Sessiz Çığlık: Annenin ölümünün ardından

TARİH:  13 Şubat 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Joachim Trier, ilk filmi “Reprise” ile 10 yıl önce İstanbul’da Altın Lale’yi kazanmıştı. O günden bugüne Norveçli yönetmen 2 film daha yaptı. İkinci filmi “Oslo, 31 Ağustos” ile Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yarıştı. “Sessiz Çığlık” ise geçen sene Altın Palmiye adayları arasındaydı. “Sessiz Çığlık”, yönetmenin ilk İngilizce filmi olma özelliği de taşıyor. Ama Londra’da sinema eğitimi almış olan Trier için İngilizce çalışmak belli ki hiç zor olmamış. Trier, sanatçı bir aileden, hatta sülaleden geliyor. Dedesinden anne-babasına sinemayla ilgilenmemiş kimse yok neredeyse hayatında. Şanslı çocuk.

Merkezi nerede?
“Sessiz Çığlık” parçalı bir film. Parçalı derken, kopuk kopuk, ileri-geri sıçramalı, rüyayla gerçeğin iç içe geçmiş olmasının ötesinde bir şey de söylemek istiyorum. Trier, karaktere önem vermekle birlikte, formalist (biçimci) bir geçmişi olduğunu söylüyor. Bu biçimcilik, çizgisel ya da lineer bir anlatımı tercih etmemiş olmasının nedenlerinden. Ama asıl açıklayıcı olan Trier’in, filminin bir müzik albümü gibi olmasını hedeflemiş olması. Yani birçok şarkıdan oluşan bir albüm gibi olmasını istemiş “Sessiz Çığlık”ın. Her birinin hit olmasını arzuladığı çeşitli parçalardan oluşan bir müzik albümü gibi… Sonuçta ortaya, zamanda ve mekânda sıçramalı bir yapı çıktığı gibi, parçadan parçaya bakış açısının ve kahramanın da değiştiği bir anlatı çıkmış. Bu parçaların her biri hit olacak kadar iyi değil. Ama asıl sorun bütünün bu parçalı yapıdan mustarip olması. Filmin bir merkezi olmayınca, etkisi de o derece dağınık oluyor. Yapbozun parçalarını kavramaya çalışarak izlemek, seyirciyi aktif hale getiriyor getirmesine ama bütünün duygusal bir iz bırakmasını da zorlaştırıyor. Film bittikten sonra, her şeyi yeniden bir araya getirme gereği hissediyorsunuz. Belki de filmi ikinci bir kez izlemek farklı bir tat bırakır. Ama “Sessiz Çığlık” kimi parçalarının etkileyiciliğine rağmen, unutulmaya mahkûmmuş gibi duruyor.

Filmin en güzel sahnesi
Film, savaş fotoğrafçısı bir kadının ölümünden 3 yıl sonrasında geride kalan ailesine neler olduğuna bakıyor. Savaş fotoğrafçılığı tuhaf bir meslek. Her an ölümle baş başa olmayı gerektiriyor. Söz konusu olan başkalarının ölümü değil sadece. Bazen meslektaşlarınızın ölümüne şahit olmak, bazen yaralanmak söz konusu; tabii eğer şanslıysanız ve kendiniz ölmediyseniz. Bu mesleği yapmak için belirli bir psikolojide olmak gerekir herhalde. Hayattan bir tür kopukluk ve/veya bir tür kendini kanıtlama isteği söz konusu olsa gerek. Mesleğin kendisi de hayattan kopukluğu, bağ kuramamayı besleyen türden. Hem mekânlar, insanlar, koşullar sürekli değişiyor, hem de her şey, her an kayıp gidebiliyor. Isabelle Huppert filmde bu fotoğrafçının duygusal kopukluğunu başarıyla canlandırmış. Ama bir fotoğrafın ya da tek notalı bir şarkının ötesine geçmiyor karakterinin derinliği. Keza geride kalan eşi Gene (Gabriel Byrne) de benzer durumda, derin bir iz bırakacak karakter tasviri yok; Byrne’ün iyi oyunculuğuna rağmen. İki erkek kardeşten büyük olanı (Jesse Eisenberg) bir empati yaratamayacak kadar ikiyüzlü. Bir tek küçük kardeşin hikâyesinde, hit olabilecek bir ton var. Conrad (Devin Druid), annesinin ölümünden babasını sorumlu tutan, bilgisayar oyunlarına meraklı ve cheerleader (ponpon kız) kızlardan birine âşık yeni yetmede, seyirciye daha derinden dokunabiliyor. Çünkü karakterin kendisi bir başkasına hakikaten dokunmayı hem istiyor, hem de bunun olanaklı olduğuna inanıyor. Ve seyirci olarak biz de onun bu çabasıyla özdeşleşebiliyoruz. Conrad’ın âşık olduğu kızla bir akşam birlikte yürüdükleri sahne filmin en güzel sahnesi. Sonuç olarak “Sessiz Çığlık” hitlerle dolu bir albüm olmamış ama en azından hit olabilecek bir şarkı içeriyor.

Saul’un Oğlu: Yeryüzü cehenneminde iki gün

TARİH:  20 Şubat 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir Nazi toplama kampında geçen “Saul’un Oğlu”nu izlemek bir korku tünelinden geçmek gibi. Filmin kahramanı Saul’ü bir an bile yalnız bırakmadan izleyen kamera, seyirciye arka planda olan biten dehşeti sesler ve bulanık görüntüler ile aktarıyor. Dehşeti net bir şekilde göstermektense bu şekilde aktarmak çok etkili bir strateji. Bilincin, kabul edemediği sertlikteki bir gerçekliği bilinçaltına süpürmesine, bulanıklaştırmasına ve ardından bilinçaltına süpürülen gerçeğin kabus olarak geri dönmesine benziyor filmin görsel dili. Herşey bir rüya gibi netlikten uzak ve olan bitene bütünsel olarak anlam vermek imkansız.

Öte yandan Nazi Almanyası’nın Yahudileri, Çingeneleri, sosyalist ve komünistleri yok etme yöntemi son derece rasyonel ve bulanıklıktan uzak. Soykırım tarihinin en sınai tip olanı, Nazilerin yaptığı soykırım. Bu “iş” için gaz odaları, krematoryumlar (ceset yakma ocakları) ve her türlü gerekli yan sanayii kurmuşlar. Maliyeti en aza indirmişler.
Faşizm denilince akla Almanya geliyor ama bütün Avrupa suçun ortağı. Bu suçla en az hesaplaşmış olanlar Polonya ve Macaristan gibi bugün faşizme en meyyal olan ülkeler.

Saul Auslander bir Macar Yahudisi. (“Auslander” Almanca’da yabancı demek). Toplama kampında Sonderkommando olarak görev yapıyor. İşi, kampa getirilen ve doğruca gaz odasına gönderilenlere çobanlık etmek, ölüleri krematoryuma taşımak, yerleri silmek ve külleri ırmağa dökmek. Sonderkommando’lara “sırdaş” da deniliyor. Gaz odasına gönderilenlere başlarına geleceği anlatmıyorlar. Kendi soydaşlarını ölüme gönderirken ağızlarını açmıyorlar. Nihayetinde Sonderkommando’ların da bir kullanım süresi var. Birkaç ay sonra onlardan da kurtulunuyor.

“Saul’un Oğlu”nun konusunu bilmekle etkisinin azalacağını düşünmüyorum. Filmin atmosferi yaşanılır, anlatılmaz. Ama yine de konuyu bilmeyi istemeyenler bundan sonrasını okumasınlar çünkü filmde olan biteni anlatmak ve tartışmak niyetindeyim.

Saul (Géza Röhrig), filmin hemen başında bir grup Yahudiyi gaz odasına sokanlar arasında yer alıyor. Yahudiler gaza maruz bırakıldıktan sonra, kapılar açıldığında bir delikanlının hala yaşadığı görülüyor. Gaz odasından sağ çıkmak istisnai bir durum. Delikanlı kamp doktoru tarafından boğularak öldürüldükten sonra, cesedi otopsi için ayrılıyor. Saul, bu çocuğun cesedine, başta anlam veremediğimiz bir nedenle sahip çıkıyor. Sonradan, bu çocuğun Saul’un gayrımeşru oğlu olduğunu öğreniyoruz. Ya da en azından Saul öyle düşünüyor. Ve Saul, bu çocuğa dini kurallara uygun bir cenaze töreni düzenlemeyi, gömülürken başında bir hahamın kaddiş (Yahudi fatihası demek mümkün sanırım) okumasını sabit fikir haline getiriyor.

Saul, Oğlu ve Pamuk’un ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ı
Orhan Pamuk, ‘Kırmızı Saçlı Kadın’da, Batı kültüründeki baba katli temasıyla, Doğu kültüründeki oğul katli temasını birarada işliyor. Baba katli, Sofokles’in “Kral Oedipus”undan başlayıp, Freud üzerinden Oedipus karmaşası adını alarak günümüze taşınmış. Ben de yazılarımda sık sık Ödipal karmaşa kavramını kullanırım. Madalyonun diğer yüzünde ise Fars edebiyatının “Şehname”si (Firdevsi) var. Şehname’de ise Rüstem’in oğlu Sührab’ı öldürmesi anlatılıyor. Pamuk, kitabında Doğu’nun, oğul katli hikayelerine neden bu kadar yatkın olduğunu da soruyor.
“Saul’un Oğlu” bir oğul katli hikayesi olarak da okunabilir. Saul, oğlu olduğuna inandığı delikanlıyı gaz odasına tıkan görevlilerden biri. Yani, oğlunun ölümünü bizzat hazırlayan kişi Saul. Bu vicdan azabıyla, bu ağır suçla hesaplaşmak kolay değil. Filmin kurbanları bulanık göstermesi, bir anlamda Saul’un onları bireyler olarak algılamak istemeyen tavrını da yansıtıyor. Ama Saul oğluyla karşılaşınca, yaptığı işin vicdani ağırlığıyla da yüzleşiyor. Öldürdüklerinden biri, bütün kimliği ile zuhur ediyor, netleşiyor.

Rüstem ile Sührab’ın hikayesiyle, Saul ve oğlu arasındaki benzerliğin şöyle bir yanı daha var. Rüstem oğlu Sührab’ı terk eder. Saul da belli ki oğlunu terk etmiştir, çünkü oğlan gayrı meşrudur. Saul’un dışında kimse, onun bir oğlu olduğunu dahi bilmez. Anneyle oğlun, babanın yokluğunda başbaşa kalması, babanın ruhunda bir kıskançlığa neden olmuş olabilir. Ve Saul, Rüstem gibi bilinçaltında oğlunu cezalandırmak istemiş olabilir.

Saul’un, çevresindeki herşeye kayıtsız kalırken, sabit bir fikirle oğluna dini bir cenaze töreni düzenlemeye çalışmasının anlamı burada. Bir babanın katlettiği oğluna kendini affettirme; öbür dünyada onu rahata erdirme çabası, Saul’un yapmaya çalıştığı. Okuduğum İngilizce eleştirilerin hiçbirinde böyle bir yoruma rastlamamam açıkçası beni şaşırttı. Mesela David Edelstein adlı eleştirmen, o çocuğun Saul’un oğlu olmadığından her nasılsa kesinkes emin ve Saul’un davranışını “delilik” olarak tanımlıyor. Saul’un hakiki oğlu olsa da olmasa da, Saul’un, o çocuğun oğlu olduğuna inanıyor olması, bize neden yetmiyor?

Macaristan’ın Avrupa’nın doğusu olduğunu da hatırlamak lazım. Macaristan’dan bir oğul katli hikayesi çıkması, sanırım Amerika’dan çıkmasından daha olası. Ve sanırım baba katli temasına yatkın kafalar, oğul katli temasını algılamakta güçlük çekiyor.

Saul’un parçası olduğu başka şeyler de oluyor kampta. Olan biteni fotoğraflayarak dış dünyayı haberdar etme çabasının parçası oluyor Saul. Ya da Sonderkommando’ların başlattığı ayaklanmada rol oynuyor. Ama Saul bu eylemlere ruhen katılmıyor. Onun aklı sadece ve sadece oğlunun cenazesinde. Saul belki de kurtulacağına hiçbir zaman inanmıyor ve hatta daha büyük ihtimalle kurtulmayı istemiyor. Oğluna düzgün bir cenaze yaptıktan sonra ölmek Saul için belki de arzulanan seçenek.

Filmin finalinde beliren Ari ırktan çocuk, Saul’un ona gülümsemesi ve filmin bu çocuğu takip ederek bitmesinin anlamı ise, benim için muğlak.

Filmin dili
Filmin akla hemen gelen iki öncüsü var. Birisi Elem Klimov’un “Gel ve Gör”ü. Klimov, Ukrayna’da Babi Yar adlı uçurumda yapılan Nazi katliamlarını anlatırken, bulanık arka plan görüntüleri kullanmış ve akıldan çıkmayan bir film yapmıştı. Bir diğer örnek ise kahramanlarının peşini bir an bile bırakmayan Dardenne kardeşlerin filmleri. Öte yandan filmin çerçeve oranının darlığı, Xavier Dolan’ın “Annesi”ni hatırlatıyor. Klostrofobi duygusunu artırıyor bu darlık.
“Saul’un Oğlu” Laszlo Nemes’in ilk filmi. Nemes gökten zembille inmemiş. Daha önce yaptığı başarılı kısa filmler var. Bela Tarr’ın asistanı olarak çalışmış olması, Nemes’in sağlam eğitiminin en önemli öğesi. Yine de bir ilk filmin Cannes ‘da yarışması, üstüne üstlük Büyük Ödül’ü ve FIPRESCI’nin en iyi film ödülünü kazanması olağanüstü bir durum. Saul’un Oğlu daha sonra içlerinde Altın Küre’de en iyi yabancı film de olmak üzere 40 civarında ödül kazandı.
Bütün bunları söyledikten sonra filmin entelektüel çerçevesinin de, görsel çerçevesi gibi dar olduğunu söylemek mümkün diye düşünüyorum. Saul’un Oğlu, ilk planda duyusal bir deneyim yaşatmayı, seyirciyi Auschwitz benzeri bir toplama kampının içine, kurbanların arasına (Sonderkommando’yu da kurban olarak görmek lazım) atmayı hedeflemiş. Bunda çok da başarılı olmuş. Saul karakterinin de bir ilginçliği var, bir tekdüzeliği olsa da. Fakat daha fazla karakterden, diğer kurbanların ruh halinden, Alman subayların ya da erlerin durumundan ya da bu vahşeti, bu canavar insanları yaratan kapitalizmin doğasını sorgulamaktan uzak bir film Saul’un Oğlu. Yine de yılın en iyilerinden biri ve Oscar’ın haklı adayı.

15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali Şubat ayımızı güzelleştirdi

TARİH:  27 Şubat 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

>>Anomalisa: Festivalin en iyisiydi. Açılışta gördüğüm bu animasyonun kahramanı, yabancılaşmanın bir türü gibi görülebilecek ama fiziksel nedenleri de olan bir sendromdan mustaripti (fregoli sendromu). Yani insanları birbirinden ayırt edemiyor, herkesi tek bir kişi gibi algılıyordu. Bu kişinin işinin pazarlama konusunda seminerler vermek olması, her insanı bir tür müşteri olarak gören bir bakış açısını taşıyor olması da manidardı. Karısı, eski sevgilisi, hatta oğlunu bile aynı gören kahramanımız, sonunda farklı görünen, çekingen, utangaç ve kendine güvensiz bir kadınla bir yakınlaşma yaşıyor ama sevişmenin ardından yine her şey eski haline rücu ediyordu. Diyalogların mükemmelliği, değişen ruh hallerinin nüanslarındaki inceliği, aynı anda hem komik hem acıklı olabilen sahnelerin çokluğu ve mükemmel seslendirmeyle Anomalisa bir kez daha seyretme isteği bıraktı. Charlie Kaufman ve Duke Johnson imzalıydı Anomalisa.

>> Aşk 3D: Festivalin olay filmi Gaspar Noe’nin 3 boyutlu “Aşk”ıydı. Film hakkında bayağı kötü şeyler duymuştum ama ben filmi beğendim. Evet, çok uzatmıştı, daha kısa olmalıydı. Ama bütün ayrıntısıyla gösterilen sevişme sahnelerini söylenenlerin aksine mide bulandırıcı değil çoğunlukla estetik buldum. İlişkinin gidiş gelişleri iyi işlenmişti: Eş değiştirme fantazisine açılıp ardından pişman olmalar, aldatmalar, uyuşturucu deneyleri, güzel komşu kızla yine sonu hüsranla biten fantaziler… Doğrusu filmin biraz yüzeysel olduğu da söylenebilir. Yine de, ufak ufak denenen (“Mahremiyet”, “9”Şarkı” vs.) cinselliğin bütün grafikliğiyle perdeye yansıtılması çabaları içinde yeni bir aşamayı gösteren “Aşk”a hoşgeldin diyorum.

>> Suriyeli Aşk Hikâyesi: Hayatını siyasete adamış bir insan, sürgüne gitmek zorunda kalırsa ne olur? Üstelik bu insan bir erkek değil, evli ve çocuklu bir kadınsa? Suriyeli Ragda kendini devrime adamış bir sosyalist/komünist. (Filmin büyük kusuru Ragda’nın ideolojisini muğlak bırakması ve Suriye iç savaşındaki aktörlerden ve onların destekleyicisi ülkelerden hiç söz etmemesi. Suriye’de olan biteni Esat’la halk arasındaki savaş indirgemesi.) Kocası ise artık politikayla ilgilenmeyen bir Filistinli. Ragda ve ailesi ne zaman Suriye’den uzaklaşsa Ragda bunalıma giriyor. Kendisi olamıyor. Bu durumda kocası ve ailesiyle arasına bir uçurumun girmesine yol açıyor. Sorun mülteciler açısından güvenli bir ülkeye kapağı atmakla bitmiyor. Köksüzlük ve amaçsızlık da öldürücü olabiliyor.

>> Babasının Kızı: Finlandiya’da, Finli bir anne ve Türk bir babanın kızı olarak doğan ve annesiyle babasının ayrılmasından sonra babasıyla yaşayan Melisa Üneri, babasından kopuş sürecini anlatmış. Çok akıcı, çok çarpıcı, çok cesur ve çok dürüst. Hadi olabildiğince dürüst diyelim, hakikati tam anlamıyla bilmediğimize göre… Neredeyse ensest sınırlarında dolaşan baba kız ilişkisi, bir babanın neler yapmaması gerektiği üzerine bir eğitim filmi olarak da gösterilebilir. Babayı da kutlamak lazım fakat, kendisine tutulan aynaya bakma cesareti gösterdiği için.

>> Janis: Hüzünlü Küçük Kız: Amy’den sonra bir başka 27’lik yani 27 yaşında hayata veda eden rock/pop yıldızının hikâyesi daha. Janis’in, lise yıllarında ırk ayrımına karşı duruşundan dolayı şiddete, mobbinge maruz kalmış olması ve nihayetinde ksas’ı terk etmek zorunda kalması, hikayenin bilmediğim bir yönüydü. Janis’i daha da çok sevdim. Bu büyük şarkıcı, Amy gibi yaralarını hiçbir zaman tam anlamıyla iyileştiremiyor fakat. Hele müzik dünyasında kadın olmak hele o yıllarda hiç kolay değil. Müzik endüstrisi de işleri kolaylaştırmaktan çok zorlaştırıyor. Hüzünlü bir hikâye.

>> Ayrık Otu: Bu İspanyol filmin başrol oyuncusu ve senaristlerinden Alvaro Ogalla’nın müthiş sempatikliğinden çok şey kazanıyor. Ogalla filmde kendisini pek öyle görmese de bir tutunamayanı (Gonzalo) canlandırıyor. Bir gün Katoliklikten çıkmaya karar veren kahramanımız bunun hiç de kolay olmayacağını kısa sürede anlıyor. Kurumlar, bireyi kıskıvrak kuşatmıştır ve ayrıksılığa yer yoktur. Hoş Gonzalo da öyle radikal kopmalara çok hazır değildir. Çocukluktan beri ensestiyöz ilişki içinde olduğu kuzeninden, hakkında fanteziler kurduğu annesinden kopacağı yoktur. Bu küçük bütçeli film, küçük ve sevimliydi.

>> Kayıp ve Güzel: Pietro Marcello’nun Locarno’da yarışan filmi kurmaca ile belgesel arasında dolanıyor. Seyri hoş, görüntüler güzel ama filmin temaları arasındaki bağ fazlasıyla muğlak. Bir miktar da İtalyan folkloru bilmek filmden daha fazla zevk almanın ön şartı gibi gözüküyor. Konuşan bir mandanın da olduğu bu filmden aldığım mesaj şu: En azından kırmızı et yemeye bir gün veda etmeliyim. Evet; kızım bir büyüsün hele.

>> Suikastçı: Bir kez daha seyretmeliyim. Açıkçası, dikkatimi toplayamadım. Görüntüler çok iyiydi, ne anlatıyordu acaba?

>> Sığınak: Bu Alma filmi iyi başladı. Sürreel atmosferi bir yere kadar çok keyifli gitti. Aile ve çocukları hasta eden ilişkiler, Yorgos Lantimos’un filmlerini hatırlatıyor. Ama film aynı tadı koruyamadı.

>> No Home Movie: Chantal Akerman’ın sinemasını pek tanımadığım için utanmalıyım, evet. Ama bu filmi seyredince çok da merak duymadım doğrusu. Akerman annesiyle ilişkisinden görüntüleri kurgulamış. Bol bol boş an içeren bir film. Bazen ilginç diyaloglar var ama hangi insan ilişkisinden bazı anları kurgulasan o kadar olur.

>> Belirsizlik Teorisi: The Residents Hakkında Bir Film: The Residents hakkında bildiklerimize daha doğrusu bilmediklerimize yeni pek bir şey eklemiyor.

>> İşte Bu Her Şeyi Değiştirir: İşte ne her şeyi değiştirirmiş? Anlayan beri gelsin. Naomi Klein’ın Şok Doktrini kitabını çok sevmiştim. Ama yazarın her konuda yepyeni bir şeyler bulma iddiasının zırt dediği yer işte burası. Klein, küresel ısınma konusunda sanki çok önemli bir keşif yapmış gibi ortaya çıkmış ama söylediği yeni hiç bir şey yok. Eski bilinenleri de doğrusu iyi toparlayamamış. Kapitalizm demeye çekinen bir eylemci var filmde. Klein, filmde bu çekingenliği saptasa da aynı çekingenliğe kendisi de katkıda bulunuyor. Sorun küresel kapitalizm Naomi, çocuğun adını koysana!

>> Körlük Üzerine Notlar: Filmin 20. dakikası geldiğinde sonunda körlük üzerine bir şeyler söyleyecekmiş hissine kapılıyor seyirci. Körleşen kahraman körlük üzerine notlar almaya karar veriyor, sonunda. Hah, film artık ilginçleşecek diyoruz ama olmuyor. Körlük kötü, tanrı inancı iyiymiş. Ama tanrı iyi olduğuna göre, körlük de bir hediye olmalı mıymış neymiş.

 

2016 Oscar’lar: Mustang, Revenant, Spotlight ve Siyah sorunu üzerine

TARİH:  5 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Oscar ödülleri dağıtıldı, büyük “merak” sona erdi. Aslında en iyi filmi “Spotlight”ın alması dışında büyük bir sürpriz olmadı. Leonardo’nun Oscar sorunu çözüldü. O da bize küresel ısınma konusunda duyarlı bir konuşma yaptıktan sonra, muhtemelen özel jetine atlayıp evine gitti. Tabii ki dünyanın ısınmasından Leonardo’yu sorumlu tutatacak değilim ama Oscar töreninin ve o geceye katılan kitlenin kişisel tüketimlerinin yarattığı çevre kirliliği, yoksul milyonlarca insanınkine bedel olabilir. Dünyanın en zengin ve en hovarda yaşam tarzına sahip olanlarının katıldığı bu törende de, bu mesajın veriliyor olması güzel öte yandan. “Ne yapsın Leonardo?” deyip filmlere geçelim.

The Revenant:
Bu film hakkında tek yazdığım şey, facebook’taki paylaşımımdı. O paylaşımımda filmi “lüzumsuz” olarak nitelendirmiştim. Hala filmin lüzumsuz olduğunu düşünüyorum. Evet, Emmanuel Lubezki müthiş bir görüntü yönetmeni, aldığı Oscar’ı hak ediyor. Görsel efektler ya da bilgisayarda yaratılan imgeler de çok başarılı. Filmin bunlardan başka bir erdemi de yok. Konu inandırıcı değil hatta saçma. Tarihsel gerçeklerle de örtüşmüyor. Örneğin filme esin kaynağı olan yaşam öyküsünde Leonardo’nun karakterinin bir oğlu yok, dolayısıyla olmayan oğul öldürülmüyor da. Dolayısıyla yaşanan hikayede alınan bir intikam da yok, hatta terk etme eyleminin affedilmesi var. Ama bunlar filmin asıl kusurları değil. Hikaye gerçekle uyumsuz olsa da iyi bir hikaye olabilirdi. Değil. İkna etmediği gibi, sağlam bir mesajı da yok.

Çakma Tarkovski, çakma Mallick, çakma Kurosawa, çakma Cuaron, çakma Yılmaz Güney… Filmi seyrederken bunları düşündüm. Tarkovski’den araklanan planlar zaten sosyal medyaya düştü. Mallick taklidi anılar ve fısıltılardan da söz edildi. Dersu Uzala’daki gelen fırtınaya karşı barınak yapmadan pek söz edilmedi. Cuaron’un “Children of Men”indeki kameraya kan sıçraması sahnesinin taklit edilmesinden de söz edilmedi sanırım. Yılmaz Güney’in “Yol”undaki atın karnını açıp, içinde ısınma sahnesini ise filmin yeni kurgusunda izleyeceğiz. Ama bir Güney hayranı olan ve kesişen hayatlar tarzı filmlerinde “Yol”dan ilham aldığını söyleyen Inarritu’nun “Yol”un bu hikayesini bildiğini varsayabiliriz. Reklam kökenli Inarritu gerçek sanatçılardan çalıp çırpmayı, göz boyamayı ve malını satmasını iyi biliyor.

Mustang:
Bu saatten sonra Mustang’in kendisinden söz etmektense, neden bir fenomen olduğunu anlamaya çalışmayı daha anlamlı görüyorum. İlk filmlere özgü birçok kusur barındıran, ikna etmeyen ama kimi erdemlere de sahip Mustang vasat bir film olarak, gelip geçecekken, nasıl oldu da bu noktalara kadar geldi? Nasıl oldu da bir ödül canavarına dönüştü; eleştirmenlerden, yönetmenlere ve oyunculara Batı’da bu kadar çok kalbi fethetti? Bu sorunun cevabını filmin üstün niteliklerinde arayıp bulamayız çünkü öyle nitelikler filmde yok. Bu sorunun cevabı Batılının Doğuluya, Hıristiyan’ın Müslüman’a bakışında yatıyor bence.

Bir başka yurtdışında yaşayan Türkiye kökenli yönetmenin, çok başarılı olmuş filmini hatırlayalım: Fatih Akın’ın “Duvara Karşı”sını. “Duvara Karşı”nın kahramanı da vahşi bir at (mustang bu anlama geliyor) diyebileceğimiz bir Türk kızıydı. Sibel Kekilli’nin canlandırdığı karakter cinsel özgürlüğünü yaşamaya kararlıydı. Bunun için göstermelik bir evlilik yaparak ailesini tatmin ediyor, sonra bildiğini okuyordu. Türkiye’ye döndüğünde ise başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmez dedirtecek cinstendi. Tecavüze uğruyordu, bıçaklanıyordu vb. Bütün bunlar Türkiye’de yaşanan şeyler elbette. Önemli olan filmin kurduğu Batı-Doğu karşıtlığıydı. Biri özgürlük, diğeri şiddet ve baskıyı temsil ediyordu. Batılıyı ve Doğuluyu tam da Batılının görmek istediği şekilde gösteriyordu film. Doğulu kadın ezilen olduğu için kültürün yeniden üretimindeki sorumluktan muaftı, İslamcının baskısından kurtarılması gereken masumdu. Ne İslamcısı demeyin! Sight&Sound gibi ciddi bir dergide Sibel’in ailesi İslamcılar olarak nitelendirilmiş, ben de “ne İslamcısı!” diye bir okur mektubu yazmıştım ve S&S’in okur mektupları bölümünde yayımlanmıştı. Sıradan bir Müslüman, Batılı için açıkça siyasal anlamları olan İslamcıyla aynı şeydi.

Aynı durum “Mustang” için de geçerli. “Mustang”in kızları ya da vahşi atları da İslam’ın elinden kurtarılması gereken masumlar Batılının gözünde. The New Yorker dergisinden Richard Brody bu kılzarı “victims of İslamic orthodoxy” olarak niteliyor. Yani “İslami ortodoksluğun kurbanları” diye. Alo? Ne islam ortodoksisi yahu? Neden söz ediyorsunuz siz? Kafayı mı yediniz, diyesi geliyor insanın. Bu kavramı Slant dergisinin ya da internet sitesinin yazarı Ed Gonzalez de pek beğenmiş. O da “Mustang’s… five sisters literally and figuratively imprisoned by Islamic orthodoxy” demiş. Yani şu meşum İslam ortodoksisinin resmen hapsettiği kızcağızlar… Ed Gonzalez, Türkiye için bir Arap ülkesi de demişti ama benim okur mektubumdan sonra Arap ülkesi Ortadoğu ülkesi olarak değiştirilmiş. Sıradan bir Batılı için Ortadoğu’da yaşayan bütün halklar Araptır. Türk, Kürt, Fars ve Arap ayrımı yapmayı beceremezler. Bunun için cahil İslamofob olmak da gerekmez. Liberal bir film eleştirmeni için de durum farklı değil.

“Duvara Karşı” ve “Mustang” örneğinde de görüldüğü üzere Batılı için suçlu belli: İslam. Bu, açıkça dinsel bir ırkçılıktan başka bir şey değil. İslamofobi tam da bu! Bunun için Le Pen’e, Donald Trump’a filan bakmaya gerek yok. En liberale bakmak dahi yeter. Peki Mustang filminin suçu mu bu, filmin böyle çarpık algılanıyor olması? Sanırım, bu sorunun cevabı kısmen de olsa evet!

Ben dinlerin toplumlardan çıktığını, toplumların dinlerden çıkmadığını düşünürüyorum. Tabii ki arada diyalektik bir ilişki var ve tek taraflı bir belirlenim söz konusu değil. Dünya üzerindeki bütün toplumlarda kadının şu ya da bu ölçüde ezildiğini, ikincilleştirildiğini görüyorum. Dinler de bunu yansıtıyor ve yeniden üretiyor. Ne kadar laikleşilirse, toplum ne kadar ilerlerse, kadın da o kadar özgürleşiyor, din o kadar geriliyor. Ama ortada “kadın dostu” ve “kadın düşmanı” dinler yok. Hepsi birbirine benziyor. Özellikle bir dini ya da toplumu geri veya gerici görmeyi ise ırkçılık olarak değerlendiriyorum. Batılının “Mustang”i göklere çıkarmasının ardında bilinçaltlarında yatan bu ırkçılık ve kendini üstün görme hali var.

Batı’da kadına mutlak özgürlük, Doğu’da kadına mutlak şiddet var bakışı hem “Duvara Karşı”da, hem de “Mustang”de yeniden üretiliyor. Mustang kızlarının başına da pişmiş tavuğun başına gelmeyecek şeyler geliyor ve nihayetinde en küçük kız soluğu Batı’da, Türkiye’nin en Batılı kenti İstanbul’da alıyor. Ve özgürlüğe kavuşuyor.

Söz konusu iki filmin de devşirmelerce yapılmış olması da enteresan. Bir Batılının düşüneceği ama söylemeye utanacağı şeylere, otantiklik, ikna edicilik katıyor devşirme bakışı. Osmanlı ordusunun en başarılı olduğu dönemde devşirmelerden oluşması boşuna değildir. Devşirmelerin kraldan çok kralcı olma potansiyelleri mevcuttur.

Laf uzadı, diğer filmlere yer kalmadı. Kısaca “The Danish Girl” ve “The Room”u çok çok vasat filmler olarak görüyorum. Spotlight’ın en iyi film seçilmesine, çocukluğunda cinsel tacize uğramış biri (evet, hayatımda bu da var!) ve gazeteci olarak sevindim. Hak ediyordu, çok şahane bir film olmasa da.

Son söz, siyahların aday gösterilmemesi tartışması üzerine. Irkçılık var ve elbette bu film üretimine de yansıyor. Ama son yıllarda bu ayrımcılığın en az yansıdığı yerlerden biri herhalde Hollywood. Bu yılki protestoların abartılı olduğunu düşünüyorum. ABD’de Siyahların nüfusa oranı yüzde 12 civarında. Sinemaya da Siyahların bu oran civarında yansımaları beklenebilir. Bunun altında olması yoksulların pek film çekebilecek güçlerinin olmamasındandır ve Siyahlar Beyazlara göre daha yoksuldur. İşe bu eşitsizlikten başlamak gerek önce. Ve sonra da buradan devam etmeli. Sinemaya ne kadar işçi sınıfı öyküsü yansıyor? Kaç hizmet sektörü çalışanı filme konu oluyor? Hayatları ABD destekli operasyonlarda, karışıklıklarda tarümar edilen milyonlarca Ortadoğulunun kaçının hayatı filmlere yansıyor? Niye kimse, “bunlar neden sinemamızda eksik?” diye protesto etmiyor. “Bana ödül niye yok?” diye olay çıkarıyor Hollywood’un miltimilyoner Siyahları, başka bir dertleri yok. Hadi canım siz de!

Şimdi bunu engellemek için uzun zamandır çalışmayan eski kuşağın oy hakkı ellerinden alınacakmış. Ne saçma! Peki, yaşlı kadın oyuncular yaşlı erkek oyuncular kadar rahat iş bulabiliyor mu? O yaşlı oyuncular içinde, 68’liler, Siyahların eşit haklara sahip olması için mücadele edenler, bu uğurda çok acı çekenler de var. Onların oy hakkı ellerinden alınınca Siyahlarla Beyazlar eşit olacak, öyle mi?

Hollywood aklı işte.

Hasret: Kedilerin, hayaletlerin ve kayıpların İstanbul’u

TARİH:  12 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ben Hopkins 2008’de, Altın Portakal’ı “Pazar-Bir Ticaret Masalı” ile kazanmıştı. Yarışmacılar arasında kimler yoktu ki. Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Çağan Irmak, Derviş Zaim, Erden Kral, Semih Kaplanoğlu, Hüseyin Karabey, Selim Evci… Büyük sürprizdi Hopkins’in kazanması. Bizim o sıralarda tanımadığımız Hopkins kariyerinin başlarında, çok kısa bir dönem için de olsa, İngiltere’de büyük beklentilerin nesnesi olmuş fakat sevenlerini hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu bilgiyi kendisiyle Montreal’de yaptığım kısa konuşmada öğrenmiştim. 2014’te Montreal’de yarışan filmi “Lost in Karastan” o kadar kötüydü ki bu çakma “Borat” filmini sonuna kadar izlememiş, sinemadan çıkmıştım. Hopkins, Brecht’ten izler taşıyan “Pazar”la bende yarattığı beklentiyi yıkmış, beni de İngilizler gibi hayal kırıklığına uğratmıştı.

Güzel bir sürpriz
“Hasret” güzel bir sürpriz. “Hasret” bir belgesel ama tam da değil. Kurmacayla karışık, yalan da söyleyen, doğru da söyleyen bir belgesel. Neyin doğru neyin yalan olduğunu film bitince anlıyorsunuz.
Film İstanbul’a bir televizyon kanalı için film çekmeye gelen bir ekibin görüntüleriyle açılıyor. Yönetmen Ben Hopkins ve ekibi, çalıştıkları kanalın bütçesi kısıtlı olduğu için, mülteciler gibi bir konteynerin içinde gemiyle geliyorlar şehre (Aki Kaurismaki’nin filmi Le Havre’ı hatırlatan bir biçimde). Kanalın istediği belgesel tarzı, Hopkins’in kişisel zevkleriyle uyum içinde değil fakat yönetmenin daha iyi bir iş bulma imkânı da yok. Yaşadığı işsizlik ve ruhsal çöküntü, onu bu tarz işleri kabul etmeye mecbur etmiş.

Kaybolmuş bir şehir
Fakat yönetmen kısa bir süre içinde tv kanalının istediği formatın dışına çıkıyor ve İstanbul’un güzellikleri yerine Gazi Mahallesi’ni, Armutlu’yu, kentsel dönüşüme direnenleri, terk edilmiş Rum Yetimhanesi’ni ve terk edilmiş AVM’leri filmine sokuyor. Bu süreçte film ekibini de kendisine yabancılaştırıyor. Tanıştığı eksantrik bir tarihçi/figüran onu İstanbul’un diğer yüzüyle, ölülerin ve hayaletlerin İstanbulu’yla ve kedilerin iktidarda olduğu tarih öncesi İstanbul’la tanıştırıyor. Gitgide kimliğini kaybeden şehirle birlikte yönetmen de kendisini kaybetmeye başlıyor. Artık ekibini de kaybetmiş olan yönetmen gündüzleri uyuyup, geceleri dolaşıyor. Ta ki…

Ve duygular karışır

Türkiyeli olmak denilince akla hüzün geldiğini ilk kim söylemişti bilemeyeceğim. Ben Hilmi Yavuz’un Nâzım Hikmet şiirinde rastladım sanırım ilk: “Hüzün ki en çok yakışandır bize/ belki de en çok anladığımız”. Sonra Orhan Pamuk dünyaya tanıttı, hüzün sözcüğünü. İki bin yıllık İstanbul kenti, mutluluğu ve hüznü hep birlikte yaşattı sakinlerine. Ayça Çiftçi, Altyazı’daki yazısıyla hatırlattı: Atıf Yılmaz’ın 1966 tarihli “Ah Güzel İstanbul”u da kaybolan bir İstanbul’un hüznünü anlatıyor.

Yönetmeninin postmodern, postyapısalcı bir film olarak tanımladığı “Hasret”, bu kentte yaşayan bizlerin melankolik ruhunu en iyi anlatan filmlerden biri. Hopkins beklentileri yeniden yükseltti. Umarım gelecekte bizi yine geçmiş filmlerine hasret bırakmaz.

Mükemmel Bir Gün: Kuyudaki ceset

TARİH:  19 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Adı “Mükemmel Bir Gün” olan bir filmi beğenmemek mümkün mü? “Sağolun, varolun, iyi bir gazete çıkarmak için elimizden geleni yapıyoruz işte. Teveccühünüz, biraz abartmışsınız, henüz mükemmel değiliz ama o gün de gelecek. Yalnız BirGün bitişik yazılıyor”, demek geçti içimden. Dedim, nitekim.

“Mükemmel Bir Gün” Yugoslavya iç savaşının son günlerinde geçiyor. Filmin kahramanları Yugoslavlar değil fakat. Orada yardım faaliyetlerinde bulunan bir grup Birleşmiş Milletler görevlisi. Bunlar, savaşın bütün yıpratıcılığına karşı mizahı bir tür direniş yöntemi olarak geliştirmiş olan bir grup insan. Fakat ne kadar mizaha sığınsalar da yaşam koşulları çok ciddi ve çok sert. Neyse ki mizahla birlikte bir sinik duyarsızlık geliştirmemişler, ellerinden geldiğince hayata pozitif bir müdahalede bulunmaya çaba harcıyorlar.

Filmin iki kaşarlanmış erkeği var. Birini Benicio del Toro (filmde Mambru), diğerini Tim Robbins (filmde sadece B) canlandırıyor. Mambru ekip lideri. Yıllardır bu tarz bölgelerde bulunmaktan kendisine hiçbir düzen kurmamış olan B’nin, dolayısıyla ailesi filan yok. Mambru’nun bir karısı var. Mambru’nun eski sevgilisi Katya (Olga Kurylenko) da ekibe katılınca, Mambru, Katya ve uzaktaki eş arasında bir gerilim hattı oluşuyor.
Ekibin film boyunca temel sorunu ise, içine atılan cesetle “kirletilen” bir kuyuyu temizlemek ve yöre halkına temiz ve bedava su sağlamak. Kuyuyu kirletenler parayla su sağlamayı da biliyorlar çünkü. Ama cesedi çıkarmak için ip gerek ve ipi bulmak da, o günün koşullarında hiç kolay değil…

Araya başka hikâyeler ve başka kahramanlar da giriyor. Saf ve deneyimsiz ama sebatkâr Fransız yardım görevlisi Sophie (Mélanie Thierry) gibi. Bir başka kahraman da annesi ve babasından kopmuş bir küçük çocuk.

Bütün bu hikâyeler gevşek bir biçimde birbirine tutturulmuş ve fakat film akıcılığını yitirmiyor. Doğrusu filmin iki kusuru var. Birisi, açıkçası filmin fazlasıyla erkek bakış açısından veriliyor oluşu. Filmin iki kadınının birbirleriyle fazla ilişkileri yok. Kurylenko örneğinde erkeklerin cinsel ilgisinin odağı olmanın ötesine pek geçememek söz konusu. Thierry’nin rolü ise fazlasıyla çocuksu. Bunların dışında film şu önemli soruyla da hiç uğraşmıyor: Eskiden farklı etnik gruplardan insanlar birbirleriyle evlenirken ve bu bir sorun oluşturmazken, bir anda nasıl her şey değişti? Savaşı kimler, nasıl körükledi? Barış mümkün değil miydi?

İyi oyunculuklarıyla, akıcılığıyla, mizahıyla ve zaman zaman dokunaklı anlarıyla keyifle izlenen film nihayetinde derin bir iz bırakmadı bende. Ama tavsiye ediyorum.

Durun! Siz kardeşsiniz!

TARİH:  26 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Batman Süpermen’e Karşı: Adaletin Şafağı

Filmin Türkçedeki adı “Batman Süpermen’e Karşı” değil. Filmin adı: “Batman v Superman: Adaletin Şafağı”. Batman ile Superman arasındaki “v” İngilizcedeki “versus”ün yani “karşı”nın kısaltması. Bunu da ortalama bir Türkiyeli’nin elbette bilmesi gerekir ama ben yine de Türkçeleştirdim. Adaletin Şafağı bölümü ise Türkçeleştirilmiş. “Dawn of Justice” ne demek bilir halkımız elbette ama haklılar, ne olur ne olmaz. Ben ilk bölümü de Türkçeleştirerek karmaşaya son vermiş oldum. Batman’a hadi Batman diyelim ama Süpermen’i Superman diye yazamıyorum nedense. O konuda tutarsızım.

Batman Süper’i kıskanıyor
Batman niye Süpermen’e karşı? Çünkü Süpermen, dünyayı kurtarayım derken etrafı çok yakıp, yıkıyor. Haliyle bir sürü insan zayii oluyor. Bunların arasında Batman Holding’in, yani Wayne Enterprises’ın çalışanları da var. Haliyle Batman çok kızıyor. Batman biraz da Süper’i kıskanıyor sanki.
11 Eylül benzeri imgelerle açılıyor film. Yıkılan yeni binalar, gökdelenler ve onların sokakları dolduran tozu dumanı çok net olarak 11 Eylül’ü hatırlatıyor. Süpermen’in bolca neden olduğu, Amerikalıların “collateral damage” dediği istenmeyen savaş zayiatları da bu dönemde dilimize girdi. Keza, işkence tartışmaları Ebu Greyb’in ortaya çıkmasıyla Amerika’nın, dolayısıyla dünyanın gündemini belirledi. İşkence nerden çıktı derseniz, filmin ilerleyen bölümlerinde Batman’in düşmanlarına muamelesi resmen işkenceye giriyor da ondan. Batman kötü adamları dağlıyor!

ABD olmanın sorunları

Yani, süper bir güç olmanın, ABD olmanın sorunları iki süper kahraman üzerinden önümüze getiriliyor. Ve deniliyor ki: Güç, ister istemez kötü yan etkileriyle birlikte gelir. Nihayetinde iyiyiz ama maalesef kötü olmak zorunda da kalıyoruz. Bu filmin mesajını bu kadar doğrudan siyasi bir şekilde okumak abartılı gelebilir. Ama inanın değil. 17 Şubat 2016’da Amerikan başkan yardımcısı John Kerry tweet’inde, Hollywood patronlarıyla yaptığı toplantıya dair “çok olumlu geçti” diyordu. Toplantıda IŞİD’e karşı Hollywood’un nasıl bir “karşı anlatı” geliştireceği konuşulmuştu. Hollywood, Amerikan devletinin propaganda araçlarından biridir, nokta. Propaganda illa devlet stüdyolarında üretilir diye bir şey yok, özel sektör kendi devletine elbette her türlü hizmeti verir. Vermiştir, verecektir. ABD, Hollwood’un dünyaya ne mesaj vereceğini, rastlantıya bırakmaz.

Süper bildiniz Süper!
Filme gelirsek… Aslında ortada doğru dürüst bir senaryo olmadığı için ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Süpermen, Lois Lane ile aşkını sürdürüyor. Lois mümkün olduğu kadar çıplak, Süper mümkün olduğu kadar giyinik halde banyoda işi pişiriyorlar. Süper, Lois’i yine kucağına alıp kurtarıyor. Batman’e gelirsek, o da dekolte konusunda oldukça yaratıcı kıyafetler giyen bir kadınla yakınlaşıyor. Sonradan bu kadının da bir süper kahraman olduğunu anlıyoruz. Adaletçi süperler liginden “Wonder Woman”mış kendisi. Başlıktaki “Adaletin Doğuşu” adı da ona işaret ediyormuş, yani bir sonraki süper kahraman filmi “Wonder Woman”ı konu alacakmış. Yoksa gerçek anlamda adalet doğmayacak, Hollywood bile bunun farkında olabilir.

Film, üçüncü saatine girdiğinde Süper ile Batman kapışıyorlar. Ama gel gör ki, ikisinin de annesinin adı “Martha” değil miymiş? Bu onları kardeş yapmaz mı? Yapar, bence. Bu nedenle de ikili, akıllarını başına toplar, kardeş kavgasına son verir ve asıl düşman Lex Luthor’a ve onun canavarına karşı savaşır. Lex Luthor’u Jesse Eisenberg’in, Sosyal Ağ’daki Zuckerberg karakterine benzer bir şekilde oynadığını not edelim. Yeni, kötü işadamı tipi artık, bu hippiden bozma, spor ayakkabı giyen Zuckerberg ve Jobs gibler olacak gibi. Diğer oyuncular ise Bat’te Ben Affleck, Süper’de Henry Cavill, Lois’de Amy Adams ve Wonder Kadın’da Gal Gadot. Hiçbiri bir iz bırakmadı.

Başka ne var filmde? Bol bol kavga, dövüş, kafa ütüleyen bir müzik ve benzeri şeyler. Ne desek boş, seven yine sevecek.

Son söz THY’ye
Ama son bir söz THY’ye. THY bu filme sponsor olmuş, filmde bir ürün yerleştirmesi dahi var. Hollywood’a bu desteği vermeye gerçekten gerek var mıydı? Yazık olmuş, milletin parasına. Türkiye sinemasına bir faydası olmayan THY’nin, paramızı çarçur etmesine sinirlendim ve üzüldüm.

Yitik Kuşlar: Parçalanmış hayatlar

TARİH:  2 Nisan  2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yitik Kuşlar”, Türkiye Ermenileri için bir ilk niteliği taşıyan bir film. İlk kez Türkiyeli bir Ermeni yazar/yönetmen (Aren Perdeci ve Ela Alyamaç) 1915 yılında yaşananlar üzerine bir film yapıyor. Sırf bu açıdan bile “Yitik Kuşlar” önemli bir film. Ama muhtemelen yine bu yüzden dönem, oldukça ürkek ve çekingen bir şekilde dile getiriliyor.

Masalsı bir dünya
Film iki küçük çocuğun, iki kardeşin dünyasını anlatıyor. Masalsı bir görsel dünya kuruyor. 1915 öncesi bir tür kayıp cennet bu çocuklar için. Çocuklar, anneleri ve büyük anne/büyük babalarıyla birlikte yaşıyorlar. Babaları Osmanlı Ordusu için savaşıyor. Fakat bir gün herkesin ikametgâhlarını bildirmeleri talebi geliyor devletten. Sadece bir an, Ermenilerin o kadar da huzurlu bir yaşamları olmadığını kilisedeki tartışmada anlıyoruz. Kimi gençler isyan bayrağı açmış, Osmanlıya karşı direnişe geçmiş. Ermenilerin tarlalarını yakmış birileri. Bunlar o kısa tartışmada söylenenler.
Ve sonra, bir gün çocuklar dışarda ormandayken, köy/kasabadaki herkes sürgüne gönderiliyor. Ailelerini aramak için yola koyulan çocuklar da bir süre sonra ayrı düşüyor.

Filmin eksikleri yok değil
“Yitik Kuşlar”ın ürkek olduğunu söylemiştim. Filmde hiçbir şiddet sahnesi yok. Kötü biri de yok. Masalsı atmosfer baştan sona korunmuş. Soykırım ya da katliam sözü edilmiyor. Bunlar çok da tuhaf değil aslına bakarsanız. Kolay olsaydı bu konu üzerine film yapmak, bugüne kadar çok sayıda film görmüş olurduk. Fakat filmin sorunları bunlarla sınırlı değil. Oyuncu performansları genelde kötü. Çoğu mizansen fazlaca amatör.

Yine de görmeye değer “Yitik Kuşlar”ı.

Bir konuda bu vesileyle bir laf etmek isterim. Bizde ülkenin bölünmesi denilince sadece ülke toprağının bölünmesi anlaşılır. Bölününce bir bölüm toprak yitecektir. Peki neden topraktan daha da önemli olması gereken insan anlaşılmaz bölünmeden? Bir bölüm insanın yitmesi toprağın yitmesinden daha mı önemsizdir? Ermenileri yok edenler ülkeyi bölmüşlerdir.

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dikkat: Bu yazı filmin finaline yönelik ipucu vermektedir!

Zavallı ABD halkı! Topraklarında düşman güçlerini sadece bir kez, o da anakaradan uzakta Pearl Harbor’da olmak üzere sadece 1 kez gören ABD, yine de işgal korkusu altında yaşamaktan kurtulamıyor. Öyle olmasa, Amerika’yı işgal altında gösteren bunca film çekilmezdi değil mi?

Hiçbir nesnel temeli olmayan bu korku beslendikçe Amerikan militarizmi semiriyor. Şöyle ya da böyle her yıl çoğu Ortadoğu halkları üzerine tonlarca bomba atılıyor ve yeni intihar bombacılarının yetişmesi için verimli bir ortam yaratılıyor.

Film, evdeki eşyalarını toplayan genç bir kadının görüntüsüyle açılıyor. Michelle evi terk etmektedir. Arabasına atlayan kadın akşam saatlerinde bir kaza geçirir. Uyandığında bir evde hapistir. Kendisini tutsak alan adam, bir saldırı olduğunu, uzaylıların ya da bir gücün ülkeyi işgal ettiğini, dışarısının yaşanamayacak denli tehlikeli olduğunu (nükleer ya da kimyasal kirlilikten dolayı) söyler kadına. Kadını kaza yapmış halde bulmuş ve kurtarmıştır.

Michelle bu söylenenlere inanmaz. Ama ya gerçekse? Ya gerçekten bir saldırı olmuşsa? Film, bu gerilim üzerinden yürür…

Mary Elisabeth Winstead ve John Goodman iyi oynuyorlar. Film de iyi çekilmiş ama sonuçta seyretmeseniz de olur.


Yeniden Başla: Yas ve yabancılaşma

TARİH:  9 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yeniden Başla”, karısını bir trafik kazasında kaybettikten sonra, hayatını kelimenin tam anlamıyla yıkıp yeniden kurmaya çalışan bir işadamının öyküsünü anlatıyor.

“Yeniden Başla”nın kahramanı Davis (Jake Gillenhaal) kendi ifadesiyle son 10-12 yıldır hiçbir şey hissetmemiş birisi. Kendi duygularına yabancılaşmış, sadece başarı odaklı yaşayan ve başarılı da olmuş bir işadamı. Zengin bir adamın kızıyla evlenmiş ve aynı adamın yanında çalışmaya başlamış. Kayınpederinin beğenmeyen bakışları altında işini sürdürmüş. Her şey böyle de sürüp gidecek gibiymiş, ta ki başta sözünü ettiğimiz trafik kazası gerçekleşene kadar. Davis, duygusuzluğuyla yüzleşmek zorunda kalınca kendisindeki anormalliği derinden fark eder. Davis’in sıradan fanilere göre büyük bir avantajı vardır. Davis çok zengindir. Dolayısıyla hayatını kelimenin tam anlamıyla yıkmaya başladığında, kaybettiklerini yerine getirebileceğini bilir. Yıkmak deyince evet, basbayağı yıkmaktan söz ediyorum. Nihayetinde yaşadığı evi yıkmaya kadar giden bir süreç bu.

Filmin hikâyesi ve kahramanları
Davis’e bu yolculuğunda yoksul bir anne ve onun klasik rock meraklısı oğlu da eşlik ederler. Doğrusu “Yeniden Başla”yı izlerken keyif aldım. Jake Gyllenhaal pek de inandırıcı olmayan hikâyeyi ve kahramanı ilginç hale getirmişti. İnandırıcı olmayan derken şunu da eklemek lazım: Ölüm karşısında insanın gidebileceği mantık dışılığın sınırı pek yok. Kavrayamadığımız, başa çıkamadığımız bir şey varsa o da ölüm. Belki de bütün dinlerin varoluş nedeni ölüm, daha doğrusu ölümle baş etmekte yaşadığımız zorluk. Dolayısıyla Davis’in hikâyesini de metaforik almakta yarar var. Filmin kestirmeden ulaşılan sonu yoksa hiç yenilir yutulur gibi değil. Ama metaforların, fazlasıyla ete kemiğe bürünmüş olması gibi bir sorunu da var filmin. Hayatını yıkıp yeniden kurmanın, her şeyi yıkmaya dönüşmüş olması gibi.
Sinemanın standart kusurlarından biri bu filmde de mevcut. Kadınlar birer gölgeden ibaret. Hem Davis’in karısı, hem de sonradan edindiği halkla ilişkilerci tek çocuklu kadın (Naomi Watts) birer karaktere dönüşmüyorlar. “Yeniden Başla”yı keyifle seyrettim dedim ama yazmaya koyulduğumda da hatırlamakta zorluk çektim. İyiye işaret değil.

35. İFF: Festivalden kalanlar

TARİH:  18 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Önce belgeseller ve belgeselimsiler:

Vatanım (Irak Yıl Sıfır)

Beş buçuk saatlik, iki bölümden oluşan bu belgesel sanırım festivalin en çok iz bırakan filmi oldu bende. Filmin yönetmeni, kameramanı, kurgucusu ve yapımcısı Abbas Fahdel, Fransa’da yaşayan bir Iraklı sinemacı. Mart 2003’te Irak’ın ABD tarafından işgalinin hemen öncesinde Fransa’daki sinema eğitimine ara verip, Bağdat’a geliyor. Yakın ailesini, abisini, yeğenlerini vs. savaşa hazırlanırken filme alıyor. Başka Iraklılarla da görüşüyor; savaş başladığında, çocukların gönderileceği kırsal kentlere gidiyor. Ayrıca televizyondan görüntülere yer veriyor. Çıkacağı kesin olan bir savaşı beklemek… İnsanlar yine de morallerini yüksek tutuyor, erzak depoluyor, su kesintilerine önlem olsun diye kuyular açıyor. Irak’ın başında zaten bir bela var: Saddam Hüseyin’in kanlı, zorba rejimi. Bu rejim muhalefete nefes aldırmamış. Yönetmenin ailesi de rejime kurban vermiş ki içlerinde siyasi nedenlerle öldürülen 13 yaşında çocuklar da var. Amerikan ambargosu, Irak’ı perişan etmiş. Üniversite mezunları edindikleri mesleklerde geçinemeyecekleri için tarımda çalışıyor. Yıllarca süt gibi temel gıda maddeleri bulunamamış, entelektüeller çocuklarına bakabilmek için evlerinde sütünü sağabilecekleri keçi gibi hayvalar beslemişler. Birkaç kuşak eğitim alamamış.

Öte yandan her yerde Saddam var: Okul kitaplarında, şarkılarda, televizyonlarda… Ülkesini savaşa hazırlamaya çalışıyor. Filmde bir kişi şöyle diyor Saddam dönemi için: “Şizofreniktik, göz önündeyken Saddam’ı destekler, sonra arkasından eleştirirdik.” Bu ikiyüzlülüğün utancı da insanlara sinmiş. Saddam rejiminin güçlü bir direnç sergilememiş olması da bir utanç kaynağı. Fakat Saddam’ın düşmesine sevinmiş çoğu, savaşa karşı çıksalar bile.

Savaştan sonrası, ilk başta fazla bir değişiklik yok gibi gözüküyor. Her yerde dolaşan Amerikan askeri araçları dışında. Sonra yıkımın büyüklüğü yavaş ortaya çıkıyor. Her yerde Amerikan askerleri var ama kanun ve düzen yok. Şüphelendikleri an ateş açan Amerikan askeri nedense yağmacılara ses çıkarmıyor. Yağmacılar bütün devlet binalarını yakıp yıkıyorlar. Ortada bir devlet kalmıyor, anarşi hüküm sürüyor. Petrol bakanlığı dışında! ABD bir tek o bakanlığı koruyor!

Güvenlik kalmayınca insanlar silahlanıyor. Akşam olunca sokağa çıkmak imkansız hale geliyor. Kadın ve çocuklar için yanlarında kendilerini koruyabilecek bir erkek yoksa gündüz çıkmak da imkânsız. İnsan kaçırmalar, cinayetler sıradan hale geliyor. Saddam rejimi sırasında bastırılan dinciler başlarını kaldırmaya başlıyor. Abbas Fahdel, film çekimi sırasında bir yeğenini serseri bir kurşuna kurban veriyor. Ve bu çektiği filmlere 10 yıl boyunca bakamıyor bile. Sonra “bir mezarlık” dediği bu filmle kendi tabiriyle “yasını tutuyor”. Bugünün Irak’ını ise savaştan sonraki ilk aylara göre “bin beter” olarak tanımlıyor. IŞİD işte buralardan çıkıyor ki Fahdel’in bazı akrabaları IŞİD rejimi altında yaşıyor şu anda. Şu ana kadar birçok ödül alan film, Ankara Film Festivali’nde de yönetmenin katılımıyla gösterilecek.

Göçmen krizi ve Lampedusa Adası

Lampedusa, Sicilya’nın güneyinde, Afrika’ya yakın bir İtalyan adası. Nüfusu 5.000 kişiden oluşuyor. Bu adaya dair iki belgesel vardı festivalde: Berlin’de Altın Ayı’yı alan “Denizdeki Ateş” ve yine birkaç ödülü olan Avusturyalı yönetmen Jacob Brossman’ın belgeseli “Lampedusa’da Kış”. İki filmin benzerlikleri ve farklılıkları var. Denizdeki Ateş filmin merkezine 10 yaşındaki Lampedusalı bir oğlanı koyuyor. Film boyunca onun sapan yapışını, sapanıyla oynayışını, kaktüsleri oyarak “heykeller” yapışını, tembel gözünü tedavi etmeye çalışmasını filan görüyoruz. Onun yanı sıra oğlanın ailesi de perdeye yansıyor. Yemek yapışları, kalamar avlayışları vesaire.

Öte yandan denizde facialar yaşanıyor. Adaya binlerce göçmen ulaşmaya çalışıyor. Çürük teknelerde yapılan bu yolculuklarda günde ortalama 5-6 göçmen ölüyor. Gemi batmasa bile gemilerde koşullar çok kötü. Yeterince parası olmayanlar, geminin havasız, mazota bulanmış bölgelerinde seyahat ederken canlarını yitiriyor. Gemilerin batması da yeterince sık rastlanan bir durum.

Film, mesafeli bir yerden göçmenlere de bakıyor. Can çekişen ya da ölü göçmenler görüyoruz. Askeri teknelerde syahat izni almayı başaran yönetmen bu avatajını kullanarak bizi bu ölüm teknelerine yaklaştırıyor. Fakat hiçbir göçmeni birey olarak tanıtmıyor. Hiçbiriyle söyleşi yapmıyor. Göçmenlerin adalılarla karşılaşması da yok filmde. Bir tek adadaki bir doktor görev icabı muayane ettiği, otopsi yaptığı göçmenlerden acıyla söz ediyor.

Peki, bu iki ayrı dünyayla yönetmen ne söylemek istiyor? Filmini Lampedusalılara neden adıyor? Adadaki kamplardaki kötü koşullardan, oralarda çıkan isyanlardan neden bahsetmiyor? Ben pek bilemedim. Verebileceğim cevaplar da beni tatmin etmedi.

Brossman’ın filmi de göçmenlerden hiçbiriyle söyleşi yapmaması ya da hiçbirini birey olarak tanıtmamasıyla “Denizdeki Ateş”e benziyor ama “Lampedus’da Kış” farklı bir film. Bu filmde adalılar Rosi’nin bize gösterdikleri kadar yalnız yaşamıyorlar. Balıkçılar grev yapıyor, adanın Sicilya’yla bağlantısını kuran özel gemicilik şirketinin duyarsızlıkları ile mücadele ediyorlar. Göçmenler de birlikte direniş yapıyorlar. Adada ya da İtalya’da kalmak istemediklerinden burada parmak izlerinin alınmasına karşı mücadele ediyorlar. Anladığım kadarıyla göçmenler, mültecilik başvurusunu nerede yaparlarsa orada kalmaları gerekiyor. Buna karşı direniyorlar. Öte yandan bu filmde de Lampedusa hakkında merak etmediğim, ilginç de bulmadığım başka bir sürü şey var. Bunları yönetmene sorduğumda, hayatın göçmenlerin gelmesiyle hiç de başkalarının iddia ettiği gibi değişmediğini göstermek için koyduğunu söyledi. Göçmenleri tanıtamaması ise onların bunu istememesinden kaynaklanıyordu. İki filmden de yine de benzer bir duyguyla çıktım: Lampedusa hakkında merak etmediğim çok şey öğrenmiş, göçmenlere ve yaşadıkları drama dair ise çok az bilgilenmiştim. Ama yönetmenler de bana, “bilgi arıyorsan araştırmacı gazetecilere başvur, bize değil” diyebilirler. Bu da onların hakkı.

Köpeğin Kalbi
Bir başka belgesel sayılabilecek film de Laurie Anderson’un “Köpeğin Kalbi”ydi. Anderson yakın zamanda birçok kayıp yaşadı: Kocası Lou Reed’i, annesini ve köpeğini kaybetti. 11 Eylül’den sonra da kenti New York çok değişti. Anderson bu kayıplarını belki de üzerine en kolay konuşabildileri olan New York ve köpeği Lolabelle üzerinden anlatıyor en çok. Kocası Lou Reed sadece bir fotoğrafta bir kez görünüyor ve filmin sonunda şarkısıyla yer alıyor, annesi ise yine sonda anılıyor. Filmin kesif melankoli duygusu beni etkiledi. Fakat filmin Budist felsefeye fazlasıyla daldığı yerlerde etkisi azaldı.

Francofonia
Sokurov’un Francofonia’sı da belgesel sayılabileceek bir filmdi. Louvre Müzesi’nin Alman işgali sırasında başına ne geldiği ya da gelmediği filmin merkezindeydi. Naziler, Fransa’nın kültürel mirasını korumak için büyük çaba harcamışlar. Aynı çabayı iş Rusya’ya gelince göstermemişler, Leningrad’daki Hermitage Müzesi’ni bombalamaktan kaçınmamışlar. Nazileri hep yaptıkları soykırımla, kötülüklerle biliyoruz. Peki kimileri aristokrat olan ve sanat düşkünü bu Nazi subaylar nasıl yaşıyorlardı. Nazi devletinin gündelik işleyişi nasıldı? İnsan merak etmiyor değil. Louvre’un başına getrilen Nazi subayı bir soylu. Nazileri sanki Almanya’yı işgal etmiş bir çete gibi görüyoruz çoğunlukla. Ama faşizm asıl gücünü dayandığı sermaye ve aristokrat sınıfından alıyordu. Akla Passolini’nin “Sodom’un 120 Günü”ndeki soyluları geliyor. Onlar da muhakkak ki yüksek sanattan anlayan ve sanat eserlerini korumak için ellerinden geleni yapacak olan insanlardı.

Yüce Sezar!
Konulu filmlerde benim için öne çıkanların başında Coen kardeşlerin “Yüce Sezar!”ı geliyor. 1950’lerin Amerikasını ve Hollywood’unu tiye alan bu filmde Coen kardeşlerin elinden kimse kurtulmuyor. Buna o dönem büyük baskılara maruz kalan, hakları yenilen komünist yazarlar, senaristler de dahil. Onlarla da dalga geçilmesini bu haksızlığa katkı olarak görmek mümkün ama ben bu dalga geçmenin içinde sempati gördüm. Ya da bana öyle geldi. Coen’lere “Casuslar Köprüsü” ve “Deephan”a verdikleri ödül nedeniyle kızgınım aslında. Ve muhtemelen ben haksızım, Coenlerin sosyalistlere sempati duydukları falan yok. Fakat yine de bu konuda Marksist terminolojiyi kullanacak kadar bilgililer. Neyse bu işi çözeriz bir gün. “Yüce Sezar!” da ben eğlendim kısacası.

Ansızın
Aslı Özge ve değişmez görüntü yönetmeni Emre Erkmen artık sinemada istediklerini yapabileceklerini “Ansızın” ile kanıtlıyorlar. Ellerinin altındaki mecraya son derece hakimler, tempoyu, atmosferi, gerilimi istedikleri gibi kontrol edip, seyirciyi ellerinde tutmayı beceriyorlar. “Ansızın”a bir tür gerilim filmi diyebiliriz sanırım. Defne Joy Foster’in Kerem Altan’ın (Ahmet Altan’ın oğlu) evinde ansızın ölümü ve Altan’ın hemen ambulans çağırmayışı günlerce gazetelere konu olmuştu. “Ansızın”da bu olay Almanya’ya uyarlanmış. Film, Alman karakterler arasında ve Almanya’da geçiyor. Filmin ilk bölümü ölümden sorumlu tutulan karakterin çevresi tarafından nasıl yalnız bırakıldığını gösteriyor. İkinci bölüm ise aynı karakterin bu kez ipleri eline almasıyla gelişen olayları anlatıyor. Bu bölüme dair bir çekincem var fakat. Filmlerde her şeyin kahramanın planladığı gibi gitmesi ve insanların tam da kendilerinden beklediği gibi davranmaları beni hep rahatsız eder. Burada da aynı duyguyu yaşadım. İkinci bölüm başlı başına sürprizdi ama sürprizin işleyişi sürpriz içermiyordu. Ne demekse.

Filmin perdeye yansıttığı karakterlerin birbirleriyle ilişkilerindeki güvenilmezlikleri ve kaypaklıkları kesif bir karanlık yayıyor. Belki bu kesif karanlıkta bir iki pırıltı da olsaydı diye de düşünüyorum. Belki bir iki komik sahne…

Seyrettiğim 30’a yakın filmden bende en çok kalanlar bunlar. Nice festivallere!

© 2020 -CuneytCebenoyan.com