54. Ulusal Yarışma: Ödül Töreni

TARİH:  28 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali ulusal yarışmayı iptal ederek kendi ayağına kurşun sıkınca, Venedik Film Festivali’nden ödüllü “Sivas”ın Almancı yönetmeni Kaan Müjdeci, ulusal yarışmanın İstanbul’da devam etmesi için kolları sıvadı. Sekiz film seçildi, bu filmler Beyoğlu Sineması’nda gösterildi ve dün Cahide Müzikholü’nde yapılan bir törenle ödüller dağıtıldı. Doğrusunu isterseniz başarılan şey bugüne kadar pek tanık olduğumuz türde bir şey değildi, bildiğimiz her şeyi aşıyordu. Ulusal yarışmanın İstanbul’da yapılacağını düşündüğümde bunu hoş bir şaka, bir kara mizah örneği gibi bir şey olarak görmüştüm. Dün geceki ödül töreni “Daha” filmiyle en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan Ahmet Mümtaz Taylan’ın da dediği gibi bugüne kadar gerçekleştirilmiş en iyi ödül töreniydi. Mülki ekranın, bakanların, belediye başkanlarının sahneye çıkmadığı, dolayısıyla hiçbir konuşmacının lafa “sayın bilmemnem” diye başlamadığı, son derece samimi, komik, eğlenceli, heyecan verici, cesaretlendirici, güven aşılayıcı, “ne varsa bu ülkede var, iyi ki burada yaşıyorum” dedirten cinsten bir törendi. Tören yanlış kelime, fazla ciddi, başka bir şeydi yaşanan. Tek bir eleştirim var, ödüller dağıtılmaya başladıktan sonra müzikle ara verilmesin, devam edilsin. Müzisyen için de kötü, bitse de ödülleri öğrensek beklentisine kurban gidiyor çabası. Müzik başlangıca yakışıyor, ortaya ya da sona değil.

Kadir İnanır’ın başından beri büyük destek verdiği, Onur Ünlü’den duyduğum kadarıyla birçok sinemacının ellerini ceplerine atarak maddi katkıda bulunduğu gecede ödüllerin dağılımı şöyle oldu:

En İyi Film: Daha

• En İyi Yönetmen: Onur Ünlü – Put Şeylere

• En İyi Senaryo: Ahmet Büke, Emre Yeksan – Körfez

• En İyi Kadın Oyuncu: Hazar Ergüçlü – Kar

• En İyi Erkek Oyuncu: Ahmet Mümtaz Taylan, Hayat Van Eck – Daha

• SİYAD En İyi Film Ödülü: Mr. Gay Syria

• Yıldırım Önal Anı Ödülü: Ayşen Gruda

• Emek Ödülü: Fatoş Kurtuluş – Beyoğlu Sineması

Bundan sonra Antalya Film Festivali ağzıyla kuş tutsa nafile. Ya ulusal yarışmayı yeniden canlandıracak ya da İstanbul’daki ulusal yarışmanın gölgesinde kalacak. Seçim onların.

 

Kare: ‘Kavram’sal ve ‘Mavra’msal bir film

TARİH:  4 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ruben Östlund’un, Cannes’da bu yıl Altın Palmiye kazanan filmi “Kare” için bir tür belirlemeye çalışsak herhalde kavramsal film demek çok aykırı kaçmaz. Filmin adını koyarak uğraştığı kavramlar var: güven, dayanışma, yardımlaşma gibi kavramların modern İsveç toplumundaki izdüşümleri diyebiliriz bunlara. Öte yandan Kare filmi kavramsal sanata bodoslamadan saldıran bir film. Filmin kendisi kavramsal bir sanat eseri olduğu için filmin tüketicileri de kavramsal sanat tüketicileriyle akraba bir kitle, yani art-house (sanat sineması) sinema kitlesi. Bu kitle de eleştiriden nasibini alıyor, maymundan tek farklarının takım elbise giyiyor olmaları deniyor.

O zaman bizim de şunu söylememizde çok da sakınca yok: Ruben Östlund, oldukça yüzeysel biçimde eleştirdiği kavramsal sanatçılardan ayrılan bir niteliğe sahip değil. Yaptığı eleştirilerde ne bir derinlik var ne de daha önce görmediğimiz bir yenilik. Tartıştığı kavramlar zaten mesela Haneke tarafından yıllardır tartışılıyor. Haneke ve Östlund nihayetinde kapitalist topluma ahlaki bir eleştiri getiriyorlar. Bu yüzden ders veren bir halleri de var. Östlund’un filmlerini Haneke’den ayıran şey ise ironi. Haneke son derece ciddiyken, Östlund kıs kıs gülüyor ve güldürmeye de çalışıyor. Bir sürü maymunluk yapıyor seyircisini güldürmek için. Bunuel’in El Angel Exterminador’unda (Yokedici Melek) evde dolaşan ama kimsenin varlık nedenini sorgulamadığı ayı gibi, bir evin içine koca bir şebek koyuveriyor.

Östlund, yüzeysellik açısından benzediği kavramsal sanatçılardan, bu “pop” yanıyla ayrılıyor. Bir olay örgüsü olmayan bu 2,5 saatlik film bir şekilde kendisini sonuna kadar seyrettiriyor ve kolay hazmediliyor. Östlund kendisini ne derece ciddiye alıyor bilemiyorum ama bence Kare çok da ciddiye alınacak bir film değil. Hoş, Cannes jürisi Altın Palmiye’yi verirken filmi herhalde ciddiye aldı ama Kare’yi gelecek senelerde pek de hatırlamayacağız. Belki bir sahnesi hariç: Müzenin destekçilerine verilen yemeğe yine açıklanamaz bir şekilde davet edilmiş olan bir performans sanatçısının, kontrol dışına çıkıp vahşi bir maymuna dönüştüğü ve tehlikeli olduğu sahne geriyor seyirciyi. Zaten filmin afişine de bu sahneden bir fotoğraf konulmuş.

Oysa filmi baştan sona sürükleyen karakter o değil. Filmin asıl karakteri bir müze yöneticisi olan Christian (Claes Bang). Bang, rolünü çok başarıyla canlandırıyor. Film nihayetinde Christian’ın düşüşüne yol açan bir olaylar silsilesinden ibaret. Bu olaylar Christian ve çevresinin yardımseverliğini, empatisini, kısacası insanlığını test ediyor. Bu olayların bazıları, gerçekçilik açısından değerlendirdiğimizde pek inandırıcı değil. Ama film zaten gerçekçilik, gerçeküstücülük gibi türler arasında serbestçe dolaşıyor. Bize söylediği, bizden adam olmazdan ibaret. Neyse ki bunu da dalga geçer bir tarzda söylüyor. Kavramsal sanatını “mavra”msal bir biçimde servis ediyor.

Filmde, son zamanların yükselen yıldızı Elisabeth Moss da küçük bir rolde parlıyor. Bu yıl yapılan en iyi film bu değildir diye umuyorum.

Umudun Öteki Yüzü ve diğerleri…

TARİH:  11 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçtiğimiz yıllarda bir türlü izlemeyi başaramadığım Suç ve Ceza Film Festivali’nde bu yıl 5 film izledim. Bu filmlerden Umudun Öteki Yüzü bu hafta vizyona giriyor. Finli Aki Kaurismaki en sevdiğim yönetmenler arasındadır. Filmleri hem buz gibidir, hem de sıcacıktır. Şimdi bu sıcacık lafı biraz itici gelmiş olabilir; ne de olsa sanat sineması denilince Haneke gibi, Lanthimos gibi isimlerin ahlakçı ve parmak sallayan filmleri geliyor. Ne pis yaratıklar olduğumuzu bize hatırlattıklarında iyiye yöneleceğimizi umuyor olsa gerek Hanekeler, Lanthimoslar. Ama sadece daha da kararmış çıkıyorum ben o tip filmlerden. Zaten koyu gri bir dünyada yeterince vakit geçiriyorum, sinema salonundaki simsiyah bir dünya tasfiri beni hiç açmıyor. Kaurismaki sineması da dünyadaki karanlığı gösterir ama onun kalbi hep ezilenlerden yanadır. İşçi sınıfı Kaurismaki sinemasında “iyi” insani niteliklerin taşıyıcısıdır. Fakat onun sinemasında ağdalı bir yan yoktur. Oyuncular neredeyse hep ifadesiz suratlarla işlerini yaparlar. Kötülük ve kötüler vardır ama iyiler ve iyilik de vardır. Gerçekçi olmasa da iyiler kazanır sık sık. Ve elbette Kaurismaki filmlerinde, mizah ve müzik hiç eksik olmaz.

Bu yıl FIPRESCI üyelerince yılın en iyi filmi seçilen ve Berlin’de Kaurismaki’ye en iyi yönetmen ödülünü getiren “Umudun Öteki Yüzü”nde de öyle oluyor, iyiler kazanıyor. Halep’teki savaştan kaçıp Finlandiya’ya düşen göçmen Halid’le, evini ve işini terk eden gömlek satıcısı Wikström’ün yolları kesişiyor. Kumarda kazandığı parayla bir lokanta açan Wikström, çöplüğünde uyurken bulduğu Halid’e, lokantasında iş veriyor. Halid kızkardeşini de yanına almaya çalışırken, mahkeme Halep’in artık güvenli olduğuna hükmedip, Halid’i sınırdışı etmeye karar veriyor.

Doğrusu Umudun Öteki Yüzü, bence Kaurismaki’nin en iyileri arasında değil. Vasat bir Kaurismaki bu. Ama yine de dünya sineması içinde o kadar ayrıksı bir yeri var ki. Bressoncu minimimalizmi ve Marksist duyarlılığıyla her Kaurismaki filmi gibi izlenmeye değer. Belki, belki değil büyük ihtimalle hiç gerçekçi değil ama insanlığa inanmaktan başka çare yok.

Ayaz

Festivalde izlediğim tek Türk filmi, yönetmen Dersu Yavuz Altun’un ilk filmi “Münferit”ten sekiz yıl sonra çektiği Ayaz oldu. Münferit, kanımca hakkettiği ilgiyi ne eleştirmenler bazında ne de gişede elde edememişti. Altun’un nasıl devam edeceğini merak ediyordum. Artık umudu kesmişken Ayaz çıkageldi. Ayaz’a yol gösteren sözler bir mahkümun ağzından çıkmış: “Ben bir kişi vurdum sanıyordum. Oysa kendimi ve geride kalan herkesi vurmuşum…” Filmin kahramanı Hasan, namus belasına yengesini vurmuş ve yeğeni Ayaz’ı öksüz bırakmış. İçerdeyken yaptıklarından pişman olan Hasan dışarı çıktığında Ayaz’ı yanına alır. Hasan’ın yolu başka bir erkek şiddeti mahkümu kadınla, Helün’le kesişir. Hasan, Ayaz, Helün ve onun kızı yeni bir hayat başlar gibi olurlarsa da Helün’ün kocasının çıkagelmesiyle işler karışır. Ayaz ne yazık ki beni hayal kırıklığına uğrattı. Yönetmenin Hasan’ı dilsizleştirme tercihi, önce dramatik bir etki yaratsa da sonraları bu etki yıpranıyor ve komikleşiyor. Bu tercih, diyalogu da ortadan kaldırıyor ve sonuçta karakterler uzun tiradlar atıyorlar. Ve bu durum filmi seyri çok zor bir hale getiriyor. Giderek karakterlerin dramına yabancılaştım seyrederken.

1945

Festivalde seyrettiğim en iyi film Macar yapımı “1945”ti. Ferenc Török’ün yönettiği film adından belli olacağı üzere II. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945’te geçiyor. Macaristan artık Sovyet askerlerinin kontrolünde. Savaş kendi zenginlerini yaratmış. Küçük bir kasabada bu kesim, Yahudilerin mal ve mülklerine el koyanlardan oluşuyor. Kasabaya baba-oğul olduğunu tahmin ettiğimiz iki Yahudi’nin gelişi, Yahudilerin evlerine ve dükkanlarına el koyanlarda paniğe yol açıyor. Ya eski sahipleri mallarını isterlerse ne olacak? Ya Yahudiler dükkanlarını ve evlerini geri isterlerse? Ya bizi ihbar edenler kimlerdi diye hesap sorarlarsa?

Hrant Dink’in meşhur sözleri aklıma geldi filmi seyrederken: “ Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine gömülmek için…”

Benden bu kadar söylemesi, arif olan anlamıştır filmin ne anlattığını. “1945” etkileyici bir filmdi.

Bir Öğlen Hikayesi

İran’dan gelen filmler genellikle doğrudan siyasi bir konudan söz etmezler. Ya da bizim seyrettiğimiz örnekler öyleydi. Mohammad Hossein Mahdavian’ın filmi “Bir Öğlen Hikayesi” doğrudan bir dönemin siyasi olaylarını konu almasıyla dikkatimi çekti. Film, iktidardan indirilen Beni Sadr ve örgütü Halkın Mücahitleri ile İran polisi ve gizli servisi arasındaki mücadeleyi konu alıyor. Ve elbette devletten ve polisten yana bir tavır sergiliyor. Halkın Mücahitleri sempatizanlarını şeytanlaştırmamaya özen gösterse de yine de sonuçta filmde sadece Sadr yanlılarının şiddetinin sonuçlarına tanık oluyoruz. Bu da taraf tutmamıza yol açıyor. Hoş, Beni Sadr’ın neyi temsil ettiğini ve iktidardaki rejimle neden çatıştığını şu anda hiç bilmiyorum. Okuyup araştırmam lazım. Filmin bu propagandif yanını bir kenara bırakırsak eli yüzü düzgün olduğunu söyleyebiliriz.

Kutsal Düzen

İsviçre’de 1971 kadar yakın bir tarihte sadece erkeklerin katıldığı bir referandumla kadınlara oy hakkı verildiğini biliyor muydunuz? Çok acayip ama gerçek. İş bunla kalsa iyi, İsviçre kantonlarından biri 1991’e kadar kadınlara oy hakkı vermeye direnmiş.Türkiye’de kadınlara oy hakkı verilmesi tarihinin 1934 olduğunu da birlikte düşünüp, Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal’in ne kadar büyük ve ileri doğru bir sıçramaya karşılık geldiğini de düşünelim. Halka karşı elitler bu kötülüğü de yapmıştı, kadınları insan yerine koymuştu! Halka bırakılsaydı bu hak kimbilir ne zaman verilecekti… Ya da verilecek miydi? Ama o zaman pek demokratik olacaktık değil mi?

İktidarın cumhuriyetin başından itibaren AKP gibi partilerde olması halinde kadınlara oy hakkı verilmiş olacağına pek ihtimal vermiyorum. Kendileri elit olup da cumhuriyeti elitist olmakla suçlayan liberal kafalara ne kadar lanet okusak yeridir. AKP’yi ne kadar uzun süre demokratikleşiyoruz, bastırılan geri dönüyor diye alkışladılar. Döndü işte, mutlu muyuz?

Filme gelince, öncelikle teknik bir talihsizlikten söz etmeliyim: Film dcp’den değil, firmanın gönderdiği bir internet linkinden ve üzerinde firma logosu olan bir şekilde gösterildi. Bu festivalin hatası değildi, onlar da dağıtımcı firmanın kazığını yemişlerdi. Ama sonuçta seyir zevki olmayan bir gösterim oldu. Doğrusu film de ahım şahım değildi. Ama kötü de değildi. Tarih üzerine düşündürmesini kar sayalım.

Kutsal Geyiğin Ölümü: Tanrıların gazabı

TARİH:  18 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Lanthimos, Östlund, Haneke… Bu yönetmenler sanki modern zamanların Olimpos tanrıları gibi yukarlarda bir yerlerden insanoğluna parmaklarını sallıyorlar. Biz fanilere, ne kadar zayıf, ne kadar güvenilmez, ne kadar bencil yaratıklar olduğumuzu söyleyip duruyorlar. Biz faniler de onlara hizmette kusur etmemeye özen gösteriyor, her fırsatta kendilerine Altın Leoparlar, Ayılar, Aslanlar kurban ediyor, saraylarını Altın Palmiyelerle dekore ediyoruz. Östlund yukardan bakıp kahkahalarla salaklığımıza gülüyor, Haneke ve Lanthimos ise vakarlarını bozmadan somurtarak seyretmeye devam ediyorlar. Sonuçta bizi affediyorlar mı? Asla! Bir sonraki filmlerini planlamaya başlıyorlar, bizi daha ne kadar fazla şiddetle azarlayabileceklerinin hesabını yapıyorlar. Bir sonraki altın buzağılarını bekliyorlar, alacaklarını biliyorlar.

Ben tanrıtanımazım. Ne Hollywood tanrılarına, ne de art-house tanrılarına tapıyorum. Ne yapayım, tanrılar beni böyle yaratmış! Lanthimos en sevmediğim tanrılardan. Filmlerini dayanılmaz buluyorum ve dayanmıyorum da çoğu zaman. Meşhur “Köpek Dişi”ni sonuna kadar seyretmedim. “İstakoz”un bir bölümünde uyukladım. “Kutsal Geyiğin Ölümü” ilk kez sonuna kadar seyrettiğim bir Lanthimos filmi oldu. Bu onun iyi olduğu anlamına gelmiyor. Benim tahammül gücümün artmış olabileceği anlamına geliyor.

Babaların zaaflarının bedelini çocuklar öder; ödemek zorundadır. Eğer bu bedeli baba çocuklarından birine ödettirmezse, babanın bütün ailesi (toplumun tümü?) bu bedeli ödemek zorunda kalır, daha da kötü olur. Cezayı sınırlamanın yolu birini seçip, onu kurban vermektir. Tanrısal, ilahi düzen böyle işler. Bunun başka türlü olması imkân ve ihtimal dahilinde değildir.

“Kutsal Geyiğin Ölümü”nün bize anlattığı hikâye öz itibariyle yukarda yazdıklarımı söylüyor. Buradaki babayı da bir tür yarı-tanrı, ya da kral gibi görebiliriz sanırım. Buraya nereden geldik? Truva efsanesinden. Agamemnon, Artemis’in bir kutsal geyiğini öldürür. Artemis, Agamemnon’u rüzgârları dindirerek cazalandırır. Agamemnon’un donanması bir türlü Truva’ya doğru sefere çıkamaz. Agamemnon’un tanrı Artemis’e kızını kurban etmesi gerekir ki rüzgâr çıksın, donanma da sefere koyulsun. Efsanenin bir başka versiyonunda ise Agamemnon, kızı yerine bir geyiği kurban eder. Filmin adı da buradan gelir.

Lanthimos’un hikâyesinde Agamemnon’u bir kalp cerrahı olan Stephen (Colin Farrell) canlandırıyor. Karısı rolünde Nicole Kidman var. Filmin hikâyesini daha fazla anlatmayacağım, aslında zaten anlattım bile, her şey efsanede var. Lanthimos etkileyici bir müzik kullanımı gerçekleştirmiş (bazen The Birdman’i hatırlatıyor). Farrell özellikle robot gibi oynatılmış. Kidman yine insaniliğini korumayı başarmış. Tanrılar onu bize bağışlamışlar, filmin öyküsünde de Kidman’in karakteri başına gelmesi beklenen belayı yaşamıyor. Neden? Belki filmin tek umut ışığı o karakterdi, bilemiyorum.

Bu karanlık filmden geriye tek bir şey kalıyor: Sinemadan bir an önce çıkıp gitme arzusu. Duygusuz insanlar, duygusuz seks, duygusuz arkadaşlıklar, duygusuz babalık. Evet, bir tek anne duygulu yani Kidman’in karakteri. Yeter mi? Yetmiyor. Ki o da bir yere kadar duygulu. Bu filmin dünyasında insani değerlerini koruyarak hayatta kalmak kullara özgü değil.

Tamam kardeşim Lanthimos, ben de senin kadar karamsarım. Dünyanın hali berbat. Kendimi ait hissettiğim mahallemin ahalisinin hali de pek acıklı. Ama sinemaya gidip de bir de gerçek hayatın daha da kötü bir versiyonunu izlemeyi niye isteyeyim? Niye cezalandırılmayı bir mazohist gibi arzu edeyim? Hem sen kimsin? Gerçekten de kendini tanrı mı sanıyorsun? Başta yazdıklarım mecazdı, ciddiye alma. Ama benim dememin bir anlamı yok. Yaşadığımız “gerileme” çağında, regresif sinema baş tacı edilecektir. Başka alternatif de yok, işin acıklısı.

Sarı Sıcak: Mühim bir film

TARİH:  2 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sarı Sıcak”’ı iki kez izledim. İlk izlemem İstanbul Film Festivali sırasındaydı. Üstüste izlenen filmlerden yorgundum sanırım, filmin ruhuna giremedim. Doğrusu “Sarı Sıcak”ın minimal (ama bir yavaş sinema örneği de olmayan) dili, seyircinin bütün dikkatini filme vermesini talep ediyor. Çünkü filmde hiçbir şey seyircinin gözüne sokulmuyor, her şey son derece sade ve ekonomik bir dille anlatılıyor. Mesela, filmin kahramanı İbrahim’in (Aytaç Uşun) annesi Meryem’in (Seher Çuhadar) ev hiyerarşisindeki konumunu (ezikliğini) yemekteki birkaç bakışıyla anlatıveriyor film. Ya da Necip Ağa’nın (Mehmet Özgür) oğlu İbrahim’e elini kaldırdığında annenin sessizce odaya süzülüvermesi annenin baba oğul ilişkisine nasıl müdahil olabildiğini gösteriyor. Ama bazen bu ekonomizmin eli sıkılığa gittiği de oluyor. Komisyonculuk sisteminde yaşanan değişimin niteliği, eski komisyoncuyla yenisi arasındaki fark, eskisini yeterince tanımadığımız için anlaşılamayabiliyor. Filmin bu ekonomik dili muhakkak ki ticari şansını azaltacaktır. Ama ikinci seyredişimden sonra filmin benim için önemi çok büyüdü. Hatta diyebilirim ki, sinemamızın en iyi filmlerinden biri Sarı Sıcak.

Filmi özel yapan şey, bir bireyin hikâyesini anlatırken, onun içinde bulunduğu sosyoekonomik yapının değişimini de anlatıyor olması. Ve bunları yaparken hiç bir açıdan aksamaması, oyunculuk, görüntü yönetimi kısacası her şey dört dörtlük Sarı Sıcak’ta.

Bir güney ilinde küçük (belki de orta boy) bir çiftçi ailesi, özelde de bu ailenin küçük oğlu İbrahim filmin merkezinde yer alıyor. Sanayi tesislerinin arasındaki bu işletme, tarımdaki değişimin tehditi altında. Seracılık küçük çiftçileri maaşlı memurlara çevirirken ve küçük çiftçiler topraklarını büyüklere kaptırırken, ailenin reisi Necip Ağa’nın ayakta kalması kolay değil. Komisyoncudan aldığı borcunu ödeyebilmek için, ürününü yine o komisyoncuya satıp ödeyecek ki ırgatların parasını verebilsin, ailenin geçimini sağlayabilsin, kısacası yaşam tarzını sürdürebilsin.

İbrahim ise babasının izinden gitmeyi düşünmeyen, yaşı kemale çoktan ermiş öfkeli bir genç adam. Fakat İbrahim, birçok açıdan yetişkin olamamış. Çevresiyle kurduğu ilişkiler çocukça. Abilerinin İbrahim’in cebine bir paket sigara sokuşturduğu, İbrahim’in de bundan gocunmadığı bir ilişki biçimi bu. İbrahim’in en değerli hazinesi Tommiks kitapları ve bir de odasına astığı tır/kamyon posterleri. İbrahim’in kadınlarla ilişkisi röntgencilik seviyesinde. İbrahim’in cinsel yaşamı, babasının hizmetinde çalışan ırgat kadınları röntgenleyip mastürbasyon yapmaktan ibaret. Filmde mastürbasyon sahnesi yok bu arada, ama yönetmen çok az şeyle bize bunu anlatıyor. İbrahim, henüz sigarayı babasının yanında içebilecek cesarete sahip değil ama onu mahvedecek dolaplar çevirmekten geri durmuyor. İbrahim böyle biri kısacası, babasının yüzüne karşı başkaldıracak gücü olmayan ama sinsi sinsi onu yerinden etmeye uğraşan bir delikanlı. Klasik bir Ödipal karmaşa vakası denebilir İbrahim için sanırım. Ama filmi bir baba oğul çatışmasından çok öteye taşıyan bir çerçevesi var. İbrahim’in isyanının ardında, babasının iktidarının, dünyasının çökmekte olduğunu görmesi var. Necip Ağa, oğlu tarafından dolandırılmasa da ekonomiinin çarkları arasında ezilecek, büyük sermayeye yem olacak. Kapitalist değişim hızla tekelleşmeye doğru gidiyor, küçük burjuvazi de diyebileceğimiz küçük çiftçiler işçileşiyor, memurlaşıyor. İbrahim bu ortamda, kamyon şoförü olup “özgürce” dolaşmayı, devasa bir motor gücüne hükmetmeyi hayal ediyor. Ama kendi dünyasını kurmaktan çok babasının dünyasını yıkmayı beceriyor. İbrahim daha eşitlikçi, daha adil bir dünyada yaşasa başka biri olabilir miydi?

Hem psikolojik hem de sosyal derinliği olan yerli ya da yabancı bir film izlemeyeli çok olmuştu. Malatya, Moskova ve İstanbul Film festivallerinden birçok ödül alan Sarı Sıcak, sinema için önemli bir adım. Yönetmen Fikret Reyhan bu ilk filmiyle bile bence Türk sineması içinde önemli bir yer edindi.

Buğday: Ekmek mi, inanç mı?

TARİH:  9 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Buğday filmini çok sıkıcı buldum. Oyunculukları beğenmedim. Bazı planlar güzeldi ama bunun ötesinde dindışı hayata dair anlamlı hiçbir şey söylemeyen, insani ve insancıl olmayan bir filmdi. Ayrıca filmin doğada, evrende her şeyde bulunan hayali M parçacığına dair iddiası da mantıksızdı. Bilimi karşısına alan ve onun yerine inancı koyan yönetmenin hayata, insana dair bir şey söylemek ya da seyircisini sıkmamak gibi bir derdi var mıydı?

Müslümanlığın hayatın her anında yaşanması gerektiğine inanan Kaplanoğlu çeşitli söyleşilerde (başta Yeni Şafak olmak üzere) şunları söylemiş:

“ Sinema, Dreyer, Bresson, Bergman ve Tarkovski sayesinde seküler dışı bir sanat olma özelliği de kazanmıştır ve bu yol ustalarımın izinde benim de yolumdur. Tarkovski, Dostoyevski, Bergman, Bunuel, Bresson, Ozu, Dreyer, Kiarostami gibi majör ustaların ortak noktaları inanç/hakikat/yerlilik merkezlidir.”

“Ben sinemanın tamamen manevi bir yönü olduğunu ve maneviyatın olmadığı bir sinemanın da faydasız ilim gibi bir şey olduğunu düşünüyorum.”

“Manevi gerçekçilik diye bir kavram oluştu benim kafamda. Ama sadece rüyalara ve maneviyata dönük bir alan gerçeklik duygusunu barındırmaktan kopabilir. Bir fantazya hâline gelip insana değmeyebilir. Bunun için onu gerçeğe dokundurmamız gerekiyor.”

“Bir Müslüman, sinemanın imkânlarını nasıl kullanmalıdır?”

“Dini camiye kapatmadığımız gibi sanatı da seküler bir hayata kodlayamayız. Bunların hepsi bir. Müslüman, bu birliği hayatın her alanında ispata mecburdur. Bunlar filmde olur, bu olmaz diyemeyiz. Sanat da sonuçta ilahi bir şeydir. Sanat, Allah’ın kelimesini sezdirmekle mükelleftir.”

Mükellef sözcüğünün anlamını belki bilmeyen genç okurlar vardır. Mükellef yükümlü demek. Yani sanat Allah’ın kelimesini sezdirmek zorundadır diyor Kaplanoğlu. İnsana dair bir sanatla, insana dair bir zamanla/tarihle filan ilgilenmiyor. Sanat, bunları değil, İslam’ı anlatmakla yükümlü Kaplanoğlu’na göre. İnsana dair olmayan bir sinema da beni ilgilendirmiyor açıkçası. Gerçekle ilgisi onu bir kamuflaj olarak kullanmaktan ibaret bir sinema bana itici geliyor. Gerçeğe dokunmanın nedeni rüyalara ve maneviyata dair bir söylemin fantazya haline gelme tehlikesi. Yoksa başka bir nedeni yok. Bu arada rüyaların da yaşadığımız korkularla, sevinçlerle, bilinçdışıyla değil gaiple, bilinmezle ilişkisi olduğunu savlıyor olsa gerek. Bu görüş de bilimdışı.

Sibel Danende (bildiğim kadarıyla) henüz yayımlanmamış ve benim bu yazıdaki alıntıları alıntıladığım incelemesinde, Kaplanoğlu sinemasındaki “İslamı öykü olmaktan çıkarıp forma yediren; öykünün değil formun İslamlaştırılması için devreye alınan ve doğrudan bilinçaltını hedefleyen(…) 8 temel alet”i saptıyor: “Yersizlik, Zamansızlık, Kesintisiz Plan, Kadrajın Dışı, Hipnotik Doğa, Fülu Dünya, Yavaşlık, Sıkıcılık.”

Kaplanoğlu’nun bildiğimiz anlamıyla tarihle ilgilenmediği ya da tarihseli değil zamansızlığı anlatmayı hedeflediği şu sözlerde görülebilir:

“Ben işte sinemada bu zaman duygusu üzerine düşünüyorum. Süleymaniye Camii’nde süregelen bir zaman algısı vardır mesela. Durmadan tekrarlanan, kült bir şekilde duran ve içinde de oylumları olan bir zaman duygusudur o. Bence Süleymaniye’deki zaman algısı, içine girdiğimizde zamanın içinden çalmayan; aksine bizi zamanın içine sokan o algı, sinemada da oluşması gereken bir duygu.”

“Tarihsellik bizi ‘insan icadı’ bir çerçeveye yerleştiriyor; bu belâlı bir şey. Sonuçta bir insan hep şimdiki zamanda değil midir zaten? Çocukluğumuz da gençliğimiz de yazılmış kaderimize, geleceğimiz, rüyalar, hatıralar da bizim içimizde..”

“…Bu evrende her şey, mekânlar, nesneler, kıyafetler veya renkler bir zamansızlık hissi yaratmak üzere biçimlendirilmiştir.”

“Özellikle sıkıyorum. Zamanın ve en önemlisi ölümün hissedilmesini önemsiyorum. Bu da sıkıntıyla mümkün.”

Ben sinemada sıkılmayı sevmiyorum. O zaman Kaplanoğlu filmlerine niye gideyim? Tarihsel olanı insan icadı diye belâlı bulan, kaderci ve bilimdışı bu hayat anlayışını son derece belâlı buluyorum. Kaplanoğlu sinemasını nasıl seveyim?

“Suretle, yani şirkle ilgili meseleler önemli burada. Şirk yasağını düşünmeden kamerayı bir insanın yüzüne doğrultamazsın. Bizi dünyevi değil manevi olana yaklaştıracak bir sinema tekniği, bir kadraj nasıl kurabilirim diye düşünüyorum ben burada. Bunu hikâyeyle değil, kameranın yeriyle, planla kuruyorum tabii .”

Ben şirk yasağına uymaya özen gösterilmesini anlamıyorum. İnsan yüzü benim için yeterince kutsal, beni dünyevi olandan uzaklaştıran bir sinemayla ilgilenmiyorum.

“Filmin asal özelliği izleyicinin algı biçimlerini dönüştürmesine yönelik bilinçli bir tasarıma sahip olmasıdır.”

Algı biçimlerini değiştirmeye çalışmaya hakkı var elbette Kaplanoğlu’nun. Ama ben Kaplanoğlu’nun algı biçimini değiştirmeyi tercih ederim. Çünkü kendi dünya görüşümden memnunum ve onun dünya görüşüne karşıyım.

“Buğday’da dendiği gibi ölümden sonra göreceğimiz dünyanın asıl olduğuna, bir rüyada yaşadığımıza inanmıyorum. Bu ölüm seviciliğine anlam veremiyorum. Ölünce uyanacağına inananlar neden intihar etmiyorlar? Uyku hali, rüya hali asıl hayattan daha mı tatlı? Öyle olmaması gerekmez mi?

Filmde evrendeki her şeyde bulunduğu varsayılan M maddesinin, genetiği değiştirilmiş ürünlerde bulunmamasını son derece saçma buluyorum. Eğer tanrı maddeciği olan M her şeyde varsa, bu şeylerin birbirleriyle karıştırılmasıyla, birinden alınan bir genin bir başkasına konulmasıyla yok olamaz. Her şey tanrının nefesini içeriyorsa ancak tanrının nefesini içermeyen şeylerde M maddeciği olmaz. Öyle bir şey de filmin ya da dinin mantığı içinde olamaz. İçinde tanrı maddeciği olan insanın, içinde tanrı maddeciği olan tohumlarla yaptığı deneylerden ancak içinde tanrı maddeciği olan başka tohumlar türetilir. Bu tohumların kısır olması ise zaten üreticinin hedeflediği bir şey. Kötü bir yan etki değil. Bu politik ve ekonomik suçu, kapitalistlerin değil de onun hizmetindeki bilimin suçu gibi göstermek, gerçeği bulandırmaktan başka bir şey değil.

Ama en çok filmde bilge bir kişi olarak gösterilen, Cemil’in bir çocuğu boğmakla suçlanması karşısında omuz silkmesine isyan ediyorum. Film bu cinayetin rüya olabileceğine kapıyı aralık bırakıyor ama cinayeti gerçekmiş gibi de gösteriyor. Bu çocuk katli gerçekse bu gerçekle nasıl yaşanır? Filmin bir çocuğun katlini nihayetinde önemsemeyen kahramanlarına saygı duymuyorum, saygı duymamı isteyen yönetmene kızıyorum. Bana İslam adına cinayet işleyen köktendinci katilleri hatırlatıyor o sözde bilge kişiler. Sonuçta ne kadar öbür dünyadan söz etseniz de bu dünyadan ve politik olmaktan kaçılmıyor. Kaplanoğlu’nun sineması da politik bir sinema, AKP ve Erdoğan ile çelişkisi olmayan bir sinema. Bu sadece filmin galasının Saray’da yapılmasıyla alakalı değil. Seyircinin algısını gerçek sorunlardan uzaklaştırıp dine yönlendirmekle alakalı. Erdoğan da Kaplanoğlu da bunu yapıyor. Size ekmek değil, inanç lazım diyor ikisi de. Ekmeği kimlerin yediği ise her geçen gün daha da açığa çıkıyor.

Not: Sibel Danende’ye yol gösteren yazısı için çok teşekkürler.

Sıkılmak ya da sıkılmamak: Bütün mesele mi?

TARİH:  16 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Erich Fromm en büyük işkencelerden birinin sıkıntı olduğunu söylemiş. Fromm’a göre cehennem sürekli sıkılınan bir yer olsa gerek. Baudrillard ise sıkılmak ikinci sıkmak ise en büyük birinci suçtur demiş..

Benim için de bir filmin işleyebileceği en büyük suç beni sıkması diyebilirim. Ve fakat ne zaman bir filmden sıkıldığımı söylesem, birileri hemen beni yüzeysel ve ilkel olmakla suçluyor. Açıkçası sıkıntı kelimesini kullanmadan bir eleştiri yazmak çok zor değil. Hiçbir yazım da “sıkıldım, kötü”, “sıkılmadım, iyi”den ibaret olmadı.

Bu yazının başında olduğu gibi alıntılar yapmak, otoritelere sırtını yaslamak da atla deve değil. Bütün bunları yapabilecek tecrübem ve birikimim var. Yönetmenlerin bizleri düşündürtmek için neler yaptığından az çok haberdarım. Brecht’in yabancılaşma kavramıyla karşılaşalı 40 yıl kadar oluyor.

Ama sonuçta ben basit bir izleyici olarak kalmayı tercih ediyorum. Basitten kastım, sanata herkes kadar ihtiyacı olan, sanattan herkes kadar beklentisi olan biri olarak kalmak istiyorum. Eleştirmenlik mesleğim ama ben sinemayı etkilenmek için seyrediyorum, para kazanmak için değil. Zaten de kazanmıyorum. Bir filmin beni etkilememesi, durumunda sıkılıyorum. Basit bir izleyici olmak istiyorum dedim ama zevklerim pek de basit değil. Ne Hollywood’dan hoşlanıyorum ne de enseyi kararttırmayı şiar edinmiş gibi yapılan sanat filmlerinden hoşlanıyorum. Film beni elbette düşündürtmeli ama sadece düşünmek için film izlemem. Zaten tek derdi bu olan bir film nihayetinde düşündürtmez de.

Hayat korkunç, sanat beni daha da güçsüzleştirmemeli. Hayat karşısında daha da çaresiz hissettirtmemeli. Hemen şunu anlamak isteyenler çıkacaktır: hayata pembe gözlüklerle bakmak istiyor bu adam. Hayır, hiç de değil. Karanlıkla karşılaşmak isterim ama karanlığın tek ve mutlak olduğu hissiyle çıkmak istemem sinemadan. Film beni gerçek hayata hazırlasın isterim, öbür dünyaya değil. Metafizikten hoşlanmam. Haz etmem, nihayetinde saçma bulurum. Buğday’ın bu dünyayı rüya, ölümü asıl gerçeklik diye sunan felsefesine yabancıyım. “Nefes mi, buğday mı?” diye formüle edilen soruyu yanlış soru olarak görürüm. Sorulması gereken soru buğdayı nasıl hakça ve adilce paylaşırız olmalıdır. Lanthimos’un, bizim dışımızda tanrısal güçlerin seçenekleri dayattığı dünyasının çıkışsızlığından haz etmem. Film karamsar olamaz mı? Olur elbette. Ama bu karamsarlık yine gelebilecek karanlığa karşı bir aşı işlevi görmeli. Bu dediklerimde çelişkiler olabilir. Söyleyeceğim nihai sözler olmak zorunda değiller ayrıca. Son zamanlarda yazılarıma yapılan kimi eleştirilere cevap verme gereği duyuyorum. Bakmayın basit olmak istediğimi söylememe. Basit olmanın çok zor olduğunu da düşünüyorum. Devam etmek üzere…

Dönme Dolap: Woody Allen’ın Bitmeyen Hesaplaşması

TARİH:  23 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Woody Allen hemen hemen her yıl bir film yapıyor. Bu filmlerde de genellikle en iyi oyuncular oynuyor. Kimisi başarılı, kimisi vasat bulunuyor. Geçenlerde, yaygın kanıya göre Allen’ın en iyi filmi olarak kabul edilen Anny Hall’u yeniden seyrettim ve son derece başarısız buldum. Galiba Woody Allen kendisinin de geçmişte kabul etmiş olduğu gibi vasatlığın ötesine çok çok az geçti. Son dönem filmlerinin en beğenilenleri bile bence en fazla vasattı.

Dönme Dolap için de aynı sıfatı kullanacağım: Vasat, hatta gereksiz bir film. Allen, karakterlerden birinin anlatıcılığı da üstlendiği Dönme Dolap’ta sanki Brechtyen bir şeyler yapmak istemiş. Doğrudan seyirciye hitap eden bir anlatıcıyla, tiyatro tabiriyle dördüncü duvarı yıkmış, özdeşleşme sürecini sekteye uğratmış. Oyunculuklardaki tutukluk da bu yaklaşımın bir sonucu mu yoksa yönetmenin başarısızlığı mı bilemedim. Film, ince ayrıntılardan yoksun ve henüz kabası yeni çıkmış bir senaryodan yola çıkılarak yapılmış gibi. Brechtyen ya da değil, sonuç iyi olmamış. Çünkü filmin bu yöntemle bize fark ettirdiği bir şey yok. Ya da ben fark etmedim. Bir kişilik defosu olan kadın karakterler ve onların trajik hayatlarına dolanaNn, görece masum erkeklerin hikayesinde yeni bir şey yok. Ama önce biraz konudan bahsedelim. Filmin anlatıcısı ve kilit karakterlerinden biri olan Mickey (Justin Timberlake) bir yandan Coney Island adlı New York’un bir zamanlar en gözde plajında (ve eğlence merkezinde) cankurtaranlık yapıyor. Dönem 1950’ler. Ginny (Kate Winslet) ve Humpty (Jim Belushi)ise 10 yaşındaki piromanyak çocuklarıyla Coney Island’da tam da dönme dolabın karşısındaki bir evde yaşayan bir çift. Humpty ismi de gerçekçi olamayacak kadar tuhaf aslında. Türkçede Yumurta Kafa olarak bilinen çizgi film kahramanı Humpty Dumpty’yi hatırlatıyor. Brecht etkileri mi yine? Neyse, Humpty bir atlı karınca işletiyor Coney Island’da. Ginny ise geçmişte ilk kocasını aldatmasının ve adamın kendisini terk etmesinin acısını yaşıyor hâlâ. Bir de eski oyunculuk günlerinin hatıralarına yanıyor. Derken Ginny’yle Mickey arasında bir aşk başlıyor. Ginny yine aynı hatayı yapıyor, yani kocasını aldatıyor. Tam bu sıralarda da Humpty’nin 5 yıldır habersiz olduğu kızı Carolina (Juno Temple) çıkıp geliyor. Carolina, Woody Allen’ın düşkün olduğu muhtaç kadın karakterlerin tipik bir örneği. Biraz akılsız, dağınık, mutlaka çocuksu ve tabii ki güzel. Mighty Aphrodite (Sevimli Fahişe) ya da Whatever Works (Kim Kiminle Nerede) bu tip kadın karakterlerin olduğu Allen filmleri olarak ilk aklıma gelenler.

Carolina’nın devreye girmesi hemen akılda soru işaretleri oluşturuyor çünkü Mickey ile Carolina yaş itibariyle birbirlerine çok daha uygunlar. Kate Winslet Justin Timberlake için fazla yaşlı. Beklenen oluyor tabii. Fakat bütün bunlarda can sıkıcı bir şeyler var. Olan bitende Allen’ın kişisel yaşamının izlerini görmek mümkün çünkü. Bunda da bir tuhaflık yok. Sanatçı elbette yaşadıklarından esinlenecektir ki zaten bütün Allen filmlerinde aynı temalar işlenir. Tuhaflık bunda değil, Woody Allen’ın hayatında var. Bilindiği üzere kendisi karısının evlatlık kızıyla evli. Aynı zamanda eski karısı Mia Farrow tarafından bir başka kızı taciz etmekle suçlanmışlığı var. Mickey sevgilisinin üvey kızıyla çıkmaya başlayınca akla doğal olarak Allen’ın Mia Farrow’un evlatlık kızıyla birlikte olması geliyor. Bununla da sınırlı değil. Filmde, Humpty’nin kızına olan duygularının babanın kızına olan sevgisinden çok bir aşığınkine benzedikleri söyleniyor. Freud ve Ödipal karmaşa gibi temalar aklınıza geldiyse yanılmadığınızı göstermek için Allen bize “Hamlet ve Ödipus” adlı bir kitabı da gösteriyor.

Sanki Allen, dünya aleme “benim yaşadıklarım çok normal şeyler” demek için film çekiyor. Ama o bunu ne kadar açık bir şekilde söylerse o kadar da çok tepki çekiyor. “Dönme Dolap”ın en çok eleştirildiği yer de gerçekle bu benzerliği oldu. Taciz olaylarının sinema dünyasını salladığı bu günlerde, kimsenin Allen’ın baba-kız aşklarını normalleştirmeye çalışmasını çekecek hali yok.

Oyuncular içinde Winslet’e övgüler düzenler oldu. Beni oyuncuların hiçbirisi çok etkilemedi. Yine de görüntü yönetmeni Vittorio Storarro’nun özenli çalışması filmi belirli bir seviyede tutuyor.

Kalp Atışı Dakikada 120: Ölüm ve Direniş

TARİH:  30 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

1980’ler karşıdevrim yıllarıydı, tüm dünya için. Kapitalizm saldırıya geçmişti sola ve liberalizme karşı. İnsan haklarını, sosyal hakları geriletme konusunda Batı’da liderliği Reagan ve Thatcher ikilisi çekiyordu. Bizim kısmetimize de 12 Eylül darbesinin liderleri Evren ve Özal düşmüştü. (Bakmayın Özal’ı “sivil” diye göklere çıkaranlara, darbenin ideoloğu, ekonomik programının yazarı ve başbakan yardımcısıydı kendisi. Milli Selamet Partisi kökenli bir politikacı olarak Erdoğan’ın da öncüsüydü.)

Muhafazakâr dalgaya yardım eden bir gelişme de AIDS salgınının patlamasıydı. AIDS, ilk başlarda sadece eşcinselleri ve uyuşturucu bağımlılarını ilgilendiren bir hastalık gibi yansıtılmıştı. Bunda elbette eşcinsellerin ve bağımlıların çok daha fazla etkilenmiş olması asıl etkendi ama AIDS virüsü seçici davranmıyordu. Heteroseksüellere de, annesinin karnındaki bebeklere de bulaşıyordu. Ama sonuçta asıl etkilenen demografik gruplar eşcinseller ve bağımlılar olunca, AIDS’i “ahlaksızlara” tanrının bir gazabı gibi yansıtmak mümkün oldu.

AIDS’i kontrol altında tutan ilaçlar uzun süre bulunamadı. Hastalık çok sayıda insanı öldürdü. İlk olarak 1987’de New York’ta ardından da 1989’da Paris’te kurulan ACT UP, hastalığa karşı bilinç yükseltme, dayanışma ve her şeyden önemlisi de hastalığa karşı bir ilaç bulunması sürecini hızlandırmaya çabalamış.

KAD120’nin ilk yarısında daha çok aktivist grubun toplantılarına ve eylemlerine tanık oluyoruz. Filmin ikinci yarısı diyebileceğimiz bölüm ise daha çok bu gruptan iki bireyin trajik aşkına odaklanıyor. Bence filmi özel kılan ilk bölümü. Bu bölümü seyrederken aklıma 2008’de Cannes’da Altın Palmiye kazanan Entre Les Murs (Sınıf) gelmişti. Sınıf, adı üstünde bir orta öğretim okulunun bir sınıfında geçiyordu ve sınıf içi tartışmaları ve dinamikleri çok etkileyici bir şekilde yansıtıyordu. Sınıf’ın aklıma gelmesi boşuna değilmiş, Sınıf’ın senaryosunu KAD120’nin yazar ve yönetmeni Robin Campillo yazmış. Campillo belki de grup içi tartışma diyebileceğimiz dinamiği en iyi yazan sinema adamı herhalde. ACT UP üyeleri, nasıl bir mücadele stratejisi izlemeleri, ne tip bir slogan atmaları, hangi eylemlere öncelik vermeleri konuşulurken grup üyelerini de tanımaya başlıyoruz. Bu üyelerden Nathan (Arnaud Valois) ve Sean (Nahuel Pérez Biscayart) arasında bir ilişki başlıyor zamanla. Sean virüsü taşıyor, Nathan taşımıyor. Bu ilişkinin sonunu tahmin etmek güç değil. Film, belki beklenilen bir çizgide ilerlese de Sean’un annesi gibi yeni ve ilginç kişilikler de katılıyor sahneye.

ACT UP grubu ilaç şirketleriyle ve Mitterand hükümetiyle de mücadele ediyor. İlaç şirketleri gerçekten de ilaç bulmada ayak sürtüyorlar mı, orasını anlamak biraz güç. Ama grup üyeleri baş düşman olarak ilaç şirketlerini görüyorlar ve muhtemelen haklıdırlar. Mitterand hükümeti ise, dönemin muhafazakar yönetimlerinden olmasa da AIDS’e karşı mücadelede hiç de kararlı davranmıyor. Aksine, eşcinsel yürüyüşlerine şiddetle müdahale ediyor. Yanlış mı okudum bilemiyorum ama bir yürüyüşte 16 aktivist asker kurşunuyla öldürülüyor. Paris’te böyle bir şey olmasını aklım almadı. Böylesi bir canavarlık olmuş olabilir mi? Bilen bana yazsın, internet’te bulamadım.

KAD120, Cannes’dan Grand Prix ile döndü. Şüphesiz ilgiye değer bir film. AIDS bugün baskı altında tutulabilen bir hastalık olsa da filmin, bir baskı grubunun deneyimlerini izlemek açısından önemli bir yeri var.

Arif v 216: İyilik ve Libido

TARİH:  6 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Arif v 216” bir zaman yolculuğu filmi, nostaljik bir film ve elbette bir komedi. “Arog” ve “Gora”nın başkahramanı Arif (Cem Yılmaz), “halı, kilim, travel” şirketiyle yolunu bulmaktayken, robot 216 (Ozan Güven), bir uzay aracıyla çıkagelir. Robot 216, 1960’ların Türk filmlerindeki karakterler gibi aşık olmak, sevmek sevilmek istemektedir. Arif bir anda kendisini 216 ile birlikte 1969’da bulur. İçinde bulundukları çevre tam da bir Türk filmi atmosferidir. Yoksul ama iyi insanlar kör genç kız Pembeşeker’in (Seda Bakan), ameliyatı için para biriktirmeye çalışmaktadır. Robot 216, Pembeşeker’e aşık olur. Bir oyuncakçı (Zafer Algöz), 216’nın seri üretimine geçmek ister; sonra hisselerini Almanlara satar. Dünya, 2017’de, 216’nın “Almanlaşması” sonucunda felakete sürüklenir (Orhan Pamuk’un Kara Kitabı’nda olduğu gibi Boğaz’ın suları çekilir). Arif 1969’a geri dönüp, 216’nin kötü ellere düşmesini engellemeye çalışır. Ve olaylar gelişir. Adıyla, “Batman v Superman”e gönderme yapan “Arif v 216” türler arasında gezinirken, Türk popüler tarihi içinde de yolculuğa çıkıyor. Filmin, sağlıklı bir tepkisi var günümüze. “Yetti ulan sizin kötülüğünüzden” diyor sanki, günümüzün Türk Sanat Sineması’na. Aslında sadece Türk Sanat Sineması’na da değil belki, Haneke’ler, Lanthimos’lar, Zvyagintsev’lere de. Kötülüğü deşen sinemacılar, kötülüğün bertaraf edilmesine hizmet ettiklerini düşünüyor olsa gerekler. Ama korkarım, kötülüğü mutlaklaştırarak seyircilerini daha da çaresiz hissetiriyorlar. Bana öyle geliyor.


Cem Yılmaz’ın Arif’inin “libidosuz” diye tanımladığı o dünyada da çözümler yine paraya bakıyordu, bugün olduğu gibi. İyi insanlar sadece filmlerde mi vardı tartışılır olsa da, libido sadece 60’ların Türk filmlerinde yoktu. 1970 sonlarının Türk sinemasında ise libido dışında bir şey bulmak zordu. Libido gelince mertlik bozuldu, iyi insanlar libidolarına atlayıp gittiler. Çare duygu sömürüsüyle salonları dolduran eski Türk filmlerine geri dönmek değil. O, filmlerin yapımcıları masum olmasalar da, o iyiliğe inanan seyircilerin masumiyetlerinde hoş bir şey vardı. İyi insan olmaya inanmakta her halükarda yarar var. Dünya kötülerle dolu olsa da, yaşamak için, insan kalmak için başka çare yok. Münir Özkul ve Aydın Boysan, çelebiliğin, cömertliğin, iyiliğin mümkün olduğunu gösteren insanlardı. Onlar gibi isimlerin benzerleri çağımızdan çıkmayacak gibi. Başımız sağolsun.

Neyse filme dönelim. Arif v 216’nın yaklaşık ilk 1 saati, çok komik. Yılmaz, komikliğinin zirvesinde, espriler şahane ve her şey çok hızlı akıp gidiyor. Filmin sonrası ağırlaşıyor bir miktar. Espriler azalıyor, entrika, macera şu, bu artıyor. Fakat yine de çok başarılı bir Zeki Müren (Çağlar Çorumlu) taklidi filmi kurtarıyor.

Doğrusu, “Arif v 216”nın da libidosunun çok güçlü olduğunu söyleyemeyeceğiz. En fazla 2 robotu elele sahilde koşarken görüyoruz; eski Türk filmlerinde bile ondan fazlası vardı.

Cem Yılmaz filmlerinin yüksek prodüksiyon standartları Arif v 216’da da var. Hatta galiba en başarılı prodüksiyon tasarımı bu filmde. Bunun bedeli bir miktar reklama maruz kalmak oluyor ama katlanıyoruz artık. Filmin sonunda Arif’in tiradında dediği gibi… eeee, şey, ne demişti Arif hakikaten yahu?

© 2020 -CuneytCebenoyan.com