Uğur Böceği: Bir büyüme hikâyesi

TARİH:  3 Mart 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Greta Gerwig’i ilk olarak Noah Baumbach’ın Greenberg’inde gördüğümde anında etkisi altına girmiştim. Bu oyuncuda özel bir şeyler vardı. Çok geçmeden Gerwig, Baumbach’ın “Frances Ha”sı ile ödüller aldı ve ünlendi. Gerwig sadece oyuncu da değildi. Senaryo da yazıyordu ve bir filmde de ortak yönetmenlik yapmıştı. Uğur Böceği, Gerwig’in tek başına yazıp, yönettiği ilk film. Çok da iyi bir film. Evet, ne anlattığı hikaye ne de anlatım biçimi çok yenilikçi, çok özel değil ama Gerwig hiçbir yanlış adım atmıyor. Film başından sonuna, insancıllığını, samimiyetini ve komik-dokunaklı üslubunu yitirmiyor.

Filme adını veren Christine’i, yani kendi kendine verdiği isimle, Lady Bird’ü Saoirse Ronan canlandırıyor. İngilizcede uğur böceğinin karşılığı olan sözcük “ladybug”. Lady Bird bu sözcüğe gönderme yapsa da aynı değil. Bayan Kuş gibi bir anlamı var. Keşke bir sürü filmde olduğu gibi filmin adı aynı bırakılsaymış, çünkü Lady Bird sonuçte bir özel isim.

Film, 17 yaşındaki Lady Bird’ün ilk aşklarını, ilk sevişmesini, ilk hayal kırıklıklarını ve nihayetinde üniversiteye adım atmasına kadar giden süreci anlatıyor. Ama filmin asıl ekseni Lady Bird’ün annesiyle çatışması üzerine kurulu. Lady Bird, kıt kanaat geçinen bir ailenin kızı. Anne bir hastanede psikolog, baba işsiz ve depresyonda. Evlatlık olduğunu sandığım erkek kardeşi ve onun sevgilisiyle ilişkileri iyi değil Lady’nin. Sacramento adlı küçük kentindeki yaşamından memnun değil, “entelektüel” New York’ta okumak istiyor Lady’miz. Korumacı annesi ise, kızını güvende olsun diye devlet lisesine değil, paraya kıyıp, rahip ve rahibelerin denetimindeki özel bir Katolik okuluna göndermiş! New York, anne için son derece korkutucu bir yer, üstelik de çok pahalı. Dolayısıyla kızının Sacramento’da ya da yakında bir üniversitede okumasını istiyor. Annenin kızından beklentileriyle, kızın hayattan beklentileri arasındaki çelişki filmin temel çatışmasını oluşturuyor. Lady Bird sağa sola yalpalayarak, kimi zaman özentilikler yaparak, kendi yolunu bulmaya çalışıyor.

Hem Saoirse Ronan hem de annede Laurie Metcalf çok iyiler. Ben yan rollerdeki Beanie Feldstein, Timothée Chalamet, Tracy Letts, Lucas Hedges (Manchester by the Sea’den tanıyoruz) ve Odeya Rush’ı da çok beğendim. Kısacası herkes çok iyi oynamış, oynatılmış. Filmin Oscar’larda ulaşabileceği her ödülü almasını dilerim.

Türkiye Almanya Film Festivali’nin kurucusu Adil Kaya: Festival bir şenliktir

TARİH:  10 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nürnberg’de bu yıl 23.’sü düzenlenen Türkiye Almanya Film Festivali dün akşam düzenlene bir törenle başladı. Törende, Halil Ergün ve Alman yönetmen Volker Schlöndorff’a 23. Türkiye Almanya Film Festivali’nin onur ödülü Ercan Kesal tarafından takdim edildi. Festivalde Ercan Kesal’ın Fındıktan Sonra adlı belgesel filminin dünya prömiyeri de yapılacak. Uzun metraj film yarışmasının jüri başkanlığını FIPRESCI Genel Sekreteri Klaus Eder yapıyor. Diğer jüri üyeleri arasında Türkiye’den Mahmut Fazıl Coşkun ve Tuba Ünsal var. Kısa metraj film yarışmasının jüri başkanı ise Özcan Alper. Uzun metraj yarışmasında Türkiye’den Paranın Kokusu (Ahmet Boyacıoğlu), Zor bir Karar (Ender Özkahraman), İşe Yarar Bir Şey (Pelin Esmer), Rüya (Derviş Zaim) ve Yol Ayrımı (Yavuz Turgul) bulunuyor. Alman filmleri arasında Christian Petzold’un Berlin’de bu yıl Altın Ayı için yarışan filmi Transit dikkat çekiyor.

Festival kurucusu ve yöneticisi Adil Kaya ile bir röportaj yaptık.

»İki ülkenin filmlerini bir festivalde buluşturma fikri nasıl çıktı. Başka ülkelerde düzenlenen Türk filmleri festivallerini çok duyuyorum ama böyle ikili bir festival başka yok sanırım…
Evet, başka bir örnegi yok. Türkiye dışında sivil toplum örgütlerinin organize ettiği Türk filmleri festivalleri var. Toplumlar arası iletişimde, Türkiye kültürünün çağdaş bir formatta tanıtılmasında çok önemli bir rol oynuyorlar. Bir kere ayakları yere basıyor, toplumun isteğine cevap veriyorlar. Strassburg‘daki ya da Münih’teki sinema günleri bunların en köklüleri ve saygın festivaller. ABD’de Boston’daki etkinlik de gittikçe gelişiyor ve yerleşiyor. Londra da öyle.
Almanlar konulu festival diyor bizimki gibi festivallere, örneğin insan hakları film festivali ya da müzik filmleri festivali gibi. Bizim film festivalimiz 700-800 sinema etkinliği arasinda ilk ona giriyor. Ilk sirada açık farkla Berlinale var. Tabii bir de etkinliklerin hepsi klasik anlamda film festivali sayılmaz. Biz jürileriyle, yarışmalarıyla, sanatçı söyleşileriyle gerçek bir film festivali düzenliyoruz.

»Siz festivali belediye ile işbirliği içinde mi düzenliyorsunuz? Bağımsız davranmanız konusunda sorun çıkıyor mu ?
Bizim işbirliğimiz daha çok, belediyenin altyapısı ve ekibiyle işbirligi üzerine kurulu. Bunun ötesinde belediyede çok deneyimli kültür yöneticileri var, bir nevi danışmanlık sunuyorlar. Festivalin içerigine ise hiç karışmama gibi bir iş ahlakları var. Alman toplumunun eleştirilmesi konusunda ise bizi adeta yüreklendiriyorlar. Bu tutum, festivale maddi destek veren diger bütün Almanya makamlari için de geçerli, yani kendilerini eleştirmemiz için maddi destek veriyorlar!

» Bütün Avrupa’da da bu böyle mi?
Yok, o kadar da degil. Bu tutum Almanya için geçerli. Tarihsel sorunlarından dolayı, halkına yönelik, eleştiriye yönelik bir demokrasi anlayışı kurmak zorunda kalmış Almanya. Yoksa o korkunç Nazi vahşetinin üzerine saygın yeni bir kültür kuramazlardı. Yeni milliyetçilerin ve ırkçı politikacıların devlet yönetimlerine girmesiyle, Hollanda olsun, Belçika olsun, Avusturya olsun, bu gibi ülkelerden artık böyle özeleştirel bir yaklaşım beklemek imkânsız.

» Türkiye’den nasıl bir destek alıyorsunuz?
Sinema sanatçılarımızdan, sektörde çalışanlardan, üretenlerden, yapımcılardan, sürekli destek alıyoruz, cok sıcak ilişkilerimiz oluştu. Festivali ayaktan tutan bir saç ayağı kesinlikle onlar. Kültür Bakanlığı ise 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra festivale verdiği desteği tamaman kesti.

»23 yıl öncesiyle bugünü kıyaslarsanız nasıl değişiklikler oldu?
Iİk başladığımızda Türkiyeliler gelirdi festivale, bir de bir iki tane Türkçe öğrenmiş Alman. Oğlum içerde minder var mı diyen teyzelerimiz vardı 1992’nin ilk sinema günlerinde. Artık festival Nürnberg toplumunun içsellestirdiği bir etkinlik. Seyircilerin yarısından fazlasını Almanlar oluşturuyor. Türkiye’deki son darbe girişiminden sonra festivalin Alman seyirci sayısı arttı. Bu da Türkiye’nin Almanlar için artık ne kadar önemli oldugunu gösteriyor. Nürnberg’e uçakla geldiğinizde gümrük polisi festivale geldiginizi öğrenince, buyurun geçin diyor. Bir Alman polisi diyor bunu, nereden nereye yani.

»Türkiyeli seyirci kitlesinin katılımı nasıl?
Türkiye’de yaşanan o korkunç kutuplaşmadan Almanya’daki Türkiyeliler de nasibini alıyor. Artan milliyetçilik, şovenizm de misliyle mevcut burada. Ama festivale saygı duyduklarından mıdır nedir, programlarımıza katılıyorlar…

» Bu yılki festivalde neler var?
Açılış töreninde iki sanatçımıza sinemaya yaptıkları katkılarından dolayı onur ödülü verecegiz. Volker Schlöndorff Almanya’nin önde gelen uluslararasi yönetmenlerinden. Altın Palmiyesi de var, Oscar’ı da. Diğer onur ödülü Halil Ergün’e verilecek. Her iki sanatçımız da sinemayı nasil ileri götürebilirim, topluma nasıl bir değer katabilirim sorusuyla sanatlarını üretmişler ve üretmeye devam ediyorlar. Sonra 10 günlük programda yarışmalar var, konuklar var, söyleşiler var. Film gösterimlerinden sonra canlı müzik ve sohbetler var. Var da var yani. Bir de yıllık izinlerini festivale denk getiren birçok sinema severlerimiz var. Festival bir şenliktir. Biz de sanat dolu bir 10 gün yaşayacağız.

»Maddi ve manevi çok fedakârlıkla ortaya çıktığını biliyorum festivalin. Ödülü ne, sizin için?
Bu festivalin en güzel ödülü hem Türkiye’den hem de Almanya’dan sanatçılarla, kültürle ugraşmayı kendine meslek etmiş kişilerle yaşadiğimız cok güzel anlar ve kurduğumuz o güzel dostluklar. İnanın, paha biçilmez bir ödül bu. Hani klasik bir soru vardır ya, yaşamın anlamı ne? İşte bu… Yaşam anlayışının birleştiği yerlerde dostlukları kurmak, yaşamak ve yaşatmak.

Phantom Thread

TARİH:  12 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son yılların en popüler masalı bana öyle geliyor ki ‘Güzel ve Canavar.’ Masal Türkçeleştirilirken bizde nedense canavar yerine çirkin sözcüğü seçilmiş. Oysa güzel kızın, ‘büyüsünü’ bozup, insanlaştırdığı yaratık, çirkin bir adam değildir.

Çirkinden öte bir şeydir, acımasız, yarı aslan yarı insan bir varlıktır. Lanetlenmiştir ve bu laneti ancak bir kadının gerçek aşkı, sevgisi bozabilir. Hasta çocuğuna bakan bir annenin sevgisi gibi. Masalda, Güzel zamanında Canavar’ın yanına gitmeyerek onun hastalanmasına neden olur. Ama Güzel, son anda yetişir, hasta çocuğuna bakan bir anne gibi gözyaşı döker ve Canavar’ı kurtarır. Canavarı lanetleyen büyü bozulur ve bir prense dönüşür. Onlar erer muratlarına biz çıkarız kerevetine.

Buna benzer bir hikâyeyi ‘Grinin Elli Tonu’ anlattıydı bize. Canavar zengin bir işadamıydı bu kez. Suyun Sesi’nde ise, hayvan ya da canavar insanlaşmıyordu, insan hayvanlaşıyordu ve sevgililer yine muratlarına eriyordu.

Bir de tabii başrolünde Emma Watson’ın oynadığı, doğrudan masalın bir uyarlaması olan Güzel ve Çirkin var. Bunların hepsi son birkaç yılın ürünü.

Bundan sonra yazacaklarım spoiler olabilir, uyarıyorum.

Phantom Thread’in öyküsünün de, Güzel ve Canavar masalının bir versiyonu olduğu söylenebilir. Akla Pygmalion efsanesi de geliyor ama Güzel ve Çirkin, Phantom Thread’e daha çok uyuyor. Phantom Thread’in ‘Güzel’ine de, ‘Canavar’ı hazırladığı ‘iksirle’ önce hasta edip, sonra aşkıyla/sevgisiyle iyileştirmek düşüyor.

1950’ler Londra’sındayız. Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis), asillerin terzisi olarak bir kadın ordusu çalıştırıyor yanında. Kontesler gidiyor, baronesler geliyor Woodcock’ın ‘ev’ine. Henüz yüksek moda bugünkü gibi sanayileşmemiş, el işi hâlâ işin temelini oluşturuyor. Woodcock’ın baş yardımcısı kızkardeşi Cyril (Lesley Manville). Filmin başlarında Reynolds kardeşine hep benim “falancam” (my so-and-so) diye hitap ediyor nedense, sonra adıyla hitap etmeye başlıyor. Evde, bir ara özel bir yeri olduğunu anladığımız ama artık Reynolds’un hiçbir şekilde radarına girmeyen Johanna adlı, genç ve güzel bir kadın daha var. Johanna’nın, Reynolds’ın sürekli değişen gözdelerinden biri olduğunu anlıyoruz. Ve artık Johanna’yı da göndermenin zamanı gelmiş. Cyril, kızı gönderirken, Reynolds da kafa dinlemeye taşrada bir otele gidiyor. Burada, sarsakça içeri girişiyle dikkatini çeken garson kız Alma (Vicky Krieps) dikkatini çekiyor Reynolds’ın. Ve flört başlıyor ikili arasında. Alma’nın yabancı, muhtemelen Alman aksanı dışında bir özelliğini bilmiyoruz. Bir de annesinin öldüğünü. Alma muhtemelen İkinci Dünya Savaşı’nda yakınlarını kaybetmiş, ardından İngiltere’ye göç etmiş yoksul ve yalnız bir kadın. Ama Alma, hiç ezik, hiç güçsüz bir kadın değil. Reynolds, birkaç kişiyi doyuracak kadar çok şey sipariş ettiğinde, ona “aç çocuk” diye hitap edebilecek kadar cesur daha en baştan. Oysa ki aralarında hem yaş, hem statü, hem de sınıf farkı var. Alma kolay lokma değil. Reynolds’a ilk söylediği sözlerden biri “bana karşı hep dikkatli ol” şeklindeki bir uyarı. Alma, Johanna gibi kullanılıp atılacak geçici gözdelerden biri olmadığını en baştan gösteriyor. Alma, Reynolds’ın kendine çok güvenli görünümünün altındaki zayıflığı, o ‘persona’nın ardında saklanan küçük çocuğu daha ilk anda görüyor. Alma, nasıl bu kadar güçlü olabilmiş? Belki zamanın koşulları ona başka çare bırakmadığından… Herkesi, memleketini kaybeden ve yine de ayakta durabilmek için güçlü olmak zorunda olan bir mülteci o, muhtemelen. Oyuncu Vicky Krieps, Alma’yı böyle tasarlamış; senaryoda olmayanları hayal etmiş.

Birlikte geçirdikleri ilk gecede Reynolds, Alma’yı onla seks yapmak için değil, yeniden giydirmek için soyuyor. Onun nasıl bir canlı model olacağını anlamaya çalışıyor, kırıcı olmayı hiç umursamadan. “Memelerin yokmuş”, diyebiliyor Alma’yı utandırarak. Oysa Alma’nın küçük memeleri, Reynolds’a daha geniş olanaklar tanıyor, dikeceği elbiselerde. Onları büyük göstermek mesele değil, ama büyük olanı küçültmek daha zor.

Reynolds’ın hayatında iki önemli kadın var. Birisi annesi, daha doğrusu onun hayaleti. Çoktan ölmüş annesinin yukardan kendisini gözlediğini ve koruyup, kolladığını düşünüyor Reynolds. Onun saçını ve resmini ceketinin astarına dikmiş, kalbinin üstünde taşıyor her an. Bir tür Psycho da diyebiliriz Reynolds’a. Annesinden kopamamış bir çocuk o. Diğer önemli kadın ise kardeşi Cyril. Ne Cyril ne de Reynolds hiç evlenmemişler. Reynolds annesini, Cyril ise Reynolds’ı hiç aldatmamış bu anlamda. Diğer herkes geçici. Ama Alma’nın geçmeye niyeti yok. Kalabilmek için ise Reynolds’ın annesiyle rekabet edebilmesi gerektiğini erkenden fark ediyor. Reynolds’ın, sevmeye ve sevilmeye açık olduğu tek anın, gardının hastalık ya da yorgunluk nedeniyle düştüğü anlar olduğunu fark ediyor Alma. Reynolds’ın özenle sakladığı ana kuzusu o anlarda sahne alıyor. Alma da stratejisini, o çocuğun muhtaç olduğu anne rolünü oynayarak doldurabileceğini görüyor. Reynolds’ı başka kadınlarla gerçek bir yakınlaşmadan alıkoyan lanetin, annesinin hayaleti olduğunu fark ediyor ve hayaleti kendi vücudunda ete kemiğe büründürerek yeniyor. Lanetin büyüsünü bozuyor. Bütün bu yazdıklarım çok mekanik ya da çok Freudyen görülebilir. Yönetmen P.T. Anderson ile Lewis ve Krieps bu iktidar mücadelesi gibi görünen şeyi insanileştirebiliyorlar; sevmeye ve sevilmeye, korunup, kollanmaya ihtiyacı olan iki insanın bunu yapabilecekleri tek davranış biçimini bulmalarının, birlikte yaşamayı başarmalarının hikâyesi haline getiriyorlar. Yani herşeye rağmen romantik bir film Phantom Thread.

Filmin adı ‘hayalet iplik’ gibi bir anlama geliyor. Bu Reynolds’ın içinde sırlar sakladığı kumaşla astarı arasındaki görünmeyen dikişleri işaret ediyor olabilir. ‘Hayalet izlek’ gibi bir çeviri de mümkün. Bu da Reynolds’ın annesinin hayaletinden Alma’ya uzanan izleğe işaret ediyor olabilir. Ya da görünen Reynolds ile asıl Reynolds arasındaki farka işaret edebilir. Görünen mi hayalet, saklanan mı? Bonnie Prince Billy ‘Wolf among Wolves’ adlı şarkısında “She loves a soul/ That i’ve never been/ A dog among dogs/ A man among men/ And every day/ When i come home to her/ She holds a phantom/ She kisses and she hugs him/ And I am not/ Averse to how she loves him/ Why must I live and walk unloved as what I am” diyor. Kısaca: “O, hayalinde yarattığı bir hayaleti seviyor. Onun öpüp kokladığı kişi ben değilim. Ben itin tekiyim ve neysem o olarak sevilmek istiyorum” diyor şarkıcı/oyuncu Bonnie Prince Billy yani Will Oldham. Tesadüf Oldham, son olarak bir ‘Bir Hayalet Hikâyesi’ adlı filmde oynadı.

Alma ise ‘it görünümlü hayaletin’ arkasındaki insanı görüyor ve onu seviyor. Hayalet belki de böyle bir anlama geliyor. Film, Anderson’ın kariyerindeki sert ve acımasız erkekleri anlattığı ‘Kan Dökülecek’ ve ‘The Master’la akraba ama onlardan çok daha yumuşak bir film. Daniel Day-Lewis’in son filmi, Vicky Krieps’in ise ilk ‘büyük’ filmi. Krieps’i 2014’te Montreal Film Festivali’nde ‘Das Zimmermaedchen Lynn’ (Oda Hizmetçisi Lynn) filmiyle ödüllendiren jürinin başkanıydım. Anderson, bu filmi seyrettikten sonra Krieps’i oynatmaya karar vermiş. Saçma ama ben de kendime pay biçiyorum, bir yeteneği önceden görebilmiş olmakla. Ben filmi sevdim, umarım siz de seversiniz.

Öldürme Arzusu: İntikam kimse için hak değildir!

TARİH:  17 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saygınlığına önem veren bir yönetmenin hayatta bilmesi gereken bazı şeyler var. Mesela intikam temalı bir film yapacaksan, kahramanın tercihen kadın olacak. Bu yıl Altın Küre alan filmlerin ikisi de intikam temalıydı ve ikisinin de kahramanı kadındı. Kahramanınız kadınsa, intikamın doğasına dair tartışmalar bir anda unutulabilir, kendi kanununu kendin yapmanın faşizan mantığı önemsizleşebilir. Tarantino, 2001’den beri intikam filmleri yapıyor ama paçayı hep kurtarıyor. Ya Kill Bill ve Inglorius Basterds’deki gibi kadınları ya da Django Unchained’deki gibi siyahları intikamcı yaptığı için, kimlikçi kafaların çalışmasını durdurmayı başarıyor. Kimlikçi mantıkta, yapılan işin kendisi değil, yapanın kimliği belirleyicidir. Mesela ezilen halkın temsilcisiyseniz, kimlikçinin zihniyetinde her türlü yargısız infazı yapmaya hakkınız vardır. İntikam en doğal hakkınızdır. Öldürdüklerinizin masumlar olması önemli değildir.

Ama intikam alan kişi, erkekse, ezilen halktan değilse vs., intikamcılık, ya da “kendi adaletini kendin temin etme”cilik faşistliktir. O zaman kimlikçi zihin birdenbire doğruyu algılamaya başlar. Herkesin kendi kanununu kendisinin yaptığı, herkesin silah kuşandığı ve adalet sağladığı zaman ortaya insani değil, vahşi bir düzenin çıkacağını görür. Trump zihniyetiyle karşı karşıya olduğunu fark eder.

Tarantino’nın kankası Eli Roth belli ki kendisine faşistlik yaftası yapıştırılmasından gocunmuyor ve alenen faşizan filmler yapmaya devam ediyor. 1974 tarihli Charles Bronson’lu Ölüm Arzusu’nu (Death Wish) yeniden yapmak, açıkça bir meydan okumaktır. Death Wish, Dirty Harry’yle birlikte en lanetli filmlerden biridir çünkü. Karısı ve kızı öldürülen doktorun intikamını konu alan film, faşizan sinemanın simge filmlerinden biridir. Tıpkı Altın Küre ödüllü “Three Billboards”da ya da “Paramparça”da (Aus dem Nichts), öldürülen eşlerinin, çocuklarının katilleri polis tarafından bulunmayan intikamcılar gibi, Death Wish’in kahramanı da kendi adaletini kendisi karşılar. Ama Bruce Willis’in canlandırdığı intikamcı beyaz ve erkek olduğu için yaptığı işin faşizan niteliği ayan beyan ortadadır. Eli Roth, kahramanını kadın ya da Siyah yapsaydı belki paçayı kurtaracak ve övülecekti. Ama Ölüm Arzusu, hak ettiği gibi yerden yere vuruluyor.

Darısı bütün intikamcı filmlerin başına diyelim. İntikam ilkelliktir, hak değildir; adalete değil adaletsizliğe hizmet eder!

Thelma: Yeni bir peygamber?

TARİH:  31 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Joachim Trier, Norveç’in son yıllarda çıkardığı en önemli yönetmen sayılıyor. İlk filmi “Reprise” ile İstanbul’da Altın Lale de kazanmıştı.

Trier, hep birlikte çalıştığı senarist Eskil Vogt ile bu kez bir gerilim filmi yapmış. De Palma’nın “Carrie”siyle de akraba olan filmde, doğaüstü güçleri olan bir genç kızın, Hıristiyan ahlakına başkaldırıp, anne ve babasından da bağımsızlaşarak kendi yolunu çizmesi hikâye ediliyor.

Thelma (Eili Harboe) adlı bu genç kız yukardaki özetin verebileceği izlenimden çok daha kötücül biri fakat. Yani film, baskıdan bunalan bir genç kızın özgürleşmesi, arzularına ket vurmaktan vazgeçmesi hikâyesinden ibaret değil. Belki Tanrı’nın Hıristiyanlık doktrinini revize etmesi, eski erkek egemen ve heteroseksüel dogmaya yeni bir alternatif getirmesinin öyküsü “Thelma”. Belki de Thelma karakteri yeni bir peygamber. Bir İncil’de dendiği gibi, kılıç taşıyan, şiddetten kaçınmayan bir tür yeni İsa, o. Filmin Tanrı inancıyla değil, Hıristiyanlıkla bir derdi var. Kamera, sık sık Tanrı’nın bakış açısıyla gökyüzünden yerde olan bitenlere bakıyor, Thelma’yı izliyor.

Filmi, sırlarını açık etmeden tartışmak pek zor. Bu nedenle bundan sonrasını filmi seyrettikten sonra okumanızı tavsiye ederim.

Daha ilk sahnelerde, film, seyirciyi şaşırtıyor. Babasıyla avlanmaya giden bir küçük kızı izliyoruz. Baba, geyiğe nişan alıyor önce ama sonra, silahını küçük Thelma’ya doğrultuyor. Sonraki planda Thelma’nın ölmediğini, artık yetişkin bir genç kız olduğunu görüyoruz. Babası acaba neden kızını öldürmeyi düşünmüştü sorusu akılımızda kalıyor. Genç Thelma kırsaldan gelip büyük kente adapte olmakta güçlük çekiyor. Koyu Hıristiyan ahlakıyla yetişmiş olması da onu çevresiyle uyumsuz hale getiriyor. Fakat film dediğim gibi Tanrı’nın kendisiyle hesaplaşmıyor. Aksine, iki kez bilemediklerimizi ortaya çıkaran sorular sordurtuyor filmin kahramanlarına. Tam da “ateistler, bunlara da cevap verin bakalım” cinsinden sorular bunlar.

Thelma, anne ve babası tarafından telefon aracılığıyla tatlı-sert kontrol edilmeye çalışılıyor. Ama Thelma, hem Anja (Kaya Wilkins) adlı bir kıza âşık oluyor, hem de diğer gençlerle birlikte alkol ve sigara içiyor. Thelma, Anja’ya ilgisini kaldıramıyor fakat. Epilepsiye benzer nöbetler geçiriyor. Ve geçmişini hatırlamaya başlıyor. Küçük bir kızken, doğaüstü güçleriyle bebek kardeşini öldürdüğünü hatırlıyor. Anneannesinin de kendisi gibi olduğunu ve belki de kocasının ölümüne sebebiyet verdiğini öğreniyor.

Thelma, bilinçsizce de olsa cinayetler işleyen, toplum için tehdit oluşturan bir varlık. Babasının neden Thelma’yı öldürmeyi düşündüğünü artık öğrenmiş oluyoruz. Thelma, âşık olmayı içine sindiremediği Anja’yı da bir bilinmeze gönderince, baba ocağına geri dönüyor. Babası insanları ortadan kaldıran kızını kontrol etmeye çalışıyor… Ama Thelma güçlerini kontrol etmeyi öğrenince bu kez bilinçli ve vahşice babasını öldürmekten kaçınmıyor. Ve özgürlüğünü ilan edip, Hıristiyan ahlakına yüz çeviriyor.

Thelma’nın, Anja’ya kavuşmasını mutlu son olarak okumak mümkün. Ama, kardeş ve baba katili bu kızın ilerde de bilinçli veya bilinçsiz cinayetler işlemeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Thelma’nın babasının Hrıstiyan ahlakına katılmıyoruz ama adamcağız, öldürülmeyi hiç hak etmiyor. Thelma olağanüstü güçleriyle kolayca babasını ekarte edip, kendi yoluna gidebilecekken, neden bu kadar acımasız davranıyor? Thelma nasıl biri? Film, bize ne anlatmak istiyor?

Filmi, kadının özgürlüğüne övgü olarak okumak fazla basit ve indirgemeci bir okuma bence. Böyle bir yan hiç kuşkusuz var ama Thelma’ya bütünüyle sahip çıkmak da mümkün değil. Thelma’yı, sakatları iyileştiren (felçli annesini yürütüyor) yeni bir İsa figürü olarak görürsek, belki de yönetmen bize, eski dogmayı yıkan yeni dogma da eskisi gibi acılar üretmeye devam edecektir demek istemiştir ya da yönetmenin kafası tamamen karışıktır. Sanat sinemasının ağırlığı ve ciddiyetiyle anlatılan bu öykü yerine Carrie’nin pop yaklaşımını ve netliğini yeğlerim.

Sessiz Bir Yer: Aile canavarlara karşı

TARİH:  14 Nisan 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Korku/gerilim filmleri hakkında ne kadar az yazarsanız o kadar iyi. Seyircisine sürpriz yaşatmayı ya da korkutmayı hedefleyen bir eserin tadını kaçırmak istemeyiz sonuçta. “Sessiz Bir Yer”, Amerikalı eleştirmenlere göre ender görülen güzellikte, çok iyi bir korku filmi. Basın gösterimi sonrası benim de parçası olduğum eleştirmen grubu içinse son derece bildik bir öykü anlatan vasat, hatta vasat altı bir film.

Nereden, nasıl çıkıp geldikleri bilnmeyen, kör ama çok hızlı ve muazzam iyi işiten yaratıklar insanoğlunun soyunu neredeyse tüketmiş. Geriye tabii ki bir Amerikalı aile kalmış, Rus aile kalacak değil ya! Tabii ki bu aile gelenekselliği ve muhafazakarlığı temsil etmekle yükümlü olduğu için, bir mısır tarlasının ortasında, kırsalda yaşıyormuş. New York’ta “açık ilişki” içinde olan liberal bir aile olacak değil ya! İşte onca teknolojiye sahip olan insanoğlu bu kör ve dişlerinden başka silahı olmayan yaratıklarla baş edememiş de bu aile baş edecekmiş. Yerseniz seyrediniz. Dediğim gibi, ben anlamadım bu filmin hakkında koparılan yaygarayı. Buna benzer binlerce film gördük, çoğu da daha mantıklıydı. Bu saçma sapan bir şey.

Köpek Adası: Ötekiler, berikiler

TARİH:  21 Nisan 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Wes Anderson’ın sinemasını özel yapan ne? İnsan denen garip mahlûku bütün acayiplikleriyle anlatıyor bir defa. Kusurlu mu kusurlu, bencil mi bencil, hasta mı hasta insanlarla dolup taşıyor Anderson’ın filmleri. Fakat Anderson kahramanlarıyla o kadar kendine has bir ilişki kuruyor ki, onları bir şekilde sevmememiz imkânsızlaşıyor. Duygusallığa, sahte sevgi gösterilerine hiç prim vermiyor Anderson ve filmlerindeki kahramanları. Yönetmenin filmlerini bu nedenle çok soğuk bulmak da mümkün. Ama tam tersini düşünenler, yönetmenin Oscar adaylıklarını kahramanlarının kasvetinin fazla “şekerli” olmasına bağlayanlar da var.

Bir defa şunu saptamak lazım: Anderson’ın filmleri aileye, daha da özgül olarak kendi ailesine dairdir. Bu sava doğrudan kanıtlar göstermek mümkün olduğu gibi, dolaylı kanıtlar da sunulabilir. Wes Anderson Texas’ta doğmuş. Üç erkek kardeşin ortancası Wes. Babası reklamcı annesi arkeologmuş. Anne ve babası Wes sekiz yaşındayken boşanmışlar. Orta sınıf aile birbirinden kopmamış. Çocuklar annede kalmış, baba çocukları hafta sonları almış. Klasik ve artık tipik Amerikan ailesi yani.

Fakat durumun tipik oluşu çocuklar açısından trajik olmadığı anlamına gelmiyor . Dünyaları yıkılıyor birden bire üç kardeşin. Tenenbaum Ailesi’nin üç kardeşinin babalarıyla yaptıkları bir konuşma vardır. Baba, anneleriyle ayrılacaklarını söylemiştir, çocuklar ise, kimi perişan, kimi suçlayıcı bir edayla bu ayrılık kararını sorgularlar. Olay muhtemelen Anderson ailesi içinde böyle yaşanmamıştır ama gerçeklerin filme ilham kaynağı olduğu aşikar. Anderson bu ayrılıktan sonra yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Yalancının biriydim. Hiç dürüst olmadığımı, hep olduğumdan çok daha zenginmişim gibi görünmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Pireneler’de şatolar, malikaneler çizerdim. Kendim için, sayfalar dolusu fantezi üretirdim. Muhtemelen kendimi yeterince çekici bulmadığım için yapıyordum bunları.”

Bu sözler bizi “roket” hızıyla Anderson’un ikinci filmi “Çılgın Liseliler”e (Rushmore; 1999) götürüyor. “Çılgın Liseliler”in genç kahramanı Max Fischer (Jason Schwatrzman) tam da genç Wes Anderson gibidir. Sürekli yalan söyler. Berber babasının, beyin cerrahı olduğunu iddia eder mesela! Annesi ölmüştür Max’in ve Max bu boşluğu bir anne figürü olan öğretmenine aşık olarak doldurmaya çalışır. Fakat ödipal karmaşa tablosunu tamamlamak için nefret edilen bir baba figürü gerekmektedir. Berber baba ki Wes Anderson’un gerçek hayatındaki babası gibi çok yumuşak bir adamdır, bu işlevi yerine getiremez. Max ikinci bir baba figürü bulur kendisine, aşırı zengin, çocuksu ve bencil Blume (Bill Murray) karakteri aynı kadın için rekabet edilen kötü baba figürü olarak Wes Anderson sinemasında yerini alır. Bu kötü baba kendisini Tenenbaum’larda da, Sudaki Yaşam’da da gösterecektir. Hatta Darjeeling Limited’de hiç görünmeyen babanın bile faşizan biri olduğu, sahip olduğu arabayla ve arabasını emanet ettiği tamirci dükkânıyla ima edilir. Tamirci dükkânının adı Nazi hava kuvvetleriyle aynıdır: “Luftwaffe”!

Tenenbaum ailesinde de durum fena halde Anderson ailesine benzer. Üç erkek kardeş olmasa da, iki erkek ve bir kız kardeşten oluşan bir kardeş üçlüsü mevcuttur. Erkek kardeşlerden biri kız kardeşine âşıktır (kız kardeş evlatlıktır ama durum yine de ensestten farklı değildir elbette). Anne (Anjelica Huston) tıpkı Anderson’ın gerçek annesi gibi bir arkeologdur.Hatta Anderson, Anjelica Huston’dan annesine ait bir gözlüğü takmasını istediğinde, Huston açık açık “Senin anneni mi oynuyorum Wes?” diye sorar yönetmene. Cevap evet olsa ki, Huston, Darjeeling Limited’de de üç erkek kardeşin annesi rolünü üstlenir. Annenin her iki filmde bilim insanı oluşu da, bize yine Max’in bir bilim kadını olan öğretmenini (Olivia Williams) hatırlatır.

Peki ya Sudaki Yaşam’ın baba figürü Steve Zissou’ya (Bill Murray) ne demeli? Zissou karakteri, Wes Anderson’un çocukluğunun önemli kahramanlarından Jacques Cousteau temel alınarak yaratılmıştır. Ama filmdeki Zissou son derece bencil, intikamcı, giderek sevimsiz biridir! Neden? Çünkü herkes gibi Wes Anderson da sevdiklerini, en çok da babasını öldürmek ister. Cousteau ya da Zissou açıkça o dünyanın patriyarkıdır, baba figürüdür. Bu arada Wes Anderson, Cousteau ile ilgili korkunç bazı gerçekleri röportajlarında da açık etmeyi ihmal etmez: 1940’larda Cousteau, aslında savaş pilotu olmak istemektedir, denizle alakası yoktur. Ta ki, korkunç bir araba kazası geçirip, kolları kırılıncaya kadar. Eğer, savaş pilotu olsaymış, muhtemelen II. Dünya Savaşı’nda ölmüş olacak olan Cousteau kollarını güçlendirmek amacıyla yüzmeye başlar. Bu sırada deniz canlıları ilgisini çeker. Bu canlıları daha yakından görmek için Cousteau mesela bir koyu dinamitler, su yüzüne çıkan deniz canlılarının cesetlerini inceler! Nerden nereye! Çok şaşırtıcı değil mi? Ama bunları aslen şundan dolayı yazdım: Anderson putlarını kırmayı sadece filmlerinde değil, filmlerinin ardından da sürdürmektedir!

Fakat Anderson’ın derdi yıkmaktan ve kırmaktan ibaret değildir. O herkesin yeniden bir araya geleceği, kendisini bir parçası hissedeceği yeni bir dengenin, yeni bir bütünün arayışı içindedir hep. Filmleri bir tür mutlu sonla, kardeşlerin kendilerini ve birbirlerini buluşlarıyla, sevenlerin bir şekilde bir araya gelişleriyle sonlanır. Ama yine de bir yabancılık, hep bu ana ait olmama hissi mevcudiyetini sürdürür. Film müzikleri sık sık 60’ları ve 70’leri hatırlatır. Giysiler, renkler bu dönemden çok yine 70’lere aittir. Anderson sanki bu çağdan ve bugünün Amerika’sından ümidini kesmiştir. Darjeeling Limited’in üç erkek kardeşi, ruhsal dengelerini Hindistan’da arar ve bulurlar. Onlara eşlik eden müzikler ise ya Hint müzikleri ya da 1960’ların pop/rock şarkılarıdır ki Anderson özellikle İngiliz müziğine meraklıdır. Oysa bir zamanların,“Yolda”nın (On the Road) ya da “Easy Rider”ın öfkeli genç adamları ruhsal ve fiziksel yolculuklarını Amerika’da yaparlardı ve Amerikan cazı ya da rock’ı dinlerlerdi. Onların deneyimlerinin başarısızlığıdır zaten Wes Anderson erkeklerine getiren bizi. Anderson erkekleri deyince üniversiteden arkadaşı, oyuncusu ve ortak senaristi Owen Wilson’ı özellikle anmak lazım. Anderson filmleri onun hayatıyla da yakından ilgili çünkü. Gerçek hayatında intihar girişiminde bulunan Wilson’ın, Darjeeling Limited’de de intihar girişiminin yaralarını hala yüzünde taşıyan biri olarak karşımızı çıkması tesadüfi değildir elbette.

İlk filmi Bottle Rocket’da da ikisi kardeş 3 genç erkeğin hikayesini anlatan Anderson’ın filmlerinde kötü baba figürleri ya da acımasız patriyarklar eksik olmaz. Köpek Adası’nda da durum böyle. Kötü bir diktatörün bir adaya gönderdiği köpeklerin dayanışması ve buradan kurtulma çabası anlatılıyor filmde. Müziğin son derece büyük bir rol oynadığı filmin ötekileştirme, dışlama, ırkçılık gibi eleştirdiği politik yaklaşımlar var. Büyük Budapeşte Oteli’nde belirginleşmeye başlayan politik ton bu filmde de hakim. Fakat Anderson’ın rahatsız edici bir tutumu da var. Tıpkı bütün Fatih Akın filmlerinde bir Batılının, tepki göstermeye öncelik etmesi gibi bu filmde de bir Amerikalı değişim öğrencisi, Japonlara tepkilerini göstermede öncülük ediyor. Neden? Japonlar kendileri bir mücadele başlatmaktan aciz mi? Japonluk, Lost in Translation’da olduğu gibi bir komiklik, bir ötekilik hali. Tam da eleştirdiği şeyi yapan bir film olmuş Köpek Adası. Hele, her patlamanın atom bombası bulutu yapmasına ne demeli? Seyretmeye elbette değer her Wes Anderson filmi gibi ama galiba benim favori Anderson filmim Steely Dan üyelerinin zamanında belirttiği gibi hala Bottle Rocket.

İlişki Durumu: Açık İlişki

TARİH:  22 Nisan 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ben çiftlerin başkalarıyla ilişkiye girip, bu durumu eşleriyle paylaşıp, yine de çift olarak ilişkiyi sürdürebildiklerini ne hayatta ne de sanatta gördüğümü sanıyorum. Belki sanatta istisnası vardı ama hatırlamıyorum. “İlişki Durumu: Açık İlişki” bu temada başka bir örnek.

Anna (Rebeca Hall) ve Will ciddi bir ilişki içindeler. Henüz evlilik teklifi yapılmamış da olsa, eli kulağında. Tam o sırada, bir gey arkadaşları, hayatta daha fazla deneyim edinmeleri gerektiğini söyler. Yoksa gözleri arkada kalacaktır. Bu sözler Anna ve Will’de bir karşılık bulur. Ve çift farklı deneyimler yaşamaya karar verirler. Ama Anna yine de ilişkinin “kapalı” olduğunu, başkalarıyla yaşanacak olanların sınırlı nitelikte kalacağını belirtir. Tabii planlanan ile yaşanan arasında fark olacaktır.
Film daha çok kadın karakterin yolculuğunu anlatıyor. Onun evcilik oynayan bir kadından, cinselliğine sahip çıkan özgür bir kadına evrilişi hikâye ediliyor. Erkek karakter kadına göre daha sığ ve daha çocuksu. Yaşadıklarından sonra değişip değişmediğini çok anlayamıyoruz.

Rebeca Hall, Anna rolünde hem kırılgan, hem de güçlü; hem nahif, hem de seksi olabiliyor. Will’in hayatına giren kadın rolünü oynayan Gina Gershon da modern ve vamp kadında çok iyi. Filmin erkek karakterlerinin zayıflığı oyuncuları da etkilemiş. Akılda kalmıyorlar. Eli yüzü düzgün ve rahat izlenen bir film istiyorsanız…

Yıldızlar Asla Ölmez: Ergen bir ruh

TARİH:  17 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gloria Grahame adını pek hatırlamıyoruz ama bir dönem “A Lonely Place-Tehlike İşareti”, “The Big Heat-Ölüm Korkusu”, “Human Desire-Şeytan Ruhlu Kadın”, “Crossfire”, “Man on a Tightrope” gibi filmlerde oynamışlığı, 1953’de Minnelli’nin “The Bad and the Beautiful-Çıplak Ruhlar”ındaki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ı almışlığı bile var. Hollywood’da yıldızı sönünce İngiltere’ye gidip, tiyatroda sahne alan Grahame’ın son 3 yılını konu alıyor Yıldızlar Asla Ölmez.

Grahame (Annette Benning) İngiltere’de kendisinden neredeyse 30 yaş küçük Peter Turner’la (Jamie Bell) tanışıyor. Peter oyuncu olmaya çalışan, ailesiyle yaşamaya devam eden genç bir adam. Grahame, derhal Peter’ı baştan çıkarıyor ve ikili bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Grahame’ın kendinden küçük biriyle ilişki yaşaması ilk kez olmuyor. Hatta bir skandalı da var geçmişte. Yönetmen Nicholas Ray’le evliyken, Ray’in o dönemde henüz ergen olan oğluyla aşk yaşadığı söyleniyor. Bunun doğru olup olmadığı kesin değilse de, Grahame yıllar sonra Ray’in oğluyla evleniyor. Eski üvey oğluyla evlenmesi, Grahame’ın Hollywood’da derhal itibar yitirmesine yol açıyor. Oysa Woody Allen da üvey kızıyla evlenmesine rağmen, kariyerini bugünlere kadar başarıyla sürdürdü. Allen’ın suçlandığı çok daha ciddi olaylar da var ama erkeklerle kadınlar arasında da büyük bir eşitsizlik var.

Filmden çıkarabileceğimiz bir sonuç, Grahame’ın kendisini her zaman bir çocuk gibi hissetmiş olması diyebiliriz belki de. Grahame, Turner’la ilişkisinin son yıllarında sağlığını kaybediyor. Daha önce meme kanseri tedavisi görmüş ama saçları dökülmesin diye kemoterapiyi reddetmiş Grahame. Ölümüne neden olan da bu ihmal. Grahame hayatının son günlerini Peter Turner’ın evinde, Peter’ın annesinin bakımında geçirmek istiyor. Sanki o ailenin küçük kızı olmayı istiyor. Gloria Grahame’ın Romeo ve Jülyet’te Jülyet’i oynamak istediğini de biliyoruz. Elli küsur yaşında ergen bir kızı oynayabileceğine gerçekten inanıyor Grahame. Muhtemelen büyüdüğünü gerçekten de anlayamıyor. Grahame’ın yaşı küçük erkeklerle ilişkisinin ardında bu algı sorunu var sanki. Grahame’ın gerçek hayatta kendisine son derece güvensiz olduğu da bilinen şeylerden biri. Yetişkinlerin dünyasına ait hissetmiyor kendisini muhtemelen. Oscar’ını alırken sahneden adeta kaçıyor, o kadar utangaç biri.

Filme dönecek olursak, iki kırık insanın birbirlerine tutunmaya çalışmalarını duyarlı bir biçimde anlatıyor film. Jamie Bell de, Annette Benning de rollerinde iyiler. Film keşke Grahame’ın nasıl öldüğünden çok nasıl yaşamış olduğuyla ilgilenseymiş.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok: Bilinçaltından naklen

TARİH:  12 Mayıs 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Detektiflik, dağınık parçaları biraraya getirme işi. Böylece ortaya bütünlüklü bir resim çıkması umulur. Ya, detektifin kendisi dağılıyorsa? Hem fiziken, hem ruhen paramparçaysa? Görme yeteneğini yitiren detektif neyin resmini çıkaracak? Hem adamın özel hayatı da darmaduman. Karısıyla ayrılmış, çocuğuyla kopmuş. Aynı yatakta yatıp, esrar içtiği annesi bir fahişe. Profesyonel bir “hayat” kadını! Ve evet, annesiyle ilişkisi Ödipus’u kıskandırır. Yok seviştiklerini görmedik ama sevişmeleri de şart değil. Vaziyet tuhaf.

Tuhaf olmayan bir şey var mı ki Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’ta? Yok. Ateşli bir hastalık sırasında görülen sanrılar gibi bütün film.

Kısa özet geçmek gerekirse, kolayına başvurup basın bültenini ekleyeyim: “Salim, 30 yaşlarında bir cinayet masası dedektifidir. İçine kapanıktır. Ayrılmış olduğu karısından, çok da ilgilenmediği 3 yaşlarında bir kızı vardır. Salim, yeni bir cinayet davası üzerine çalışırken, bir süredir devam etmekte olduğu göz tedavisinin sonuç vermediğini ve zamanla tamamen kör olacağını öğrenir. Bu gerçekle baş etmeye çalışırken ilgilendiği davada öldürülen kişinin karısı Handan Hanım’ın da kör bir piyanist olması, Salim’in durumunu daha da ilginç kılar. Dava süreci ilerledikçe Handan Hanım’a fena halde gönlünü kaptıran Salim, ondan yüz bulamayınca ilgisini cinayetin bir numaralı katil zanlısının kör karısı Leyla’ya yöneltir. Ama şüphesiz en tuhafı, Salim’in canından çok sevdiği annesinin yaşlı ve kör bir fahişe olmasıdır. Olaylar geliştikçe Salim daha da körleşir. Ya da Salim körleştikçe olaylar gelişir.”

Ama bu hikâye size bir şey anlatmıyor. Film bir ruh durumunu yansıtıyor, bir olaylar silsislesini değil. Bu ruh durumu Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi”de yansıttığı ruh durumuna benziyor. Kendini ve başkalarını öldürme hayalinin, yalnızlığın, parçalanmışlığın, hayattan kopmakla/hayata tutunma çabasının ve aşkın/seksin/şehvetin elbette süzgeçten geçmiş ama mümkün olduğunca doğrudan bir yansımasına ulaşmaya çalışmış sanki film. Çarpık kadrajları, Caravaggio’yu andıran renk paletiyle bilinçaltından doğrudan servis edilmiş gibi. Aklıma Sokhurov’un “Anne” filmi de geldi.

Beğenebilirsiniz de, sinemadan kaçmak isteyebilirsiniz de. Ben ikisini de yaşadım filmi seyrederken. Sıradışı bir deneyim yaşayacağınız kesin.

Demet Evgar, Fatih Artman, Hare Sürel ve Ezgi Eyüboğlu iyi performanslar çıkarmışlar.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com