantezi nesnesi midir? Bir “şey” midir? Sadece sordum. Filmde güzel rebetiko şarkılar var, keşke volümü sonuna kadar açsa seyredeceğiniz sinema salonunun yetkilileri.

Sevgisiz: Miras alınan kötülük

TARİH:  27 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kapitalist dünyanın, orta ve üst burjuvazinin yüzeysel ve sevgisiz dünyasını anlatan çok film seyrettik. Sevgisiz’in aklıma getirdiği filmlerden biri Antonioni’nin Macera’sı oldu. Macera’da film karakterlerinden biri kaybolur, ardından arkadaşlarının kaybolan kadını ararken yaşadığı ilişkiye tanık oluruz. Bu İtalyan burjuvalarının, özellikle erkeğin dünyası o kadar sığdır ki… Sevgisiz de bir kayıp ve arama öyküsü. Bu filmin de teması insan ilişkilerinin aşağılık, sığ, bencil, kısacası sevgisiz oluşu. Modern Rusya’da hayat, 60’ların İtalyası’nda geçen Macera’yla kıyaslandığında çok daha sert. Macera’da insan vardı her şeye rağmen, bu filmdekiler ise neredeyse tek boyutlular. Adıyla sınırlarını belirleyen Sevgisiz’de tek renk siyah. Tamam biraz abarttık ama buna yakın. Filmde iyi olan bir karakter olmasa da bizim AKUT’a benzer iyi niyetli arama-kurtarma çalışmaları yapan bir sivil toplum kuruluşu var. Sevgiye dair tek şey de bu kuruluşta var. Toplama kamplarında bile Sevgisiz’in tasvir ettiği Rusya’dan daha fazla insanlık emaresi bulunabilir.

Zvyagintsev’in filminde ilginç çok az şey var. Mesela modern Rusya’da Stalinizmden bin beter yeni bir iş dünyası oluştuğunu görmek, ortodoks şeriatına uymayanların işten çıkarıldığı bir iş yerine tanık olmak ilginç. Bu iş yerinde sadece ve sadece evli ve çocuklu “iyi vatandaşlar” çalışabiliyor. Boşanan işten atılıyor.

Sevgisizin akla getirdiği bir diğer film de Bergman’ın “Bir Evlilikten Manzaralar” filmi, ki yönetmen de bu filmden esinlendiğini belirtmiş. Filmin kahramanları orta sınıf bir çift; Boris ve Zhenya. Çift boşanmanın arifesinde, ortak ev satışa çıkarılmış. Peki, 12 yaşındaki oğulları Alyoşa ne olacak? Kadın; bana ne diyor, veririm yatılı okula, hayatımı yaşarım. Onunla uğraşacak değilim. Babanın da çocuğu almaya niyeti yok. Alyoşa annesiyle babasının kavgasını, sessiz gözyaşlarıyla kapıların ardından dinliyor. Ve Alyoşa ertesi gün okula çıktıktan sonra bir daha görülmüyor. Çift, vakitlerini sevgilileriyle geçirdiği için, çocuğun kaybolduğunu iki gün sonra fark ediyor. Polisten hayır bulamayınca da bir sivil toplum örgütünün yardımına başvuruyorlar. Filmin bundan sonrası daha çok Alyoşa’nın aranmasına dair.

Zvyagintsev’in filmi, teknik olarak etkileyici. Gerçi hemen her planın aynı şekilde olması, biraz uzakta duran kameranın yavaş yavaş nesnesine yaklaşması (“dolly in”) illallah dedirtmiyor değil. Bu tarz kamera hareketi sanki seyirciye şunu söylüyor: Bak, şimdi daha da derine iniyoruz, konsantre ol! Halbuki derine merine inildiği yok, aynı yüzeysellikte dolaşıyoruz.

Karakter derinliği açısından bakarsak ne Boris ne de Zhenya hiç de ilginç değiller. Zhenya’nın cadaloz annesi, bütün sevgisizliğin kökeni olarak görülebilir. Boris daha ortalama bir tip. Onun karaktersizliği doğuştan mı, yetiştirilme tarzından mı bilmiyoruz.

Filmin Rus toplumuna yönelik eleştirileri de yüzeysellikten nasibini almış. Evet, orada bir yerlerde Rusya, Ukrayna ile savaşıyor. Evet, birileri Maya takvimine göre dünyanın sonu geldi diye hayıflanıyor. Hoppa kadınlar, restoranlarda, tanımadıkları adamlara telefon numaralarını veriveriyor. Daha önce Boris’in işyerindeki şeriat düzeninden söz etmiştim. Zvyagintsev’in filmleri toplumsal eleştiri yapar yapmasına da, insanlar o kadar kötü ve o kadar haindirlerdir ki zaten bu insanların kurduğu toplumdan daha iyisini beklemek abestir. Zvyagintsev’e mizantrop (insan düşmanı) diyeceğim de adamın mizojinisine (kadın düşmanı) haksızlık olacak. Sevgisiz’de kadınlar erkeklerden belirgin bir şekilde daha korkunçlar.

Yazmanın şehvetine kapılıp, yönetmene haksızlık yapıyorum muhakkak ki. Zvyagintsev : “Bu filmi, seyirci eve gidip, sevdiklerini kucaklasın diye yaptık” demiş. Niyetin asilliği açık. Sevdiklerimizi kaybetme olasılığını hatırlatarak, onların değerini fark etmemiz sağlanabilir. Ama ertesi gün yine her şey eskisine döner eğer daha derin bir şeyler söylemeyi, karanlığa ışık tutacak bir şeyler yapmayı becerememişseniz. Bence Sevgisiz böyle bir beceriye sahip değil. Yüzeysel bir film çünkü. Ne kadar karanlık bir ton tutturursam o kadar sanatsal olur ekolünden bir film. Hedefine ulaşıyor da; Sevgisiz’in aldığı ödüller her gün artıyor. Oscar’a da aday.

Zvyagintsev, bir önceki filmi Leviathan’la iktidarın ve sağcıların tepkisini üzerine topladı, Rusya’yı kötü gösteren bir film yapmakla eleştirildi. Sonuç olarak bu filmini devletten yardım almadan yaptı. Fakat Zvyagintsev, Guardian gazetesiyle yaptığı röportajda, rejim karşıtı (dissident) olarak tanımlanmasına karşı çıktı. “Ben olsa olsa kralın soytarısı olurum. Akıllı krallar, soytarıların söylediklerine kulak kabartır” diyor. Ciddiye alınacak sözler. Soytarılar rejimleri değiştirmeyi hedeflemezler. Tıpkı kırmızı halılarda yüksek sosyetenin gösteriş yapma fırsatı bulduğu Cannes, Venedik ve Berlin gibi festivallerin devrimci organizasyonlar olmadıkları gibi. Buralarda yarışan ve ödül alan filmler elbette çok nitelikli olabilir ama bu festivallerin nihayetinde sistemin üstyapı kurumları olduklarını aklımızda tutalım ve buralardaki beğeni eğilimlerini çok da ciddiye almayalım, derim. (Sevgisiz Cannes’da jüri ödülü aldı.)

Sevgili sinefil okur, biliyorum yine çıldıracaksın bu yazıyı okuyunca. Sakin ol, bak ne kadar çok seveni var filmin, bir tane de sevmeyen ben olayım, müsaade et. Yalnız değilsin, korkma.

Son olarak Sevgisiz’in Daha’yı da hatırlattığını belirtmeliyim. Miras alınan ve devam ettirilen kötülük teması açısından.

En Karanlık Saat: Faşizan bir film

TARİH:  3 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

En Karanlık Saat” faşizan bir film, biçimi ve içeriğiyle; bunu baştan söyleyeyim. Uzun zamandır bir filme bu kadar sinirlenmemiştim. Film Muhafazakar Parti’nin (Tory’ler) ve Büyük Britanya’nın en ünlü politikacısı Churchill hakkında. Churchill’i fetişleştiriyor, yalnız bir kahraman olarak sunuyor film.

Buna geri döneriz ama Churchill hakkında birkaç söz etmek gerek. Churchill iğrenç bir canavardır, nokta. Bunu en iyi bilen uluslardan biri de biziz. Çanakkale Savaşı’nı çıkaran ve Gelibolu’da yüzbinlerce Türk, Arap, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, İngiliz, Fransız ve Hint gencin ölümüne neden olan kişi Churchill’dir. Yunanistan’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra direnişçilerin katlini emreden odur. Hindistan’da 4 milyon kişiyi açlığa mahkum eden, Buchenwald toplama kampındakinden bile az yemek vererek çalıştıran odur. İran’da Musaddık’ın devrilmesinde önemli rol oynamıştır. II. Dünya Savaşı öncesinde Hitler ve Mussollini hakkında hayranlık ifadeleri kullanmıştır. Irkçıdır. Yahudi, Arap, Hint, Afrikalı, Müslüman hemen herkes hakkında ırkçı hakaretler etmiştir. Sıkı bir anti komünisttir. Sıkı bir emperyalisttir. Almanya’da doğsaydı Hitler’den bir farkı olmazdı ya da Nazi Partisi’nin önde gelen isimlerinden biri olurdu.

Şimdi bu lanetlenmesi gereken adam hakkında bir film yapılıyor ve bütün dünya bu filmi hayranlıkla seyrediyor. Savaşı Almanya kazanmış olsaydı, Hitler üzerine böyle filmler yapılacaktı. Ya da Osmanlı kazansaydı, Talat Paşa hakkında. Böyle bir durumu canlandırmak çok zor ama gel gör ki eli kanlı bu ırkçıyı göklere çıkaran filmlerin ardı arkası kesilmiyor. Geçen yıl Churchill adlı filmi seyrettik, bu yıl önce Dunkirk, şimdi de En Karanlık Saat.

Fakat tarihe dalıp filmi es geçmeyelim. İngiltere Parlamentosu’nda Muhafazakar Başbakan Neville Chamberlain’in istifası isteniyor. Yerine muhalefetin kabul edebileceği tek isim olan (neden böyle anlamıyoruz) Churchill getiriliyor. Chamberlain ve Dış İşleri Bakanı Hallifax Hitler’le barış görüşmeleri yürütülmesinden yanayken Churchill, Hitler’e ellerini verirlerse kollarını da kaptıracaklarını düşünüyor. Söz konusu olan Büyük Britanya İmparatorluğu’nun bekası; sömürgelerde kimin faşizminin geçerli olacağı… Almanın mı, İngilizin mi?

Film boyunca Churchill’i tek başına bir adam olarak izliyoruz. Arkasında güçlü bir kadın olan karısı Clementine (Kristin Scott Thomas) ve güçsüz bir kadın olan sekreteri Missis Layton (Lily James) var. Sekreter rolü için şöyle de diyebiliriz: İşkencecisine aşık bir kadın tipi. Churchill, hem severim hem de döverim tipi patronlardan. Film, bu Stockholm Sendromu vakasını da yüceltiyor.

Bu iki kadın dışında Churchill’in dostu yok sanki. Tabii gerçekler böyle değil. Churchill değil yalnız olan, Hallifax yalnız asıl. Ama tek başına, gücünü yalnızca halkından alan bir önder tipi çizmek faşizan popülizmin klasik yöntemi. Churchill acaba barış görüşmeleri mi yapsak yoksa savaşsak mı kararını fantastik bir sahnede alıyor. Filme göre, Churchill hayatında ilk defa metroya biniyor ve burada halka soruyor: Savaş mı, barış mı? Kadın, erkek, genç, yaşlı, Zenci, Beyaz herkes bir ağızdan “savaş” diyor! Propaganda sinemasının en banal, en faşizan üslubuyla çekiliyor bu sahne. Ve Britanya İmparatorluğu, Nazi Almanya’sıyla sonuna kadar savaş kararını böyle alıyor! Gücünü halktan alan yalnız, faşizan ve savaşçı lider size birilerini çağrıştırdı mı? İki iğrenç imparatorluğun savaşında, daha az iğrenç olan kahraman oluyor.

Film, Churchill’i, hayatında metroya sadece filmde bir kez binmiş bu adamı, bizden biri olarak algılatmak için elinden geleni yapıyor. Film bittiğinde akan yazılarda Churchill değil, Winston diye ilk ismiyle anlatılıyor Churchill’in maceraları. Winston şöyle yaptı, Winston böyle yaptı. Sanki mahalleden arkadaşımız!

İngiltere her yıl eski başbakan, eski kraliçe, eski kral, eski prenses birilerini bulup, allayıp, pullayıp filmlerle servis ediyor bize. Hepsi propaganda filmleri de en iğrenci buydu. Şimdilik. Ah, Gary Oldman’ın Churchill canlandırması için bir şeyler söylemek lazım herhalde. Oscar’ı alacak ne de olsa. Oldman’ı makyajının altında tanıyamadım. Fena değildi. Ama Mel Gibson’ın faşistliklerini savunan ve ırkçı olduğu söylenen bir oyuncu için belki de bu ırkçıyı canlandırmak zor olmamıştır.

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri

TARİH:  4 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Kısaca 3B diyeceğim) de Paramparça gibi bir adalet arayışı ve intikâm öyküsü. Amerika’nın güneyinde küçük bir dükkan işleten yalnız anne Mildred (Frances McDormand) öldürülen kızının katili ya da katilleri 7 ay boyunca bulunmayınca, kasabanın şerifini protesto eden 3 afiş astırır. İyi biri olan Şerif Willoughby (Woody Harrelson) kanser hastasıdır. Delil olmayınca eli kolu bağlıdır. Şerifin yardımcısı Dixon (Sam Rockwell) ise Siyahlara işkence yapan yarım akıllı bir ırkçıdır.

Şiddete karşı çıkarken tuhaf bir biçimde şiddeti kimi zaman yücelten ya da önemsizleştiren bir film 3B. Mildred, iki gencin apış arasına tekme atar ve bir dişçinin parmağını dişçi aletiyle deler ve bütün bunlar hem cezasız kalır hem de komik olaylar olarak perdeye yansır. Şerif yardımcısının öldüresiye dövdüğü reklamcı çocuk da dava açmaz ve çok kolaylıkla Dixon’ı affeder. Dixon, şeriften aldığı mektup üzerine hızla değişir ve içindeki iyiliği keşfeder. Öyle ki, neredeyse ölümüne neden olacak yangını çıkaran Mildred’e hiç kin duymaz. Ve hatta filmin başından beri birbirine düşman olan bu ikili, birlikte cani olduğuna inandıkları bir adamı öldürmek (!) için yola çıkarlar. Neyse ki çok kararlı değildirler. Geriye tek kötü kalır: O da Dixon’ın yaşlı annesi! Demek ki ırkçılığın kökenini kurutmaya buradan başlamak lazım. Ha tabii bir de kasabaya dışardan gelen katil ruhlu yabancı var! Ama o da yabancı sonuçta, Amerikalı olsa da. Ebbing, Missouri, bölünmez bir bütündür, bölmeye kalkanı da gidip yuvasında bulurlar! Büyük ihtimalle seveceksiniz, siz bana bakmayın. Hem bir sürü de Oscar alacağı kesin.

Güzel Adam Süreyya: Beşiktaş’ın kalbi

TARİH:  10 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şimdi Amerikalılardan daha iyi insanlarız gibi saçma bir şey iddia edecek değilim ama şu da bir gerçek: Bizim mahalle kültürümüzde takımda herkese yer vardı. Küçük büyük, becerikli beceriksiz herkes futbol oynardı. Ama fasulyeden ama ciddi. Ben Şişli’de, henüz boş arsaların olduğu dönemde büyüdüm. Arsaya da gerek yoktu aslında, yola 2 taş koyar, kale yapardık. Yol dediğim, bugün karşıdan karşıya geçmekte güçlük çekeceğiniz Sıracevizler Caddesi’nden söz ediyorum. Amerikan filmlerinde görüyorum da, beceriksizlerin dışlanmasını filan, garipsiyorum. Süreyya Soner de beceriksiz bir futbolcuymuş. Kalecilik yaptığında gol yeme rekorları kırarmış. Ama her zaman da kalede kendine yer bulmuş mahallesinde.

Beşiktaş’a kaleci olarak giremese de malzemeci olarak girmiş 37 yıl önce. O gün bugündür takımın bel kemiği o. Ya da Les Ferdinand’ın dediği gibi: Takımın nabzı, takımın kalp atışı o.

Süreyya Soner ilkokulu 7 yılda bitirmiş; ortaokulla 3 sene cebelleştikten sonra eğitim konsunda pes etmiş. Ama Süreyya Soner bir dâhi. Biliyorsunuzdur, zekâyı bir IQ ile bir de EQ ile ölçerler. EQ denilen duygusal zekâ, başkalarıyla ve kendinle empati kurabilme, iletişime geçebilme yeteneği gibi şeylerdir. İşte bu zekâ alanında Süreyya Soner sanırım zirvelerde bir yerde yer alıyor. Hiç yabancı dil bilmemesine rağmen Beşiktaş’ın yabancılarının hemen her zaman en yakın arkadaşı olmuş, sevgisini kazanmış biri. O yabancılar da doğrusu müthiş insanlar. Örneğin Les Ferdinand. Süreyya 4-5 gün işe gelmeyince, birilerinden adresini bulmuş ve Süreyya’nın gecekondusuna gitmiş. Süreyya’yı yorgan döşek yatar bulunca, alıp bir hastaneye yatırmış, tedavi ettirmiş. Şimdi de bizim mahalleye çakmanın zamanı: O zamana kadar kulübün aklı neredeymiş? Neyse… Gordon Milne, antremanlara geç gelen Feyyaz’a, sırf Süreyya üzülmesin diye kızmazmış.

Güzel İnsan Süreyya belgeseli, sinema tarihinde muhtemelen bir ilki gerçekleştirmiş; bir takımın futbolcusunu değil de malzemecisini, basit bir emekçisini merkezine oturtmuş. Beşiktaş’a da bu yakışırdı doğrusu. Bir Beşiktaşlı olarak gururlandım bu belgeseli izlerken. Ama belgeseli izlemek için Beşiktaşlı olmak şart değil. 37 yıl içinde futbolun ne kadar değiştiğini, ne kadar büyük yoksunluklardan nasıl büyük paraların döndüğü bir endüstriye dönüştüğünü izlemek için de gidilir bu belgesele. Bir de keşke Yılmaz Erdoğan’ın o itici ses tonuyla anlatışı olmasaymış. Maçoluktan bu kadar uzak bir futbol filmine hiç yakışmamış o davudi ses tonu.

Suyun Sesi: Dinsel ve cinsel bir mesel

TARİH:  17 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Suyun Şekli mi olurmuş, Suyun Sesi diyelim demiş herhalde dağıtım şirketi film için. Suyun Şekli olmaz ama filme bu adı veren yönetmen, belki de olmayan bir şeyden söz ederek başka bir şeye, mesela öze, anlama dikkat çekmiş olamaz mı?

Mesela Mevlânâ’nın Mesnevi’deki şu sözleri gibi:

“Bil ki zâhiri suret (şekil) yok olur, fakat mâna âlemi ebedidir, kalır.

Testinin suretiyle ne vakte dek oynayıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.”

Dikkat spoiler var: Hem filmin insan kahramanı hem de Amazon tanrısı yaratık, ırmaktan gelip ırmağa gidiyorlar Suyun Sesi’nde; içinde bulundukları kabı bırakıp suya karışıyorlar.

Filmin insan kahramanı Elisa (Sally Hawkins) resmi bir araştırma biriminde temizlikçi olarak çalışan dilsiz ama duyan bir kadın. Elisa birçok peygamber ya da mitoloji kahramanı gibi ırmak kıyısında bulunmuş bir yetim. Boynundaki izler belki dilsiz olmasına neden olan olayın izleri, belki de, bir teoriye göre, Elisa’nın sudan çıktıktan sonra kapanan solungaçlarının izleri, bilemiyoruz.

Amazon yaratığı (Doug Jones) da bir madun, sesi çıkmayan yani, tıpkı Elisa gibi. Gözleri çok masum bakmasa, tıpkı bir canavara benziyor. Yaratığı, araştırma merkezine getirildiğinde tanımaya başlıyoruz. Onu buraya getiren filmin kötü adamı Albay Strickland (Michael Shannon). Strickland (sıkı, katı ülke gibi bir anlamı var), tam bir maço ve bir ırkçı. Yaratık onun için bir şey, bir nesne; amacı, onun içini yarıp özelliklerini anlamak ve bu özellikleri askeri amaçlar uğruna kullanmak. Strickland’in kadında tercihinin de susan, konuşmayan kadın olduğunu görüyoruz karısıyla ilişkisinde. Bu yüzden dilsiz Elisa’ya da arzu duyuyor.

Elisa ise, yaratıkta kendisi gibi horlanmış, ezilmiş ve sesini duyuramayan bir hayat arkadaşı görüyor. Belki de “peygamber kaderli” Elisa, tanrısına kavuşuyor. Elisa ile yaratık âşık oluyorlar birbirlerine. Onları müzik ve müzikaller yakınlaştırıyor; bir de Elisa’nın yaratıkla paylaştığı oldukça sembolik yumurtası.

Semboller çok filmde, bazılarını anlamadım bazılarına yorum yapmak mümkün. Yeşil renginin anlamı, petrole, dolara mı gönderme yapıyor? Yeşil kötülükle, maddiyatçılıkla özdeş sanki. Geleceği temsil ediyor bir yandan da galiba. Olaylar soğuk savaş yıllarında 1960’larda geçiyor. Mc Carthy’nin cadı avı taze bitmiş.

Strickland’in yaratıkça kopartılan parmakları, onun iğdiş edildiği anlamına geliyor olsa gerek. Ne de olsa nihai babanın, yani tanrının, yani Amazon yaratığının kadınına sulanıyor. Babanın kadınına asılmanın cezası kastre edilmektir. Salladığı o upuzun elektrikli cop, kopan parmaklarının –penisinin- yerini tutamıyor, iktidarını yitireceğinin habercisi oluyor.

Yaratığı Strickland’in elinden ve mutlak ölümden kurtarma işine soyunan Elisa’ya kendisi gibi bir temizlikçi kadın, üstelik de siyah olan arkadaşı (Octavia Spencer) ve mesleğinde devri kapanmış, eşcinsel illüstratör Giles (Richard Jenkins) yardım ediyor. Bir de araştırma merkezine sızmış KGB ajanı var. KGB ajanı iyi biri! Amirleri kötü olsa da, bir Sovyet bilim adamının/casusunun iyi biri olarak temsili, belki de yönetmenin sosyalizm realitesine olmasa da, idealine saygısındandır. “Pan’ın Labirenti”nde, faşizmden nefretini gösteren Guillermo del Toro ne de olsa Meksikalı, Amerikalı değil.

Filmin finalinin de Mevleviliğin Şeb-i Arus törenlerinin mantığıyla uyumlu olduğunu belirteyim. Düğün gecesi anlamına gelen Şeb-i Arus, ölüp Allahla bir araya gelmeyi anlatır. Filmin kahramı Elisa da ölüp, bu dünyanın dışına çıkıp, sualtında tanrıyla birleşiyor. İkilinin “düğünü” denizde gerçekleşiyor. Finalde okunan şiirde bir Arap şiiriymiş.

Hawkins, Spencer, Jenkins ve Shannon gibi büyük oyuncular büyük oynuyorlar filmde. Bütün yan karakterler ete kemiğe bürünüyor. Atmosfer desen müthiş. Yaraları iyileştiren, dertlere derman olan, ölüp, yeniden dirilen bir nevi İsa’nın canavar olarak portresini çizerek özünde dinsel bir mesel olan Suyun Sesi, yılın en iyileri arasında yer alıyor. Hem bir tanrı göreceksem, “Kutsal Geyiğin Ölümünde”ki intikamcı bir ergen olarak tasfir edilen tanrı yerine, Suyun Sesi’ndeki iyi tanrıyı bin kere yeğlerim.

Beni Adınla Çağır: Narsisist âşıklar

TARİH:  24 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beni Adınla Çağır” (BAÇ) bir aşk filmi ama adından başlayarak karakterlerin asıl aşklarının kendilerine yönelik olduğunu ilan eden bir film. Bilirsiniz, bizde anneler (daha az olmakla birlikte babalar, teyzeler, halalar, amcalar, dayılar da…) çocuklarını kendi adlarıyla çağırırlar. Yani çocuklarına “kızım” ya da “oğlum” diyeceklerine “anneciğim” derler. Benim bu tuhaf ama son derece yaygın olan duruma yorumum, annelerin “anneciğim” diyerek, çocuklarına olan sevgilerini ifade etmekten çok, kendilerinin ne kadar çok sevilesi varlıklar olduklarını ilan ettikleri şeklinde. “Ne sevilesi, cici bir anneyim ben!” ya da “kızım, oğlum beni ne kadar çok seviyor!” diyesiler. BAÇ’ın kahramanları da bu yolu seçiyorlar. Oliver, Elio’ya Oliver; Elio, Oliver’e Elio diyor. Filmin adı burdan geliyor. Kendilerine olan aşklarını, diğerinin ağzına yakıştırıyorlar.

Filmin geçtiği zaman ve mekan belli: 1983, İtalya, çoğunlukla Perlmanların yazlık, bahçeli evi. Fakat 6 haftalarına şahit olacağımız aile hem her yere ait hem de hiçbir yere ait değil. Aile içinde İtalyanca, Fransızca, İngilizce değişimli olarak kullanılıyor, bir ara anne Almanca’dan diğer aile üyelerine tercüme de yapıyor. Etnik olarak son derece karışık bir aile olan Perlmanların dini öyle karışık değil, aile Yahudi.

Perlmanların oturduğu taş ev sanki Romalılardan kalma (duvarda silik freskler gözüme çarptı bir sahnede). İçinde yüzdükleri küçük havuz kesinlikle tarihi bir yapı. Perlmanlar zenginler, daimi hizmetçileri ve bahçıvanları var. Bahçelerinde şeftali, kayısı gibi meyva ağaçları bulunuyor. Aile sanki belirli bir mekân ve zamanda yaşamıyor gibi ama… Onlar, sadece bilim, sanat ve hazdan oluşan bir dünyanın insanları. Resim, heykel, şiir, roman, mitoloji, felsefe, dilbilim, tarih ve müzik dışında bir şey ilgi alanlarında değil. Tabii bir de aşk, erotizm ve ağız tadı var. Politikayı, tipik bir şekilde geveze İtalyan bir çift olan misafirleri ve mutfakta çalışanlar konuşuyor. Perlmanlar için politika İtalyan folklorunun bir parçası sanki, yaşlı bir teyzenin evinin dış duvarında asılı duran Benito Mussolini resmi gibi. İtalyanın faşist geçmişiyle yüzleşmemesinin bir simgesi değil o resim. O yüzleşmemenin devamı, “İtalya işte” deyip geçilen, sorun edilmeyen bir şey. Perlmanlar zamanın dışında yaşıyorlar.

Baba Perlman bir profesör. Oğul Elio (Timothée Chalamet) henüz lise öğrencisi. Profesör her yaz bir araştırmacıyı yazlık evlerine davet ediyor. 83 yazının misafiri Oliver (Armie Hammer) adlı Amerikalı, yakışıklı biri oluyor. Oliver, hemen kasabanın genç kızlarının ilgi odağına yerleşiyor. Oliver genç kızlardan biriyle öpüşürken, bir yandan da Elio’ya sinyaller gönderiyor. Oliver ve Elio, o kadar narsisistler ki, başka genç kızları tamamen birbirlerini kıskandırma oyunlarında piyon olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. Kullandıktan sonra da o kızları unutuveriyorlar. Ama, bu “cennetsi” dünyada çatışma diye bir şey neredeyse yok. Kızlar anlayışla karşılıyorlar her şeyi. Oliver’in öpüştüğü kız, sahneden çekiliveriyor zaten, finalde ortaya çıkmak üzere… Elio’nun sevgilisi, öpüşmenin çok ötesine geçen bir ilişki yaşamış olsalar da, Elio’nun bencilliğine sadece saygı duyacak. Oliver’in, Amerika’daki 3 yıllık uzatmalı sevgilisinin tabii ki evleneceği adamın özelliklerinden haberi olmayacak. Bir eşcinselle evlendiğini bilemeyecek ama Oliver yine de hep haklı olacak. Eşcinselliğinin kabulu için mücadele etmek yerine, ikiyüzlü bir yaşam sürmesi hoşgörülecek çünkü suçlu sadece “Oliver’in eşcinselliği aşağılayan anne ve babası (ve de toplum)”. Mücadeleden kaçan Oliver’in hiç sorumluluğu yok!

İki âşık arasındaki yaş farkı rahatsız edici olsa da yönetmen Luca Guadagnino bunu hissettirmemek, eşitler arasında geçen bir ilişki gibi algılatmak için elinden geleni yapıyor. Eşlerden ikisinin de canı yanmıyor sonuçta, bu durumda kimseye bir laf etmek düşmez belki de. Fakat 30’lu yaşlardaki, muhtemelen post-doc yani doktora sonrası kitabını yazan bir araştırma görevlisinin, 17 yaşındaki bir lise öğrencisiyle, kız ya da erkek fark etmez, aşk yaşaması durumunda, ben o adamda çok tuhaf ve güvenilmez bir şey olduğunu düşünürüm. Timothée Chalamet’nin çelimsiz vücuduyla, Armie Hammer’ın gelişmiş erkek vücudu arasında o kadar büyük fark var ki, biraz irkilmemek zor. Biri yetişkin bir erkek, diğeri yeni yetme, nihayetinde bir çocuk vücuduna sahip. Bir yandan 18 yaşından küçük kızların evlendirilmesine karşı çıkarken, bir yandan da bu aşkta yüce bir şeyler bulanlar kendilerini sorgulamalılar.

Bir de baş narsisist baba Perlman var tabii ki. Babanın filmdeki son konuşması da ilk konuşması kadar tuhaf. Baba, misafirlerine tuzaklı kültür soruları sorarak, onların saygınlığını değerlendiren sığ bir entelektüel. Heidegger üzerine anlaşılmaz zırvalar yazarak tatmin olan ve kendi sığ çevresinde saygınlığını sürdüren biri. Baba Perlman, oğlu Elio’nun Oliver’la ilişkisine büyük saygı duyuyor gibi ama daha çok kendi yaşayamadığı bir aşka yanıyor, konuyu derhal kendisine getiriyor. Ama baba Perlman’ın aslında ne kadar çevresindekilerin farkında olmadığını gösteren başka bir şey var: Karısının, Elio’nun Oliver’le ilişkisinden haberdar olmadığını düşünüyor ve bu da onun tam bir hödük olduğunu gösteriyor. Oysa oğlunun aşkını ilk anlayan anne ve ikiliyi bir araya getirmeye çalışan da o. İnsanın, bunlar nasıl bir çift diye sorası geliyor. Evlerinde olan biteni birbirleriyle hiç mi konuşmuyorlar?

Anna ya da babanın, tam hatırlamıyorum şimdi, bir ara Oliver’in “utangaç” olduğuna dair bir gözlemde bulunması da çok tuhaf. Oysa Oliver’in, köye geldiğinin ikinci gününde herkesle selamlaşmaya başladığını ve bara girip köylülerle kağıt oynadığını görüyoruz. Hoş, Oliver’in halkla bu ilişkilerinin devamı hiç gelmiyor. Çünkü sonra Oliver’in ilgisi sekse yöneliyor ve hayatında ihtiyarlara kalmıyor.

Kendilerinden başka her şeye duyarsızlar filmin kahramanları. Bilgiye tapan ama bilgiyi bir şeyin hizmetine sokmayan cinsten sığ entelektüeller.

Bu aileyle ilişkilenemedim hiç. Çok ayrıcalıklılar ve çok kopuklar hayattan. Bu aşkla da ilişkilenemedim. Bu filme tapan film eleştirmenleriyle de… Hayır, film ele aldığı çevreye eleştirel bir mesafeden baksa sorun görmeyeceğim. Ama yönetmenin o mesafesi yok. Aksine, yönetmenin bu çevreye ve bu eşitsiz aşka âşık olduğu izlenimi oluştu bende.

Sonuçta içinde çatışma ve çelişki olmayan, zaman zaman sıkan vasat bir film BAÇ.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com