ELVEDA İLK AŞK Uzun süren bir aşk

TARİH:  10 Mart 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu kadar uzun süre hayatını izlediğimiz Camille unutulmayacak bir karakter olabiliyor mu sorusuna bir kez daha cevap vereyim: Olamıyor… Yine de Hansen-Love’ın yeni filmlerini seyretmek isterim…

Mia Hansen-Love’ın genç ve başarılı bir yönetmen olarak adı bir süredir ortalıkta dolaşıyordu. “Elveda İlk Aşk” Hansen-Love’ın (aslında Love’daki “o”nun ortasından bir çizgi geçiyor) yönettiği ve bizde gösterime giren ilk film. Kestirmeden söylemek gerekirse film fena değil ama pek de iz bırakacak bir derinliğe sahip de değil. Hansen-Love sinemaya ilk olarak Fransız yönetmen Olivier Assayas’ın filmlerinde oyuncu olarak başlamış. Yönetmen , oyuncu ilişkisi olarak başlayan şey evlilikle sonuçlanmış. Film hakkında yazılanlar bu ilişkinin bir izdüşümünün “Elveda İlk Aşk”ta görülebileceği şeklinde. Yani film iddialara göre otobiyografik. Gerçekten de filmin kahramanı olan Camille, öğretmenine aşık oluyor ve onun mesleğini sürdürmeye başlıyor, tıpkı gerçek hayatta yönetmenine aşık olup yönetmenliğe geçen Hansen-Love gibi. Film Sullivan ve Camille adlı henüz 15 yaşlarındaki bir çiftin ilişkisine sokuyor  bizi  başladığında. Sullivan, Camille’i sevmesine seviyor ama henüz yaşamak istediği başka şeyler var. Okulu terk edip, Güney Amerika’ya gitmek gibi. Sullivan kafasına koyduğunu yapan cinsten bir genç adam. Ne Camille ile annesinin gözyaşlarını ne de babasının itirazlarını dikkate almıyor  ve yolculuğuna çıkıyor. Camille uzun bir süre sevgilisini bekliyor, onun yolculuğunu haritadan ve mektuplardan izliyor. Ama beklenen oluyor ve Sullivan’ın mektupları bir noktada kesiliyor. Camille ağır bir depresyona giriyor, intihara kalkıyor.  Film yıllarca sonraya sıçrıyor.  Bu kez Camille’i mimarlık okurken görüyoruz. Babası yaşındaki öğretmeniyle yavaş yavaş yakınlaşıyor ve nihayetinde birlikte yaşamaya başlıyorlar. Camille nihayet Sullivan’dan kurtuldu sanıyoruz ama Sullivan tekrar filme ve Camille’in hayatına giriyor… Peki bu kadar uzun süre hayatını izlediğimiz Camille unutulmayacak bir karakter olabiliyor mu sorusuna bir anlamda başta cevap vermiştim ama tekrarlayayım: Olamıyor. Sullivan belli ki Camille’in bilinçaltında önemli bir şeylere karşılık geliyor. Bunun babası olması ihtimali yüksek çünkü Camille’in ikinci seçimi tam bir baba figürü olan öğretmeni. Sullivan gençliğine rağmen bir türlü sahip olunamayan ruhuyla belki de öğretmenden daha fazla babaya karşılık geliyor Camille için. Camille’in babasını sadece bir kez gördüğümü hatırlıyorum filmde. O sahnede de Camille’le babası aynı yatakta yatıyorlar! Bu herhalde tesadüfi değildir babayı sadece bu şekilde görmemiz.  Fakat bunlar Camille’e dair çok az done veriyor bize. Yine de Hansen-Love’ın yeni filmlerini seyretmek isterim.

Kapitalizm ve şizofreni

SIĞINAK
Akıl hastalıklarıyla sistemleri özdeşleştirmek yanlış. Kapitalizm şizofreniye neden olur denemez. Ya da sosyalizm paranoyaklaştırır denemeyeceği gibi. Akıl ya da ruh hastalıklarının izini tarih boyunca sürmek mümkün. Ama değişen sosyal gerçekliğin, bireyin ruh sağlığını etkilemeyeceği de söylenemez. Sosyal yaratıklarız ve çevremizde olan bitenler bizi etkiler.

Başlığa bakıp Deleuze ve Guattari’ye ilişkin bir şeyler söyleyeceğim sanılmasın. Kendilerini sonuna kadar okuyup, anlamayı başaramadım; anladığım kadarına da katılmadım. Konumuz genç ve bağımsız Amerikalı yönetmen Jeff Nichols’un son derece saygıya değer bulduğum filmi “Sığınak” ile sınırlı. Nichols bu ikinci filminde kolay ve doğrusal ilişkiler kurmadan sosyo-ekonomik gerçeklikle, bireysel ruhsal gerçeklik arasında bazı bağlar olabileceğine dair ipuçları  veriyor. Yönetmenin sezgileri bana doğru geliyor.

KAPİTALİZM EMEKÇİLER İÇİN ÇOK DAHA GÜVENCESİZ

Akıl hastalıklarıyla sistemleri özdeşleştirmek yanlış. Kapitalizm şizofreniye neden olur denemez. Ya da sosyalizm paranoyaklaştırır denemeyeceği gibi. Akıl ya da ruh hastalıklarının izini tarih boyunca sürmek mümkün. Ama değişen sosyal gerçekliğin, bireyin ruh sağlığını etkilemeyeceği de söylenemez. Sosyal yaratıklarız ve çevremizde olan bitenler bizi etkiler. Ki kriz anlarında çevremizde olan bitenler doğrudan doğruya varlığımız tehdit eder hale gelebilir. Kapitalizmin içinde yaşadığımız son büyük krizi, hayatı herkes için ama özellikle de emekçiler için çok daha güvencesiz, çok daha dengesiz bir hale getirdi. “Sığınak”ın kahramanı Curtis otuzlu yaşlarının sonunda, genç bir baba, iyi bir eş. Curtis arazide çalışan bir mavi yakalı, ustabaşı. Yaşam standardı muadili Türklerle kıyaslanamayacak kadar iyi. Ama yine de Curtis ve ailesi çok rahat değiller. Çekirdek bir aile söz konusu olan, karı, koca ve küçük kızlarından oluşan. Küçük kız sağır. Neyse ki, Curtis’in çalıştığı işyerinin sağladığı sigorta, benzerlerine göre çok iyi ve kızın kulağına bir işitme cihazı yerleştirilmesini karşılayacak, eğer Curtis işinde kalmayı başarırsa. Yine de sigortanın istediği katkı payları, Curtis’in bütçesini sarsacak boyutta yüksek. Curtis’in eşi Samantha ise aile bütçesine yaptığı oya işleriyle katkıda bulunuyor. Samantha’nın en büyük hayali, bir yazlık alabilecek kadar para biriktirmek.

‘HAYAT AĞACI’NDAKİ GİBİ İŞLER HİÇ DE İYİ GİTMİYOR
Fakat iş arkadaşı Dewart’ın sözleriyle “iyi bir hayatı olan” Curtis için işler hiç de iyi gitmiyor. Curtis’in hayatında şöyle bir dokunulup geçilen önemli bir nokta var. Curtis yakın zamanda babasını kaybetmiş. Otoriteyi simgeleyen babanın ölümü, erkek çocuğunda saldırgan dürtülerin denetimsiz kalmasına yol açabilir. Bunun iyi bir örneğini Terrence Malick’in Altın Palmiyeli filmi “Hayat Ağacı”nda vardı. Baba ölmüyordu ama uzun bir yolculuğa çıkıyordu. Babanın otoritesinin yokluğunda üç erkek çocuk tam anlamıyla terör estiriyorlardı. Evlerin camlarını kırıyor, annelerini fallik bir nesne olan kertenkeleyle banyoya kovalıyorlardı. Anneye yönelik bu cinsel saldırganlık sonunda, oğullardan Jack’in komşu kadının evine izinsiz girmesi, onun annesininkiyle benzer inci kolyesini görmesi ve geceliğine (muhtemelen) boşalmasıyla zirvesine ulaşıyordu. Ardından da Jack, suçluluk duygularına kapılıyordu. “Sığınak”ın Curtis’i tabii ki Jack’ten çok daha yaşlı ama Curtis’in yaşadıklarında Jack’le benzer bir yan var. Curtis, korkunç kâbuslar görüyor geceleri. Bu kâbuslarda, şiddet var. Şiddet kimi zaman evin köpeğinden, kimi zaman bilinmeyen insanlardan, kimi zaman eşi Samantha’dan kaynaklanıyor. Curtis kendisini saldırgan gibi görmüyor ama Curtis aslında kendi şiddetinden, kendisinin ailesine zarar vermesinden korkuyor. Neden? Bir nedeni, otorite figürü olan babasının hayatından çıkmış olması. Bir nedeni de Curtis’in işlevsel bir aileden gelmemesi. Curtis daha 10 yaşındayken annesi tarafından terk edilmiş. Çünkü annesi akıl sağlığını yitirmiş ve sadece çocuğunu değil, her şeyi bırakmış, nihayetinde de akıl hastanesine yatırılmış bir şizofren. Curtis kendisini bir otomobilin içinde bırakıp gidememiş annesini hiç affedememiş olabilir. Curtis’in sağlıklı bir adam olarak büyüyememiş olması için çok neden var. Tabii ki şizofreninin kalıtımsal olma ihtimali de var. Yani Curtis şizofrenleşmeye başlamış olabilir ve rüyaları bundan kaynaklanıyor belki de. Ve tabii bir etken daha var. Kapitalizmin krizi! Curtis’in bir abisi var ve bir aşamada şunu söylüyor: “Bir an tedbirsiz davransan, boku yersin bu zamanda!”. Curtis gündüz ve gece düşlerinde fırtınalar görmeye başlıyor bir de. Korkunç bir fırtına yaklaşıyor Curtis’e göre. Sadece bu da değil, kuşlar garip sürüler oluşturuyor, saldırgan davranıyorlar. Ve Curtis, kendi bütçesi için çok büyük bir kredi alarak evinin bahçesine yeni bir sığınak yaptırıyor. İşyerine ait iş makinelerini izinsiz bir şekilde kullanıyor. Çevresindeki herkesi kendisine yabancılaştırıyor Curtis. Curtis’in durumunu iyice acılı hale getiren bir şey var. Curtis davranışlarının anormalliğinin farkında ve büyük bir utanç duyuyor. Ama yine de kendisini değiştiremiyor. Bir psikiyatra gidecek parası ise yok. Neo-liberal kapitalist sistemde hayat böyle işte. Paran yoksa, sağlık da yok. Kızının kulak emplantının yerleştirilmesi de sigortasız kalınca imkânsızlaşıyor.
“Sığınak” sanki şu bildik sözü söyleyerek bitiyor: “Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez!” Curtis’in ruhsal dengelerinin zaten sallantıda olması yaşadığı dünyanın tehlikelerle dolu olmadığı anlamına gelmemesi gibi. “Sığınak” bir başyapıt değil ve biraz uzatıyor hatta. Fakat ben bu çabaya çok değer veriyorum. Umarım siz de seyreder ve fikrimi paylaşırsınız.

Son not oyunculuklara ilişkin Michale Shannon Curtis’te çok iyi, bu yazıda adı geçen diğer film olan “Hayat Ağacı”nın da oyuncusu Jessica Chastain, Samantha’da gayet iyi.

Kırk yıl arayla iki melodram

Kader ve Vesikalı Yârim

‘Kader’ ve ‘Vesikalı Yârim’ filmlerinin erkek kahramanları babalarının kendilerine kurmuş  olduğu hayata karşı başarısız bir savaş açarlar. Savaşın başarısızlığı aslında baştan bellidir çünkü hedefledikleri kadınlar, sorunlu kadınlardır. Başkalarının kadınları yani anne figürleridir.

Bekir ve Uğur…  Halil ve Sabiha… İlk çift “Kader”in ne ayrı ne de birlikte yapabilen kadın ve erkeği. İkinci çift ise “Vesikalı Yarim”in “çok eskiden rastlaşmaları” gereken sevgilileri. “Kader” Zeki Demirkubuz’un 2006 tarihli kült filmi. “Vesikalı Yârim” ise bu yıl içinde kaybettiğimiz büyük usta Lütfi Akad’ın 1968 tarihli filmi. “Vesikalı Yârim” Türkiye sinemasının belki de üzerine en çok yazılan çizilen filmi.  Metis yayınlarından film üzerine “Çok Tuhaf Çok Tanıdık” diye bir kitap bile çıkmıştı ki benzeri bir başka kitap var mıdır, bilmem. “Çok Tuhaf Çok Tanıdık”ı okumadım, ilk fırsatta okuyacağım.

Fakat  akademisyenlerin Zeki Demirkubuz filmlerindeki Yeşilçam melodram geleneğinin izleriyle ilgili epeydir yazdıklarının farkındayım. Dolayısıyla muhtemelen söylediklerim çok yeni şeyler olmayacak. “Vesikalı Yârim” 23. Ankara Film Festivali’nin açılış filmi olarak 15 Mart’ta gösterildi. Filmi, senaristi Safa Önal ve yıldızı Türkan Şoray’la birlikte, aynı sinema salonunda yeniden izleme fırsatını kaçırmadım. “Vesikalı Yârim” zamanının ötesinde bir film. Kimi zaman jump cut denilen, sıçramalı kurgu tekniklerinden yararlanan, kimi zaman bugünün minimalist, yavaş sinemasını andıran bir tempo tutturan çok özgün bir eser. Ama anlatım dili bir yana asıl hikâyesinin büyük bir etkileyiciliği var. Ki bu hikâye ile Zeki Demirkubuz’un 38 yıl sonra yaptığı “Kader” arasında büyük paralellikler olduğu söylenebilir. İki filmi de çekici kılan şeyler aynı: İsyan, kıstırılmışlık, imkânsız aşk…

“Kader”i hatırlayalım. Bekir babasının kendisine kurduğu hayatı yaşar. Babasının kendisine açtığı halı dükkânında müşteri bekler. Utangaç, kendi halinde bir çocuktur. Bir gün başka bir erkeğin yani kabadayı Zagor’un sevgilisi Uğur çıkagelir dükkânına. Uğur fettan mı fettandır. Bekir, Uğur’a vurulur. Şimdi “Vesikalık Yarim”e bakalım. Halil babasının kendisine kurduğu hayatı yaşar. Babasının manav dükkânında müşteri bekler. Utangaçtır, kadın müşterilerin yüzüne bakamaz. Bir gün, başka bir sürü erkeğin sevgilisi yani bir pavyon kadını olan Sabiha’ya rastlar. Sabiha fettan mı fettandır. Halil, Sabiha’ya vurulur.

Halil ve Bekir’in ortak bir yanları daha vardır. İkisi de ailelerinin kendileri için seçtiği başörtülü bir kadınla bir aşamada evlenmiştirler. İkisi de ne karılarına ne de çocuklarına özen gösterirler. Uzun süreli ayrılıklarının ardından evlerine geri döndüklerinde yine de karılarınca hiçbir şey olmamışçasına karşılanırlar. Eşleri onlara yemek ve yatak hazırlar. Özellikle bu sahneler birbirlerini o kadar çok hatırlatır ki!

Uğur’u tanıdığımızda pavyon şarkıcısı  değildir ama o da nihayetinde Sabiha gibi pavyona düşer. Halil de Bekir de vesikalı sevgililerine hiçbir zaman tam sahip olamazlar. “Kader”de Zagor’un varlığı buna engeldir, “Vesikalı  Yarim”de ise Halil’in evliliği başta olmak üzere, başka nedenler.

Fakat tabii ki şu net olarak söylenebilir: İki filmin de erkek kahramanları babalarının kendilerine kurmuş  olduğu hayata karşı başarısız bir savaş açarlar. Savaşın başarısızlığı aslında baştan bellidir çünkü hedefledikleri kadınlar, sorunlu kadınlardır. Başkalarının kadınları yani anne figürleridir. Bu kadınların fettan niteliği, onları kirletilebilir yani cinsel ilişki kurulabilir hale de getirir. Sabiha ve Uğur hem anne, hem de fahişedirler. Anneye yönelen arzu ve nefreti (anne ulaşılamaz bir cinsel obje, başkasına ait bir kadın olduğu için erkeğin nefretine de maruz kalır)ancak böyle bir kadın tipi bünyesinde barındırır.

Halil ve Bekir’in babalarına karşı isyanları, kendi bağımsız dünyalarını, kendi bağımsız kadınlarıyla kurmaya yönelik değildir; bu isyan, babalarının kadınını bu anlamda anneyi temsil eden, başka bir ya da birçok erkeğin kadınlarını elde etmeye yöneliktir. Babanın kurduğu dünyadan bağımsızlaşma isteği gibi görülebilecek olan şey aslında o dünyayı sembolik anlamda ele geçirmeye yöneliktir. Gerçek anlamda bağımsızlığa yönelik olmayan bu “isyan” baştan başarısızlığa yazgılıdır. Halil’in de Bakir’in de daima burunlarının sürtülmesi “kader”leridir yani! Kendi karılarıyla da aynı nedenlerle mutlu olamazlar çünkü asıl istedikleri kendilerine ait bir kadın değil, babalarının kadınıdır.

Film sonrasında Safa Önal ve Türkan Şoray’la sohbet etme imkânı buldum. Önal, “Kader”in kendi filminden esinlenmiş olamayacağını düşünüyordu ama bu konuyu burada bırakalım. Türkan Şoray’ın sırf, maddi açıdan zor günler geçiren, büyükşehir belediyesinden hiç yardım alamayan Ankara Film Festivali’ne destek olmak için kalkıp Ankara’ya gelmesi, kendisinin gerçekten de sinemamızın her anlamda sultanı olduğunun yeni bir kanıtıydı.

Eşcinseller, SİYAD, solcular ve yandaşlar

TARİH:  31 Mart 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sol kültür sanat alanında her şeye rağmen hâlâ o kadar güçlü ki, sağ ne yapacağını, solu devlet babasına nasıl dövdüreceğini bilemiyor. Zavallıcıklar!

Bugünlerde AKP cenahından kim ağzını açarsa, aynı telden çalıyor: Bizden olmayanlar ateist, Marksist ve/veya uyuşturucu bağımlısıdır! Ateistten, Marksist’ten adam olmaz, ateistten fayda gelmez, bunlar vatan, millet düşmanı vs… Söylem bu. Bu söylemin çirkinliği bir yana suç olduğunu düşünüyorum. Müslüman’dan hayır gelmez, Müslümanlar vatan, millet düşmanıdır, diyebilir mi bir ateist? Diyemez; derse suç işler. Dememeli de zaten. O zaman, AKP’li milletvekilleri ve yazarlar da ateistler ve Marksistler için benzer şeyler diyememeli.

Fakat propaganda kültürünü Goebbels’den almışa benzer çok insan var ülkemizde. Uyuşturucu bağımlılığıyla ateizm arasında pervasızca bağ kuruyorlar. Kendileri gibi düşünmeyen herkesi vatan haini ilan ediyorlar. Her kurum bu saldırıdan nasibini alıyor. Mensubu olduğum SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) de saldırı altında.

Boğaziçi Üniversitesi’nin sinema kulübünden arkadaşım İhsan Kabil bir yazı yazmış. Bağımsız filmler festivalinde eşcinselleri konu alan filmler var, devlet bu festivale destek olmasın demiş. Uğur Vardan bunun sonucunun sansür olacağını  söyledi. Uğur Vardan haklıydı. Bu homofobi çok komik de geliyor bana bir yandan. Homoseksüeller yıllardır binlerce heteroseksüel aşk hikâyesi izliyorlar da yine de homoseksüel kalıyorlarken, nedense heteroseksüellerin homoseksüaliteyle karşılaştıkları anda cinsel kimlik değiştireceklerinden korkuluyor. İş orada da bitmiyor, cinsel kimlik değişince aile çöküyor, dolayısıyla aile üzerine inşa edilmiş olan toplum da haliyle yerle bir oluyor. Yahu heteroseksüellik dediğiniz pamuk ipliğine bağlı bir şey mi? Eşcinsellik o kadar büyük bir cazibe merkezi mi? Yok yani, eğer öyleyse, bir daha düşünelim. Belki de biz eşcinsel olmayanlar yanlış tarafta duruyoruzdur, değil mi yani?
Şunu da söyleyeyim: Ben ailenin toplumun yeniden üretiminde yani insan bireyleri yetiştirmede bulunan en iyi çözüm olduğu için var olduğuna inanıyorum. Birçok kişinin düşündüğü gibi, ailenin mülkiyetçi/kapitalist bir komplo olduğunu düşünmüyorum. Ailenin işlevsel olması başka bir konu. Aile içi şiddet, aile içi eşitsizlik, aile içi taciz ve daha birçok sorunu görmezden gelmeden, aileden yana olunabilir. Eşcinsel olmak da zaten aileye karşı olmak demek değil. Tam tersine, en güçlü eşcinsel hareketlerden biri aile kurma hakkı üzerine zaten.

Ayrıca sinemada asla hiçbir şey sansürlenemez diyen de yok, zaten. Çocuk pornosunun sansürlenmesine kim karşı  çıkar? Irkçı propagandadan yanayım diyen var mı? Yani, yana olanlar vardır belki ama söyleyemezler en azından. Bunlarla, eşcinsellere dair filmler aynı kategoride şeyler değil. Eşcinseller var! Çoğumuzun en azından bir akrabası, bir arkadaşı eşcinsel. Eşcinsellerin bazıları ahlaksızdır kesinlikle, tıpkı heteroseksüellerin de bazılarının ahlaksız olduğu gibi. Bazıları da melek gibidir, bazı heteroseksüellerin olduğu gibi. İsteseniz de istemeseniz de, gözden uzak tutsanız da eşcinsellerin toplumlardaki oranı aynı kalacak. Çünkü siz neden böyleyseniz, onlar da ondan öyleler. Birbirimizi de anlamamız için sanata ihtiyacımız var. Hem eğer eşcinseller düşmansa, onlar heterolar hakkında büyük bir istihbarata sahipler çünkü filmlerin çoğu heteroluk üstüne. Heterolar ise zaten yeterince cahiller, bir de eşcinsellere dair filmleri görmeleri olanaksızlaşırsa iyice cahil kalacaklar. Bir de buradan bakalım, arkadaşım!

Fakat mesele burada kalmadı. Eşcinselliğe dair filmlerle başlayan tartışma, SİYAD’ın ateistliği ve Marksistliğine, eski Sinematek’in ülkeye verdiği zararlara kadar uzandı. SİYAD’ı ve Sinematek’i cunta kapatmıştı, 12 Eylül cuntası. Şimdi güya cuntanın en keskin karşıtları, cuntanın üstesinden gelemediği şeyleri yerle bir etmeye çalışıyor. Sizler var ya sizler, sizler cuntanın en has evlatlarısınız! Babanızdan nefret etmeniz, bu gerçeği değiştirmiyor, daha da doğruluyor! Tek derdiniz, babanızın iktidarını almak ve anamızı bellemek! Tıpkı babanızın zamanında yapmış olduğu gibi!
SİYAD, söylemeye gerek yok ama bir meslek derneği. İçinde her türlü görüşten insan var; Müslüman’ı da var, Hıristiyan’ı da, ateisti de. Fakat böyle bir yapıya da tahammülü  yok yandaşların. Onlar solun esamesi okunmasın istiyorlar hayatta. Cuntadan devraldıkları misyonu tamamlamaya yeminliler. Cunta, Yılmaz Güney’in filmlerini yaktıysa, bunlar da Yılmaz Güney’in yerine kendi değer verdikleri isimleri geçirmek istiyorlar. SİYAD’ın yerini MÜSİYAD alsın istiyorlar. Kendi başlarına bunu beceremedikleri için de devleti yardıma çağırıyorlar. Kısacası belli bir konudan başlayan tartışma, dallandı budaklandı ve solun nasıl silineceği noktasına getirildi. Bütün bunlardan ben şu sonucu çıkardım: Sol kültür sanat alanında her şeye rağmen hâlâ o kadar güçlü ki, sağ ne yapacağını, solu devlet babasına nasıl dövdüreceğini bilemiyor. Zavallıcıklar!

Örümcek kadının öpücüğü

TARİH:  7 Nisan 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

ŞAHANE MİSAFİR

Ferzan  Özpetek filmlerinde hayatın keyifli yanlarını yüceltiyor, güzel yemeyi, güzel içmeyi, güzel sevişmeyi kutsuyor. Pekâlâ o da farkında ne beter bir dünyada yaşadığımızın. Ama sanki şunu demek istiyor: Dışarıda yeterince çirkinlik var, hiç olmazsa iki saat boyunca hayatın güzelliklerinin tadını çıkaralım!

“Örümcek kadının Öpücüğü” şahane bir filmdi ve geçenlerde sonunda tatlıya bağlanan bir tartışmayla Türkiye’de yeniden gündeme gelmişti. Film Arjantin’de cunta döneminde geçer. Hapishanede bir eşcinsel/travestiyle bir devrimci aynı hücreyi paylaşırlar. Eşcinsel olan mahkûm star olma hayalleri kurar. Eski filmlerden sahneleri anlatır devrimci arkadaşına. Devrimci onu sert bir dille, kaçış edebiyatı yapmakla suçladığında da şuna benzer bir şeyler der: “İçinde bulunduğumuz koşulların pek ala farkındayım. Eğer bu hücrenin kapısını açmayı bir şekilde becerirsen, peşinden geleceğim. Ama o ana kadar ben bildiğim yollardan yani hayallere tutunarak kaçacağım”.

PIETRO’NUN YALNIZLIĞI
Ferzan Özpetek’in son filminin kahramanı Pietro da böyle bir erkek/gay. O da oyuncu olma hayalleri kuruyor ve ev dediği kendi hücresinde yalnız yaşıyor. Yalnızlık seçimi değil, sevdiği adam ona ilgi duymuyor. Yalnızlığını sonunda paylaşan birileri çıkıyor. Ama bunlar geçmişin ünlü bir tiyatrosunun ölmüş oyuncularının hayaletleri. Ölüm nedenleri basit bir soba kazası ama mesele o kadar da basit değil. Faşist İtalya’nın güvenlik güçlerinden kaçmak için hepsi aynı evdeler. Saklanıyorlar, çünkü direnişçilere yardım ettikleri polis tarafından öğrenilmiş. İşte Pietro bu hayaletlerle paylaşıyor yalnızlığını. Pietro tıpkı, Örümcek Kadının Öpücüğü’deki eşcinsel karakter gibi kendi yöntemleriyle kaçıyor. Yoksa o da hem tarihteki vahşetin hem de günümüzdeki Berlusconi rezaletinin pek ala farkında. Ama “ölmüş” görünen komünistler bir çözüm bulamadıkları müddetçe o kendi yöntemleriyle kaçmayı sürdürecek. 

İNSANA TEMİZ BAKAN İKİ ÇİFT GÖZ
Bu hikâye bana sanki Ferzan Özpetek sinemasının da özünü içeriyor gibi geliyor. Özpetek filmlerinde hayatın keyifli yanlarını yüceltiyor, güzel yemeyi, güzel içmeyi, güzel sevişmeyi kutsuyor. Pekâlâ o da farkında ne beter bir dünyada yaşadığımızın. Ama sanki şunu demek istiyor: Dışarıda yeterince çirkinlik var, hiç olmazsa iki saat boyunca hayatın güzelliklerinin tadını çıkaralım!

Cem Yılmaz ve Ferzan Özpetek’i ne zaman kişi olarak karşımda görsem bende büyük sempati uyandırıyorlar. Cem Yılmaz’a ne filmlerinde ne de stand-up’larında gülmediğim kadar gülüyorum, irticalen yaptığı konuşmaları dinlerken. Ferzan Özpetek’in gözleri “iyi insan” gözleri. Temiz bakıyorlar insana. Nedense ikisinin de filmlerinden aynı keyfi alamıyorum. Hep mi birileriyle kavga ettiğim günlerde seyrediyorum bu filmleri, bilemiyorum. “Şahane Misafir”i daha çok beğenmeyi çok isterdim. Eşcinselliğe dair filmlere bir tür sansür uygulansın denilen bu günlerde, Ferzan Özpetek’in İtalya’da yaşamayı seçmekle ne kadar akıllıca davrandığını düşünüp, üzülüyorum bir de. Burada aynı işi yapması imkânsızdı.

Hasetten kuduranlar ya da festival sıkıntısı

YERALTI

 Filmi ilk izlememde hiç tat almadım. Ne Muharrem beni ilgilendirdi, ne de çevresindeki diğer insanlar. “Festival Sıkıntısı”dır belki de… Demirkubuz umarım hasedi, kıskanmayı aşar, kendisi olarak film yapmaya geri döner. Cannes çağırmazsa çağırmasın, kimin umurunda. Zaten öyle de çağırmıyor, böyle de

Konuya başka bir yerden girmeme müsaade edin. 2 Aralık 2005’te Kim Ki-duk’un “Yay” adlı filmiyle ilgili yazımda yönetmene yönelik şunları söylemişim:  “(…) Kim Ki-Duk’a … naçizane fikrimizi söyleyelim: (…) sendeki bu kıskançlıkla bu iş zor yürür arkadaş. ‘Yay’ Kim Ki-duk’un 12. filmiydi. Umarız 13.sü bir kıskançlık cinayetini anlatmaz.”
Kıskançlık cinayetiyle Ki-duk’un gerçek hayatta bir cinayet işleme ihtimaline işaret etmiştim. Kim Ki-duk “Yay”dan sonra 3 film daha yaptı. 2008’deki 15. filmi “Rüya”da neredeyse bir oyuncusunun ölümüne neden oluyordu. Bu olay Ki-duk’u çok sarsmıştı. Film yapmanın anlamını sorgulamaya başladı. Yine de yeni bir film yapmaya kalkıştı fakat yapımcıları onu yarı yolda bıraktılar. Ki-duk iyice bunalıma girdi ve inzivaya çekildi. Üç yıl boyunca film yapmayı bıraktı. Ta ki geçen yıla kadar. Kim Ki-duk geçen yıl sinema dünyasının gördüğü en garip filmlerden birini yaptı. Tek başına oynadığı bu filmde Ki-duk önce kendi kendiyle hesaplaşıyordu. Sonra oyunculara hakaret etmeye başlıyor, en nihayetinde tabancasını kuşanıp, nefret ettiği herkesi öldürüyordu. “Arirang” adlı bu film İstanbul Film Festivali’nde bu yıl gösterildi. Bir oyuncusunun ölümüne neden olabileceği korkusuyla film yapmayı bırakan Ki-duk, “Arirang”la cinayet fantezilerini filme almıştı. “Arirang” Ki-duk’un gerçekte yaptığı en iyi şeyin sinemayı bırakmak olduğunu düşündürüyor insana. Gerçekten de intikam almak, düşmanlarınızla hesaplaşmak, kişisel rekabetinizde üstünlük sağlamak için film yapmamalısınız. Eleştirmenlerin de, güç gösterisi yapmak, en akıllı benim demek, yönetmen dövmek vs. için yazı yazmaması gerektiği gibi. Sanatçılar ve eleştirmenler kim için, ne için yapıyorum bu işi diye sormalı. Çok özel konumlar bunlar, herkese nasip olmuyor. Kişisel kavgaların yapılacağı yerler buralar değil, olmamalı.

“Yeraltı” ne yazık ki açık bir şekilde Demirkubuz’un Nuri Bilge Ceylan’dan ve eski solcu arkadaşlarından intikam alma filmi olmuş. “Kıskanmak”a kadarki filmleriyle Zeki Demirkubuz sinemamızın son yıllarda çıkardığı en orijinal isimdi bana göre. Kendine özgü bir sinema dili, kendine özgü bir estetiği vardı. İçeriği hep sorunluydu, o başka. Demirkubuz dışarıda da ilgi gördü, retrospektifleri yapıldı, Cannes’ın yan bölümü “Belirli Bir Bakış”a iki filmiyle birlikte katılma başarısını gösterdi. Ama ne Berlin’in, ne Venedik’in ne de Cannes’ın resmi yarışmalı bölümlerine seçilemedi. Dolayısıyla da bu festivallerden Kaplanoğlu ya da Ceylan gibi ödüllerle dönemedi. Bence katılmayı da, ödül kazanmayı da hak ediyordu ama olmadı.

ŞIK BİR FİLM AMA ÖZGÜN DEĞİL
“Yeraltı” hiç hoşlanmadığı ve kendisinden hoşlanmayan adamların arasında bir yer edinmeye çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor. İstenmediği bir yemeğe inatla, zorla kendini davet ettirir Muharrem (Engin Günaydın). Muharrem’le Demirkubuz’un yolu böylece kesişmeye başlıyor. “Yeraltı” tipik bir Demizkubuz filmi değil, daha çok yurtdışı festivalleri için film üretmekle suçladığı yönetmenlerin filmlerine benziyor; üslubuyla, temposuyla, ışığıyla… Yavaş sinema denilen sinemaya yakın bir film bu, bildiğim bütün Demirkubuz filmlerinden daha yavaş tempolu ve daha sıkıcı. Yine bildiğim bütün Demirkubuz filmlerinden daha “güzel” görüntülere sahip bir film “Yeraltı”. Daha iyi ışıklandırılmış, daha estetize edilmiş. Oysa Demirkubuz’u Demirkubuz yapan, filmlerinin o kendine özgü çiğ estetiğiydi, ucuz gibi görünmesiydi, anlattığı yaşamların sakilliğine uygun düşen bilinçli ve özenli sakilliğiydi. Demirkubuz o davet edilmediği “şık” partilere girmek için, o nefret ettiği insanlar gibi olmaya yönelmiş. “Şık” bir film yapmış. Ama özgün bir film olmamış, herhangi bir başka zanaatçının da çıkaracağı bir film olmuş “Yeraltı”.

MAYIS SIKINTISI’NA GÖNDERMELER
Ama filmin tek kusuru özgün bir dili, estetiği olmayışı değil. Daha önce de söylemiştim, Nuri Bilge Ceylan’a açık göndermeler var filmde. Muharrem’in en nefret ettiği kişi bir yazar. Bu yazarın ödüllü kitabının adı “Ankara Sıkıntısı”. Bu göndermeyi görmemek tabii ki mümkün değil, elbette Ceylan’ın “Mayıs Sıkıntısı”na gönderme yapılıyor. Başka bir şey olamaz, nokta. Yazar ödülünü aldığında, heykelciği bildiğimiz bir tarzda kaldırıyor ve çok sevdiği Ankara’ya ithaf ediyor; Ceylan’ın yalnız ve güzel ülkesine ithafı gibi. Yazarın aldığı ödülün adı bile Akkoyunlu ödülü, Ak”ceylan”lı denmediği kalmış. Yazar, Muharrem tarafından başkalarının fikirlerini çalıp çırpıp,  kendi fikirleriymiş gibi sunmakla ithaf ediliyor. Demirkubuz’un Ceylan’ı gerçek hayatta böyle itham ettiği de yaygın bir dedikodu olarak yıllardır ortada dolaşır.

BEYAZPERDENİN AMACI NE?
Peki, bunlardan bize ne? Sinema salonları yönetmenlerin kozlarını paylaştıkları arenalar mıdır? Bu kavga seyirciye ne verir? Haset insani bir duygudur ama denetlenemediği zaman sonuçları herkes açısından acı olur. Bu film, denetlenemeyen ve kişiyi esir alan bir hasetin belgesi olmuş. Demirkubuz’a akıl verebilecek kimse yok muymuş çevresinde? Nefret ettiği şeyin kötü bir taklidine dönüştüğünü, dönüşürken o nefret ettiği şeyin özgünlüğünü ıskaladığını da kimse görmemiş mi?

Film romanı sakatlayarak aktarmış. Mesela filmdeki önemli hikâyelerden biri Muharrem’in bir fahişeyle ilişkisine değindir. Kitabı yeni okumadım ama hatırladığım kadarıyla Muharrem fahişenin, gururunu okşar önce, egosunu şişirir ve sonra patlatır o egoyu. Oysa filmde şiştiğini görmediğimiz bir egonun patlatılma anını görüyoruz. Haliyle patlama da patlamaya benzemiyor. Hatta bir şeye benzemiyor.

SIĞ BİR SOLCULUK ELEŞTİRİSİ
Bir de kadınlara bakış meselesi var, hep olduğu gibi. Filmde Muharrem’in evine temizliğe gelen bir kadın var. Bu kadın, Demirkubuz filmlerinde genellikle olduğu gibi bir tür femme fatale. Bir bakarsın adamı öldürmeye kalkar, bir bakarsın öldürmeye kalktığı adamla evlenir. Kadınlar, bu dünyanın hamamböcekleri gibidir, nükleer savaş çıksa bile yine de yollarını bulup hayatta kalırlar! Erkeklerin onları hamamböceği gibi öldürmesi de belki de bundandır. Birçok Türk erkek yönetmenin kadınlara bakış açısı bu, sadece Demirkubuz’unki değil. Demirkubuz’un “solculuk” eleştirisi de çok sığ. Karakterler sığ da ondan denmesin. Burada belden aşağı bir vuruş var.

Bir filmi seyretmenin en iyi yeri festivaller değil. Günde birkaç film izlenen bir ortamda filmler üzerine uzun uzun düşünülemiyor. “Yeraltı”nı bir kez daha seyretsem belki fikrim değişir. Ama filmi ilk izlememden hiç tat almadım. Ne Muharrem beni ilgilendirdi, ne de çevresindeki diğer insanlar. “Festival Sıkıntısı”dır belki de. İçeriğiyle ilgili sorunlarım olsa da, mesela “Kader” gibi bir filmi her zaman görmeyi arzularım. Demirkubuz umarım hasedi, kıskanmayı aşar, kendisi olarak film yapmaya geri döner. Cannes çağırmazsa çağırmasın, kimin umurunda. Zaten öyle de çağırmıyor, böyle de.

Hayaletlerimiz ve biz

TARİH:  21 Nisan 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
ÖBÜR DÜNYADANÖbür Dünyadan” ne yazık ki vasatın az üstünde bir film. Benzer konuları anlatan, Franco döneminin dehşetine gönderme yapan “Yetimhane” ve “Diğerleri” gibi filmlerin düzeyinde değil

Hayaletler gerçekten nelerdir? Neden bu kadar çok hayalet öyküsü var? Bunun nedeni sanırım, ne kadar bilimsel düşünürsek düşünelim, söz konusu ölüm olunca kavrayışımızın yetmeyişi. Ölüm, hayatın yokluğu ve biz bu yokluğu tasavvur edemiyoruz. Sevdiğimiz birisi tamamen ama tamamen yok olabilir mi? Yani, gökyüzünden de bizi seyretmiyor mudur? Böyle bir şey en ateist, en pozitivist, en materyalist kafanın bile düşünmekte zorlandığı bir durum. Sevdiklerimizin, bir yerlerden, bir şekilde bizi izlediklerini düşünürüz. Bunun istisnası yok gibi bir şey. İnanmıyorsanız, solcuların ölülerinin ardından neler dediklerini dinleyin veya okuyun. “Nur içinde yatsın” yerine, “Işıklar içinde yatsın” diyerek dindarlarla aynı şeyi söylerler. Alaycı filan değilim bunları yazarken, insan olmanın, kavrayışımızın sınırları var.

Bir de suçluluk duygusu vardır. Sevdiklerimize, hiçbir zaman mükemmel davranmamışızdır. Kimi zaman bir isteğini yerine getirmemiş, kimi zaman onlara öfkelenmişizdir. Hatta,  en sevdiklerimize bazen lanet bile okumuşuzdur. Ya bu kötü niyetlerimiz, onların ölümünü hızlandırmışsa? Hatta ölümlerine neden olmuşsa? Saçma deyip geçmeyin, “hayatta kalanın suçluluk duygusu” psikolojide yeri olan bir kavram.

ÖLÜMLERİN TRAVMASI
Dolayısıyla birisi bir filmde hayalet görüyorsa, muhakkak onun geçmişinde bazı ölümler olduğunu düşünmek gerekir. Bu ölümlerin travması, suçluluk duygusu bir şekilde su yüzüne çıkmaktadır bir nedenle.

“Öbür Dünyadan” kolektif bir büyük travmanın yaşandığı yıllarda geçiyor. Birinci Dünya Savaşı ve kuş gribi milyonlarca insanın canını almıştır. Hayaletleriyle barışmak, onlarla iletişim kurmak isteyen insanlar, şarlatanların avucuna düşmüştür. Florence (Rebecca Hall) şarlatanları açığa çıkarmayı meslek edinmiş, bilime inanan bir kadındır. İşinde başarılıdır da. Bir gün, bir okuldan davet alır. Ölü bir öğrencinin hayaletini görenler olmuştur. Florence ortada bir şarlatanlık varsa açığa çıkaracaktır. Florence, hayaletlerle ya da şarlatanlıklarla karşılaşmaya başladıkça, yavaş yavaş onun hayatının gerçekleriyle, geçmişinde olanlarla da tanışmaya başlarız. Florence’in annesine ne olmuştur? Neden yetimhanede büyümüştür? Babası nerededir? Ya okuldaki insanların geçmişleri?

“Öbür Dünyadan” ne yazık ki vasatın az üstünde bir film. Benzer konuları anlatan, Franco döneminin dehşetine gönderme yapan “Yetimhane” ve “Diğerleri” gibi filmlerin düzeyinde değil. Ama Rebecca Hall ve Imelda Staunton gibi iyi oyuncuları ve iyi  bir işçiliği var.

Orda, eski bir sömürge var uzakta!

TARİH:  28 Nisan 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

MARİGOLD OTELİ’NDE HAYATIMIN TATİLİ
Marigold Otel, falan gibi filmlere ne demeli? Irkçı desek, değil, fazla sert olur. Ama cehennemin yolları da iyi niyet taşlarıyla örülüydü, hatırladığım kadarıyla. Hoşgörülülüğün, korumacılığın bütün kendini beğenmişliğini, bütün tepeden bakan tavrını hiç farkında olmadan temsil ediyor desek, olur sanki.

Eskiden yani 20-30 yıl önce İngiltere’nin orta sınıf emeklileri geri kalan hayatlarını İspanya, Portekiz ya da İtalya’da geçirebilirlermiş. Buraları pahalılaşınca Fethiye falan gibi seçenekler gelişmiş. Artık oralara da para yetiştiremeyen İngiliz emekliler artık eski sömürgeleri Hindistan’a göçer olmuşlar. Tabii Hindistan’ın ya da  Türkiye’nin emeklileri ne olacak, onlar hangi ılıman iklimli memlekette hayatlarının son yıllarını geçirecekler sorusu da önemli bir soru. Orta sınıf Fethiyelilerin, Vanlıların, Kütahyalıların, Delhililerin, İslamabadlıların İngiliz emeklileriyle rekabet edecek paraları olacak mı, memleketlerinin en güzel yerlerinde tatil yapabilmek için? Onların zaten yurtdışı hayalleri hiç olmamıştı ama kendi evlerinde iyi bir köşe bulabilecekler mi? Neyse geçelim bunları şimdilik, zenofobi suçlamalarına maruz kalmadan.

“Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili” yedi yaşlı, emekli İngilizin internetten buldukları Marigold Oteli’nin cazibesine kapılarak Hindistan’a gidişlerinin ve o otelde geçirdikleri dönemin hikayesini anlatıyor. Bu yedi İngilizin içlerinde düpedüz ırkçı birisi bile var. Ama bu yaşlı İngiliz hanımın ırkçılığı başından biri çocuksu bir sevimlilik, ya da huysuzluk olarak veriliyor. Sevimli ırkçı! Uzlaşmaz kavramlar ama film uzlaştırıyor. Ne de olsa filmin ve dolayısıyla seyircinin bakış açısı İngilizlerden yana. Ev sahipleriyle konukları arasında bir düşmanlık da yok zaten ama şöyle bir şey var: Sadece yaşça değil, zekaca, akılca ve bilgelikçe de büyük olan İngilizler, çocuksu, ne yapacağını bilemeyen , cahil, bilgisiz ama iyi niyetli Hintlileri kanatları altına alıyorlar. Birisi onlara muhasebe, bir diğeri telefonda müşteriyle konuşma sanatı vs. öğretiyor. Bir başkası da otelin genç sahibine kadınlara nasıl davranması gerektiğini anlatıyor. Bilgisayarda göründüğü gibi görünmeyen, aslında fena halde dökülen Marigold Oteli İngiliz ziyaretçilerinin desteğiyle ayağa kalkıyor ve korunuyor. Filmin, benim ilk paragrafta sorduğum sorularla ilgilenecek hali yok tabii ki. Filmin tek eşcinsel karakteri de Hintli sevgilisini bulduktan sonra tam zamanında ölerek herhangi bir komplikasyon çıkmasını önlüyor. Çünkü Hintli sevgili evlenmiş ve kendisine bir yuva kurmuştur. Yaşlı İngiliz gay normalde yaşlı Avrupalıların üçüncü dünyada yaptıkları gibi kendisine genç bir Hintli bulsa, hoş olmazdı tabii ki. Akla maazallah seks turizmi filan gelirdi.

Şimdi bu “Marigold Oteli” falan gibi filmlere ne demeli? Irkçı desek, değil, fazla sert olur. Ama cehennemin yolları da iyi niyet taşlarıyla örülüydü, hatırladığım kadarıyla. Hoşgörülülüğün, korumacılığın bütün kendini beğenmişliğini, bütün tepeden bakan tavrını hiç farkında olmadan temsil ediyor desek, olur sanki.  Aleni bir ırkçılıkla mücadele etmek kolay ama bu sevimli, insancıl, hoşgörülü liberallikle mücadele etmek daha zor. 

John Madden’ın filmi yaşlı Batılı izleyicilere hitap edecektir. Çiğnenmesi çok kolay bir lokma çünkü. Bütün kemikleri, kılçıkları alınmış, hatta neredeyse daha önceden sindirilmiş…

 

Amerikan kahramanları iş başında!

TARİH:  5 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
 
YENİLMEZLER
 

11 Eylül saldırısı nasıl “özgürlüğe karşı bir saldırı” ise ve Beatles’ın yetenekli ama bir o kadar da salak elemanı Paul Mc Cartney saldırı sonrasında nasıl “Freedom” diye şarkılar düzdüyse, “Yenilmezler” de işte o telden çalıyor.

ABD devleti öyle ilkel sosyalist devletler gibi kendi eliyle ve emriyle propaganda filmleri üretmez. Bu işi özel sektörün ya da piyasanın becerikli ellerine bırakır. Onlar hem kendileri için hem de devlet için neyin iyi olduğunu gayet iyi bilirler. Süper kahramanlar filmlerde hem devletlerinin dış düşmanlara karşı zaferini sağlarlar hem de yapımcılarına milyarlar kazandırırlar. Sırf Amerikalı çocuklar bu ürünlerle beslense neyse, dünyanın bütün çocukları (mesela) Amerikalı bir silah tüccarı olan Demir Adama özenir.

ÖZGÜRLÜKLER DİYARI ABD!
Bu filmlerin 11 Eylülden sonra olmazsa olmazlarından biri ikiz kulelere yapılan saldırıyı anımsatıcı bir şeyler içermesidir. Bir başka olmazsa olmaz sosyalizmi bir şekilde korkunç bir geçmiş olarak hatırlatmaktır. Bunların karşısında özgürlükler diyarı ABD yer alır. 11 Eylül saldırısı nasıl “özgürlüğe karşı bir saldırı” ise ve Beatles’ın yetenekli ama bir o kadar da salak elemanı Paul Mc Cartney saldırı sonrasında nasıl “Freedom” diye şarkılar düzdüyse, “Yenilmezler” de işte o telden çalıyor. Amerika’nın özgürlüğü yine tehlikededir. Hem de saldırgan, ideolojik olarak “özgürlük” kavramını itibarsızlaştırmak gibi bir misyonla gelmiştir. Saldırganın adı Loki ve uzaydan bir yerden gelip, nükleer güç üreten uranyum benzeri bir şey olan Thesseract maddesini çalmaya çalışır. Loki bir de, insanları, bütün ihtiyaçlarının itaat etmek olduğuna ikna etmeye çalışır (akla yine Beatles geliyor: All you need is “love” değil, yani muhtaç olduğun tek şey aşk değil “itaat”!). Ve tabii ki bu konuda deneyimli bir millet olan Almanya’da başarılı da olur! Türkiye’de de olurdu, deneseydi.

Bu stratejik madde hırsızlığı akla İran’ın nükleer güç edinme çabalarını getirebilir, getirmesi beklenir de zaten. Loki bir başka gezegenden gelmiştir. Kardeşi tam bir Batılı olan Thor’dur ama Loki’nin üvey kardeş olduğunu hatırlatalım. İranlılar da Hint-Avrupa ailesinin üvey kardeşi gibiler zaten. Neyse zorlamayalım bu konuyu…

TÜM SÜPER KAHRAMANLAR SEFERBER
Loki’ye karşı bir tür genelkurmay bakanlığı ya da merkezi haber alma teşkilatı, her neyse harekete geçer, bütün süper kahramanlar seferber edilir. Düşman gökyüzünden gelen kara bir yılan gibidir ve zararı tıpkı 11 Eylül’de olduğu gibi işyerlerine, bürolara olur en başta. Hulk, Demir Adam, Thor ve Yüzbaşı Amerika eski bir Rus ajanı olan Nataşa Romanof’un da yardımıyla düşmanı … Az daha filmin sonunu açıklayacaktım! Bu arada Nataşa hanımın geçmişinin suçlarla yani kan (ya da komünizm) kırmızısıyla dolu olduğu da filmde geçer elbette.
İki buçuk saat kadar dikkatinizi ayakta tutabilirseniz arada bazı hoş (gerçi çoğunlukla cinsiyetçi bir yanı da olan) şakalara gülebilirsiniz. Onun dışında, süper kahramanlar olağan işlerini yapıyorlar işte!

Filistin’de aynı anda muktedir ve ezilen olmak: Görünmez Polis

TARİH:  12 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
TRT Belgesel Günleri meraklısına ulaşan, çok da ilgi gören, alanında oldukça iddialı ve büyük bir festival. Bunu bu yıl fark ettiğimde biraz da şaşırdığımı söylemeliyim çünkü festivalden bugüne kadar pek bilgi akış olmadı, en azından bana yönelik. Ya da büyüklüğünü fark ettirecek derecede bir bilgi akışı olmadı diyelim.Festivalde tek bir film izledim: Adaşım Laith Al-Juneidi’nin (el-Cüneydi) Görünmez Polis adlı filmi.
Görünmez Polis, Nidal adlı Filistinli bir Arap polisin hayatına odaklanıyor. Polis deyince bir otorite figürü anlıyoruz. Polis başkalarının can ve mal güvenliğini korumaktan sorumludur. Birisi evinizin güvenliğini tehdit ederse aklınıza ilk gelecek kişi polistir. Ama söz konusu olan Filistinde bir Arap polis olunca işler çok farklı oluyor. Polis Nidal, El-Halil (Hebron) kentinde yaşıyor. El-Halil (Hebron) Oslo anlaşmasına göre Arap ve Yahudi bölgeleri olarak ikiye ayrılmış. Ama El-Cüneydi sohbetimizde bu durumun fiilen geçerliliğini kaybettiğini, Yahudi yerleşimlerinin şehrin hemen hemen her yerine yayıldığını söyledi. Nidal, son kalan Arap yerleşimlerinden birinde Yahudi yerleşimcilere komşu olarak yaşıyor. Bu hayatının tehdit altında olduğu anlamına geliyor. Arapları bölgeden kaçırmak isteyen Yahudi yerleşimciler ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Nidal’in evi yakılıyor. Nidal’in evine gaz bombası atılıyor. Nidal’in iki çocuğu bu saldırıların doğrudan ve dolaylı etkilerinden ölüyorlar. Nidal’in çok çocuğu var, film çekilirken karısı onuncu çocuklarına gebeymiş. Filistin’de genç olmak demek, sorunlardan en çok etkilenmek demek. Nidal’in ölen çocuklarının dışında psikolojik bozukluk yaşayan çocukları da var. Erkek çocuklardan birisi, küçükken ne zaman farklı dilde konuşan birisini duysa, İsrail askerleriyle karşılaştığı korkusuyla paniğe kapılıp, başını duvarlara vurmaya başlıyormuş. Psikolojik tedavi sayesinde iyileşmiş ve beyin kanamasından ölmekten kurtulmuş neyse ki. Nidal’in küçük bir kızı ise konuşmayı reddediyor. Elliye yakın İsrail polisi evlerini basıp 13 yaşındaki ablasını tutukladıktan sonra, konuşmaktan vazgeçmiş küçük kız. Filmin çekildiği dönemde Nidal’in bir oğlu da polise taş atmaktan dolayı hapisteydi. Neyse ki, tazminatı ödendi ve çıktı.

HER YERDE OTORİTE SİMGESİ SİLAHLAR
İşte böylesine garip, paradoksal bir durum Nidal ve ailesinin yaşadıkları. Nidal bir yandan düzen ve intizam sağlamaya çalışıyor, bir yanda da düzen onun ve ailesinin hayatını cehenneme çeviriyor. Nidal bir yandan suçluları hapse atıyor, diğer yandan “taş atan” oğlunu hapisten kurtarmaya çalışıyor. Nidal’in polisliği zaten belirli bölgeler dışında geçmiyor. Yahudi yerleşim alanlarına girdiğinde apoletlerini, polis olduğunu gösteren bütün işaretleri sökmek zorunda. Tabii ki tersi geçerli değil, İsrail polis ve askeri her yerde egemen ve her yerde otorite simgeleriyle ve silahlarıyla dolaşabiliyorlar.
Nidal, sadece zor koşullar altında ailesini korumak için mücadele etmiyor, Arapların mevzi kaybetmemesi için de çok özverili bir mücadele sürdürüyor. İsrailli Yahudi yerleşimciler Nidal’i zorla evinden uzaklaştıramayınca, dayanılması zor parasal tekliflerde bulunuyorlar. Nidal, bir türlü kontağı basmayan arabasıyla ve bütün yoksulluğuyla direniyor. Eğer evimi terk edersem, gelecek kuşaklara nasıl hesap veririm diye düşünüyor. Nidal, polis deyince aklımıza gelen şeyin neredeyse tam tersi. Zaten filmin adı da onun bu güçlü/ güçsüz halini anlatıyor. O bir “Görünmez Polis”. Hem var, hem de yok. Hem bir düzen adamı, hem de bir direnişçi.
El-Cüneydi (Al-Juneidi) Filistin halkının dramını anlatan etkileyici belgeseller zincirine çok başarılı bir halka eklemiş “Görünmez Polis”le.

 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com