Onat Kutlar’ı hasretle anıyoruz

TARİH:  7 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: 
Birgün
 

“Biz hiç  kimseyi, hiçbir kurumu aşağılamak için burada değiliz. Biz intikam için burada değiliz. Biz barışmak için buradayız. Biz affedebilmek için buradayız. Biz birlikte yaşamanın koşullarını sağlamak için buradayız..”

Benim çocukluğumun en meşhur aşk filmi “Aşk Hikayesi” (Love Story; 1970) idi. Aşk Hikayesi’nin meşhur da bir cümlesi vardı: “Aşk, hiçbir zaman özür dilerim demek zorunda olmamaktır.” (“Love means never having to say you’re sorry.”) Ne demekse… Hâlâ pek anlamış sayılmam bu lafı.

 

Türkiye bir aşıklar ülkesi galiba, kimse özür dilemesini beceremiyor. Birisi ayağınıza yanlışlıkla bassa özür dilemesini beklersiniz. Ama ayağınıza basan kişi dönüp, “şartlar oluşursa, gerekirse özür dilerim” derse ne yaparsınız? Hadi bu örnekte istem dışı bir basma söz konusu. Ya bile, isteye bastıysa? O zaman özürden de öte bir şeyler beklersiniz. Ya basmanın ötesinde çok daha ağır, kıyaslanmayacak kadar ağır şeyler yaptıysa? Mesela, söz gelimi, bir yakınınızı öldürdüyse… Burası Türkiye, şaka gibi geliyorsa dediklerim, bu vahşi saçmalığın içinde yaşadığımızı unuttuğumuzdandır.

Uludere’de 35 genç  öldürüldü. Bilimle, sanatla, sporla, eğlenmekle ya da sadece sıkılmakla vakit geçirmeleri gereken yaşta buz gibi soğukta, karanlıkta kaçağa gitmişlerdi. Devlet her şeyden önce vatandaşlarını bu koşullara mahkûm ettiği ve kaçakçılıktan pay alan memurlara sahip olduğu için özür dilemelidir. Hepimizden! Mahkûm edildikleri koşullardan dolayı özür dilenmesi gereken o gençler, kendi ülkelerinde savaş uçakları ile bombalandılar! Bombalayanlar daha hâlâ düşünüyorlar: Öldürdüklerimizin yakınlarına sözlü özür dilemenin şartları oluştu mu, oluşmadı mı? Herhalde devlet yönetmek bir aşk işi: Hiçbir zaman özür dilemek zorunda değilsiniz.

Ama bu “aşk”ı devlete münhasır görmek yanlış olur. Öldürmek ve özür dilememek devletin tekelinde değil. Öldürmeye âşık bir ülkeyiz, belli ki kimse özür dilemek zorunda değil. PKK lideri Karayılan da bir ara sivil ölümlerinden dolayı “gerekirse özür dileriz”, demişti. Henüz dilemedi. Dilese de artık bir kıymeti harbiyesi kalmadı.

30 Aralık’ta yaralanan ve 11 Ocak’ta ölen sinemamızın büyük ismi Onat Kutlar’ı saygı ve sevgiyle anarken, geçtiğimiz yıl Toplumsal Bellek Platformu’nun Özgür Mumcu’nun ağzından 30 Aralık 2010’da The Marmara Oteli’nde yaptığı basın açıklamasını aktarıyorum:

Onat Kutlar ve Yasemin Cebenoyan’ın anısına
16 yıl  önce burada bir bomba patladı. Bombanın kimi ya da kimleri öldüreceği belli değildi. Kurbanlar her tür etnik kimlikten, her tür inançtan, her tür politik görüşten olabilirlerdi. Başka bir ülkenin vatandaşı da olabilirlerdi. Eylem insanlığa karşı yapılmıştı. Verilen mesaj ise şuydu: “kendinizi güvende hissetmeyin!”

İki kişinin yaşam hakkını elinden aldı bu eylem. Yürekleri barış için, halkların kardeşliği için çarpan iki insan öldü. Onat Kutlar ve Yasemin Cebenoyan bu bombanın kurbanı oldular. Radikal İslamcı örgüt İBDA-C yılbaşı yaklaşırken, Beyoğlu’nda eylem yapacağını duyurmuştu ama polis güvenlik önlemi almak yerine, broşür dağıtmakla meşguldü o gün. The Marmara Oteli’ne patlamadan hemen önce gelmişler ve “polise güvenin“ yazılı broşürler bırakmışlardı.

Bombacı  otelin güvenliğinden rahatlıkla geçmiş ve paltosunun cebindeki bombayı Opera Pastanesi’nin portmantosuna bırakmıştı. Yasemin bir gün önce 37. doğum gününü kutlamıştı. Pastaneye bir arkadaşının daveti üzerine, doğum günü hediyesini almaya gitmişti. Onat Kutlar eşi Filiz’le buluşacak ve evliliklerinin yıldönümlerini kutlayacaklardı. Onları şarapnel parçaları karşıladı pastanede, hediyeler değil.

İBDA-C propaganda fırsatını kaçırmadı, eylemi üstlendi. Bir de üstüne, yayın organlarından Onat’a ve Yasemin’e hakaret yağdırdı . Soruşturma ise alışık olduğumuz baştan savmalıkla yürütüldü. Güvenlik kameralarının çektiği görüntülere dahi bakılmadı. Bütün bunlardan dolayı eylemin sorumlusu olarak PKK gösterilince kamuoyu buna inanmadı.  Suç olağan şüphelinin üstüne yıkıldı diye düşündük. Böyle düşünmek için çok nedenimiz vardı. PKK, kamuoyunda teşhir olmaktan kurtuldu, bombalamanın faili olarak görülmedi.

Ama gelişmeler bizi doğrulamadı. Suçlu yakalandı ve suçunu itiraf etti. Eylemi PKK adına yapmıştı. Pişmanlık yasasından da yararlandı. Cezasının tümünü çekmeden, 9 yıl yattıktan sonra da serbest bırakıldı. Yine aklımız almadı olanları. Eylemi önlemek için bir çaba içine girmeyen devlet, adaleti yerine getirmek için de çaba harcar gözükmüyordu. Suçlunun üçüncü bir cinayeti daha vardı  ve hepsi için 9 yıl yatmış ve cezası tamamlanmadan serbest kalmıştı.

PKK Onat kutlar gibi Kürt sorununa duyarlı birini öldürmüş olmaktan gurur duyacak değildi ve aktif olarak eylemi savunmadı ama eylemin sorumluluğunu  reddetmedi de. Örgüt suçlu bulunan şahsın kendileriyle bir alakası olmadığını hiçbir zaman iddia etmedi. Dolayısıyla alakası olduğunu kabul etmiş oldu. Daha sonra Cüneyt Cebenoyan’ın örgütün ya özür dilemesi ya da olayla ilgisini reddettiğini açıklaması çağrısına da ya sessizlikle ya da aba altından sopa göstererek karşılık verdi örgüt.  Fakat bu özür meselesi iki ay kadar önce yeniden gündeme geldi. Murat Karayılan Radikal gazetesine verdiği demeçte, sivil ölümlerinden dolayı özür dileyebileceklerini söyledi. Ama heyhat özrün zamanı ve koşulları oluşmamıştı daha.

Soruyoruz: Özür dilemek için daha ne kadar bekleyeceksiniz? 16 yıl geçti, bir 16 yıl daha mı bekleyeceğiz? Yasemin’in annesi Tuncay ve babası Hikmet Cebenoyan bu özrü duyamadan öldüler. Bizlerin ömrü vefa edecek mi özrünüzü duymaya? Yapılan eylemden ya pişmansınızdır ya da değil, kendinizi ya suçlu hissediyorsunuzdur ya da değil. Hangi koşulun oluşmasıyla Onat’ın ve Yasemin’in ölümünden suçluluk duymaya başlayacaksınız?

Biz hiç  kimseyi, hiçbir kurumu aşağılamak için burada değiliz. Biz intikam için burada değiliz. Biz barışmak için buradayız. Biz affedebilmek için buradayız. Biz birlikte yaşamanın koşullarını sağlamak için buradayız. Affedebilmemiz için de geçmişte yakınlarımıza karşı işlenen suçların muhataplarının değişme potansiyelini taşıdıklarını görmek istiyoruz. Bu ancak suçun kabulüyle, utancının yaşanmasıyla, özür dilenmesiyle mümkün olur. Yeni bir sürece böyle başlanır.

MELANKOLİ Batacak bu dünya!

TARİH:  14 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: 
Birgün
MELANKOLİ
Batacak bu dünya!
‘Melankoli’nin sonunda dünya yok oluyor, herkes ve her şey ölüyor! Anadolu kartalları bile dünyayı kurtaramıyor! Maalesef!

Lars von Trier! Deli, manyak, dahi! Kendinden nefret eden bir megaloman! Mükemmeliyetçi bir anarşist! Kontrol hastası bir doğaçlamacı! Hepsi, hepsi, hepsi…

Von Trier kendisini bir kadın ya da bir çocuk olarak tasvir ediyor filmlerinde. Ya da iki kadın ve çocuk olarak tasvir edebiliyor Melankoli’de olduğu gibi. Ama bir erkek olarak tasvir etmiyor. Melankoli aileyi anlatıyor. Von Trier’in hallerini anlatıyor. Aile şöyle: Anne bir diktatör ve dibine kadar anti-sosyal biri. Baba, anne tarafından kastre edilmiş, ayyaş, sevimli ve tamamen iktidarsız. Bu anne ve babanın iki kızı var ve bu kızlar birbirlerinin anti tezi gibiler. Depressif olanın adı Justine, konformist olanın adı Claire. İkisinin de von Trier’i temsil ettiğini düşünüyorum. Film melankolik ya da depressif Justine’den yana, amenna. Ama bu filmi Justine yapabilir miydi? Yapar mıydı? Bir film yapmak büyük bir organizasyon gerektirir her şeyden önce. Bunu Claire yapabilir ama Justine yapamazdı. Bir film yapmak iletişim kurma isteğini gösterir, geleceğe bir şey bırakma arzusuna işaret eder. Justine’de bunlar yok ama Claire’de var. Öte yandan film Claire’i yanlışlıyor, inandığı şeylerin boş olduğunu gösteriyor. Gerçekle yüzleşecek cesareti olmadığını gösteriyor. Lars von Trier, Justine olduğu kadar Claire de olmasaydı bu filmi göremezdik, bu da hayatın gerçeği. “Melankoli” adlı bu karamsar çığlıkta, bu “her şeyden ve hepinizden nefret ediyorum; batsın bu dünya!” serzenişinde (serzenişi de kullandım ya…) samimi bir iletişim ve sıcaklık arayışı var. Justine’in reklamcılığın iğrenç dünyasına, her şeyi metalaştıran, ticarileştiren, “değer”sizleştiren kapitalizme, kapitalizmin bu en pis mesleklerinden birine duyduğu öfkeye katılmamak mümkün mü? Bunu zaten reklamcılar da biliyor ve söylüyorlar, genelevde yapılacak herhangi bir iş, reklamcılıktan daha erdemlidir.

DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY LARS VON  TRIER
“Melankoli” prologu izleyen iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Justine’in kendi düğününü sabote edişini görüyoruz. Justine kendi düğününde, donunu indirip golf sahasının ortasına işiyor. “Hayat Ağacı”na dair eleştirimde Lars von Trier’in Cannes’daki meşhur basın toplantısında tabiri caizse donunu indirdiğini yazmıştım. O sırada Justine’in sözünü ettiğim eylemi aklımda değildi. Filmi ikinci kere izlerken, işte dedim, tam von Trier’ce bir eylem! Von Trier’in Cannes’daki basın toplantısında lafı Hitler’den hoşlanmaya getirip, bütün törenin ortasına etmesi tam Justine’lik bir eylemdi. Kendi kendisini Lars kastre etmeyecek de kim edecek? Kendisini her zaman kadın olarak çizen Lars, zaten böyle yaparak baştan kendisini kastre etmiş olmuyor mu? Bir de kurtarılamayan çocuk motifi var von Trier filmlerinde. “Deccal”de Charlotte Gainsbourg kendini şehvete kaptırıp çocuğunun ölümünü engellemeyen anneydi. Bu filmde ise çocuğunu kurtarmak için işe yaramaz bir şekilde çırpınan anneyi canlandırıyor Gainsbourg. Değişmeyen tek şey ise çocuğun kurtarılamayışı! Ve hatta “Melankoli”de annenin çocuğunun elini son anda bırakıp, kendi derdine dalışı ile “Deccal”deki anne arasında benzerlik kurulabilir. Bu kurtarılamayan, kaderiyle baş başa bırakılan çocuğun da yönetmeni , Lars von Trier’i temsil ettiğini düşünüyorum.
Peki kendisini hep kadın olarak tasvir eden birine kadın düşmanı diye suçlama yöneltmek saçma mıydı? Tam da değil. “Melankoli”deki güçlü ve kastre edici anne figürü önemli. Lars von Trier’in kısmen özdeşleştiği ve nefret ettiği bir kadın bu. Justine’in, dolayısıyla von Trier’in düzene inançsızlığında bolca annesi var ama bu anne sevilebilecek biri de değil. Babayı kastre eden, konuşturmayan, Lars’ın özdeşleşmesi gereken figürü ortadan kaldıran kişi de bu anne!

GELECEĞE BAKANLAR KIYAMET GÖRÜYOR
Kıyamet ve nostalji! Dünya sinemasının iki trendi bu. Geleceğe bakanlar kıyamet görüyor. Bela Tarr’ın “Torino Atı”yla, “Melankoli” o kadar benzer öğeler içeriyorlar ki… İzole bir mekânda dünyanın sonunu bekleyen atlar ve insanlar!!! Bu kadar benzerlik olabilir mi? (“Melankoli”deki atın adının Abraham olması da muhakkak ki anlamlı. Abraham yani İbrahim, bütün Ortadoğu dinlerinin atası.)

Öte yandan bir de geriye bakan “Hugo” ve “Artist” gibi filmler var. Gelecek bu kadar karanlık görünüyorsa geçmişe bakmak anlaşılır bir şey oluyor.  Ama bana sorarsanız “Hugo” ve “Artist”, tamam iyi hoş da, o kadar, abartmaya gerek yok. “Melankoli” ise şüphesiz, yılın en iyi filmlerinden biri.

Son bir şey: Bazı okurlar ve oyuncular (Engin Altan Düzyatan mesela), filmin sonunu açıkladı diye eleştirmenlere ilenirler. Onlar “Melankoli”ye gitmesin. Çünkü Lars von Trier film başlar başlamaz, sonunda ne olacağını gösteriyor. Gidip de boşuna iki saat sıkılmasınlar, vakitlerine yazık. Hatta ben de yazayım, “Melankoli”nin sonunda dünya yok oluyor, herkes ve her şey ölüyor! Anadolu kartalları bile dünyayı kurtaramıyor! Maalesef!

DÜŞLER BAHÇESİ Yas ve aşk

TARİH:  21 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Düşler Bahçesi” üzerine yazmayı istediğim bir film değil ama bu hafta yazacak başka bir film de yok seyrettiğim. Kötü değil, hatta ailecek çoluk çocukla birlikte seyredilebilecek bir film. Ama biraz film seyretmişseniz hayatta, filmde neler olacağını tahmin etmek çocuk oyuncağı. Benjamin karısını kaybettikten sonra, gazetecilik mesleğinden de ayrılır. Yeni bir başlangıç için yeni bir de ev gerekir. Ve tesadüf bu ya, karşısına sahibini arayan bir hayvanat bahçesi çıkar. Bu hayvanat bahçesini yeni evi yapmaya karar verir Benjamin. Bu duruma küçük kızı çok sevinir, ergen oğlu ise çok üzülür. Fakat hayvanat bahçesinin çalışanları arasında iki erkeğe de uygun kızlar-kadınlar bulunmaktadır! Tabii yeni bir ilişki için yastan çıkmak, gideni geride bırakmak gerekir. Benjamin ölenle ölünmemeyi, öleni bırakabilmeyi bahçenin yaşlı aslanı ve tabii aslanın güzel bakıcısı sayesinde öğrenecektir.

Onlar erecek muratlarına biz çıkacağız kerevetine! Aman, yine sonunu açıkladım filmin, tüh!

Nostalji zamanı

TARİH:  28 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: BirgünOscar’ın şu anda en büyük favorisi Artist’in zamanın ruhuyla mükemmel bir uyum sağladığını söyleyebiliriz. Eğer sinemanın sanat yanı ağır basan cephesindeyseniz, zamanın ruhu size kıyamet yakındır diyor. Dünyanın sonunu öngörmenin, kapitalizmin sonunu öngörmekten daha kolay olduğu söylenebilirse (ki söyleniyor) bu karamsarlık rahatlıkla anlaşılabilir. Ama kıyamet geliyor demek ne yazık ki kıyametin gelmesini engellemiyor. Gelecekten korkmak ve gelecekte ışık görememek doğal olarak daha parlak, daha masum çağlara gönderiyor kişiyi. Hugo, Paris’te Gece Yarısı ve Artist ışığı geçmişte görenler için üretilen filmler. Daha masum, daha umutlu zamanların hayaliyle geçen birkaç saate kimsenin itirazı olmaz. Ama bu filmlerin bize söyledikleri önemli bir şey de yok. Artist’in de öyle. Ne bugünün sinema diline bir katkısı var ne de bugünün insanına söylediği anlamlı bir söz. Fakat Artist, kesinlikle kötü bir film de değil. Biraz uzatsa da sonuçta keyifle izlenen bir film Artist. Tek sorun, bu kadar abartılması. O da filmi yapanların sorunu değil, filmi abartan biz eleştirmenlerin ve jürilerin sorunu.

“Artist” çok bilinen bir hikâyeyi, sanki 1920’lerin sonunda yapılmış bir filmmiş gibi anlatıyor. Yani, siyah-beyaz görüntülerle ve diyalogsuz bir şekilde. Film sessiz değil, baştan sona müzikli. Hikâye ise bilinen “Bir Yıldız Doğuyor” hikâyesi. Yani ünlü bir yıldız sönerken, yeni bir yıldızın doğuşunu anlatıyor film. Sessiz sinema yıldızı George Valentin (Jean Dujardin)sesli filmlerle birlikte düşüşe geçerken, genç oyuncu Peppy Miller’in (Berenice Bejo) yıldızı daha da parlaklaşır. Tabii ki bu ikili arasında bir romans da yaşanmaktadır.

JANE-ARTİST BENZERLİĞİ

Kadınla erkeğin, bir dengesizlik konumundan birbirleriyle eşit bir konuma gelmesi ve ilişkinin bu dengede kurulması bana yakın zamanda vizyona giren bir başka filmi Jane Eyre’i hatırlattı. Charlotte Bronté’nin meşhur romanı Jane Eyre’i yüz küsur yıldır çekici kılan da herhalde kadına verdiği bu eşit statü olsa gerek. Artist’in izleği şaşırtıcı derecede Jane Eyre’e benziyor. Önce erkek nerdeyse kral kadar güçlü, kadın ise son derece zayıf bir konumdayken tanışıyor ikili. Kadın yavaş yavaş güçlenirken, adamın düşüşü ani oluyor. Hatta hem Artist’te hem de Jane Eyre’de adamın düşüşüne bir yangın noktayı koyuyor. O zaman genç kadın anaç bir hemşire olarak yeniden ortaya çıkıyor ve adamın elinden tutup onu kendi konumuna yükseltiyor. Eşitlik sağlandığında (hatta kadının eli biraz daha güçlüyken) kadınla erkeğin ilişkisi de kuvveden fiile geçiyor. Kral bile olsa her erkeğin asıl aradığı koruyucu- kollayıcı bir hemşire/anne mi? Âşık oldukları kral bile olsa kadınların asıl istedikleri koruyup kollayacakları bir oğlan çocuğu mu? Bu tarz hikâyeleri 1800’lerde de, 2000’lerde de çekici kılan ortak özellik bu mu? Ve belki de kral tahtından inip, hemşire/annenin kucağına oturmanın hikâyesi en iyi regresif bir biçimle, siyah-beyaz sinemaya öykünerek anlatılabilirdi… Regresif öze (erkek açısından en azından), regresif biçim! Ve tabii bunun geleceği değiştirme umudunun yittiği, iktidarsızlaştıran bir zamana denk düşmesi tesadüf olmasa gerek. Artist’in geçtiği dönem 1929 Büyük Bunalımı’na denk düşüyor, kapitalizmin bir önceki büyük krizine.

UTANÇ Vintage külotun laneti

TARİH:  4 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Taşralı iki kardeşin New York’ta kesişen hayatlarından bir kesit sunuyor bize “Utanç”. Kardeşlerden büyüğü Brandon, beyaz yakalı bir ofis çalışanı. İşinde başarılı, kadın tavlamada başarılı ve başka her şeyde berbat biri. Daha ne olsun diyenler çıkacaktır ama Brandon hasta biri, seks bağımlısı. Bu bağımlılık, insanlarla bağ kuramamasının bir sonucu. Sadece bu da değil, Brandon birey olamamış, kendi hayatını kuramamış biri. Seçtiği ilişkilerle değil, karşısına çıkan ilişkilerle sürdürüyor hayatını. Ve Brandon belli ki işlevsiz bir aileden geliyor. Bu işlevsiz aile kız kardeşi Sissy’nin kimliğinde Brandon’ın hayatındaki varlığını sürdürmeye devam ediyor. Sissy ile Brandon bir madalyonun iki yüzü gibiler. Brandon kimseye bağlanmamaya çalışırken, Sissy karşılaştığı herkese bağlanıyor. Brandon ördüğü duvarlar arkasında boşluğunu korurken, Sissy hiçbir savunma duvarı ve sınırı olmadan yaşıyor. Ve bu iki kardeş aslında aynı sorunun iki tezahür biçimini temsil ediyorlar.

Bu sorun bana kalırsa ailenin sınırları belirsiz ilişkiler dünyasından çıkıp, yetişkin bireyler olamama olarak tanımlanabilir. Brandon için birlikte olduğu kadınlarla kurduğu ilişkiler baba ve annesiyle hesaplaşmasının damgasını taşıyor. Ya öfkeli, şiddet yüklü düzüşmeler ya da iktidarsızlık Brandon’ın seçenekleri. Kız kardeşinin şapkasını ya da annesini hatırlatan, eski model (vintage) bir kadın külotu Brandon’ın süngüsünün düşmesine neden olabiliyor çünkü Brandon birlikte olduğu kadınları bireyler olarak değil, annesinin temsilleri olarak görüyor.

Sissy için de durum çok farklı değil. Her erkekte kendisini koruyacak kollayacak bir baba arayışı içinde. Hatta abisi Brandon kabul etse, onun kolları arasında uyumaktan son derece mutlu olacak.

Carey Mulligan, Sissy rolünde çok iyi, bence Brandon rolünde çok övülen Michael Fassbender’den daha iyi. Utanç’ı seyredin. Steve McQueen ilk uzun metrajlı filmi “Açlık”la büyük başarı kazanmıştı. “Utanç” bence çok daha iyi ve çok daha derli toplu bir film “Açlık”a göre.

MANZARA-İ UMUMİYE: BİR KONSER VE FİLMLER

Charlyn Marie Marshall bir konser, iki adet casus filmi; Köstebek ve Düşmanı Korurken. Ve diğer filmler  ‘Marilyn İle Bir Hafta’, ‘Duyguların Rengi’, ‘Sürücü’, ‘Gizli Tehlike 3D’yi şöyle bir gözden geçirelim.

Bu hafta toplu bir bakış yazısı yazmak istedim…

Geleneksel yazı yazma akşamım olan Perşembe gecesi (9 Şubat) çok güzel bir konser vardı.  Cat Power ikinci kez şehrimize geldi ve Babylon’dakinden (8 Kasım 2005) çok farklı ama yine çok etkileyici bir konser verdi. Cat Power’ın yani Chan Marshall’ın konser performansları çok kötü bir şöhrete sahipti eskiden. Çoğu konserini yarıda bırakır, sinirleri dayanamadığı için sahneden kaçardı. Son yıllarda Marshall çok daha rahatlamış durumda. Eskiden piyanosunun başından ayrılmazken şimdi ayakta şarkı söylüyor ve kimi zaman da gitar çalıyor. Marshall konserin sonunda davulun başına da geçti. Chan Marshall’ın konser sırasında yaşadığı duygusal yoğunluğun işaretleri ise yüzünde ve ellerinde hâlâ görülür durumda. El ve yüz kasları spastik kasılmalar geçiriyordu mütemadiyen. Konser çok güzeldi güzel olmasına ama çok önemli bir sorunla başladı. Grup sahneye çıktığında iki saattir ayakta bekleyen seyircinin sabrı taşma noktasına gelmişti. Ve doğal olarak da sahneye geç çıktığı düşünülen şarkıcı ve grup yuhalandı. Oysa bize söylenenle, gruba söylenen farklı şeylermiş. Gruba 10:45’te sahneye çıkacağı söylenmişken, seyirci konserin başlama saatinin 9:00 olduğunu sanıyordu. Açıkçası, oturacak bir yer bulmamış olsaydım, konserin başlamasını 2 saat bekleyemezdim ve konser başladığında mekanı (Garaj İstanbul) çoktan terk etmiş olurdum.

Gelelim filmlere. İki adet casus filmimiz var. Birincisi ve daha iyi olanı “Tinker, Tailor, Soldier, Spy: Köstebek” (TTSSK) John Le Carré’nin kitabından uyarlanmış. Daha önce BBC dizisi olarak da televizyonda gösterilmişti. Film pek beğenildi ama açıkçası bende pek bir iz bırakmadı, haftanın diğer filmleri gibi. 1970’ler, Britanya istihbaratının dibe vurduğu yıllarmış. İkinci Dünya Savaşı’nda büyük başarılar gösteren hatta savaşın kazanılmasında büyük rol oynayan istihbaratçı kuşak 70’lerde yerini yenilere devretmiş büyük ölçüde. Fakat istihbarat, yeni kuşakla birlikte çöküşe geçmiş. KGB Britanya’nın meşhur MI6’nin içine fena halde sızmış. Eski kuşağın emekli olmuş temsilcilerinden Smiley (Gary Oldman) MI6 içindeki Sovyet ajanını bulmak için göreve yeniden çağrılır. Mesele şu ki, Smiley kuru ve donuk bir adamdır. Diğer meslektaşlarını ise hemen hemen hiç tanımayız. Bu kuru ve donuk adamın karısı haliyle onu aldatırsa da bu konu filmde pek işlenmez. Hele Sovyet ajanı olduğu ortaya çıkan karakterin neden Sovyetler hesabına çalışmayı “daha ahlaklı ve daha estetik” bulduğu gibi konulara hiç girilmez. Peki ne kalır geriye: Baştan sona soğuk ve kasvetli bir atmosfer. İsveçli yönetmen Alfredson’un bu atmosferi yaratmada başarılı olduğunu “Gir Kanıma”dan biliyorduk zaten.

İkinci casus filmi ise bir Hollywood işi: “Düşmanı Korurken”. Burada da çifte ajanlar var ve onları ortaya çıkarmak isteyenler ve ortaya çıkmak istemeyenler birbirleriyle kavga ediyorlar. Tabii ki bolca aksiyon var burada TTSSK’nin aksine. Bourne serilerinden bildiğimiz bir sallanan kamera, hızlı kurgu, kısacık planlar vs. Sonunda iyiler kazanır, özgür basın sorunları çözer. Ha, Ha, Ha! Yahu komik bile değil artık. Basına güven diye bir şey 21. yüzyılda kaldı mı? Kamuoyu çürümeyi öğrenir ve dünya değişir, öyle mi? Irak’ta kitle imha silahı olmadığı öğrenildi de ne oldu? Neyse, tabii yine de yapacak başka bir şey yok, bildiğin doğruları yazmaktan başka; sadece ana akım medyadan ve  kamuoyu baskısından çok bir şey beklememeyi öğrenmiş olmamız lazımdı.  Basmakalıp karakterleri ve vasat hikayesiyle “Düşmanı Korurken”i de hızla unutulacaklar kategorisine atabiliriz.

Marilyn İle Bir Hafta”nın (MİBH) vasatlığı aşmasını sağlayan tek bir yanı var: Marilyn Monroe’yu oynayan Michelle Williams’ın performansı! Monroe’nun İngiltere’de Lawrence Olivier ile bir film çektiği dönemi anlatıyor MİBH. Monroe ile yazar Miller yeni evlenmişler ve bir tür balayı da gibi İngiltere’ ye gelmişler. Lawrence Olivier, Monroe ile film yaparak, kendi kendisine bir gençlik aşısı yapmaya çalışırken, Monroe da Olivier ile çalışarak “ciddi” sanat alemine adım atmak istiyor. Ama Monroe’nun sinirleri her zamanki gibi laçka! İlaçlar vs derken, setteki genç asistan Colin’le işi pişiriyor. Monroe sanki Colin’i hem dayanak, hem de casus olarak kullanıyor ama bunu zarafet ve sıcaklıkla yapıyor. Colin’e de hayatı boyunca övüneceği bir hafta yaşatıyor! Marilyn Monroe’nun çekiciliğinin meşru ve kabul edilebilir bir pedofiliyi yaşatmasından kaynaklandığını düşünürüm. Monroe adeta yuvarlak hatları olan bir kız çocuğudur hep! Saf, kandırılmaya açık, bazen bencil de ama hep çocuksu! Hem kadın hem de kadın değil, tehlikesiz bir çocuk. “My heart belongs to daddy” diyen yani kalbinin sahibinin babası olduğunu söyleyen Marilyn pedofilik ve ensest içerikli fantezilerin zihinlerde özgürce yaşanmasına olanak verir. Michelle Williams, Monroe’nun oynadığı bu rolü ve MM’nin gerçek kendisini ayırt eden nüanslı bir oyunculuk sergilemiş. Onun dışında film yine de sıradanlığı aşamıyor.

Duyguların Rengi” “ah şu eski ırkçı dönemler, ne kadar da kötüydüler” klişesini yeniden üretiyor. Yine bir Beyaz entelektüel Siyahların kurtuluşuna öncülük ediyor. Oscar’lık bir film, yani yüzeysel ve “iyimser”.

Haftanın en garip vakası bana kalırsa, Cannes’da Nicolas Windig Refn’e En İyi Yönetmen Ödülü kazandıran “Sürücü”. Bu filmi ilk seyredişimde çok kızmıştım. İkinci seyredişimde öfkelenmedim açıkçası. Sanki filmi gülünçleştiren bazı sahneler, Cannes’daki gösterimden sonra kesilmiş gibi de geldi. Sürücü “eziklerin gazabı”nı anlatıyor masalsı bir atmosferde. Ryan Gosling’in canlandırdığı “adsız sürücü” sanki öksüz çocuk Oliver Twist’in büyümüş ve süper yetenekler geliştirmiş versiyonu.  Sürücü bir tamirci çırağı aslen. Ama bunun dışında, sürücülük yetenekleri sayesinde filmlerde dublörlük yapıyor, geceleri ise soygunlarda hırsızlara şoförlük hizmeti veriyor. Bir açıdan Süpermen Clark Kent gibi yani, iki farklı kimliği var. Süper soğukkanlı birisi olan ve kodumu oturtan sürücü, Melville’in yönettiği Alain Delon’un oynadığı karakterleri de hatırlatıyor (özellikle “Akrep”i). Mağdur kadın rollerinin şimdiden efsanevi ismi olmaya aday Carey Mulligan da sürücünün aşkı Irene rolünde yer alıyor. Sürücü, Irene’le tanıştığında, Irene’in kocası hapiste. Sürücü eksik babanın rolünü üstleniyor ve Irene’in ailesini işlevselleştiriyor. Ama baba çıkagelince, bu kez sürücü geri çekiliyor ve ailenin koruyuculuğuna soyunuyor. Ama bütün babalar ve baba figürleri sahneden çekilseler de sürücü o en başta yaşadığı kısa ama huzurlu konumuna geri dönemiyor. Bütün bu hikâye ne anlatıyor bilmiyorum doğrusu. Bir tür yalnız ve hüzünlü kovboy miti, bir tür “kaybedenin Süpermen olarak portresi”… Film kimi erkeklik fantezilerini gıdıklıyor elbette ama yılın en iyi yönetmeni olmak bu kadar basit olmamalı.

Bir de “Star Wars Bölüm 1: Gizli Tehlike”nin 3 boyutlu yeni versiyonu var. Bu film hakkında yazamayacağım çünkü uyudum. Nasıl bu kadar aksak, nasıl bu kadar ruhsuz bir şey yapmışlar, hayret. Filmi ilk çıktığında görmemiştim, yine göremedim.

Dünya sineması pek heyecan vermiyor

TARİH:  18 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Berlinale 2012

Berlinale’de gördüğüm filmler pek heyecan verici değildi. Ama zaten dünya sineması pek heyecan vermiyor.  En iyileri bunlar işte. Christian Petzold iki filmiyle tanıyıp sevdiğim Alman bir yönetmen. Bu yıl da yarışmaya “Barbara” adlı filmiyle katıldı ve en çok beğenilen filmlerden birine imza attı

Görmeyeli Berlin değişmiş. En son 2000 yılında gelmiştim festivali izlemeye. O zamanlar bugünkü merkezin inşaatı tamamlanmamıştı ve galalar hâlâ Zoo Palast adlı sinemada yapılıyordu. Değişmeyen tek şey sehrin soğuk havası. Sabahları evden metroya yürürken gözlerim yaşarıyor soğuktan.

Değişmeyen bir şey daha var, o da pişmanlıklar ve hayal kırıklıkları. Ah, ilk kararımı uygulasaydım da diğer filme gitseydimler, daha iyi filmler bulamamışlar mı şeklinde sorular festivallerin olmazsa olmazı olarak devam ediyor. Bir de soğuk sıcak farkı mıdır nedir, uykulu bir hal seyir deneyimimin ayrılmaz bir parçası. Uyumaya uyumaya uyumaya geldik!

Gördüğüm filmler pek heyecan verici değildi. Ama zaten dünya sineması pek heyecan vermiyor.  En iyileri bunlar işte.  Christian Petzold iki filmiyle tanıyıp sevdiğim bir Alman yönetmen ve Berlinale’nin gediklilerinden biri. Bu yıl da yarışmaya “Barbara” adlı filmiyle katıldı ve en çok beğenilen filmlerden birine imza attı. Barbara 1970’lerin sonlarında Doğu Almanya’da geçiyor. Barbara (Nina Hoss) Batıya geçmek için istediği vize yüzünden taşraya sürülen Berlinli bir doktor. Bir yandan kaçma planlarını geliştirirken bir yandan da hastanedeki doktor arkadaşlarından biriyle yakınlaşıyor. Barbara’nın Batılı bir de sevgilisi var. Barbara iki adam, iki ülke, iki farklı yaşam biçimi arasında kalıyor. Petzhold’un filmi kendisinden beklenebileceği gibi ustaca ama fazlacana soğuk. Pek sevmedim ama belli olmaz belki ikinci bir izlemede fikrim değişir. Barbara şu anda Screen dergisinin yıldız sıralamasında başta gidiyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın da bulunduğu Cannes jürisinden en iyi yönetmen ödülü kazanan Filipinli yönetmen Brillante Mendoza’nın ‘Tutsak’ adlı filmi ise Filipinlerdeki ayrılıkçı Müslüman bir örgüt tarafından kaçırılan tutsakların yaşadıklarına odaklanıyor. Bir miktar geçtiğimiz yıl seyrettiğimiz yine Cannes ödüllü ‘Tanrılar ve İnsanlar’ı hatırlatıyor film. Yani yine radikal İslamcıların kaçırdığı Hıristiyanların hikâyesi… Hıristiyanlık biraz da bunun üzerine kurulu değil mi zaten, yani kurban edilme, zulme maruz kalma vs. Mendoza’nın filmi fena değil ama kalıcı bir yanı yok.
Hans Christian Schmid’in “Geride Kalan”ı aile dinamiklerine, kardeş kavgalarına, aldatmaya, ruh hastalığı’na, kısaca hayat dair birçok şeye değiniyor. Baba karısını aldatıyor, küçük oğul nefret ettiği babasının parasına muhtaç, anne ise derin depresyonundan tam çıkacakken büyük bir darbe alıyor. “Geride Kalan” eli yüzü düzgün bir dram.
“Kör Domuz Uçmak İstiyor” adlı filmini İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Endonezyalı yönetmen Edwin “Hayvanat Bahçesinden Kart Postallar” adlı filmiyle koruyucu bir babaya, özgürlüğe, değişime özlemi anlatmaya çalışmış. Metaforu fazla kaçmış kanımca ama bana hayvan belgeseli seyrettirseler sıkılmadan saatlerce seyrederim. Bu filmde de konu hayvanat bahçesinde geçtiği için bolca hayvan vardı haliyle. Fakat filmin bana kalırsa başka bir özelliği yoktu.

Amerikalı oyuncu ve yönetmen Billy Bob Thornton “Jane Mansfield’ın Arabası” adlı filmle yarışmadaydı. Bu film de hoş anlar içermekle birlikte, belli bir odağa sahip olmamak gibi temel bir eksiklik taşıyordu. Filmin savaş karşıtı mı yanlısı mı olduğu da tartışılabilirdi.

Fransız/İsviçreli yönetmen Ursula Meier’in “Yüksekteki Çocuk” adlı filmi Dardenne Kardeşler-Ken Loach çizgisinde eli yüzü düzgün bir filmdi. Yoksul ve babasız bir çocuğun zengin turistlerden çaldığı kayak malzemelerini satarak kurduğu yaşamını ve onun anne/kardeşiyle ilişkisini anlatıyordu film.

Yunan filmi “Meteora” şu ana kadar en az beğenilen film oldu. Film bir keşişle bir rahibenin yasak aşkını anlatıyor. Kısmen animasyon, kısmen de oyuncularla çekilen film ne yazık ki pek ilginç degildi.

Bu yıl Berlin galiba geçen yılki gibi kalbur üstü iki filme (Torino Atı ve Bir Ayrılık) evsahipligi yapmayacak. Yine de belli olmaz.

62. Berlinale’deki Türk Filmleri

TARİH:  19 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Berlin’de bu yıl bir kaç Türk filmi var. Bunlardan en ön plana çıkanı Emin Alper’in “Tepenin Ardı” adlı filmiydi. Alper aynı zamanda İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Koray Çalışkan’dan sonra bir akademisyenin daha sinema dünyasına adım atması hem ilginç hem de sevindirici bir durum. Çok iyi eleştiriler alan “Tepenin Ardı’ festivalin  yarışmalı olmayan Forum bölümünde yer alıyor ama ilk filmlere verilen ödüle aday. Alper’in filmi kırsal kesimde yaşayan geniş bir aileyi anlatıyor ama filmin bir başka katmanı daha var. Ailenin reisinin yani babanın görünmeyen düşmanları var filmde. Göçerler olarak adlandırılan bu görünmeyen düşmanlar otlattıkları keçileriyle ailenin tarlalarına zarar veriyorlar. Babanın elinde aslında somut deliller yok ama o göçerleri çoktan düşman olarak bellemiş durumda. Bütün kötülüklerin nedeni olarak başkalarını görmek rahatlatıcı da oluyor elbette. Oysa aile üyelerinin birbirleriyle ilişkileri korkunç derecede kötü ve ahlaki olarak tutulacak yani yok. Alper filmin ardından yapılan soru cevapta kafasındaki modelin Kürt sorununa karşılık geldiğini açıkladı. Filmi Berlin‘e geldiğim ilk gün izledim. Yol  yorgunu olmadığım ikinci bir izlemeden sonra ancak filmin değerlendirmesini yapabileceğim fakat Alper’in güçlü bir film yaptığı konusunda herkes hemfikir.

TÖRE KADIN ERKEK AYIRT ETMEZ
Festivaldeki ikinci önemli Türk filmi Reis Çelik’in “Lal Gece“siydi. Çelik’in filmi de beğenildi ve uzun uzun alkışlandı. “Lal Gece“ temel olarak tek bir gecede, bir gerdek gecesinde geçiyor… Hapisten çıkmış yaşlı bir adam(İlyas Salman) küçük bir kızla evlenmiştir. Küçük kızın korkularıyla karşılaşırız önce. Ama film daha sonra adama odaklanır ve aslında onun da bir kurban olduğunu anlatmaya baslar. Töre ve gelenekler iki taraflı kesen bir kılıç gibidir. Sadece kadınları baskılamaz, erkekler de farklı bir şekilde de olsa büyük baskı görür. Reis Çelik’in  konuyu ele alışındaki yenilikçiliği ve klişeleri kırması, hem kız çocuk gelin hem de yaşlı damat karakterlerinde oryantalist beklentilere prim vermemesi takdire şayandı. Fakat Çelik’in filminin bir kusuru var ki çok önemli. Zeki Demirkubuz’da da gördüğüm bir yaklaşımın sonucu bu kusur. O yaklaşım kadın erkek ilişkilerinde klişe bakış açılarına karşı çıkarken ortada bir sorun, bir eşitsizlik olduğunu nerdeyse yadsıyan bir noktaya varır. Asıl acıyı çeken erkektir, kadınlar aslında bir şekilde yaşama mücadelesinde daha becerikli taraftır. Lal Gece’de de böyle bir sorun var. Çocuk gelinler diye bir problem yoktur, yaşlı damatlar diye bir problem vardır diyor film nerdeyse. Film bunu “neredeyse“ derken, Reis Çelik ise film sonrasındaki soru-cevap bölümünde açık açık bakış açısının bu olduğunu, filmdeki kızın kendisini hiç ilgilendirmediğini belirtti. Filmin sinemasal olarak en büyük sorununun ise oyunculuk olduğunu düşünüyorum. İlyas Salman sanki rolüne çalışmamış gibi oynuyordu.
Festivalin yarışmalı bölümünde yer alan filmlere başka bir yazıda bakacağım. Sinema yazarı ve belgeselci Mizgin Müjde Aslan’ın da içeriye alınması içişleri bakanının geçmişte yapmış olduğu açıklamalarla tutarlı bir gelişme oldu. Baskının nerde duracağını artık kestiremiyoruz. Şimdi sırada sanatçılar, yazarlar var. Aslan’ı en kısa zamanda tekrar aramızda görmeyi diliyorum.

Not: Bu yazı 17 Şubat 2012 tarhili BirGün gazetesinde yayınlanmıştır

Sinir krizinin eşiğindeki erkekler

SENDEN BANA KALAN

Matt, iki kızıyla birlikte gerçek bir baba gibi televizyon seyrediyor.  Peki, öyle olsun. Ama Matt’in iyi bir sevgiliye ya da eşe dönüşme ihtimali filmde zerre kadar gözükmüyor. Bu durumda o kızlara da kolay gelsin demek lazım. Çünkü rahmetli annelerinin yerini  onlar dolduracaklar.

Alexander Payne’in yaptığı filmlerin kahramanları ortak özelliklere sahip. Belirli bir yaşa gelmiş, hayatında önemli bir dönüşüm yaşamış ve bunun sonucunda kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmış, sinir krizin eşiğindeki erkeklerden oluşuyor bu kahramanlar.

Senden Bana Kalan”ı, filmin kahramanı Matt’in sesinden ve bakış açısından izliyoruz. Matt’i canlandıran oyuncu George Clooney gibi yakışıklı, karizmatik ve sempatik biri olunca, onunla özdeşleşmekten başka bir seçeneğimiz kalmıyor. Matt King, soyunda Hawaii’nin kralları ve Avrupalı ilk yerleşimciler bulunan bir avukat. Onu tanıdığımızda hayatında iki önemli karar vermesi gerekiyor. Birincisi, bir su kayağı kazasında bitkisel hayata giren karısının öleceği zamana karar vermek, ikincisi ise dedesinden kalan büyük bir leb-i derya arazinin satışında son sözü söylemek. Matt’in dedesi Hawaii’nin yerlisi olsa da, Matt daha çok Amerikalı bir Beyaz. Arazinin satışında karar verecek kişi Matt ama satıştan pay alacak başka birçok akrabası daha var. Kazanılacak para ise çok çok büyük! Arazi satılınca bu el değmemiş doğa parçasına alış veriş merkezleri, oteller filan yapılacak. Adanın doğası bir darbe daha yiyecek. Bu durum Matt’i rahatsız etse de, çok da kafasını takmıyor.

Matt’in başka dertleri var. Birincisi Matt ne iyi bir baba ne de iyi bir koca olabilmiş. Karısının komada olması onu yedek ebeveynlikten birdenbire asıl ebeveyn konumuna getirmiş. O güne kadar ne yaptıklarıyla ilgilenmediği iki kızının sorumluluğunu üstüne almak zorunda kalıyor Matt.

FİLM SONRASI OKUMA
Yazının bundan sonrasını isterseniz filmi seyrettikten sonra okuyun çünkü filmin gelişmelerini açıklayacağım.
Matt kızlarına babalık yapmayı öğrenirken, büyük kızından karısı hakkında dünyasını yıkan bir şeyi öğreniyor. Karısı komaya girmeden önce Matt’i aldatmaya başlamış, bir erkekle ilişkiye girmiştir. Film bu noktadan sonra Matt’in, rakibini bulma çabasına odaklanıyor. Görünürde Matt, rakibine, sevgilisiyle yani kendi karısıyla vedalaşma fırsatı verecektir. Sözel olarak açıklanan gerekçe budur ama kazın ayağı öyle değildir elbette. Matt rakibiyle tanışınca onu aşağılama fırsatını değerlendirecektir. Matt’in emlakçı rakibi, evli ve çocukludur. Matt, güya rakibinin dünyasını yıkmayacak, emlakçının karısına kocasının kendisini aldattığını söylemeyecektir. Ama kadını dudaklarından öperek, hem rakibinden rövanşı alacak, hem de kadının kafasında soru işaretleri oluşmasına neden olacaktır. Kısacası, Matt aslında rakibinden zerre kadar daha iyi biri değildir. Ama tıpkı “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”da hikâye kimin perspektifinden anlatılıyorsa ona sempati duyuyorsak, bu filmde de aynısı oluyor. Matt, kusurlu ama son tahlilde iyi ve çok sevimli biri olarak çıkıyor karşımıza. Matt’in komadaki karısı ise aldatan kötü bir eş, büyüyememiş bir “baba kuzusu” olarak resmediliyor. Matt’in kayınpederi, ne damadının iyiliklerini ne de kızının kötülüklerini gören kötücül bir moruk, bir zorba olarak çıkıyor karşımıza. Büyük kızı Alex’in erkek arkadaşı Sid ise en azından önceleri bir gerzek olarak tasvir ediliyor. Matt’in arsanın satışını isteyen diğer akrabaları paragöz, çıkarcı tipler olarak tek boyuta iniyorlar (oysa içlerinde arsanın satışını istemeyeler de var ama onlarla tanışmıyoruz). Matt sonunda arsayı satmadığında da doğayı korumayı mı seçtiğini yoksa emlakçı rakibinin bu satıştan para kazanmasını mı engellediğini tam olarak anlayamıyoruz. Görünürde yine Matt, doğru olanı yapıyor yani doğayı koruyor. Matt sonuçta bütün kusurlarına rağmen diğer karakterlerden açık arayla daha iyi biri olarak çıkıyor karşımıza. Fakat Matt hakkında en doğru şeyleri kayınpederi söylüyor bana kalırsa. Matt, sahip olduklarını değerlendiremeyen, anal tutucu bir kişilik. Karısını ve çocuklarını çok daha iyi şartlarda yaşatabilecekken yaşatmamış, onlara ilgi ve sevgi göstermemiş, kayınpederiyle hiçbir zaman yüz yüze hesaplaşamamış, kaçak dövüşen biri. Film, final sahnesinde Matt’in iyi bir babaya dönüştüğüne inanmamızı istiyor. Matt, iki kızıyla birlikte gerçek bir baba gibi televizyon seyrediyor.  Peki, öyle olsun. Ama Matt’in iyi bir sevgiliye ya da eşe dönüşme ihtimali filmde zerre kadar gözükmüyor. Bu durumda o kızlara da kolay gelsin demek lazım. Çünkü rahmetli annelerinin yerini  onlar dolduracaklar.

Amerikan polisi

J. EDGAR

Clint Eastwood’un son filmi “J. Edgar” tarihin gördüğü bu en karanlık ruhlardan birini anlatma iddiasında. Film ister istemez politik konulardan söz ediyor ama elinden geldiğince kahramanını sistemden soyutluyor. Hoover’ın sıkı bir anti-komünist olması sanki bir tür tesadüf eseri gibi duruyor filmde.

J. Edgar Hoover, gelmiş geçmiş en iğrenç, en pis, en acımasız, en … adamlardan biri. Hayatının her döneminde kötünün yanında olmuş, insan hakları nerdeyse tam karşısında konuşlanmış, şantajcı, yalancı, işkenceci ve katilin biri. Hoover, FBI’yı kurmuş ve yıllarca yönetmiş. Hoover, ABD federal polisinin kurucu babası yani. İlk başa geçişi 1924’e denk geliyor. Yani 1917 Ekim Devrimi’nden 7 yıl sonraya. ABD kapitalizminin tepesinde komünizm hayaleti dolaşırken, polisin başına en inançlı komünizm düşmanlarından biri olan Hoover’ın getirilmesi tesadüf değil tabii. Hoover, ABD soluna kan kusturuyor, işkenceyle ya da hukuksal zeminler bularak. Mesela Emma Goldman’i, ABD vatandaşı olmasına rağmen, sahte bir evlilik yaptığı iddiasıyla sınır dışı ettiriyor. İşte Clint Eastwood’un son filmi “J. Edgar” tarihin gördüğü bu en karanlık ruhlardan birini anlatma iddiasında. Film ister istemez politik konulardan söz ediyor ama elinden geldiğince kahramanını sistemden soyutluyor. Hoover’ın sıkı bir anti-komünist olması sanki bir tür tesadüf eseri gibi duruyor filmde. Sanki Hoover başka türlü bir federal polis şefi olabilirmiş gibi. Kafayı bozuk plak gibi komünistlere takmış bir tür meczup sanki. Tabii, komünistler de, ortada hiçbir baskı falan yokken terör eylemleri düzenleyen şiddet yanlısı gölgeler olarak varlar filmde. Hiçbir muhalifin bakış açısı filmde görülmüyor. Filmin derdi de bu değil. O bir psikolojik portre çizmek istiyor ama o konuda da mesela “Zenne”den daha ileri değil.

SİSTEM HER ZAMAN YENİ BİR KARAKTER YARATIR
“Zenne”nin akla gelişi, şundan: Hoover bir eşcinsel. “Zenne”deki canavar anne figürü gibi bir anneye sahip. “Eşcinsel bir çocuğum olacağına, ölü bir çocuğum olsun” diyen cinsten bir annesi var. Hoover’ın da bütün kötülüğünün nedeni sanki bu annenin baskısı sonucunda oluşmuş gibi. Eğer cinselliğini açıkça yaşasaydı, Hoover elbette başka biri olurdu. Ama onun yerine başka birini bulurdu sistem. Film, Hoover’ın ve annesinin dışındaki bu güce, sisteme hiç değinmiyor. Hoover’ın ırkçılığı da, gericiliği de, her şeyi de havada kalıyor.

FİLMİN AKAN HİKÂYESİ
Hoover’un canavarlıklarına sinema içinden bir örnek vereyim. J. Luc Godard’ın ünlü filmi “Serseri Aşıklar”ın yıldızı Jean Seberg sol görüşleri olan bir oyuncu. Amerikan Yerlilerine ve Siyah Panterler’e yardım ediyor. Hoover bunun üzerine Seberg”in “nötralize” edilmesini emrediyor. O sırada beyaz bir eşi olan Jean Seberg’in, Siyah Panterler üyesi bir Siyahtan hamile kaldığı yalanı basına sızdırılıyor. Jean Seberg büyük baskı ve stres altına giriyor. Haberi basan Newsweek’e dava açıyor ama yaşadığı stres sonucunda erken doğum yapıyor. Çocuğu birkaç hafta sonra ölüyor. Çocuğunun Beyaz olduğu görülsün diye, cam bir tabuta yerleştirtiyor. Bu ölüm, Seberg’in de sonunun başlangıcı oluyor. Jean Seberg çocuğunun her ölüm yıldönümünde intihara kalkıyor. Sonunda da aldığı aşırı dozdaki sakinleştirici ilaçlar nedeniyle ölüyor. Kocası da Seberg’in ardından intihar ediyor.  Hoover’ın cinayetlerinden sadece biri ya da üçü bu(nlar). Tabii çok daha doğrudan olanları da vardır. Hoover’ın  bu  cinayetlerdeki rolü filmde yok… Ama FBI’yı nasıl bilimsel yöntemlerle çalışan bir yer haline getirdiği ve Lindberg’in çocuğunu kimin kaçırdığını nasıl bulduğu uzun uzadıya var. Bir biyografi anlatma iddiasındaysanız neyi anlatmayı seçtiğiniz duruşunuzu gösterir. Eastwood’un duruşu da artık film yapmasa daha iyi olacak dedirten türden.

 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com