Sakin Batı: Batı’da kan var

TARİH:  28 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Sakin Batı”yı çok beğenen de var, hiç beğenmeyen de. Bir yandan ‘saçmalıyor muyum acaba?’ diye düşünsem de ben çok beğenenlerdenim. Saçmalıyorsam da, yalnız değilim ve söz konusu olan alt tarafı bir film. Hem de uzun metraj kategorisinde anılmayı, 84 dakikalık süresiyle kıl payı kazanan bir film.

“Sakin Batı” ne bildiğimiz anlamda bir western ne de bildiğimiz anlamda bir spagetti western. Nevi şahsına münhasır bir western; yavaş, absürd, komik ve çok kanlı bir western. Avrupa ve Asya’da 1800’lerin sonlarında kadim devletler bütün afra tafralarıyla hüküm sürerken, Kuzey Amerika’nın Batı’sında vahşi bir süreç yaşanıyordu. Kim kime dum duma bu ortamda, ölmek ve öldürmek hayatın sıradan gerçekleri arasındaydı. En azından filmlerden anladığımız, durumun böyle olduğu. “Sakin Batı”da da çok kan dökülüyor. Kimi zaman çocuklarını besleyemeyen yoksul göçmenler dükkân fareliği yaparken enseleniyor ve birden kanlı bir hesaplaşma başlıyor, kimi zaman asker ya da asker kılığındaki caniler Amerikan Yerlilerini avlıyor, kimi zaman da ödül avcıları para kazanmak için adam öldürüyorlar. En traji-komiği ise “benim niye ‘aranıyor’ başlıklı posterlerim duvarlara asılı değil!?” diye kederlenip daha fazla adam öldüren psikopatların varlığı.

İşte bu ortama, İskoçya’dan saf, temiz ve âşık bir delikanlı düşer. Jay (Kodi Smit-McPhee) adlı bu delikanlı âşık olduğu kız Rose’u (Caren Pistorius) aramaktadır. Jay zengin, Rose ise yoksul ailelerin çocuklarıdır. Trajik bir olay, Rose ve babasının Amerika’ya göç etmesine neden olmuştur. Jay bütün naifliğiyle Rose’u bulacağını umarken yolu “eski” bir ödül avcısıyla kesişir. Silas (Michael Fassbender) adlı bu ödül avcısı, para karşılığında Jay’in hamiliğini üstlenir ve ikili Rose’a ulaşmak hedefiyle yola çıkar. Jay’in bilmediği ise Rose ve babasının başına ödül konulduğudur.

Sakin Batı’nın olay örgüsü klasik bir “kahramanın yolculuğu” yapısına benzese de filmde büyümesi gereken kahraman olan Jay’in büyüdüğü söylenemez. Jay bir kez rüyasında tuhaf bir sahne görür. Silas ve Rose evlidirler ve Jay onların bebeğidir. Âşık olduğu kadını rüyasında annesi olarak gören bir kahramanın büyüme sorunları olması sürpriz değil. Rüyanın gösterdiği tablonun nasıl trajik bir şekilde sonuçlanabileceğini Sofokles bize anlatmıştı. Ama hayır, Jay babasını öldürüp annesiyle evlenenlerden değil.

Filmin sonunu açık etmeden söylenebilecek tek şey, nihayetinde filmin öyküsünün bugünün Amerikasına nasıl gelindiğini, kimlerin kazanıp kimlerin kaybettiğini sembolize ettiği olabilir.
Hiç de iyimser olmasa da, tuhaf bir şekilde sıcak, sinikliğine rağmen insancıl, son derece kanlı olmasına rağmen komik bir film “Sakin Batı”. Filmin yönetmeni John MacLean’in The Beta Band’in üyelerinden olması, belki bazı müzikseverleri de ekstra heyecanlandıracaktır. Fassbender ve Smit-MacPhee çok iyiler. Kurgu ve sinematografi de çok iyi. Spielberg’in, Coen kardeşler destekli “Casuslar Köprüsü” adlı propaganda çalışmasını boş verin. Sakin Batı çok daha iyi bir film.

Antalya Film Festivali: Antalya soğuğu

TARİH:  12 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlık yanıltmasın, havalar gayet iyiydi Antalya’da. Denize girilebilecek kadar iyiydi. Soğuğun iki manası var. Birisi benim için festivalin en büyük sürprizi olan Kalandar Soğuğu filmi; ikincisi ise gazeteciler olarak ilk defa bir festivalde soğuk karşılanmış (festival kataloğunu festivalin yarısı bittikten sonra alabildik vs.) olmak. Haklarını teslim edelim, toplantı talebimizden ve şikâyetlerimizi ilettikten sonra, sorunları düzeltmek için ciddi bir çaba sarf ettiler. Ama sonra yine, son günlerde herkese dağıtılan bir festival kitabının (Türk Sinemasında Kadın Yönetmenler adlı kitap) sinema yazarlarına verilmemesi, iyiye işaret değildi.

Kalandar Soğuğu ise ilk kez bu festivalde seyrettiğim filmler içinde en iyisiydi. (Sarmaşık, Misafir, Saklı vb, daha önce Malatya jürisindeyken seyrettiğim ve bu yüzden üzerine yazmayacağım iyi filmler). Kalandar Soğuğu’nun finali ciddi sorunlar içeriyor. Maden arayarak maddi sorunlarına çözüm bulmak isteyen ve bu haliyle Umut’un arabacı Cabbar’ını hatırlatan bir adamın hikâyesi Kalandar Soğuğu. Filmin “Her işte bir hayır var”cı, “aptala malum olur”cu (çünkü onlar tanrıya daha yakındırlar!) ve yöre halkının madenlere direnişini gözardı edici tavrı bana son derece ters düşüyor. Ama karşımızda Mustafa Kara adlı yeni ve çok iyi bir yönetmen var; bu çok sevindirici.

Antalya’daki yeni bir olgu ise TRT’nin desteklediği filmlerdi. Kalandar Soğuğu bunlardan biriydi. Ama asıl büyük destek Muna ve Çırak adlı filmlere gitmişti. Bu filmlerin ideolojik olarak sağda durdukları söylendi, ben festivale katıldığımda bu iki filmin de gösterimi yapılmıştı. Ama şöyle bir gerçek de var: Bu desteklerle sağ da eninde sonunda kendi sanatçılarını yetiştirecek. O zamana kadar festivallerin kapanış törenlerine, Can Dündar’lar, Erdem Gül’ler, Tahir Elçi’ler, Yılmaz Güney’ler, Nâzım Hikmet’ler ve Karadeniz’in direnen kadınları damgasını vuracaklar, bu yıl olduğu gibi… Egemenlerin sansür çabaları ise sadece kendilerini rezil edecek, kendi kendilerini gülünç duruma düşürecekler. Her şeye rağmen festivaller hâlâ bizim!

Yeni ayet indi!

TARİH:  19 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

STAR WARS “GÜÇ UYANIYOR”

Bir Star Wars fanatiği değilim, hiç olmadım. Hatta Star Wars benim için sinemada kötüye gidişe işarettir: Sinemanın daha çocuklara yönelik, daha ürün odaklı, daha patlamış mısır tükettiren bir şeye dönüşmesinin ve toplumsal sorumluluklar üstlenen 70’ler sinemasının sonunun habercisidir. Zamanında Time dergisi alınırdı eve. Dergi, Star Wars’u kapak yapmış, sayfalarını filme ayırmış ve o zamanlar daha yeni duyduğum bir kavramla tanıştırmıştı beni: “Special effects” yani özel efektler. Sanki bir filmin değeri ne kadar çok özel efekt kullanıyorsa o kadar artıyordu. Bunu da anlamamıştım. Artık special effects yerine CGI (“computer generated image” yani bilgisayarda üretilmiş imge”) kullanılıyor ve doğrusu çok da matah bir şey olarak anılmıyor. Hatta son Mad Max filmi ya da Michel Gondry’nin filmleri CGI kullanmadıkları için daha değerli sayılıyor. Makine işiyle el işi farkı gibi; artık el işi bilgisayar işinden daha değerli görülüyor.

Star Wars’un yaratıcısı George Lucas elbette boş adam değildi. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” kitabını hatmetmişti. Efsanelerin ortak özelliklerini biliyordu. Western’den beri Amerikan folklorunda yer edinmiş bir anlatı tarzı olmadığını düşünüyordu ve Amerikan değerlerini yüceltecek yeni bir folkor yaratmaya hevesliydi. Neydi bu değerler? Cumhuriyetçilik, başkanlık sitemi ve parlamentarizm ve tabii ki üstün savaşma kabiliyeti. Gerçi Bülent Somay, Altyazı’daki yazısında ilk Star Wars üçlemesinin Batı’dan çok Doğu felsefesine yakın olduğunu söylüyor ama sözünü ettiğim öğeler de çok ortadalar.

Tabii ki en önemli efsanelerden biri de Kral Ödipus efsanesidir. Luke Skywalker ile Darth Wader arasındaki baba-oğul çatışması resmi tamamlamıştı.

Kısacası ne yaptığını bilen ve yetenekli bir yönetmen, gerçekten de modern Amerika’nın folklorunu yaratmıştı. Hedef Amerika’ydı ama Amerika kazanılınca dünya da haliyle kazanılıyordu.

Yeni filmde yeni şeyler var. Kimlik politikaları çağında, elbette cinsiyet ve ırk da filmde yerini alacaktı. Yeni kahraman genç bir kadın mesela. Onun aşığı bir Siyah. Bir çimdik Mad Max tarzında kıyamet sonrası resmi, bir tutam Apocalypse Now görüntüsü ile “kıyamet” çağrışımları da eksik değil. Ne de olsa kıyametin eşiğinde bir dünyada yaşıyoruz.

Ödipal karmaşa da filmde yerini alıyor. Bu kez olayın tarafları Han Solo ve oğlu Kylo Ren (Adam Driver). Harrison Ford filme insanlık katıyor, her göründüğünde. Genç kadın kahraman Rey’de Daisy Ridley çok çok kötü fakat. Bu kadar ifade yoksunu bir oyuncu zor bulunur.

Onun dışında daha fazla patlama ve savaş var filmde, zamanın ruhuna uygun olarak… Hayranları bu yeni filme de bayılacak. Benim gibilerse yine sıkılacak. Din gibi bir şey Star Wars hayranlığı. Ya müminsin ya da kafir. Ben SW dinine göre de kafirim.

Ertuğrul 1890: Tam bir facia

TARİH:  26 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saltanat, hâlâ kendini büyük bir imparatorluk olarak gördüğü ve göstermeye çalıştığı için, Japonya’ya nezaket amaçlı bir fırkateyn gönderir. Yıl 1890’dır. Gemi nihayetinde Japonya’ya ulaşır. Sonra da tam fırtına mevsiminin başlangıcında dönüş yoluna çıkar. Sürpriz sürpriz: Gemi daha ertesi gün bir fırtınaya yakalanır. Ve Cüneyt sinemadan çıkar. Çünkü:

Bu yarım saat içinde dişe dokunur hiçbir konuya, temaya, değinilmez; karakterler serpilip gelişmeye başlamaz. Dramatik olayların hiçbirine değinilmez. Geminin Japonya’ya yolculuğu harita üzerinde gördüğümüz çizgilerden ibarettir. Yüzbaşı Mustafa ile kazan dairesinde çalışan Bekir usta arasında hiç ikna edici olmayan bir erkeklik yarışına tanık oluruz. Bu ikili güvertede güreş tutar! Tabii ki berabere kalırlar. Türk Türk’ü yener mi hiç? Hem bu gemideki herkes kahraman!

Bekir ustanın, karısının resmini bir sütuna iğnelediğine tanık oluruz; gözü aylardır kadın görmemiş gemicilerin bulunduğu kazan dairesinde gerçekleşir bu olay! Vay be, ne Osmanlı erkekleri varmış!

Sonra gemide kolera salgını olduğunu dış ses bize söyler. Kolera salgını mı? Nasıl yani? Bu bal dök yala gemide kolera salgını varmış demek! Neden peki? Japonya’da mı salgın varmış? Yoksa geminin görmediğimiz yerlerinde hijyen kurallarına saygı duyulmuyor muymuş? Hepside çakı gibi, jilet gibi gemiciler nasıl koleradan kırılmışlar ve neden biz görmüyoruz? Kaç kişi hasta olmuş, tedavileri için ne yapılmış, kaç kişi koleradan ölmüş? Bu kadar dramatik bir olaya dair sıfır görüntü, sadece bir dış ses!

Ama bu hain kolera yüzünden geminin Japonya’dan ayrılışı gecikmiş, bu kadarını biliyoruz. Sonra… Ve sonra gemi, fırtına mevsiminin gelişini kutlama amacıyla olsa gerek, yola çıkıvermiş ve hemen ertesi gün fırtınaya yakalanmış. Yahu bunlar nasıl gemici, ertesi gün fırtına çıkacağını anlamazlar mı? Bir bilene sormazlar mı? Biliyorlarsa neden çıktılar? Bilmiyorlarsa neden bilmiyorlar? Filmde bu tarihte çıkma kararının verilmesi sürecine dair hiçbir şey yok yine!

Herhalde oturup araştırılsa, Sarıkamış faciasına benzer bir takım paşa kaprisleri falan çıkar ortaya. Muhtemelen, burnundan kıl aldırmayan, kendini çihanın hâkimi sanan paşalar, sultanlar vesaire geminin yola çıkmasını emretmiştir. Emre uymazlarsa, Divanı Harp’le tehdit edilmişlerdir. Ertuğrul, Sarıkamış, Kocatepe muhribi. Yüce devletimiz kendi askerini kendisi kırmayı pek sever, pek de iyi becerir. Sonra da ardından kahramanlık destanları yazar.

Deniliyor ki, filmin iyi kısmını seyretmişim. Ben çıktıktan sonra film daha da kötüleşmiş. Cuntacı Turgut Özal’ın ne menem değerli bir adam olduğuna değin bir gösteriye dönüşmüş…

Asıl facia Ertuğrul değil zaten, hâlâ bu faciayı, Türk’ün aklının, iyi kalpliliğinin göstergesi olarak sunmaya çalışanların iktidarda oluşu. Eğer Ertuğrul faciasının sorumluları hesap vermiş olsaydı, Sarıkamış da, Kocatepe muhribinin batırılışı da, Roboski de olmayabilirdi.


Dheepan: Elveda Başkaldırı

TARİH:  2 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Geçenlerde Sri Lanka’nın adı gazetemizin manşetinde yer alıyordu. Bir zamanlar Seylan diye tanıdığımız ve çayı meşhur olan bu ülke Hindistan’ın güneyinde yer alan bir ada devlet. Yüzölçümü Türkiye’nin onda birinin altında. Ama iki resmi dili var. Çoğunluğu oluşturan Sinhalaların dili ve azınlık Tamillerin dili. Bir de tabii eski efendinin dili İngilizce konuşuluyor adada.

Dilleri resmen kabul edilmiş olsa da Tamiller’in bağımsızlık mücadelesi Tamil Kaplanları adlı örgütü yaratmış. Uzun süren iç savaş çok kanlı bir şekilde 2009’da bastırılmış. Kaplanlar yenilmişler. Tamil Kaplanları, Batı’da terörist bir örgüt olarak tanımlanmış; bastırılmalarının çok kanlı oluşuna belki de bu yüzden gözünü kapatmış “özgür dünya”. Bugün Türkiye’de yaşananlar, devletin PKK’yle savaşma biçimi Sri Lanka’da yaşananlara benzetiliyor; işte bu nedenle başlıkta BirGün başlığında Sri Lanka’nın adı geçiyordu.

“Dheepan” Sri Lanka’dan Fransa’ya iltica eden eski bir Tamil kaplanını anlatıyor ve o eski gerillanın adını taşıyor. Dheepan, ailesini ve yoldaşlarını iç savaşta birer birer kaybettikten sonra, mücadeleye devam etmenin anlamsızlığına hükmediyor. İltica edebilmek için apolitik bir aile gibi görünmenin faydalı olacağına karar veriyor, daha önceden hiç tanımadığı Yalini adlı bir kadınla eş rolü yapıyorlar. Resmi tamamlamak için de akrabalarının baktığı İllayal adlı yetim bir kız çocuğu buluyorlar. Bu ailenin oluşum süreci şipşak diyebileceğimiz bir hızla anlatılıyor filmde.

Fransa’ya yerleştikten bir süre sonra Dheepan mafyanın hâkimiyetindeki bir sosyal konut kompleksinde kapıcı olarak iş buluyor. Yalini ise hasta bir eski mafya üyesinin bakıcılığını üstleniyor. Yalini, bir femme fatale gibi kendi çıkarının peşinden koşarken hem Dheepan’ı tavlıyor hem de mafya lideriyle flört ediyor. Evlatlıkları kıza hiç önem vermediğini de belirtmek lazım.

Dheepan bir gün eski politik liderlerinden biriyle karşılaşır. Tek gözlü, çirkin bakışlı bu adam artık politikadan kopmuş olan Dheepan’ı, “titreyip kendine dönmediği” için döver. Seyirci olarak, hepimiz, Dheepan’ın politikadan elini ayağını çekmiş olmasına çok seviniriz çünkü politika yapmanın tek karşılığını bu çirkin, acımasız adama biat etmek olarak gösterir film. Tamil Kaplanları belki terörist sıfatını hak eden bir örgüttü ama Dheepan neye isyan etmişti, neden mücadele etmişti hiç öğrenemediğimiz gibi artık bir önemi de kalmamıştır.
Dheepan’ın politik öfkesi bitse de, içindeki şiddet eğilimi bitmiş değildir. Dheepan, mafyayı ve kadını olduğuna karar verdiği Yalini’yi hizaya getirmeye karar verir! Dheepan, Sri Lanka’dan nasıl getirdiğini (akla Kill Bill geliyor) bilmediğimiz palasını çıkarır ve… Filmin bundan sonrasının, ikisi de faşizanlıkla suçlanmış Taksi Şoförü ve Death Wish filmlerine sıkı sıkı benzetildiğini söyleyeyim.

Dheepan’ın yaratıcısı Jacques Audiard’ı son 3 filmiyle tanıyorum: “Bir Peygamber”, “Pas ve Kemik” ve şimdi de “Dheepan”. Audiard stil sahibi bir yönetmen. Toplumun kenarda kalmış, sesi pek duyulmayan karakterlerine de özel ilgisi var yönetmenin. “Bir Peygamber”de genç bir Arap, “Pas ve Kemik”te bir sokak dövüşçüsü, “Dheepan”da ise Sri Lankalı göçmenler ön planda. Ama Audiard’ı asıl ilgilendiren başka bir şey. Yönetmen, şiddette meyyal ve şiddeti çok iyi uygulayabilen karakterlere hayranlık duyuyor. Bu karakterlerin marjinaller, esmerler olması belki de onlara mistik ve bir ölçüde de siyaseten doğru bir hale ekliyor. Şiddeti estetize ederken bir yandan da son derece ortalama bir hayatı vaaz ediyor Audiard. Kahramanları, şiddetin içinden geçtikten sonra, bilinmeyene değil, tam da bilinene ulaşıyorlar: Kendi ailelerini kuruyorlar. Zaten şiddetlerinin de siyasi bir içeriği yok, bireysel bir içeriği var. Filmlerinin kahramanlarının rakipleri, hem “Bir Peygamber”de hem de “Dheepan”da mafya üyeleri, yani kötüler. Dolayısıyla kahramanların şiddeti de haklı bir şiddet gibi görünüyor ama böylece kazanan şiddet oluyor! Dheepan’ın filme politik bir karakter, bir Tamil Kaplanı olarak başlamış olmasının, onun savaş sanatına hâkimiyetini açıklamaktan başka bir işlevi yok. Audiard’ın filmi anti-politik, şiddet sempatizanı ve maço bir film. Mesele politikayı reddedip aile kurmaksa, bunun için cehennemin içinden geçmeye de gerek yok zaten. En iyi senaryoyla bu filmleri “kahramanın yolculuğu” çerçevesinde değerlendirmek olur ama pek oraya da oturmuyorlar sanki.


Cannes’da Altın Palmiye kazanan filmler genellikle başka forumlarda da yılın en iyi filmi seçilirler. Mallick’in “Hayat Ağacı” ve Haneke’nin “Aşk”ı mesela böyledir. Ama Dheepan için böyle bir şey söz konusu değil. Yılın en iyi filmleri listelerini belli olmaya başladığı şu günlerde Dheepan’ı herhangi bir listede göremedim. Cannes’da “Dheepan”a ödül veren jürinin başkanlığını yapan Coen kardeşlere de birkaç söz etmekte fayda var. Coen’ler hiçbir zaman en hümanist yönetmenler olarak anılmadılar. Karakterlerine böceğe bakar gibi bakmakla, mesafeli ve alaycı olmakla eleştirildiler. Ama Death Wish’e benzetilen yanları olan bir filme büyük ödül vereceklerini de düşünmezdik. Coen kardeşler beni bu yıl bir kez daha hayal kırıklığına uğrattılar: Spielberg’in fazlasıyla propaganda kokan “Casuslar Köprüsü”ne senarist olarak imza atarak! Hadi propaganda filmi yargıma katılmayın ama fazlasıyla mainstream (anaakım) bir film değil miydi Casuslar Köprüsü?

Joy: Dik dur, boyun eğme!

TARİH:  9 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Joy’ bir biyografi; bir tür süpürge/paspas icat eden Joy Mangano’nun öyküsü. Kahramanımız erkek olsaydı filmin adı Mangano olurdu ama sektörün mantığına göre kadın dediğin bir tür çocuk olduğu için onlara adıyla hitap edilebilir. Oysa film tam da bunun tersini anlatıyor: Kaderine razı olmayan, çevresindeki işe yaramaz ya da düpedüz kötü erkekleri aşarak başarıya ulaşan, birilerinin kızı ya da karısı olmakla yetinmeyen bir kadının öyküsünü anlatıyor. Fakat tabii ki feminist bir açıdan da bakılabilir ve kadının babasının soyadıyla anılmamasında fayda da görülebilir. Ki sadece adıyla hitap edilmek isteyen feministler de var.

Kusturica usulü aile
Lafı uzatmayalım. David O. Russel’ın yönettiği filmin başrolünde yönetmenin favori oyuncusu Jennifer Lawrence, Joy’u oynuyor, Robert de Niro da Joy’un babası Rudy’yi. Film, Kusturica filmlerini andıran bir aile tablosu çiziyor bize. Joy’un annesi yataktan çıkmadan dizi izliyor, babası sevgilileri terk ettikçe eve dönüyor (yoksa karısını terk etmiş durumda), Joy’un boşandığı kocası evin bodrumunda yaşıyor. Joy, iki küçük çocuğuyla birlikte yer hostesliği yaparak bu evi idare etmeye çalışıyor. Oysa lisenin en parlak öğrencisiymiş Joy. Üniversiteye de girmiş ama babasının tamirci dükkânının muhasebe işlerine yardımcı olabilmek için eve dönmüş ve şarkıcı eşiyle evlenmiş. Joy sadece parlak bir öğrenci değil. Yaratıcı bir zekâsı da var. İcat ettiği köpek tasmasının patentini almış olsa ailesi çoktan köşeyi dönmüş olabilecekmiş.

Joy’un ailesi literatürde “işlevsiz aile” diye geçen şeyin mükemmel bir örneği. Böyle bir aileden kendine güvenli, yaratıcı bir birey olarak çıkmak imkânsız olurdu, bu tabloya uymayan tek bir kişi olmasaydı: Joy’un anneannesi Mimi (Diane Ladd), Joy’daki cevheri gören, Joy’a inanan ve sonuna kadar destekleyen kişi. Hatta Joy’da özel bir cevher olmasa bile, böyle bir destek onu hayatta kendine güvenli ve mücadeleci bir insana dönüştürmeye yetebilir (Gelişim psikoloğu John Bowlby’nin “bağlanma kuramı”, bildiğim kadarıyla böyle söylüyor).

Russel’ın filmi “iyi” bulundu, ortalamanın biraz üstünde notlar aldı. Filmin kusurlu yanları var. Özellikle Bradley Cooper’ın canlandırdığı TV yöneticisi karakteri fazla havada kalıyor. Joy’la aralarında bir romans yaşanacağı izlenimi veriliyor ama bu da bir yere bağlanmıyor. Filmin başındaki karnavalesk hava, bazen gerçekçiliğe, bazen iyice masala dönüşebiliyor. Bütün bunların ötesinde, filmi girişimci kapitalizme bir övgü diye görmek de pekâla meşru olur. Fakat her şeye rağmen benim bu haftaki favori filmim Joy. Ki bu hafta iddialı bir hafta. Yeni Tarantino, Rocky dizisinin devamı Creed, kapitalizmin son krizini anlatan Büyük Açık var perdelerde. Ama hiçbirinde Jennifer Lawrence yok.

Diren: Kimlikçiliğin sefaleti

TARİH:  16 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

İngiliz sinema sektörü her yıl piyasaya İngiltere tarihinden özenle derlenmiş birkaç film sunar. Bu sayede İngiltere’nin ya da doğru terimiyle Birleşik Krallık’ın krallarını, kraliçelerini, prenseslerini, başbakanlarını, gay cemaatlerini, isyancı madencilerini tanıma fırsatı buluruz. Aman da ne şirin şeylerdir hepsi de! Tabii arada sorunlar, sürtüşmeler filan yaşanır ama ne gam! Sonunda her şey mutlu sona ulaşır. Bütün sorunlar bir takım önyargılardan, yanlış anlamalardan, hadi belki bazı kötü adamlardan ibarettir. Çözülmeyecek mesele yoktur. Her şey bir kimlik sorununa indirgenir, asıl sorun olan sınıfsal çelişkiler arka plana atılır.

Diren 1912’de başlıyor. Kadınlara, erkeklerle eşit oy hakkı isteyen süfrajet (suffragette) hareketi küçük çaplı terör eylemleri yapmaktadır. Şimdi, burada bir durmak ve bir soru sormak lazım: Erkeklerle eşit oy hakkı istemek, ne anlama geliyordu o dönemin İngilteresi’nde? Bütün erkekler oy verebiliyorlar mıydı? Maalesef hayır! İşçiyseniz, yoksulsanız oy veremiyordunuz! Belirli bir statünüz olması gerekiyordu toplumda. Peki süfrajet hareketi ne istiyordu? Belirli statüdeki varlıklı kadınlara oy hakkı istiyordu, yani eğer oy verme hakkı olan erkeklerle aynı statüdeyseler, o statüdeki kadınlar da oy verebilmeliydi. Yoksa, yoksul, zengin ayırt etmeden herkese oy hakkı istemiyorlardı. Diren filminin zurnası burada zırt ediyor. Ve anlattığı hikâye tümüyle boşluğa düşüyor.
Çünkü Diren bize ayrıcalıklı kadınların oy hakkı mücadelesine katılan yoksul bir işçi kadının hikâyesini anlatıyor. Maud Watts (Carey Mulligan) kocasıyla birlikte bir çamaşırhanede çalışıyor. Zaten orada doğmuş, orada büyümüş. Yedi yaşında yarı zamanlı, 12 yaşında tam zamanlı çalışmaya başlamış. Babasını bilmiyor ama babasının oradaki tacizci ustabaşılardan biri olma ihtimali yüksek. Maud’un oğlu ve kocasıyla iyi bir ilişkisi var başlarda. Ama Maud işyerindeki bir süfrajetin etkisine girince hızla hareketin içine çekiliyor. Bu durum ailesinin çözülmesine, sık sık hapse girmesine vs yol açıyor.


EŞİTLİK KİMİN UMRUNDA
Süfrajetlerin başını Emmeline Pankhurst (Meryl Streep) adlı burjuva bir kadın çekiyor. Maud’la, Emmeline arasındaki eşitsizlik, Maud’un işyerindeki işçi erkeklerle arasındaki eşitsizliğe kıyasla çok daha devasa boyutta. Ve o dönemin kadın hakları hareketinin umurunda değil bu eşitsizlik. Ve Maud’un gerçekte bu hareket içinde olması akla yatkın değil, hatta imkânsız. Tabii o dönemde sosyalistler de var ve bugünkünden çok daha etkinler. Ne de olsa Sovyet devriminin yaklaştığı yıllardayız. Ve Maud gibi duyarlı bir kadının herkese eşitlik isteyen bu harekette yani sosyalistlerin yanında yer alması asıl akla yatkın olan. Ama tabii ki bu ihtimal özenle filmin konusu dışında kalıyor. Emmeline Pankhurst, hayatının ilerleyen yıllarında Muhafazakâr Parti’ye katılıyor, milliyetçi ve savaş yanlısı propagandalar yapıyor; bir başka kadın hakları savunucusu lideri ırkçılığa kadar taşıyor bu çizgiyi. Ama bunlar da filmi ilgilendirmiyor. Pankhurst’ü anaç, güler yüzlü ve kararlı bir lider olarak görüyoruz.
Kimlikçiliğin sefaletine iyi bir örnek Diren. Kimlik mücadeleleri elbette işlevsel de oluyor ama ufkunu genişletemediği müddetçe gerici konumlara da rahatlıkla düşüyor. Kimlikçi bir siyasetçi Malala’ları kurtarmak için Afganistan işgalini savunabilir ve böyle şeyler oluyor da. Afgan kızın National Geographic’teki resmine bakıp, iç geçirilebilir ama Afgan delikanlı sadece olası bir teröristtir.
Batılıların kendilerine pek yakıştırdıkları, Doğulu ezilen kadını kurtarmaya yönelik bu şövalyece duygunun, Mustang filminin Batı’daki olağanüstü başarısında rolü olduğunu da düşünüyorum. Ama bu başka konu.

İKNA EDİCİ DEĞİL!
Diren, bütün bunların dışında vasat bir film. Çok fazla yakın plana gömülüyor ve karakterin gelişimini jet hızıyla gerçekleştiriyor. İkna edici de olmuyor. Hele bir de babacan polis şefi var ki, nerdeyse işini gücünü bırakıp, Maud’un başının derde girmesini engellemek için çabalayacak! Hadi be! Diren’in senaryosunda Thatcher’a son derece sempatiyle bakan Demir Leydi filminin senaristi Abi Morgan’ın imzası var! Ne iş olsa yaparızcı bir senarist demek ki Morgan. İşçi anlatılacaksa işçi, faşist anlatılacaksa faşist anlatılır!

Yine de süfrajetlerin kadınların oy hakkı için verdiği mücadeleye saygı duyuyoruz. 1928’de İngiltere’de herkese eşit oy hakkı geliyor. Sovyet devrimi bunu 11 yıl önce 1917’de gerçekleştiriyor. Türkiye Cumhuriyeti de son derece hızlı; 1934’te kadınlar eşit oy hakkına kavuşuyor! Şimdi bu hakkı kullanan bazı kadınların, kadınları ikinci sınıf gören erkek bir liderin götünün kılı olmayı seçmiş olmaları ne acı!

14. Dakka Film Festivali: Sivas’a bir ödül daha

TARİH:  23 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kaan Müjdeci’nin Sivas adlı filmi, Venedik’teki başarısının ardından Bangladeş’in başkenti Dakka’da yapılan film festivalinden de uluslararası sinema eleştirmenleri federasyonu Fipresci’nin en iyi film ödülünü kazandı. Dakka’ya Türkiye’den yüksek bir katılımımız vardı. Alin Taşçıyan Avustralasya filmleri jürisinde, Cambridge merkezli vakıf Balık Arts’ın kurucusu Yeşim Güzelpınar kısa film jürisinde görev alırken, Norveç’te yaşayan sinemacı ve akademisyen Nefise Özkal Lorentzen genç sinemacılarla bir workshop düzenledi.

Festivalin ana jürisi ise İran filmi “3 Metre Küp Sevgi” en iyi film seçti. En iyi yönetmen ödülü “Son Cellat” filmiyle Taylandlı yönetmen Tom Waller’a gitti. En iyi senaryo “Üç Balık” filmiyle yine İran’ın olurken, en iyi görüntü ödülü Filistin filmi “Sara”ya gitti. En iyi kadın oyuncu ‘Nabat’ filmindeki performansıyla Azeri oyuncu Fatimeh Mutemed Arya’ya verilirken, en iyi erkek oyuncu ödülü ise “Çoban’ın Sessizliği” filmindeki performansıyla Iraklı oyuncu Mahmud Abu El Abbas ile, “Son Cellat” filmindeki performansıyla ‘Vithaya Pansringaram’ arasında paylaştırıldı.

Yine festival kapsamında bu yıl 2. kez “Uluslararası Sinemada Kadın Konferansı” düzenlendi. Ayrıca iki büyük kadın yönetmen Agnes Varda ve Anne Breien retrospektifleri yapıldı.

Yoksulluk kol geziyor
Bangladeş dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Devasa yoksulluk, çevre ve ses kirliliği, nüfus yoğunluğu ve trafik problemleriyle boğuşuyor. Buna rağmen insanları son derece sıcak kanlı ve iyimser. Doğrusu burada çok güzel zaman geçirdik. Bu çapta bir uluslararası film festivali düzenlemek çok derin bir idealizm gerektiriyor.

Özgürlük mücadelesi
Bangladeş 1971’de bağımsızlığına kavuşmuş bir ülke. Daha önce Pakistan’ın bir parçasıymış. Bangladeşliler kendi dillerini konuşmak için başlattıkları mücadeleyi sonunda bağımsızlıkla noktalamışlar. Batılı ülkeler ve Türkiye, Bangladeş’in bağımsızlık mücadelesinde karşı cephede Pakistan’ın yanında yer almış. SSCB ve Hindistan ise Bangladeş’i desteklemiş. Pakistan’ın 3 milyon Bangladeşliyi öldürmesine, yüzbinlerce Bangladeşli kadına tecavüz etmesine ve milyonlarcasının göç etmesine neden olmasına rağmen, Bangladeşliler bağımsızlıklarını kazanmışlar. Kurucuları Mucibür Rahman bağımsızlıktan birkaç yıl sonra CIA destekli bir darbede katledilmiş. Bangladeş bugün birçok uluslararası şirketin vahşice sömürdüğü bir ülke. Ucuz iş gücünden yararlanan firmalar, buranın muhteşem doğasını kirletmekte özgürce davranıyorlar. Bir delta ülkesi olan Bangladeş’in nehirleri ölüyor. Öte yandan ülke, küresel ısınmadan en çok etkilenecek olan ülkelerin başında geliyor.

Sinema engel tanımıyor
Bütün bunlar sinemacıları durdurmuyor. Festivalde mansiyon ödülü alan Bangladeşli genç kadın yönetmen Rubaiyat Hosseyn, “İnşaat” adlı filminde ülkesindeki sınıf farklılığı, kentsel dönüşüm ve kadın sorunu gibi meselelere etkileyici bir bakış getiriyor. Yine bir başka Bangladeşli genç yönetmen Ebu Şehid Emon, gişe canavarı filmi “Celal”ın Hikayesi”nde benzer sorunlara, öksüz bir çocuğun biraz da gerçeküstü hikayesinin prizmasından bakıyor.
Bu iki film, Bangladeş sinemasının yıldızının parlamakta olduğunu düşündürtüyor. Bangladeş sinemasından daha çok şey beklemek için çok neden var.

İftarlık Gazoz: Ah güzel Muğla!

TARİH:  30 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dönemin ruh hali o kadar karanlık ki, gelecek güzel günler fantezisi kurmamız imkânsıza yakın. Yaşanmış daha güzel günleri unutmamak fena bir çözüm değil. Dinin baskıcı ve dayatmacı olmak yerine, gündelik yaşamın, kültürün bir parçası olarak dindışı hayata uyum sağladığı; ağa çocuklarının sosyalizm propagandası yaptıkları ve babalarının toprağını köylüye dağıtacakları günü hayal ettikleri 1970’ler, bütün sorunlarına rağmen bugünden daha güzeldi. Daha umutluydu, daha sosyaldi. Daha zihin açıcıydı.

KARNAVALESK RUH
“İftarlık Gazoz”da Yüksel Aksu, içinde büyüyüp yetiştiği Muğla yöresinin 70’li yıllarını anlatıyor. “Dondurmam Gaymak”ı hatırlatan bir şekilde, kaybolan yerel bir ürünü, bu kez küçük imalatçı gazozunu bir kez daha filmin adına taşıyor. Gazoz deyince akla, Ercan Kesal’ın “Peri Gazoz”u adlı kitabı geliyor. Filmin hemen başlarında Cem Karaca’dan “Deniz Üstü Köpürür”ü duyunca ve aklımıza “Sarmaşık” filmi gelince, zamanın ruhunun aynı hatıraları çağırdığını düşündüm. “İftarlık Gazoz” kendine özgü bir film ama, belki en yakın akrabası talihsiz bir kaderi olan Semir Aslanoğlu’nun “Şellale”si. “Şellale”yi seyredeli çok oldu, yanılıyor olabilirim ama iki filmin benzediği yanlar olduğunu düşünüyorum. En temel ortak yan Aksu’nun tanımıyla o karnavalesk ruh. Yine yanlış hatırlamıyorsam dönem olarak da “Şellale” 12 Eylül’ün arifesini anlatıyordu ve taşrada geçiyordu. Karnavalesk ruh, çok sesli bir ruh, yani çok kahramanlı, çok karakterli bir ortamın ruhu. Karnavalesk, Rus edebiyat eleştirmeni Mikail Bakhtin’in türettiği bir kavram. Karnavalesk hayat, normalde bir araya gelemeyecek tiplerin, yaşlıyla gencin, zenginle fakirin bir araya geldiği, mizah dozu yüksek bir ortam için kullanılıyor. Bu ortamda kutsal olan, kaidesinden indirilebilir ve bunun bir cezası olmuyor. “İftarlık Gazoz” tam anlamıyla karnavalesk bir resim çiziyor. Ağa oğluyla ırgat, yaşlı ustayla çırağı bir aradalar. İmamdan dünya kupası finali nedeniyle namazı ertelemesi rica ediliyor ve bu gerçekleşiyor…

Başka bir açıdan “İftarlık Gazoz”la benzerlikleri olan filmler de var. “Ölen devrimciye ağıt” başlığı altına koyduğum bu filmler içinde Özcan Alper’in başta “Sonbahar” olmak üzere üç filmi, Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”u, Sırrı Süreyya Önder’in “Beynelmilel”i (karnavalesk yanları da vardı) geliyor aklıma. Ölen devrimcinin “İftarlık Gazoz”da daha çok devrimci olmadan önceki halini gördüğümüzü de eklemem lazım. Doğan devrimciyi selamlamak biraz zor olduğuna göre, öleni sevgiyle anmak yerindedir.

Filmin konusu kısaca şöyle: Adem (Berat Efe Parlar) iftihara geçen çok başarılı bir ilkokul öğrencisidir. Yoksul anne-babasının kimi zaman “kara”, kimi zaman “sarı taşaklı”sı Adem’in okuyup mühendis-doktor olması beklenir. Adem’in hayalleri ise başkadır. Gazozcu Cibar Kemal (Cem Yılmaz) bu akıllı ve dürüst çocuktan iyi bir çırak olacağını görür. Çocuğu çok sever sevmesine Cibar Kemal ama başta kendi çıkarını düşündüğü de açıktır. Böylece Adem’in bir yaz mevsimi boyunca gazozcu çırağı olarak hayatı başlar. Mevsim yazdır ve aylardan Ramazan’dır.

Adem’in sınıfının en güzel kızına yanık olduğunu söylemeye gerek yok. O güzel kızın oruç tuttuğunu söylemesi Adem’in de oruç tutmaya başlamasına neden olur. Yaz sıcağında bütün gün gazoz satmak için pedal basan, sahilde bikinili ve topless kızları gören ve dinen oruç tutmasına gerek de olmayan Adem nefsiyle büyük bir mücadeleye girer.

Oruç parantezi: İslami anlamda oruç tutmanın nefse hâkimiyeti sağlayıp sağlamadığı tartışılır (ayakkabı kutuları sağlamadığını söylüyor) ama bunu amaçlaması gerçekten çok anlamlı. Filmdeki devrimci ağa oğlu mesela oruç tutmayı nefse hâkimiyete yönelik olmaktan çok, zenginin acın halinden anlaması hedefli bir etkinlik olarak görüyor. Psikolojide görece yeni bir çalışma, zevk almayı erteleyebilen çocukların çok daha başarılı yetişkinler olduğunu gösteriyor (bkz. Stanford Marshmallow deneyi). Aynı şekilde tıpta da haftada en az 2 gün açlık sınırında yaşamanın çok sağlıklı olduğunu gösteren görece yeni çalışmalar var (bkz. Dr. Michael Mosley’nin çalışması “Ye, Oruç Tut ve Daha Uzun Yaşa”). Hatta bu şekilde diyetler de var. Bu diyetlerin, dinsel oruçtan farkı, belli bir saatten sonra ne yersen ye durumu olmaması. Haftanın belirli günleri gerçekten çok az gıda alıyorsunuz. Bu günlere oruç günleri deniyor. Ve kadim dinlerin çok doğru uygulamasalar da bir şekilde ödülü, hazzı erteleyebilmenin önemini, bedeni dinlendirmenin faydasını bildikleri düşünülüyor.

FİLMİN TEMEL KURSU
Oruca açtığım parantezi kapatamayacağım çünkü filmde oruç çok önemli bir yer tutuyor. Hatta filmin temel kusuru diyeceğim şey, Adem’in nefsiyle mücadelesini fazlasıyla uzatması. Bu bölüm, filmin karnavalesk niteliğini de söndürüyor, filmi fakirleştiriyor. Fakat orucun filmin hikâyesinde evrileceği yer düşünülürse, belki de oruca bu kadar önem atfedilmesi yerindedir. Fakat yine de bu bölümün ya kısaltılması ya da başka türlü zenginleştirilmesi gerekiyor diye düşünüyorum. “İftarlık Gazoz” Yüksel Aksu’nun yerli ve modern bir sinema dili arayışından yine alnının akıyla çıktığı, iyi bir film. Kalabalık sahneler çok iyi kotarılmış, tütün kırma bölümleri özellikle çok şiirsel. Oyunculuklar, özellikle Cem Yılmaz’ın oyunculuğu çok iyi. Bir tek Macit Koper sanki imama çok oturmamış gibi. Son bir not: 70’lerde “sıkıntı yok” denmezdi. “Dert değil” derdik, “sorun değil” derdik ama “sıkıntı yok” benim kulağımı tırmalayan günümüzün bir tabiri. Filmde bir polis bu tabiri kullanıyor da, içimden “hiç sıkıntı yok olur mu, sıkıntı var” demek geldi. Kaçırmayın, derim.

Kötü Kedi Şerafettin: Bir zamanlar Cihangir mahallesinde

TARİH:  6 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İster inanın ister inanmayın, Cihangir çok değil 7-8 yıl kadar önce normal bir İstanbul mahallesiydi. Kirpi, yılan ve akrep görmüşlüğüm vardır Cihangir kırsalında. Her mahallenin olduğu gibi, Cihangir’in de bir delisi vardı. Bakkalıyla, çakkalıyla bildiğin mahalleydi işte. Sonra başına kötü şeyler geldi Cihangir’in, her köşede bir bar, bir restoran, ne bileyim, bir kafe açıldı. Derken, bugünün aşağılanan ama imrenilen de semtine dönüştü.

Kötü Kedi Şerafettin (KKŞ), Cihangir’in henüz mahalle olduğu yakın geçmişi anlatıyor. Filmin teknik niteliklerinin ne kadar üstün olduğunu belki de şimdiye kadar duymuşsunuzdur. KKŞ, Türkiye’de animasyon sanatı bu kadar ilerlemiş mi dedirten, dünya standartlarında bir animasyon. Ne kadar övsem azdır. Cihangir’i o kadar kanlı canlı bir hale getirmiş ki film, uzatsam elimle dokunacağım neredeyse, koklasam kokusunu alacağım. Keza karakterler de müthiş. Yaklaşık 10 yıl sürdüğü söyleniyor prodüksiyonun ve müthiş pahalıya çıktığı.

L-Manyak’ta Bülent Üstün’ün çizdiği bu çizgi romanı severdim. Film de elinden geldiğince çizgi romanın dünyasından taviz vermemeye çalışmış. Zaten dakka bir gol bir dedirtircesine, 3 karakter ölüveriyor. Sert bir film bu, öyle dünyanın alıştığı çizgi filmlerden değil. Nevi şahsına münhasır bir çizgi film ve hatta Türkiye’nin bu sanat dalına katkısı diyebiliriz KKŞ için. Benzerini bilmiyorum.

Şerafettin, adı üstünde iyilik miyilik takmayan sert bir karakter olsa da, bol küfürlü konuşsa da yumuşak bir kalbi de olan bir kahraman. Film, Şerafettin’in manita peşinde koşması, çilingir sofrası düzmeye çalışması ve oğlu Tacettin’le ilişkileri üzerine kurulu. Tabii bir de Şerafettin’in yaratıcısı Bülent Üstün’ün kendisini temsil eden zombi çizer karakteri var. Zombi çizerle Şerafettin ve tayfasının bitmek bilmeyen mücadeleleri doğrusu beni sıktı. Zombi gibi, ne zaman ve nasıl öleceği bilinmeyen bir yaratık işin tadını kaçırıyor. Ne zaman nokta, ne zaman virgül, ne zaman yeni bölüm olduğunu okumak imkânsız hale geliyor. Tabii ki doğaüstü yaratıkları ilk kullanan film KKŞ değil ve bu işin doğası böyle.

Film geçmiş Cihangir’de geçse de, bugüne göndermeler de var. Cins kediler ile sokak kedileri iletişim platformu bu nefis göndermelerden biri. Her şey iyi güzel olsa da, KKŞ’nin hikâyesinin yetersiz olduğunu söylemek lazım. İlk heyecanımız geçtikten sonra, aynı hikâyelerin versiyonlarını izlemek durumunda kaldığımızı düşünüyorum. Bir başka güzel dişi kedi, yeni bir çilingir sofrası, zombi çizerle kavga… Keşke filmden çıkınca aklımızda daha fazla şey kalsaydı. Ama o zaman da belki 13+ değil, 18+’lık bir film olacaktı ve bu da mali açıdan fazlasıyla riskliydi.

KKŞ’yi psikanalitik bir okumaya tabi tutmak mümkün mü? Şerafettin, yazar-çizer Bülent Uzun’un id’ini, dizginlemekte güçlük çektiği dürtülerini temsil ediyor sanki. Şero’nun, yazar-çizerin cins vemedeni kedisini öldürmesi, sanki id’le super-egonun kavgası. Ya da belki de kardeş kavgası, nihayetinde ikisi de aynı kişinin ürünü. Yazar Üstün, süperegosunu (yani cins ve “medeni” kedisini) öldürerek kendisini insanlıktan çıkaran Şerafettin’i öldürerek, belki kendi hayvani yanını, dizginlemekte güçlük çektiği id’ini hizaya sokmaya çalışıyor. Böyle bakınca, KKŞ’nin cinsiyetçi değil, cinsiyetçi ve ilkel olanla bir mücadelenin öyküsü olduğu sonucuna da ulaşılabilir. Ama cinsiyetçi ve ilkel olana göz de kırparak.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com