Bu festival oldukça farklı

TARİH:  26 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Datça’da iki yıldan beri bir film festivali var ki, benim ve katılan diğer herkes için bütün film festivallerinden farklı ve özel bir yere sahip. Diğer festivallerde asıl etkinlik film seyretmektir. Datça’da ise film yapılıyor, sonra yapılan filmler seyrediliyor. Aslında benim gibi geriatrikler için değil bu festival. Asıl amacı gençlere kafalarındaki filmi yaptırmak ve onlara film yapım sürecinde sinema profesyonellerinin yardımını sunmak; senaryonun oluşumundan, çekilen filmin kurgulanmasına dek her aşamada gençlere akademik ve profesyonel destek sağlamak. Ben Datça’da bu festivale ilk olarak gazeteci olarak geldiydim ama ortam beni de heyecanlandırdı. Geçen yıl bir kısa film çekiverdim. Bu yıl da kurgucu Mesut Ulutaş’la yeni bir film için fikir alıp verişinde bulunduk. Çok verimli geçti, ufkum açıldı.

‘Kafandakini Çek’
Festivalin fikir babası ve neredeyse her şeyi Levent Arslan. Yıllarca Almanya’da Detmold kentinde, “Get Your Own Picture” (Kafandakini Çek) adıyla bu tarz bir festival düzenleyen Arslan, 2014’ten beri Datça’da da benzer bir etkinlik düzenlemeye başladı. Arslan’a en büyük katkı Almanya’nın sinema üniversitesi Babelsberg’den geldi. Babelsberg Üniversitesi, hem donanım hem de öğretim üyesi düzeyinde festivale katkı sağlıyor. Ayrıca tabii ki Babelsberg üniversitesinin öğrencileri de festivale film yapmak amacıyla katılıyorlar. Profösör Helke Misselwitz, bütün projelerle tek tek ilgileniyor, herkesi cesaretlendiriyor. Babelsberg için Almanya’nın sinema üniversitesi derken dilim sürçmedi. Sinema eğitimi veren başka birçok üniversite var tabii ki Almanya’da. Ama sinema üniversitesi bir tane, o da Babelsberg.

Festivale destek az
64 öğrenci (32’si Türkiye’den, 32’si Almanya’dan) ve 20’ye yakın yönetmen, oyuncu, kurgucu vb.’nin katılımıyla bu yılki festival de hedefine yakında ulaşacak. Yalnız festivale desteğin çok az olduğunu söylemek zorundayım. Sağolsun Datça belediyesi bir miktar yardım yapıyor ama daha fazlasını yapabilir. Umarım gelecek senelerde bu da gerçekleşecektir. Datça’nın kurumlarının bu kadar önemli bir etkinliğe daha fazla sahip çıkmaları gerekir.

45 Yıl: Her şey bir yalanmış

TARİH:  Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aslında çok basit bir konusu var “45 Yıl”ın. 45 yıldır evli bir çiftin erkeği, evlenmeden önce başka bir kadına aşıkmış ve bu kadını hiç unutamamışmış. Evet, bu kadar basit ve bu kadar sıradan bir hikâye bu. Ama asıl hikâye erkeğe dair olan değil. Kocasının hayatında aslında birinci değil ikinci kadın olduğunu keşfeden eşin hikayesi aslolan. Kocasının aldığı her kararda, attığı her adımda ilk aşkının izi var. O kadar ki, adamın ilk aşkının adı Katya, karısının adı Kate. Ve kadının rekabet etme gücü de yok. Rakibesi Katya genç yaşta İsviçre dağlarında bir buzulda sıkışıp kalmış, zaman onun için durmuş. Hiç yaşlanmayan bir ölüyle nasıl rekabet edersiniz?

Andrew Haigh’in filmi başrol oyuncuları Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’a Berlin’de en iyi oyuncu ödüllerini kazandırmıştı. 45 yıllık bir dünyanın bir hafta içinde bilinmedik başka bir renge bulanması, kendi hayatında başrolü başkasına kaptırmanın acısı gibi cümleler kurulabilir filmi özetlerken. Film kısa ama daha da kısa olabilirmiş. Seyredilesi.

‘Dheepan’: İnsanlığa mesaj ve Filmekimi

Bu hafta Saint Petersburg’da (Rusçada Sankt Peterburg) 25. İnsanlığa Mesaj Uluslararası Film Festivali’ndeydim. FIPRESCI jürisi olarak, uzun metraj belgeselleri değerlendirdik ve ödülümüzü İsviçreli yönetmen Markus Nestroy’un “Yukarısı ve Aşağısı” (Abıve and Below) adlı filmine verdik.

Festivalde yarışmalar dışında da zengin bir program vardı. Cannnes Festivali’nden Altın Palmiye’yle dönen ve bu hafta Filmekimi’nde gösterilecek olan “Dheepan” bu filmlerden biriydi. Filmekimi vesilesiyle “Dheepan”a ilişkin görüşlerimi yazmak makul görünüyor.

Jacques Audiard’ı son 3 filmiyle tanıyorum: “Bir Peygamber”, “Pas ve Kemik” ve şimdi de “Dheepan”. Audiard kesinlikle stil sahibi bir yönetmen. Filmlerinin seyirciyi içine alan bir ritmi var. Toplumun kenarda kalmış, sesi pek duyulmayan karakterlerine de özel ilgisi var yönetmenin. “Bir Peygamber”de genç bir Arap, “Pas ve Kemik”te bir sokak dövüşçüsü, “Dheepan”da ise Sri Lankalı göçmenler ön planda. Ama Audiard’ı asıl ilgilendiren sanki şöyle bir şey: Bir defa yönetmen şiddette meyyal ve şiddeti çok da iyi uygulayabilen karakterlere bir hayranlık duyuyor. Bu karakterlerin marjinaller, esmerler olması belki de onlara mistik bir hale ekliyor. Bilinmeyene inanmak daha kolay. Bu marjinal kahramanlara inanmak da belki bu yüzden daha kolay.

Şiddetin türlü halleri
Şiddeti estetize ederken bir yandan da son derece ortalama bir hayatı vaaz ediyor Audiard. Kahramanlar şiddetin içinden geçtikten sonra, bilinmeyen değil, tam da bilinene ulaşıyorlar: Kendi ailelerini kuruyorlar. Zaten şiddetlerinin de siyasi bir içeriği yok, bireysel bir içeriği var. Filmlerin kahramanlarının rakipleri, hem “Bir Peygamber”de hem de “Dheepan”da mafya üyeleri. Dheepan’ın filme politik bir karakter, bir Tamil Kaplanı olarak başlamış olmasının, onun savaş sanatına hâkimiyetini açıklamaktan başka bir işlevi yok. Audiard’ın filmi anti-politik bir film. “Göçün eski kolonyalistlerinizin ülkesine, 5 çayınızı için ve huzura kavuşun” dediği bile söylenebilir. Abartmıyorum.

Filmin hikâyesi
Filmin konusunu biraz anlatmakta yarar var bu aşamada. Filmin kahramanı Dheepan bir Tamil savaşçısı. Ama Tamil Kaplanları’nın yenilgisi kesinleşince, Dheepan yoldaşlarını gömüp Fransa’ya göç eder. Ona, daha önceden tanımadığı ama inandırıcı görünmek için ailesi olarak tanıttığı Yalini adlı genç bir kadın ve İllayal adlı genç bir kız eşlik ederler.

Dheepan mafyanın hâkimiyetindeki bir sosyal konut kompleksinde kapıcı olarak iş bulur. Yalini ise hasta bir eski mafya üyesinin bakıcılığını üstlenir. Yalini bir femme fatale gibi kendi çıkarının peşinden koşarken hem Dheepan’ı tavlar hem de mafya lideriyle flört eder. Dheepan bir aşamada eski liderlerinden biriyle karşılaşır. Tek gözlü, çirkin bakışlı bu adam artık politikadan kopmuş olan Dheepan’ı, “titreyip kendine dönmediği” için döver. Seyirci olarak, hepimiz, Dheepan’ın politikadan elini ayağını çekmiş olmasına çok seviniriz.
Dheepan için mafya liderine haddini bildirmenin ve kadını hizaya getirmenin zamanı gelmiştir. Erkek dediğin kadınını savaşarak kazanır ve bu aşamada Dheepan’ın içindeki Tamil kaplanı canlanır.

Mesajı almayayım
Üslubumdan da belli ya, beni bu konu etkilemedi hiç. Evet, filmi ilgiyle izledim ama ben bu filmin mesajını almayayım. Hele filmin, Sri Lanka’nın eski efendisi İngiltere’de biten bir son sahnesi var ki, “lekesiz zihnin ebedi pırıltısı”nın tablosu gibi. Şaka mıydı acaba? Belki de ben asıl mesajı hiç anlamamışımdır. Ama bu şiddet erbabı erkeklerin, herkesi pataklayıp ailelerini kurdukları Audiard filmleri bana bir şey vermiyor. Mesele politikayı reddedip aile kurmaksa, bunun için cehennemin içinden geçmeye de gerek yok zaten.

Regression: Korku terapisi

TARİH:  10 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin başlığındaki İngilizce yazılmış regresyon sözcüğünün çok sayıda kullanımı var. Filmde ise hipnoza dayalı bir psikoterapi yöntemini belirtmekte kullanılıyor. Hipnoz altına alınan hasta, bilinçliyken bastırdığı ve bu nedenle hatırlamadığı anılarını hatırlıyor. Böylece travmanın ya da sorunun kaynağına inilebiliyor. Fakat bu yöntem bugün eski popülerliğini yitirmiş durumda çünkü insanların gerçek anılarını değil, kendilerinden söylemeleri beklenen uyduruk hatıraları anlattıklarına sıklıkla rastalanmış.

Garip itiraflar
Alejandro Amenabar Oscar kazanmış, “The Others” gibi bir korku başyapıtına imza atmış bir yönetmen. Ama son birkaç filmdir tökezliyor. Bu kez de maalesef öyle olmuş. 1990’larda bir tür cadı avına dönüşen “satanist avı” döneminden bir öykü anlatıyor film. Alkolik bir babanın kızı kiliseye sığınıyor. Babası polise gidip “ben kızıma tecavüz ettim ama hatırlamıyorum” gibi garip bir itirafta bulunuyor. Külyutmaz bir detektif (Ethan Hawke) büyük bir skandalla karşı karşıya olduğuna karar veriyor. İşin içinde polis teşkilatı ve belki de kentin ileri gelenleri de vardır, ona göre.

Sorunlar bir değil
Filmin sorunları bir değil. Öncelikle bu cadı avı haleti ruhiyesini anlamıyor, anlamaya çalışmıyor. Cadı avını eleştireyim derken her şeyi bir küçük “cadı”nın üzerine yükleyip sırra kadem basıyor sonra da. Kaş yapayım derken göz çıkartıyor. Filmin en enteresan karakterleri olan alkolik baba ve kızı, figürandan öteye gidemiyorlar. Oysa babanın suçluluk duygularının nasıl tuhaf sonuçlar verdiği ele alınsa, ne zengin bir materyal var orada. Ya da detektifin paranoyasının altına biraz inmeye çalışsa…
Yazık olmuş, Amenabar için bir geri adım (bir tür regresyon) daha.

Madrid, Ankara, İstanbul: 10’ar yıl arayla 3 bombalama

TARİH:  12 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

11 Mart 2004’te İspanya’da 4 trende 10 bomba patladı. 191 kişi öldü, 1800 kişi yaralandı. Sağcı Aznar hükümeti ABD’nin Irak işgalini desteklemişti. Aznar hükümetinin Irak’taki ABD vahşetini desteklemesine ciddi bir muhalefet vardı İspanya’da. Hem bu haksız işgale öfke duyuluyordu, hem de bu desteğin İspanya’ya bir bedeli olmasından korkuluyordu.

Bombaların El Kaide tarafından konulmuş olması, Aznar’ın Ortadoğu politikasının bedeli olarak görülecekti ki gerçek de buydu. Böyle bir bedel 3 gün sonra yapılacak seçimlerde pahalıya patlayabilirdi Aznar’a. Dolayısıyla suç hemen İspanya’nın PKK’si ayrılıkçı Bask örgütü ETA’ya yüklendi. İçişleri Bakanı Angel Acebes, “Bombalamayı ETA’nın yaptığı kesin, bu konuda hiç kuşkumuz yok” bile demişti. Yandaş İspanya medyası da hükümetten geri kalmayarak ETA’yı suçladı.

Ama yalancının mumu yatsıya kadar yandı. Bombalamaları El Kaide’yle ilişkili hücrelerin yaptığı anlaşıldı. Aznar seçimi kaybetti, Sosyalist Zapatero seçimlerden zaferle çıktı. Muhafazakârlar en çok da yalan söyledikleri için suçlandılar. Hükümetin, Ortadoğu’da bugün de içinde olduğumuz kanlı süreci başlatan Irak işgalini desteklemiş olmasından çok, gerçeği saklaması İspanyol seçmeni kızdırmıştı.

Türkiye’de ise işler farklı gelişiyor. Davutoğlu seçimi yine kazanacak, Ankara bombalamasında IŞİD’in suçu belki de hiçbir zaman net olarak açığa çıkmayacak, hükümet hâlâ PKK, DHKP-C gibi saçmasapan laflar edecek. Burada yalancıların mumu kolay kolay sönmüyor.O muma yeterince sert üfleyemiyoruz. O suçu açığa çıkaracak polis yok, savcı yok, hukuk yok.

Geçmişte bir İslamcı örgütle (İBDA-C ile) PKK’nin adının karıştığı bir bombalama daha olmuştu. 30 Aralık 1994’te İstanbul’da The Marmara Oteli’nin pastanesinde bir bomba patlamıştı. Onat Kutlar ve ablam Yasemin Cebenoyan bu bombalama sonucu ölmüştü. Bu bombalamayı İBDA-C adlı örgüt üstlenmişti. (Bu arada Ankara bombalamasını IŞİD’in üstlenmiş olmadığını da hatırlatalım.) Fakat yapılan soruşturma sonrasına bombayı PKK’nin patlattığı ortaya çıkmış, suçlu yakalanmış, suçunu itiraf etmişti. PKK reddedebilirdi ama ne o aşamada ne de sonrasında reddetmedi. Dolayısıyla aktif olarak üstlenmiş oldu. Ama ne özrünü diledi ne de bu cinayetlerin sözünü etti. Etmesi de gerekmedi çünkü kimse PKK’den hesap sormadı. Çünkü, hükümetine haklı olarak güvenmeyen aydınlara İBDA-C’nin bombayı patlatmış olması daha akla yatkın gözükmüştü. Ben yıllardır yazıp çiziyorum, PKK’nin suçlu olarak tanınması için. Artık vazgeçtim ama özür dilemesi için de yazıyordum. Bu suçun kimin tarafından işlendiğinin bilinmesi için çok çaba harcadım, harcayacağım da.

Bunu anlatmam şundan: Evet, PKK insanlık suçları işlemiş ve işleyebilecek bir örgüttür. Benim, ablamı öldürmüş olan bu örgüte sempati duymam söz konusu olamaz. Bunun tartışılacak bir yanı yok.

Ankara bombalamasında PKK’nin suçlu olmadığına eminim ama. Görünen köy kılavuz istemiyor çünkü. AKP hükümetinin IŞİD’le yıllardır süren flörtünün bedelini ödüyoruz. Suruç’u, Diyarbakır’ı bombalayanlarla türdeş bu katiller. Adana’da Sarin gazıyla yakalanan katillerin serbest bırakılmasını unutmadık. O sarin gazının bedelini Suriyeliler hayatlarıyla öderken, bizimkiler Obama’yla birlikte savaş tamtamları çalıyorlardı Esad’a karşı.

Tabii, şu da var: IŞİD ve PKK başka güçler tarafından kullanılıyor olamaz mı? Evet, elbette olabilir. Bu örgütlerin ne yapıp yapmadıklarına odaklanmaktansa, arkalarındaki güçlere odaklanmak kimilerine daha makul gelebilir. Haklı olabilirler ama bu, bana biraz ormana bakmaktan ağaçları görmemek gibi geliyor. Ormanı görelim tamam ama ağaçları da teşhiş edelim.

Bu bombalama, vatandaşının güvenliğini sağlayamayan devletin meşruiyetini sorgulanır hale getirdi. Devletin meşruiyeti sorgulanınca, akla darbe senaryoları gelmeye başladı. O zaman çare ne? Geniş tabanlı koalisyon! AKP’nin bütün gericiliği ve gayrımeşru işlerinin sineye çekilerek düzenin bekasının sağlanması. Zaten CHP’nin hesap sormaya niyeti olmadı hiç. Evet, büyük hesap bu olabilir. Buna karşı yapabileceğimiz çok az şey var maalesef. Ama buna bakarak, AKP-IŞİD suç ortaklığını görmezden gelmek yapılacak iyi şeylerden biri değil. Yalancıların mumunu söndürmek herkesin görevi.

Amy: Babacığının kızı

TARİH:  24 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amy Winehouse’un vücudu dövme içinde. İşin tuhafı bu dövmelerin çoğu bir gemicinin vücuduna yakışır cinsten; hiç de bir genç kızın yaptıracağı cinsten dövmeler gibi gözükmüyorlar. Çıplak kadınlar var mesela bu dövmeler arasında. Ama bu çıplak kadın dövmelerinden birinin üstünde bir yazı var: “Daddy’s Girl” yazıyor sol omzunda. Amy’nin trajedisini tanımlayan tam da bu sözcükler. İğrenç bir çarkın dişlilerine kapılmış, bir küçük kız çocuğu, “babacığının kızı” olarak kalmış, büyüyememiş bir genç kadın.

YARALI RUHLAR

Pop dünyasının raf ömrü 27 yıl olan ürünleri var: Janis Joplin, Jimi Hendrix, Jim Morrison ve Kurt Cobain gibi. Ortak özellikleri çok önemli sanatçılar olmaları. Yaralı ruhlar olmaları. Her birinin uyuşturucuya ihtiyaç duyuran acıları olması. Sinir uçları açıkta yaşamaları, kendilerini koruyamamaları. Ve nihayetinde onların etinden, sütünden sonuna kadar yararlanmak için salyaları akarak bekleyen çakalların, müzik şirketlerinin elinde heba olup gitmeleri.

Amy Winehouse bu 27’ler kulübünün son halkası oldu. “Amy”, Asif Kapadia’nın çok başarılı bulunan belgeseli “Senna”dan sonra yaptığı film (erkekler soyadları, kadınlar adlarıyla anılır filmlerde!). Kapadia yine başarılı bir iş çıkarmış, film, kimi zaman daha kısa olabilirdi diye düşündürse de. Winehouse’un hayatı anı filmleri, televizyon klipleri ile görselleşirken, ses bandında da arkadaşlarının, sevgililerinin onunla ilgili görüşlerini dinliyoruz filmde.

Amy, babasının annesinden ayrılmasının travmasını ömür boyu atlatamamış ve bunun farkında olan, şarkı sözlerine Freud’u dahil edecek kadar ruhsal karmaşasına hâkim ama o karmaşayı yaşamaktan kaçınamayan bir genç kız, genç kadın. Zamanının dışında bir müzik zevki var. Amy bir popçu değil, bir caz şarkıcısı olarak yetişiyor. Ella Fitzgerald’lar, Billie Holiday’ler, Tony Bennet’ler onun idolleri.

ACI,ÖFKE,SEVİNÇ…

Fark edilmesi ve zirveye çıkması uzun sürmüyor. Amy, hayatını müzikalleştirebiliyor. Acısını, öfkesini ve sevincini neredeyse dolaysız bir dille şarkılarına aktarabiliyor. Bir yandan seçkin caz dinleyicisine de hitap eden bir caz vokalisti iken, bir yandan da en rock’n’roll hayatı yaşayıp en edepsizce dürüst şarkı sözlerini yazıyordu (Back To Black şöyle başlıyor: Pişmanlığa ayıracak vakti yoktu/s*kini her daim ıslak tuttu).

Ama bu dürüstlük, onun her an düşmesini bekleyen paparazzileri üzerine çekiyor. Londra’nın en rock’n’roll çevresi olan Camden’a taşınması, burada uyuşturucuyla tanışması, kendisi gibi özyıkım eğilimi olan Blake Fielder’la fırtınalı birlikteliği ve babasının fırsatçılığı Amy’yi trajik sonuna hızla yaklaştırıyor.

Filmin belki de en önemli kusuru, neredeyse kusursuz biçimde yetenek öğüten ve 27 yılda tüketen bir çarkı yeterince ifşa etmemesi olabilir. İş çarkta başlamıyor ve bitmiyor tabii ki ama bu nadide yetenekleri korumak için daha fazla bir şey yapılabilmeli… Kimse kimseyi, uykusunda uçağa bindirip başka bir ülkeye konsere götürememeli. Paparazzilere karşı daha sıkı yasalar olmalı. Amy, Amy, Amy… Keşke yaşasaydın be kızım.

Çok Pişmiş: Yeni hedonist dünya

TARİH:  31 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sinemada neredeyse yeni bir tür var: Aşçı filmleri. Türk sinemasının da Ferzan Özpetek (hemen hepsinde bir şeyler vardır ama özellikle Karşı Pencere), Fatih Akın (Soul Kitchen) ve Çağan Irmak (Issız Adam) vasıtasıyla ziyaret ettiği bir tür bu. Animasyonundan (Ratatouille) romantik komedisine (Aşk Tarifi), dramına (Eat Drink Man Woman) her tür örneği sinemalara yılda birkaç kez düşüyor. Bu yemek düşkünlüğünün, 1980 sonrası dünyasını; Reagan, Thatcher ve Özal’la simgelenen bir tüketim ve haz kültürünün egemenliğini gösterdiği düşünülebilir. Gurme kelimesi de dilimize bu dönemde girmişti. “Sosyalist” yazarlar gurme yazıları da yazmaya bu dönemde başlamıştı (misal Murat Belge).

Ama böyle deyip de geçmemek lazım herhalde. Çok büyük bir saptama değil bu zaten. Başka nedenleri de vardır belki ama şurası kesin: Aşçılık eskiden ikinci sınıf bir meslekti, şimdi birinci sınıf bir iş oldu. Eskiden üniversite mezunlarının, organik gıda yetiştirmek, aşçılık yapmak gibi hevesleri olmazdı. Şimdi var.

“Çok Pişmiş” bu yeni tür içinde çok hatırlanacak bir yere sahip bir film değil. Bradley Cooper’ın maço, sert aşçısının zamanla hayatta mesleki başarıdan daha önemli şeyler de olduğunu keşfetmesinin hikâyesi “Çok Pişmiş”. Tipik, zamanla yumuşayan ve sevmeyi öğrenen erkeğin hikâyesi. Ne çok haz veriyor ne de ağızda kötü bir tat bırakıyor.

Bulantı: Dev bir adım

TARİH:  31 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Bulantı”, Zeki Demirkubuz kahramanları için bir yenilik içeriyor. Bu kahramanlar ya bir girdaba kapılmışçasına, tutkularının peşinden giderler ya da hayata kayıtsız kalırlar. Kayıtsız kalanlar durumlarını entelektüelize eder ve savunur. Bu sözlerim çok genel geçer ve yeniden sınanmaya muhtaç ama doğru olduklarını kabul edelim. Bulantı’nın baş karakteri kayıtsız Demirkubuz kahramanları içinde ilk kez ötekilere ihtiyacı olduğunu kabul eden biri olarak filmin finalinde eskilerden farklılaşıyor. Bugüne kadar sert bir kabuğun arkasında saklanan, bu korkak, kibirli ve sevgisiz karakterlerden biri ilk kez duygularını koyuveriyor. Bunun hayırlı bir haber olduğunu düşünüyorum.

Demirkubuz’un kendisinin canlandırdığı Ahmet, film boyunca 4 kadınla ilişkiye giriyor. Erkek kardeşiyle kısa bir ilişki dışında hiçbir erkekle yakınlaşmıyor. Erkek kardeşiyle de yakınlaşmıyor zaten, ona bir süre katlanıyor. Üç kadınla cinsel yakınlık yaşıyor, üçünü de sevmiyor, üçü de Ahmet’i terk ediyor. Ahmet hem kimseyi sevmemek istiyor hem de herkes tarafından sevilmek. Tipik bir Demirkubuz kahramanı olarak en büyük heyecanı başkasının kadınını baştan çıkarırken yaşıyor. Öyle ki, filmin en erotik sahnesi, kadın sevgilisiyle konuşurken Ahmet’in onu okşamaya başladığı sahne. Çok yazdım, yine yazacağım, bence bu Ödipal karmaşanın (ya da Oidipus kompleksinin) bir göstergesi. Babanın karısı olarak göründüğü zaman kadını çekici bulan biri Ahmet. En çekici kadın, başkasının kadınıdır, anne figürüdür. Ahmet’in filmin finalinde dul bir annenin ayaklarına kapanması, hem ona (anneye)karşı kurduğu fantezilerin özrünü dilemesi, hem onun kucağına dönme isteğinin göstergesi, hem de yasını tutmaya başlamasının işareti. Ahmet, filmin hemen başlarında karısını ve küçük kızını kaybeden ama onların yasını tutmayan bir adam. Ahmet ilk defa duygularına izin veriyor, ilk defa bir insana sana muhtacım mesajı veriyor. Bu hem Ahmet için, hem Demirkubuz kahramanları için hem de Demirkubuz sineması için dev bir adım. Bu adımın henüz çok zayıf olduğunu da düşünüyorum. Tıpkı, Ahmet’in ayağına kapandığı kadının topal, dul ve yoksul bir kadın oluşu gibi. Zaaf, ancak büyük zafiyet içindeki bir kadın karakter karşısında yaşanabiliyor. Beşiktaş taraftarı bir de erkek çocuk ötesinde, başkalarına, daha güçlü erkek ve kadınlara da açılabilmesine daha çok zamanı var bu kahramanların. Ama bir gedik açtılar.

Spectre: Ilımlı emperyalizm

TARİH:  7 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ilımlı İslam gibi bir kavram var ama içerik olarak Siyasi İslamın pek de ılımlı olabildiğinin bir kanıtı henüz görülmedi. Aynı şey emperyalizm için de geçerli. Ilımlı emperyalizm diye bir şey yok sadece çok vahşisi ve kanlısı var. Büyük Britanya vahşi emperyalizmin en önde gelen temsilcisiydi 20. yüzyıla kadar, sonra koltuğunu ABD’ye kaptırdı. Şu sıralarda ABD’nin baş destekçisi olarak dünya sahnesinde yerini alıyor.

MIŞ GİBİ YAPIYOR
Fakat Batı emperyalizminin dünya kültüründeki en meşhur ajanı hâlâ 007 James Bond olmayı sürdürüyor. Bond, kendisini yeniçağa uyarladı. Artık görünüşte kadınlara daha çok değer veriyor ve hatta politik olarak da dünyanın sorunlarına duyarlıymış gibi yapıyor. Son “Spectre” filminde mesela iha’larla insan öldürmenin yanlış sonuçlar verebileceği, kurunun yanında yaşın da yakılabileceği ima ediliyor. Eski usül cinayetlerin, gökyüzünden bomba yağdırmaktan daha insani olduğu ima ediliyor. Ayrıca ABD’deki Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (National Security Agency-NSA) bütün dünyayı dinlediği Snowden sayesinde ortaya çıkmıştı. Dinlenmenin de rahatsız edici, etik olmayan bir şey olduğu Spectre’ın savları arasında. Ama bunlar ne derece ciddiye alınabilir, bütün derdi düşünmeden eğlendirmek olan bir filmde? Emperyal majestelerinin hizmetindeki bir süper kaharamanı konu alan “Spectre”, Bond filmlerinin kötü adam Anglo-Sakson olmaz kuralına uyuyor mesela. Kadınlara daha fazla kişilik verdiğini iddia ediyor ama bu iddiası da pek inandırıcı değil. Kadınlar yine özünde aynılar, Bond karşısında belki 5 dakika daha fazla soyunmadan durabiliyorlar.

SKYFALL, İYİ BİR FİLMDİ
Fakat bütün bunlar mesele değil. Skyfall, iyi bir filmdi. Bir Bond filmi de iyi olabilir. Fakat “Spectre”da uyumamak için kendimi zorladım. Bu kadar eften püften bir konuya, bu kadar yüzeysel karakterlere ve bu kadar merak uyandırmayan bir olay örgüsüne bir Bond filminde uzun zamandır rastlamamıştım. Esas kız olarak da sevimsiz bulduğum, Abdellah Kechiche’e “Mavi En Sıcak Renktir”den sonra açtığı savaşa tepki duyduğum Lea Seydoux konulunca, filmin çekici olabilecek bir unsuru daha tablodan çıkmış oldu, en azından benim için.

“Spectre” 2,5 saatlik bir vakit kaybı.

Hayatın Kıyısında: Yas, röntgencilik ve evlilik

TARİH:  21 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Angelina Jolie ve Brad Pitt’in adlarını aynı filmin afişinde görmek magazinel bir filmle karşı karşıya olduğunuz hissi verebilir. “Hayatın Kıyısında”nın pop’la uzaktan yakından alakası yok oysa. Jolie’nin bu üçüncü yönetmenliğinin sonucunu karşılaştırabileceğimiz filmler daha çok 60’ların ve 70’lerin sanat sinemasından geliyor. Benim aklıma Bertolucci’nin “Çölde Çay” ve “Paris’te Son Tangosu” geldi, başkaları Kubrick’in “Gözü Tamamen Kapalı”sı, Antonioni’nin “Macerası”nı ve Rosselini’nin “İtalya’ya Yolculuğu”nu anmış. Şimdi düşününce Ceylan’ın “İklimler”i de bu kategoride değerlendirilebilir.

Film, krizdeki bir evliliği anlatıyor. Filmin çifti New Yorklu iki entelektüel: Yazar Roland (Brad Pitt) ve emekli dansçı Vanessa (Angelina Jolie). “Çölde Çay”ın seyyah çifti gibiler; turistten çok, Fransa kıyısındaki sakin bir kıyı kasabasına yaşamaya gelmişe benziyorlar. Otel odasına girer girmez, mobilyaların yerini yaşam tarzlarına uygun halde yeniden yerleştiriyorlar. O odada uzun süre yaşayacaklarını düşündükleri belli.

Fakat erkek de kadın da derin bir mutsuzluk içindeler. Yazar yazarlığını yapacak halde değil. Kadın ise tamamen içine kapanmış. Ne kocasına ne de hayatta başka herhangi bir şeye ilgi duyuyor. İçki kadehi ellerinden düşmüyor. Ama aralarında yine de çok cidddi bir fark var. Adam hayatla ve karısıyla bağ kurmaya çaba harcarken, kadın ilgisiz ve tepkisiz kalıyor. Adamın bunalımının nedeni, karısının bunalımı gibi gözüküyor. Film, kadının neden bu kadar melankolik olduğunu uzun süre saklıyor. (Dolayısıyla ben de bu yazıda açık etmemeliyim. Tabii, bu da yorumu çok kısıtlayan bir şey.)

Bir süre sonra çiftin yanındaki odaya, yeni evli genç bir çift yerleşiyor. Vanessa yandaki odaya bakan bir delik keşfediyor odalarında ve yandaki çifti dikizlemeye başlıyor. Ve işler giderek tuhaflaşıyor. Roland da Vanessa’ya komşularını dikizlemede eşlik etmeye başlıyor. Çiftler tanışıyor. Vanessa, çiftin erkeğine kendi kocasınınkiyle tıpatıp aynı olan bir ceket seçiyor (Paris’te Son Tango’da sevgilisine kocasının robdöşambrından alan bunalımlı ve evli kadını hatırlıyor musunuz?)

Kadının derdi ne; ne yapmaya çalışıyor? Yas, haset, kıskançlık, melankoli, röntgencilik (voyörizm) ve evlilik krizi… Ben filmi bütün yavaşlığına rağmen ilgiyle izledim. Yakın zamanda iki göğsünü birden kaybeden Jolie’nin, melankolik bir film yapıp hem de yeni memelerini bol bol sergilemesi anlaşılır bir durum. Yavaşlığı ve tekrarlarıyla çoğu izleyiciyi sıkacağı kesin filmin. Ben yine de tavsiye ederim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com