AlacakaranlIk Efsanesi: Tutulma

TARİH:  3 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir genç kız rüyası
Kendimi genç kız fantezilerine, ergen erkek fantezilerinden daha yakın buluyorum. Garip, ama gerçek! Genç kız fantezisinde erotizm var; bastırılan, askıda bırakılan, bekletilen ve bekledikçe gerilen ve yoğunlaşan ve sonunda bir tek öpücüğe bile atomun parçalanmasında çıkan enerjiye yakın bir cinsel enerji yükleyen bir erotizm var. Alacakaranlık dizisinin ilki bu erotizmi iyi yakalamıştı kanımca. Ergen erkek fantezisinde ne var? Valla bana hitap eden bir şey yok.  Alacakaranlık dizisinin ikincisini izlemedim. Üçüncüsü ise ilkinin yanında bence sönük kalıyor. Ama yine de iyi bir öpüşme sahnesi var.

Haneke, yeniden

TARİH:  8 Mayıs 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tahmin ettiğim gibi Haneke yazım tepki aldı. Sağ olsun Haneke… Onun sayesinde okurlarımla tanışıyorum, yazışıyorum. Beyaz Bant’a geri dönelim o zaman. Haneke şunu söylüyor: Faşizm biziz! Bunu dediği konusunda birçok yazar hemfikir. Altyazı’da Ayça Çiftçi yazısını şu cümleyle bitiriyor: “Çünkü kamera (….) doğrudan bize döndüğünde, benzer suçları yakalayacağını akıldan çıkarmamızı istemiyor.” Derginin aynı sayısında Kaya Genç de şunları yazmış “… papaz bize kendi papazlığımız hatırlatıyor; onu sevmiyoruz ve oyuz, babamızı sevmiyoruz ve babamızız, başbakanı sevmiyoruz ve başbakanız.” Taraf yazarı Nazlı Erdol’un filmle ilgili yazısının başlığı “Kimse Masum Değil”. Örnekleri çoğaltmak mümkün ve bu yazarların saptaması doğru: Haneke herkesin suçlu olduğunu söylüyor. Tıpkı filmdeki papazın kollarına beyaz bir bant takarak çocuklarının ruhlarına suçluluk duygusunu işlemesi gibi, Haneke de filmiyle zihnimize “beyaz bir bant” takıyor, suçlu olduğumuzu hatırlatmak için. Haneke’nin seyircisiyle ilişkisi, papazın çocuklarıyla ilişkisine benziyor. Tavrı, kastre edici, güçsüzleştirici, depolitize edici bir patriyarkın tavrı. Suçlunun biz olduğumuz iddasını kabul etmiyorum. Hayır, faşizm biz değiliz! Nasıl Allende ile Pinochet bir ve aynı değilse, nasıl Kenan Evren cuntası (başbakan yardımcısı Özal’ı ve “eskiden işçiler gülüyordu, artık biz güleceğiz” diyen işadamlarıyla birlikte) ile işkenceden geçirilen, öldürülen sosyalistler, aydınlar ve gençler bir ve aynı değillerse, nasıl Naziler ile toplama kamplarında yok edilen solcular, Çingeneler, eşcinseller ve Yahudiler bir ve aynı değillerse,biz de faşistlerle bir ve aynı değiliz. Ben faşistlerin suçlarına ortak değilim! Bu yazıları okuyan çoğunluk da değil! Haneke kendini suçlu hissediyorsa hissetsin, bizi ortak etmeye çalışmasın! Bize papazlık yapmasın! Tabii ki faşistlerle faşist olmayanlar arasında tür farkı yok. Tabii ki, gündelik hayat içinde korkunç bir ezme ezilme ilişkisi, hiyerarşi, ırkçılık vb sürüp gidiyor.
Tabii ki kimse sütten çıkma ak kaşık değil. Tabii ki, bize uygulanan şiddet, ruhumuzu bir biçimde sakatlıyor. Ve tabii ki bir bebek bile (mesela annesinin sütünü paylaşmamak için) kardeş katili olabilecek potansiyele sahip. Damarlarımızda bu asil kan var! Bunları biliyoruz. Ama bunlar faşizmi açıklamaz. Siyasetten, ekonomiden, sınıf savaşımından ve kapitalistler arası paylaşım savaşlarından hiç söz etmeden faşizmden söz edemezsiniz. Şu da var: “Faşizmden herkes sorumlu” demekle, “faşizmden kimse sorumlu değil” demek arasında, N.Y. Times eleştirmeni A. O. Scott’un da dediği gibi, bir fark yok (Radikal’den Uğur Vardan bu yazıya dikkatimizi çekmişti). Bu söylemin etkileyici olduğunu kabul ediyorum; manalı bulmuyorum fakat. Tecavüzcüyle tecavüz edilen bir ve aynıysa, daha fazla söz söylemenin de manası olamaz. Oysa mesele mağduru zaten pençesinde kıvrandığı suçluluk duygusundan kurtarmak ve kendisine karşı suç işleyenlere karşı mücadele edebilmesini sağlamaktır! Haneke bu gücü mağdura vermek bir yana dursun, mağdurun aslında ne kadar zalim olduğunu ve ilerde daha da zalimleşeceğini söylüyor, bize. Haneke’ninki politik bir söylem değil metafizik bir söylem sonuçta. Çocukların canavarca davranışlarından söz ediyorsanız (engelli bir çocuğa işkence etmek gibi) ve bunla Nazizm arasında ilişki kuruyorsanız insanın kötülüğünden söz ediyorsunuz demektir. Buradan da politik bir söylem üretmek mümkün gözükmüyor bana. Aksine buradan çıksa çıksa apolitiklik çıkar.

Zindan adası: McCarthy dönemi ABD’si

TARİH:  13 Mart 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir filmin düşündürücü olması, güzel bir şey. “Zindan Adası”ndan pek düşünceli çıkmadım, bana pek de yabancısı olmadığım bir tarzda, pek de yeni bir şey söylemeyen bir film gibi gelmişti. Filmle ilgili yazıları, filmin temel aldığı romanın yazarıyla yapılan söyleşileri okuduktan sonra, şimdi filmi bir kez daha izlemem gerektiğini düşünüyorum. Sandığımın tersine sağdan değil soldan bakan, McCarthy dönemi üzerinden ABD’nin yakın geçmişini, Bush dönemimi eleştiren bir film var karşımızda. Fakat, film rengini biraz daha açık etseymiş keşke.

SAVAŞ SUÇU İŞLEMEK
“Zindan Adası” iki dedektifin suça eğilimli ruh hastalarının “tedavi” edildiği bir adaya gelmeleriyle başlıyor. Dedektifler sıkı koruma altındaki bir hastanın kaçışının ardındaki sırrı araştırıyorlar. Hasta üç çocuğunu öldürmüş bir kadın. Baş dedektifin bir de kişisel meselesi var: Karısının ölümüne neden olan yangını çıkaran kundakçı da adadaki hastanede. Dedektifin karısının ölümünün dışında yaşamış olduğu başka travmalar da var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Dachau’daki toplama kampında Nazilerin vahşetini görmüş, oradaki insanları kurtaramamış olmanın suçluluk duygusunu yaşamış. Bunla da kalmamış kendisi de orada teslim olmuş Nazileri öldürerek savaş suçu işlemiş. Suçluluk duygusu katmerlenmiş. Adadaki doktorlar ise çok güvenilir görünmüyorlar. Birisi Almanya’dan göç etmiş, belki de eski bir Nazi. Diğeri ilaç ya da ameliyata dayalı tedaviler yerine konuşma tedavisi uygulamayı yeğlediğini söylüyor ama o da yine de güvenilir gözükmüyor. Dedektifler bir süre sonra kendi zihinlerinin de gizlice verilen ilaçlarla bulandırıldığını düşünmeye başlıyorlar. Seyirci olarak biz ne görüyoruz? Bulanık zihinlerin algıladıklarını mı? Yoksa…?
Film, 1954’te yani Soğuk Savaş döneminde geçiyor. ABD’de müthiş bir paranoyanın hüküm sürdüğü, solculara, komünistlere yaşam hakkı tanınmadığı, senatör McCarthy öncülüğünde düşünce özgürlüğünün yok edildiği bir dönem. Ve yazar Dennis Lehane’i kitabını yazmaya iten neden de McCarthy dönemiyle, Bush dönemi arasında kurduğu benzerlikler.
11 Eylül sonrasında çıkan yasalar (Patriot Act özellikle) ABD’de ifade özgürlüğünü kısıtlamış; terörizme karşı savaş teranesi altında bütün aykırı sesleri susturmuştu. Lehane’i dehşete düşüren de bu olmuş. “İfade edemezseniz düşünemezsiniz, beyniniz bu baskıyı kaldıramaz ve kafaca da değişirsiniz” (12 Eylül sonrasında bizim başımıza da gelen bu) diyen Lehane, 2001 sonrasını 1954’e bakarak anlatmış.
Fırtınayla dış dünyadan kopmuş bir adada, klostrofobik bir ortam yaratmış ve travmalarını aşıp hayata devam etmede güçlük çeken bir kahramanı başrole oturtmuş.

BEYİN YIKAMA ÇALIŞMALARI
Mesele şurda, Bush sonrasında iktidara gelen Obama temel politikalarda bir değişiklik yapmamasına rağmen, ruh hali çok değişti. Artık Amerikan aydını başkanına ve ordusuna güveniyor, ülkesine inanıyor. Dünyada da az çok aynı hava esiyor. Lehane’in romanının çıktığı tarihle (2003), Martin Scorsese’nin filminin vizyona girdiği tarih (2010) arasında yedi yıl var. Filmi bugünün ABD’sinin resmi olarak okumak güçleşti. O zaman da film, bildik sularda yüzen bir psikolojik gerilimmiş gibi algılanabiliyor. Oysa filmde, kimin hikayesinin doğruyu yansıttığı belli değil. Ben düz okumam sonrasında filme biraz da kızmıştım, sanki ABD’de psikoloji bilimi, beyin yıkama çalışmalarına hizmet etmemiş gibi bir anlam çıkıyor diye. Bir de tabii, politik alt-metin romanda filme göre daha belirgin olabilir, romanı okumadığım için bilemiyorum. Kısacası filmi seyredin ve resmi ideolojiye güvenilmeyeceğini aklınızda tutun. Eleştirmeniniz de, çıkan yazıları, Lehane’le yapılan söyleşileri okumasaydı, başka bir yazı yazmış olacaktı. Bunu her zaman yap(a)mayabilir, bu da (genelde) aklınızda olsun!
Hurt Locker: İmaj, sen nelere kadirsin!
Son Oscar ödülünün adayları  Bush’un son yıllarında karşı karşıya gelselerdi sonuç  çok farklı olurdu. O yıllarda ‘Avatar’ silip süpürür, ‘Hurt Locker’ ise muhtemelen aday bile olamazdı. 11 Eylül’den hemen sonra Hollywood’a büyük bir sükunet hakimdi. Oscar törenleri sıkı denetim altındaydı ve kimse, Bush yönetimi aleyhine bir şey söyleyemiyordu. Ya rejimden yanaydınız ya da karşısında. O dönemlerde aslında ABD’nin yaptıklarıyla imajı gayet iyi örtüşüyordu. Saldırgan politikalara saldırgan bir söylem hakimdi. Ama çoğunluğunu liberallerin oluşturduğu Hollywood entelijensiyası bu söylemle uyumunu uzun süre sürdürmedi. Bush’a karşı oluşan Michael Moore’un açtığı çatlak büyüdü.
Liberallerin gücü yine de Cumhuriyetçi Partiyi iktidardan indirmeye yetmeyecekti belki ama imdada ekonomik kriz yetişti ve gayet demokrat bir söylem tutturan Obama iktidara geldi. Ve sadece Amerika’nın aydınları, sanatçıları değil, dünya ABD’yle barışıverdi. ABD’nin yerlerde sürünen imajı birden düzeliverdi. Aslında değişen sadece de buydu, imajdı yani. İşgaller sürüyor, hatta savaş Pakistan’a yayılıyor ve İran’la gerginlik tırmanıyordu. Ekonomi cephesinde de krizin sorumlusu bankalar halkın parasıyla kurtarılıyordu. Mal aynı maldı ama ambalaj değişmişti. Bu da anlaşılan Hollywood’un devleti ve ordusuyla barışması için yeterliydi.

BİLİNÇLİ STRATEJİ
Birçok açıdan muhafazakar ve klişelerden oluşan bir film olmakla birlikte yine de bir başka gezegenin işgalini eleştiren, karşı çıkan ‘Avatar’, Bush’lu yıllarda Akademi’nin hissiyatına karşılık gelecek ve Oscar’ı alacaktı. Ama ‘Avatar’ geç kaldı. ‘Hurt Locker’ ise bilinçli bir stratejiyle zamanının gelmesi için bekletilen, bittikten bir yıldan daha uzun bir süre sonra vizyona sokulan bir film. Bir zamanlama başarısı! Çünkü artık iktidarda Obama var ve ABD artık eski zorba ABD değil! Yani, artık ABD’li sinemacılar ve aydınların çoğu buna inanıyor. Hurt Locker’da katleden, tecavüz eden, işkence uygulayan Amerikan askerleri yok. Filmde bomba imha eden, Iraklılarla iletişim kurmaya çalışan, sadece Amerikalıları değil Iraklıları da kurtaran askerler var. Artık orduyla barışma zamanı gelmişti zaten. Ve Hurt Locker bu hissiyata tercüman oldu, sonuçta da Oscarları götürdü.
Bir filmi anlattıklarıyla değil de anlatmadıklarıyla eleştirmek haksızlık mı? Irak’taki Amerikan askerinin dar perspektifinden olaylara bakmak yanlış mı? Evet, yanlış. Bundan hiç şüphem yok. Eğer aydınsanız bu sorumluluğunuz var. Kathryn Bigelow’un, Irak savaşı hakkında ne düşündüğü sorulduğunda “ben hakim değilim, bilemem” tarzı cevaplar vererek kaçması (Sabah’ta çıkan röportajından) oralarda kabul edilebilir belki ama buralarda kabul edilemez. Irak Savaşı hakkında fikrin yoksa, fikrin olan konularda film yap!
Kaldı ki elbette bir fikri var Bigelow’un. Film boyunca anlaşılmaz bir dille (Arapça yani) konuşan, güvenilemeyecek, güvendiğinizde ise sizi öldürecek Iraklılarla dolu film. Kısaca Irak’ta Iraklılar “ötekiler”i oynuyor. Bir de Bigelow’un Oscar’ı kazanan ilk kadın olması nedeniyle elde ettiği tarihi konum var. Bigelow kadın yönetmenlerin en erkeği. Aksiyon filmleri yapan, erkek dünyasını anlatan bir kadın. Hurt Locker’da filmin kahramanı olan bomba imha uzmanı kısa süreyle ülkesine dönüyor ve karısı ile oğluna kavuşuyor. Ama bu evcil dünya ne kahramana ne de Bigelow’a uygun. Ne yani şimdi süpermarkette hangi mısır gevreğini almakla mı uğraşacak adamımız, bomba imha edip ölümün kıyısında yaşamak varken? Kendine bir dünya kurmayı beceremeyen bu adamın ruh halini derinlemesine anlatmaya çalışsa yine de saygı değer bir iş çıkarmış olurdu yönetmen. Ya da kapitalist dünyada gündelik hayatın eleştirisine soyunsa. Ama yönetmenin bunlarla kaybedecek vakti yok, kahraman askerlere (biraz kafadan kontak da olsalar) selam çakmak varken. Yazık, entelektüel düzeyi yerlerde sürünen bir film daha Oscar’ı aldı. Bütün dünya, biz de dahil bu gösteriye dahil olduk.

PARİS’TEN SEVGİLERLE Paris’ten nefret söylemiyle

TARİH:  26 Haziran 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Fransa, futbol milli takımlarının dünya kupasındaki saha içi ve saha dışındaki performansından dolayı utanç içindeymiş. “Paris’ten Sevgilerle” çok daha vahim bir duruma, ırkçılığa işaret ediyor ama galiba kimsenin umurunda değil. Luc Besson, Fransız sinemasının en güçlü isimlerinden biri. Belki de Besson’dan büyüğü yok; o derece yani.

FİLMDE IRKÇI BİR BAKIŞ VAR
Yönetmenliğinin yanı sıra, “Paris’ten Sevgilerle”de de olduğu gibi yazar ve yapımcı olarak da etkin. Yönetmen Pierre Morel’in bir önceki filmi “96 Saat”te (Taken) de Besson aynı konumdaydı. O filmde de Ortadoğululara yönelik ırkçı bir bakış vardı, şimdi, bu filmde de aynısı var. Sadece Ortadoğulular da değil, genelde Batılı ve Hıristiyan olmayan herkes potansiyel bir terörist ve sinek gibi öldürülmeye layık. “Paris’ten Sevgilerle”nin bakışı bu! Filmin bu nefret söylemi, hak ettiği tepkiyi aldı mı acaba Fransa’da? Bir şey duymadık şu ana kadar.
Filmin hikâyesi ise gayet uyduruk. John Travolta’nın canlandırdığı bir süper CIA ajanı, Paris’te Doğuluların karıştığı bir suikast girişimini önlemek için Paris’e gönderilir. Ona, elçilikte alt düzey görevlerde çalışan bir başka ajan yardımcı olur. Kan gövdeyi götürür, haliyle. Pis Müslümanlar ve Çinliler ve Pakistanlılar birer birer temizlenir.
Kadınları da ihmal etmez ajanlar! Bu erkek dayanışması ya da dostluğu filminde kadınlara da yer yoktur! Evet, Fransa utanmalı ama futbol takımından çok, en büyük sinemacıları Besson’un imzasını taşıyan bu ve benzeri faşizan filmlerden dolayı utanmalı.

BEYAZ BANT: Hepsi bu mu?

TARİH:  1 Mayıs 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haneke çok, çok derin bir adam izlenimi veriyor ama pek o kadar da anlamlı şeyler söylemiyor. Çok usta bir sinemacı olduğuna şüphe yok Altın Palmiyeli yönetmenin. Oyuncu yönetimi mükemmel, mizansenler, kadrajlar çok iyi… ‘Beyaz Bant’ın teması da ağır mı ağır! Filmin tarihe ışık tutma iddiası daha en başta açıklanıyor zaten. Evet, bu büyük iddia, olabildiğince alçakgönüllüce seslendiriliyor; bilgiler eksik deniliyor, kulaktan dolma deniliyor ama iddia yine de orada duruyor!
Filmin konusu 1910’ların başında, Almanya’nın kuzeyindeki Protestan bir köyde geçiyor. Filmin bir anlatıcısı var: köyün öğretmeni. Öğretmen filmin konu aldığı yıllarda henüz genç ve bekâr. Otuzlu yaşlarının başında. Fakat anlatıcının sesi çok yaşlı, yani öğretmen bize bu olayları, üzerlerinden bir çok şey, özellikle de birinci ve ikinci dünya savaşları geçtikten sonrasını anlatıyor. Ve göreceklerimizin gelecekte olacak olanlara ışık tutabileceğini söylüyor. Akla bin bir şey geliyor tabii ki, kapitalizmin ve emperyalizmin yol açtığı paylaşım savaşlarına, Almanya’da faşizmin yükselişine, sosyalizmin yenilişine değin acaba ne söyleyecek Haneke bize? Yakın tarihi yeni bir gözle görmemizi sağlayacak ne biliyor? Neredeyse insanlığa dair önemli bir sırrın açığa çıkarılmasını umuyoruz. Beklentimizin büyük olmasını kendisi istiyor Haneke bu açılış cümleleriyle. Dolayısıyla filmden ya “vay canına!” diye çıkacağız, ya da “ee, hepsi bu mu?” diyerek.

TÜM EYLEMLERİN ORTAK YANI: İNTİKAM
Filmde çok sayıda kişilik var ama öne çıkan, derinlemesine kavradığımız herhangi bir karakter yok. Anlatıcı öğretmen dışında üç önemli erkek var: köyün baronu ve köyün rahibi iktidarı temsil ediyorlar. Para ve siyasete baron hakim, ruhlar ise rahibin denetiminde. Onlar kadar olmasa da bir üçüncü iktidar sahibi olarak da doktor geliyor. Bilim de ondan soruluyor. Bu erkek egemen sistemin çevresinde de şu ya da bu ölçüde ezilen kadınlar ve fena halde hırpalanan çocuklar var. Köyde birçok açıklanamayan tekinsiz olay gerçekleşiyor. İki çocuk fena halde şiddete maruz kalıyor, köy doktoru kurulan tuzağa düşüyor ve sakatlanıyor, bir ambar ateşe veriliyor vb. Olayların failleri bulunamıyor. Bir köylü kadının değirmende çürük tahtaların kırılmasıyla düşüp ölümü ve ardından oğlunun intikam almak için yaptığı eylem diğerlerinden, neden sonuç ilişkisinin ve failinin belirgin olmasıyla ayrılıyor. Ama bütün eylemlerin ortak bir yanı var: İntikam amacıyla yapılıyorlar ve tamamen yıkıcı nitelikteler. Dolayısıyla da kötüler. Atalardan başlayıp çocuklarla süren bir kötülük çemberinin içinde olduğumuzu anlıyoruz bir süre sonra. Haneke sınıflar arasında da bir ayrım yapmıyor. Derken Birinci Dünya Savaşı başlıyor. Köy halkı heyecanla karşılıyor savaş haberini.

SEYİRCİYLE ARAYA MESAFE KOYMAK
Babalarının acımasızlığına tepki olarak acımasız eylemler yapan çocuklarla iki dünya savaşı, Almanya’da Nazizmin yükselişi filan açıklanabilir mi? Bu baba-çocuk sarmalıyla tarihsel olaylara ışık tutma iddiası çok yüzeysel; çok derinmiş gibi görünmesine aldanmayın lütfen. Baba-oğul ilişkisinin önemsiz ve sonuçsuz olduğunu söylemiyorum tabii ki. Ama tarih bu perspektiften açıklanamaz. Çoktan önemini yitirmiş feodal ilişkilerle, kapitalizmin savaşları arasında neden sonuç ilişkileri kurulamaz. Kaldı ki filmin kendi mantığı içinde de saçma şeyler var. Baronun oğlu Sigi, kendisine işkence yapanları neden açıklamıyor mesela. Ya da Sigi ikinci defa şiddete maruz kaldığında, bir önceki eylemin faillerinin kimler olduğu neden anlaşılmıyor, gibi…
Minimalizmle, seyirciyle araya mesafe koymayla da ilgili söyleyeceğim birkaç söz var. Seyirciyi manipüle etmeme kaygısıyla önümüze konan tiplerden, modellerden sıkılıyorum. Doktor, rahip, feodal bey gibi tarihsel tipler değil, karakterler görmek istiyorum sinemada. Seyirciyi manipüle etmemenin yolu anonim tipler çizmek olmamalı!
Haneke, büyük bir yönetmen ama hedefleri boyundan daha büyük olduğu için yapabileceğinin çok altında işler çıkarıyor. İnsanlığa dair değil, insanlara dair filmler yapsa çok iyi bir yönetmen olabilecek. Yine de Haneke’nin, yaşlandıkça yumuşama emareleri göstermesini, sevebileceğimiz tipler çizmesini olumlu bir gelişme olarak görüyorum. Haneke, bir önceki filmi ‘Saklı’da da 6 yaşındaki bir çocuğun kötülüğünden söz etmiş, o çocuğun kötülüğüyle Fransa-Cezayir ilişkilerine ışık tutmaya çalışmıştı. O filmi de beğenmemiştim ve ender bir şey olmuş, okurlarımdan eleştiri e-postaları almıştım. Ne yapayım, Haneke benzer şeyler söyledikçe ben de benzer eleştiriler yazacağım. Bence geçen yıl Cannes’da büyük ödülü ‘Beyaz Bant’ değil ‘Parlak Yıldız’ hak etmiş ki o da bu hafta gösterime giriyor.

“BAŞLANGIÇ”

TARİH:  21 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Büyümez ölü çocuklar ya da Başlangıç’ın asıl hikâyesi
Rüya bütün çektiğimiz/Rüya kahrım, rüya zindan/ Nasıl da yılları buldu/ Bir mısra dolu maceram…
Ahmed Arif

Başlangıç’ı festivaldi, tatildi derken oldukça geç izledim. Umarım siz de izlemişsinizdir artık. Çünkü filmin sırlarını saklamaya çalışmayacağım. Bu saatten sonra gerekli değil gibi görünüyor. Bir de filmi izlemediyseniz zaten bu yazıyı okumasanız da olur.
Önce filme kendi yakıştırdığım hikâyeyle başlayacağım. Bunun filmin gerçek hikayesi olduğunu iddia edemem ama bence böyle olsa iyi olurdu. Cobb (Leonardo DiCaprio) ve Mal (Marion Cotillard) evli bir çifttir. Çiftin iki çocuğu bilmediğimiz bir nedenden dolayı ölmüştür. Çift bu büyük travmayı inkar eder ve çocukları sanki hiç ölmemiş gibi yaparak, onların hayalleriyle avunarak yaşamaya çalışır. Ama her büyük kayıp büyük suçluluk duyguları, kimi zaman da çiftler arasında büyük düşmanlıklar doğurur. Mal bir süre sonra çocuklarının hayalleriyle yetinmeyi başaramamaya başlar.  Kocasıyla arasına da büyük bir uçurum girmiştir. İletişimsizlik ve karşılıklı anlayışsızlık had safhadadır. Mal, çocuklarına ancak ölürse, ancak öbür dünyaya giderse kavuşabileceğini düşünmeye başlar; onlarla öbür dünyada buluşmayı umar. Zaten çocuklar hiç görünmezler, yokturlar. Mal’ın intihar sahnesi çiftin arasındaki mecazi uçurumu cismanileştirir. Mal, eşi Cobb’la tuttukları odanın tam karşısındaki bir odanın pervazına çıkmıştır. Aşağıda sonu görünmeyen bir uçurum vardır. Mal atlar ama Cobb peşinden gitmez. Belki de Mal intihar etmemiş sadece Cobb’u terk etmiştir ama etkisi aynıdır.

SUÇLULUK DUYGUSU VE HAYAL ALEMİ
Hayatındaki bu yeni travma Cobb’u doğal olarak derinden etkiler. Artık eski hayal dünyasında da yaşayamamakta, çocuklarının yüzlerini görmeyi bile hayal edememektedir. Çocuklarının yüzlerini hayalinde canlandıramamasını onlara son kez seslenmemiş olmasına bağlasa da bu hiç mantıklı değildir çünkü çocuklarının yüzlerini çok iyi bilmektedir. Suçluluk duygusu da vardır işin içinde. Çocuklarıyla yüzleşecek cesareti yoktur, hem onların hem de annelerinin ölümünden kendini sorumlu tutmaktadır. Mal’in ölümünden kendini sorumlu tuttuğunun farkındadır zaten. Onu hayal aleminde yaşadığına ikna ettiği için kendisini suçlamaktadır. Cobb’a göre çocukları ölmemiştir, onlarla birlikte yaşamlarını sürmektedirler. Karısına göre ise asıl hayal alemi budur. Aslında Cobb’un kendisidir hayal aleminde yaşamayı isteyen. Ama karısının intiharıyla artık o hayal alemi de sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Bu yüzden karısına büyük öfke de duyar. Karısına duyduğu düşmanlık duyguları, karısının kendisine düşmanlık göstereceği beklentisini yaratır. Doğal olarak birisine düşmanlık besliyorsanız, ondan da kötülük beklersiniz. Karısının adının Mal (kötü) olması tesadüf değildir. Bu Cobb’un karısına yakıştırdığı addır, Mal diye bir ad yoktur ve olamaz. (Bu arada Cobb da hem şef hem de örümcek anlamına gelir. Örümcek, belki de Cronenberg’in bir şizofreni anlattığı “Spider” (örümcek) filmine göndermedir.)

HAYAL DÜNYASI GERÇEĞİN BİR PARÇASI
Kötülük bekleyen kötülük bulur, en azından rüyalarında! Mal, Cobb’un peşini bırakmaz ve rüyalarını kabusa çevirir. Cobb’un hayatını sürdürebilmesi için yeni bir gerçekliğe olmasa da yeni bir hayal dünyasına ihtiyacı vardır. Hayal dünyası da gerçekliğin bir parçasıdır zaten. Bu yeni hayal dünyasında karısıyla barış içinde vedalaşabilmeli, çocuklarının yüzünü hatırlayabilmelidir. Cobb bu nedenle, karısına verdiği sözü tuttuğuna ve birlikte yaşlanmış olduklarına inandırır kendisini. Ancak bu sayede Mal’ın kötücül hayaletinden kurtulabilecektir ve kurtulur da (sol elindeki yüzük de artık çıkar). Cobb, bu değişimin ardından yeniden çocuklarıyla birlikte olabildiğini hayal edecektir. Çocukları aklında hep aynı noktada, hep aynı yaşta ve hep aynı kıyafette kalacaktır. Çünkü, şairin de dediği gibi “büyümez ölü çocuklar”.
Bu hikâyeyi ben mi yazdım, film mi bana anlattı açıkçası bilmiyorum. Ama bana anlamlı geliyor. Hem hepimizin sinema salonunda aynı rüyayı gördüğünü kim iddia edebilir ki? Öyle olsa, her film konusunda hepimiz aynı fikirde oluruz, eleştirmenlere de gerek kalmaz.

KATHARSİSLER PARALEL
Peki bütün o aksiyon sahneleri ne? Ya da diğer karakterler? Film klasik dram sanatının temel işlevi olan katharsis’i, bir tür sağaltımı, boşalmayı ciddiye alıyor gibi. Filmin kahramanının katharsis’i ile, seyircinin katharsis’i paralel gidiyor. Kahramanının hayal dünyasıyla sinema özdeşleşiyor ve hem biz hem de filmin kahramanları iç barışımıza kavuşuyoruz. Bu denli büyük bir prodüksiyonun seyircisine katharsis sağlamaması kolay kolay düşünülemez zaten. Devin Faraci adlı bir yazara göre Cobb yönetmeni, mimar kız Ariadne senaristi, Saito işe burnunu sokan finansörü, Arthur prodüktörü (para sağlayan anlamında değil, araştırma yapan, yatacak yer sağlayan anlamında), Eames aktörü, Yusuf da teknisyeni temsil ediyor. Rüyayı, yani filmi gerçekleştiren ekibi oluşturuyor bu insanlar yani.
Sonuç mu: Pişmanlıklarınızla barışmanın bir yolunu bulun. Pişmanlıklarla dolu, tek başına ölen bir ihtiyar olmayın! Bu da filmin zihnimize yerleştirdiği fikir (‘inception’ bu demek zaten). Yoksa bu da kendi fikrim miydi?
Başlangıç sıradan bir film değil. Ama nasıl bir film olduğuna da hâlâ karar veremedim. Keşke aksiyon sahneleri daha kısa olsaydı. Ama yeni bir fikre karşı ciddi bir direnç gösterir zihnimiz, onu da kabul ediyorum. Neyse bir yerlerde “Non, je ne regrette rien” (hayır, hiçbir şeyden pişman değilim) çalıyor, artık kalksam iyi olacak.

DURDURULAMAZ: Üç ahlak, iki sınıf

TARİH:  13 Kasım 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Demiryollarında tenkisat dönemi…  Tecrübeli işçiler işten çıkarılıyor, yerlerine daha ucuza çalışan genç işçiler işe alınıyor. Tabii tren kazaları birbiri ardına gelmeye başlıyor. Sözünü ettiğim ülke Türkiye değil, ABD. Ama zaten fark etmiyor, neo-liberalizmin insanlığa saldırısı bütün dünyada benzer yöntemleri kullandı. İnsan hayatı hiçe sayıldı ama kârlar tavan yaptı.
“Durdurulamaz” bu işçi haklarının yıkıma uğratıldığı dönemde gerçekleşmiş bir kazanın hikâyesini anlatmış. Öykü şöyle. Sorumluluk duygusu pek gelişmemiş bir işçi, hareket halindeki trenini makas değiştirmek için terk eder. Biraz da fazla kilolu da olduğu için, hızlanan treni bir şekilde kaçırır. Trende başka kimse yoktur ve trenin hava frenleri (ne demekse) bağlı değildir. Tren hızlanmaya devam eder. Sonradan trenin bazı vagonlarında yanıcı ve zehirli maddeler olduğu da ortaya çıkar. Kimsenin kontrol etmediği koca bir tren raylardadır. Bir çocuk grubu ise o gün trenler hakkında bilgi almak için ziyarete gelmektedir. Öte yandan yeni bir lokomotif görevlisi (“Will”- Chris Pine) o gün işe başlamıştır. Eski kuşak demiryolcular, Will’in, sendikadaki akrabaları sayesinde bu göreve geldiğini düşünmektedirler. Yeni demiryolcu Will’le, işten çıkarılma emri gelmiş ve birkaç hafta zamanı kalmış tecrübeli bir demiryolcu (“Frank”- Denzel Washington) o gün birlikte bir yük trenini transfer edeceklerdir.
CİNSELLİK SERVİSİ
Frank’in de Will’in de ailevi sorunları vardır. Frank, kıskanç davranmış ve karısının bir arkadaşını tehdit etmiştir. Bu yüzden evine belli bir mesafeden fazla yaklaşması yasaklanmıştır. Frank ise kızını, doğum gününü unutarak küstürmüştür. Frank’in yetişkin kızları, seksi giysiler içinde garsonluk yaparak üniversitede okuyacak para biriktirmeye çalışmaktadırlar. İşçi sınıfından bir genç kadın olmak böyle bir şeydir; emeğin yanında cinselliğin de servis edilmesi gerekebilir.
Bu arada başıboş tren hızla yerleşim bölgelerine doğru yoluna devam etmektedir ve büyük bir ihtimalle de böyle bir noktada kendiliğinden raydan çıkacak ve birçok insanın ölümüne neden olacaktır.  Makul olan şey treni boş bir araziden geçerken raydan çıkarmaktır. Ama şirketin sahibi ve onun emrindekiler (CEO’lar filan) koca treni havaya uçurmanın büyük maliyetinden kaçmak için önce birkaç insan hayatını  riske atmayı tercih ederler. Will ve Frank’in treni ise, başıboş trenle aynı güzergah üzerindedir…

ÜÇ AHLAK ŞEKLİ
Filmde üç ahlaktan söz etmek mümkün. Biri işçi sınıf ahlakı, diğeri kapitalist (burjuva) ahlakı ve bir de filmin yönetmeni Tony Scott’un ahlakı. Tabii yönetmenin ahlakı, yapım şirketinden filan bağımsız değil. Burada insani olarak en yüksek notu alan işçi sınıfı ahlakı oluyor. Frank ve Will hayatlarını tehlikeye atıyorlar ve bunu para için yapmıyorlar. Demiryolu şirketi sahipleri ve yöneticileri ise para kaybetmemek için insanların ölümüne neden oluyorlar ve daha başkalarının hayatını riske atıyorlar. Ve bunları yaparken bir yandan da golf oynamayı sürdürüyorlar. Ve bir de bize bütün bu hikayeyi anlatan film var. Hikaye işçi sınıfını yüceltiyor gibiyse de iyi niyetli olduğunu söylemek zor. Filmin hiç de sistemi sorgulatmak falan gibi bir derdi yok. Başından sonuna kadar seyircisini ses ve görüntü efektleriyle manipüle ederek oyalamak başlıca gayesi filmin. Kazanın sorumluluğu zaten tek bir işçinin omzuna çöküyor ve o da cezasını buluyor. Yoksa olayın aynı dönemde oluşan birçok kazayla ve işten çıkarmalarla ortak bir yönü yok. Hatta işe yeni giren çaylak, kahramana dönüşüyor. Eski-yeni kuşak işçi sınıfı kardeşliği diye de okuyabiliriz bunu, popülizm diye de, uyutmaca diye de. Demiryollarının sahipleri niye bu kafasız, duyarsız, beceriksiz burjuva sınıfı da onu hem üreten hem de yok olmaktan kurtaran işçi sınıfı diye sormuyor “Durdurulamaz”. Ama popülist duyguları kaşıyor ve sonuçta birkaç çürük yumurta barındırsa da, dayanışma içinde yekvücut olmuş bir toplum tasavvuru sunuyor. Tanrı Amerika’yı kutsasın!

Türk Sineması’nın Yeni Ufuklar’ı

TARİH:  15 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sansürün çirkin gölgesine rağmen, Türk sineması açısından son yıllarda Avrupa’da yapılan en önemli etkinlik olarak rahatlıkla gösterebiliriz 10. Era Nowe Horyzonty Uluslararası Film Festivali’ni

Bu yazı biraz gecikti ama yine de hiç yazılmamasından iyidir. 10. Era Nowe Horyzonty (ENH; Era Yeni Ufuklar) Uluslararası Film Festivali 22 Temmuz ve 1 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşti. Festivalin bizim açımızdan önemi büyüktü. Tıpkı nisan ayında İtalyan’ın Lecce kentinde yapılan festivalde olduğu gibi, bu festivalde de Türk sinemasına ayrı bir yer ayrılmıştı. Ama Polonya’nın Wroclaw (Wrosvaw okunuyor, sık sık Krakow’la karıştırıldı) kentindeki festival Lecce’den çok daha kapsamlı bir festivaldi. Nüfusu yüz binlerle ölçülen kentte festivalin çektiği seyirci sayısı 120.000 civarında oldu. Tabii gelenler sadece kentte oturanlar değildi, Polonya’nın çeşitli kentlerinden, özellikle Varşova’dan festivali izlemeye çok sayıda izleyici geldi.
Zeki Demirkubuz festivalin en önemli isimlerinden biriydi. Demirkubuz’un bütün filmleri gösterildi, her filminden önce bir sunum yapıldı ve ardından yönetmen seyircilerin sorularını cevaplandırdı. Demirkubuz’un filmleri çok beğenildi ve büyük ilgi uyandırdı. Gösterimlerin ardından hararetli tartışmalar oldu. Kieslowsky’nin Dekalog’undan çok etkilendiğini söyleyen Demirkubuz bir anlamda Polonya’ya olan borcunu ödedi. Şimdi sıra Polonyalı sinemacıların Türk sinemasından etkilenmesine gelmiş gibi görünüyor. Çünkü sadece Demirkubuz değildi filmleriyle Yeni Ufuklar’a damgasını vuran. Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Ümit Ünal, Theron Patterson, Hüseyin Karabey, Bülent Düzgünoğlu, Pelin Esmer ve İsmail Necmi festivale hem filmleriyle hem de bizzat katıldı, hem de seyircileriyle tanışıp sohbet etti. Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğraf sergisi de festival etkinlikleri arasındaydı. Festivale şahsen gelemeyen ama filmleri gösterilen diğer yönetmenlerimiz ise Reha Erdem, Derviş Zaim, Serdar Akar, İnan Temelkuran ve Semih Kaplanoğlu’ydu. Bu listeye Fatih Akın da eklenebilir. Eğer konsolosluk sansür heyeti rolüne sıvanmasaydı Kazım Öz de bu listede yerini alacak, belki bizzat katılacaktı. Son derece parlak geçen Türk(iye) sineması bölümü bu nedenle yara aldı, herkesin tadı biraz kaçtı. Oysa Lecce’de Kazım Öz’ün ‘Fırtınası’ gösterilmişti. Yasaklanan ‘Fotoğraf’ı izleyebilmiş değilim. Ama ‘Fırtına’yı gayet iyi biliyorum (Lecce’de bir kez daha izledim). (Film hakkında yazdığım olumsuz eleştiriden dolayı yapımcılarından az hakaret duymadım.) ‘Fotoğraf’ın ‘Fırtına’dan daha radikal olduğunu sanmıyorum. Ortada tamamen keyfi bir uygulama olduğu açık. Bir filmin gösterilip gösterilemeyeceği, kültür müsteşarlarının keyfiyetine kalmış gibi görünüyor ve bu kabul edilebilir bir durum değil. ‘Fotoğraf’ gösterilmeyince Kazım Öz diğer filmi ‘Şavaklar’ı da gösterimden çekti, gayet anlaşılabilir bir tavırla.
Bu sansürü bir panelde, Ümit Ünal net bir dille eleştirdi. Panel demişken, benim de katılımcısı olduğum iki panel gerçekleşti. Türk sineması hakkında akla gelebilecek hemen hemen her şey konuşuldu. Demirkubuz sineması yine özel bir seansta irdelendi. Festival konukları arasında sadece yönetmenler yoktu. Akademisyen Asuman Suner, Fipresci jürisi üyesi olarak eleştirmen Yeşim Tabak, yönetmen ve Gezici Festival yöneticisi Ahmet Boyacıoğlu ile Başak Emre, Türk sineması uzmanı Alman eleştirmen Daniela Sannwald, gazeteci ve eleştirmenler olarak Esin Küçüktepepınar, Ali Koca ve Ömür Gedik de festivale katıldılar. Benim konumum ise konukluktan çok festival çalışanıydı diyebilirim. Birçok filmin sunumunu yaptım, soru cevap bölümlerini yönettim, panellere katıldım, gazete ve televizyonlara görüş verdim. Bu yoğunluktan dolayı da yabancı filmlerden çok, Türk filmlerini yeniden izledim. Yine de Polonya’nın en önemli yönetmenlerinden Wojciech Jerzy Has’ı bir miktar tanıma fırsatı buldum. Has, Demirkubuz ve Jean Luc Godard’la birlikte kapsamlı diğer retrospektiflerin öznesiydi.
Festivalin müzik programı da oldukça zengindi. İstanbul’da Faith No More adlı grubuyla izlediğimiz Mike Patton son projesi ‘Mondo Cane’ ile festivali açtı. ‘Mondo Cane’ (Köpek Dünyası), adını eski bir İtalyan belgeselinden alıyor ama İtalya ile ilgisi 50 ve 60’ların İtalyan şarkılarından oluşmasıydı. Türkiye’den ise Baba Zula ve Replikas konser verdi, ayrıca dj’ler de sahne aldı.
Festivalin yenilikçi filmlere ayrılan uluslararası yarışma bölümünü Dünyevi Tarih (Jao Nok Krajok) adlı film kazandı. Filmin yönetmeni Anocha Suwichakompong, Tayland sinemasına Cannes’dan sonra bir zafer daha kazandırmış oldu. Fipresci ödülü ise Rus filmi Mama’ya gitti (Yelena ve Nikolay Renard). Başka birçok etkinlik, yarışmalı bölüm ve birçok ödül kazanan film var ama hepsini saymaya kalksam bu yazı zor biter. Gelecek yıl Japon erotik film türü ‘pinku eiga’ retrospektifi yapılacağını söylersem festivalin ne kadar ufuk açıcı bir tarzı olduğunu da anlamış olursunuz sanırım!
Sonuçta sansürün çirkin gölgesine rağmen, Türk sineması açısından son yıllarda Avrupa’da yapılan en önemli etkinlik olarak rahatlıkla gösterebiliriz ENH festivalini. Son olarak ilginç bir notla bitireyim. Theron Patterson’ın Bursa İpekyolu Festivali birincisi filmi ‘Bahtı Kara’sı, Wrosvaw’ın (kentin eski adı Breslau bu arada) eski kentindeki dev açık hava sinemasında gösterildi bir akşam. Açık havada gösterilen tek Türk filmi olan Bahtı Kara’yı yağmur altında ve kimisi ayakta yaklaşık bin kişi izledi o gece. Filmin Türkiye’de toplamı seyirci sayısı ise sadece 900 kişi civarında olmuş.
Ve en son not: Theron Patterson ile Nuri Bilge Ceylan’ın oyuncu yönetimi konusundaki sohbetlerine şahit oldum (Ceylan da benim gibi Patterson’ın oyuncularından aldığı performanstan çok etkilenmişti). Konuşulanları anlatmayacağım çünkü yönetmenlerin sırlarının açık edilmesini isteyeceklerini hiç sanmıyorum. Ama akla hayale gelmeyecek şeytanlıklar, taktikler ve stratejileri ağzım açık dinledim. Yönetmenlik kavramı kafamda köklü bir değişikliğe uğradı diyebilirim. Belki de festivalden bende en kalıcı anı bu sohbet olacak.

‘CİDDİ BİR ADAM’

TARİH:  14 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saçmasapan bir hayat
Coen Kardeşlerin filmlerinde oyunculuklar kusursuz oluyor ve tempo hiç aksamıyor. Filmleri seyirciyi bir şekilde eğlendiriyor genellikle. ‘Ciddi Bir Adam’ için de aynı şeyleri rahatlıkla söyleyebilirim. Ama film bittikten sonra geriye bir anlam kalıyor mu? Hayır. Zaten filmin felsefine uygun değil bir yere varmak, neden sonuç ilişkileri kurmak. Her şey belirsizlik içinde, dolayısıyla bir neden ve anlam aramak boşuna. Çağımızın hastalığı bu bence. Ve Uğur Kutay’ın geçen haftaki yazısında sözünü ettiği modernizmin reddedilişiyle alakalı bir durum. Modernizmin de bu işte günahı var ama toptan reddedilince karşılaştığımız vaziyet bence entelektüel anlamda gerilemeye karşılık geliyor. Anlama çabasından vazgeçmek demek bu çünkü. İnsan davranışlarının akıl dışılığı da yine akılla anlaşılabilir. Filmlerin, illa ki nedenleri göstermeleri gerekmiyor ama düşünmek için bir takım ipuçları vermeleri gerekiyor. Bana kalırsa ‘Ciddi Bir Adam’ın zaafı bu ipuçlarını vermeyişi. Ya da zaten olduklarına inanmayışı.

DEMİRKUBUZ’UN ETKİ ALANI COEN’LER
Coen Kardeşlerin bu son filmini, onlardan açıkça etkilendiklerini söyleyen Taylan Kardeşlerin ‘Vavien’inden çok, Zeki Demirkubuz filmlerine benzetiyorum. Demirkubuz da kahramanlarının davranışlarını açıklamaya çalışmaz, nedensizliği ileri sürer. Kader kontrol edilemez, dolayısıyla filmlerinin erkek kahramanları ya kararlı kadınların peşinden felakete sürüklenirler ya da aktif bir şekilde pasifliği seçerler. ‘Ciddi Bir Adam’ın kahramanı Larry Gopnik de son derece pasif ve filmin finalinde onu sanki bir doğal felaket bekliyor gibi. Gopnik tam bir Demirkubuz kahramanı değil ama benzerlikleri var. Demirkubuz 2006’da yaptığı bir söyleşide kendisini son yıllarda en çok etkileyen 6 filmin adını vermiş; bunlardan ikisi, ‘Fargo’ ve ‘Orada Olmayan Adam’ Coen’lerin filmleri.
Film bir prologla açılıyor. Burada filmde göreceğimiz kahramanların geçmişteki prototipleri var sanki. Bir yaşlı adam, Yahudi bir çiftin evini ziyaret ediyor. Evin sabit fikirli kadını gelenin, ölmüş bir adamın kötü niyetli hayaleti (Yahudi mitolojindeki dibbuk) olduğuna inanıyor ve adamı bıçaklayıveriyor, erkek ise pasif bir şekilde olayı izliyor.

İŞLEVSEL OLMAYAN AİLE TABLOSU
Film eve gelen ihtiyarın, kanlı canlı bir adam mı, yoksa bir hayalet mi olduğunu belirsiz bırakıyor. Ardından, Coen’lerin memleketi Minnesota’nın, Yahudilerin yaşadığı bir banliyösüne (suburb) geçiyoruz. Larry Gopnik ve ailesiyle tanışıyoruz. Larry fizik profesörü. Karısı, biri kız, biri oğlan iki çocuğu ve erkek kardeşiyle aynı evde yaşıyor. Tam bir işlevsel olmayan aile tablosu var.
Oğlan ot kullanıyor, kız güzellik derdinde, erkek kardeş ise, adı konmuyor ama bir tür şizofren. Larry’nin karısı ise Sy adlı bir adamla birlikte ve Larry’den boşanmaya kesin kararlı. Hiçbir şey Larry’nin isteği doğrultusunda gitmiyor. Larry kim nereye çekerse oraya sürükleniyor. Onu çekiştirenlerin davranışları da çoğunlukla irrasyonel ama en azından bir iradeye işaret ediyor. Larry’de ise irade yok gibi  bir şey. Larry’nin egosu gelişmemiş. Hahamlara danışmak da bir işe yaramıyor. Onlar da hayatta bir mana arayışını ya çoktan bırakmışlar ya da bir otoparkta bile anlam görmeye çalışacak kadar riyakar bir tutum içindeler. Sonuçta kadere teslim olmak dışında bir seçenek sunamıyorlar Larry’ye.
Evet, elbette her şeyin Shyamalan filmlerinde olduğu gibi nihai bir ereğe hizmet eden anlamları yok hayatta. Coenlerin dindışı nedensizlikciliğini (bu kavramı şimdi uydurdum), mesela bir Shyamalan’ın new-age’ci (yeni çağcı) yaklaşımına yeğlerim. Film, Larry’nin dramını egosunun gelişmemişliğine bağlasa tatmin olacağım ama öyle de değil. Egosu fazlaca gelişmiş olanlar da ne yaptıklarını bilmiyorlar ve her şey saçmaya bağlanıyor,  sonuçta. Saçma üzerine kafa patlatmak da saçma, en nihayetinde. Ama “Ciddi Bir Adam” bu boşluğuna rağmen keyifle izlenen bir film.

Hatırlama üzerine bir film

TARİH:  30 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor
“Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor”un yönetmeni Apiçatpong Wirasetakul (okuduğum gibi yazdım, farklı alfabelerden dilimize geçirirken böyle olması gerekir) Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’i kazanınca şaşıranlar ve bu adam da nerden çıktı diyenler oldu. Oysa kısaca Joe diye de bilinen Wirasetakul uzun zamandır art-house sinema çevrelerinde heyecanla takip ediliyor, filmleri yere göğe konulamıyordu. Joe’nun bir önceki filmi “Belirtiler ve Bir Yüzyıl”ı izlemiştim daha önce. “Amcam…” seyrettiğim ikinci filmi oldu. Açık söylemek gerekirse, anlamadığı şeyi küçümseyen, cahil ve saygısız adam konumuna düşmemek için bu sinemaya nüfuz etmeye çalışıyorum. Bu sinema bunca başarı kazanmış olmasa, bu emeği vereceğim çok şüpheli. Bu işin itiraf kısmı.

Filme gelirsek… “Amcam…” böbreklerinden rahatsız bir adamın ölmeden önce geçirdiği son günleri anlatıyor. Bunmi (Boonmee) amca Tayland’ın kuzeyindeki Nabua adlı bölgede yaşayan küçük bir çiftlik sahibi. Budizm inancına bağlı biri olarak yeniden ve yeniden doğduğunu düşünüyor, bazen bir manda bazen bir yayın balığı olarak. Ve film bize Bunmi’nin geçmiş hayatlarını da gösteriyor. Bunmi sıradan biri, “çoğunluk”tan yani. Devleti ona “git, Allahsız (ya da herhalde bu durumda Budasız) komünistleri öldür” dediğinde, gidip öldürmüş. Böbrek hastalığını kısmen bu günahlarına bağlayıp pişman olsa da, Bunmi böyle biri. Emrindeki Laoslu göçmen kaçak işçileri çok ucuza çalıştırdığını da anlıyoruz Bunmi’nin. Filmin diğer kahramanları da sıradan insanlar. Bunmi’ye son günlerinde yardım etmek için gelen baldızı Jen teyze yabancılar hakkında önyargılarla dolu biri. Yabancılar pis kokan, adamı öldürüp, parasını çalabilecek tipler Jen teyzeye göre. Bu sıradan amcalar ve teyzeler, aynı zamanda çoğumuzun amcaları ve teyzelerinden farklı değiller, onlar gibi sevilebilecek bir sürü yanları olan insanlar. Filmin kahramanlarına bakışı, bu anlamda son derece insancıl, son derece kucaklayıcı. Bizim amcalarımız, dayılarımız, halalarımız ve teyzelerimiz de çoğunlukla egemen ideolojinin, kültürün ve yaşam biçimin temsilcileri değil midirler?

Komünistlerden korkan ama Deniz Gezmiş  için de içten biçimde üzülen teyzelerimiz, amcalarımız gibi, askerliğini yaptığı dönemde komünistleri öldürmüş olan Bunmi de içten biçimde pişman yaptıklarından. Ve film asıl suçlunun “istediği kişiyi yok edebilecek devlet güçleri” olduğunu da işaret ediyor, üstü kapalı biçimde olsa da. Devletin sahibi kim sorusuna girmese de…

Ama anlattıklarımdan “Amcamın..”  politik bir film olduğunu söylediğim sanılmasın. Evet, politika var filmde. Ama bu filmi bir kategoriye sokmak zor. “Amcam…”, Bunmi’nin ölüme hazırlanması, geçmişi, kaybettiği sevdiklerini hatırlaması ve tabii ki bunu belirli bir kültürün mensubu olarak yaşaması üzerine bir film. Gündeliğin banalliğiyle, fantezinin olağanüstülüğü arasında kendine özgü ve çoğu zaman komik de olan bir denge tutturuyor film. Fakat kimi sahnelerin konsantrasyon bozucu derecede uzun oluşunun bence bir açıklaması veya özrü yok. Filmden derinden etkilendiğimi de söyleyemeyeceğim, insancıllığını sevmiş olsam da. Filmin ses ve müzik (daha çok “uğultu”) kullanışını da çok beğendim bu arada. Filmlerin ya da daha genelde sanat eserlerinin etkileyici olmaları için tamamen açık olmaları gerektiğini düşünmüyorum. Beni en çok etkileyen filmler arasında David Lynch’in çok kapalı kimi filmleri de vardır. Ama “Amcam..” benim için o kadar etkileyici bir film değil. Ya da bir gün tadına daha çok varacağım farklı dili olan bir sinema örneği. Eğer hala gösteriliyorsa, gidin ve kendi fikrinizi geliştirin derim. Wirasetakul’un da en çok istediği bu, yani kendi fikrimizi geliştirmemiz, zaten.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com