Bana bir soygun yaz

TARİH:  15 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yandaş mafyayı takdimidir

Bana Bir Soygun Yaz’ın (BBSY) basit bir konusu var. Bir mafya babası filmin kahramanına bir emanet teslim eder. Emanetin zulasında para saklıdır. Kahramanımızın sevgilisi bir öfke anında emaneti yakınca, kahramanımız ve iki saf arkadaşı kendilerini nasıl ödeyeceklerini bilemedikleri bir borcun altında bulurlar. Ve bir senaristin senaryolarını uygulayarak başarısız soygunlar yapmaya başlarlar. Filmin enteresan yanı bize yeni bir tip sunması: Yandaş mafya! Ya da mümin mafya, dindar mafya denilebilir. Tam da yahu şu anlı şanlı eski babalara ne oldu diye bir sohbet açtığım günün ertesi bu filmi seyretmem enteresan oldu.  Demek ki iktidarın yeni sahipleri arasında bunlar da var artık. Mehmet Öztürk’ün büyük başarıyla canlandırdığı bu mafya tiplemesi filme hem muhalif bir boyut hem de orijinallik katıyor. Ayrıca Öztürk’ü izlemek her an bir zevk!  Kendisi Tepenin Ardında da oynuyor! Filmin beni rahatsız eden yanı, küçük bir erkek çocuğa yapılan tecavüzden komedi çıkarmış olması. Filmin kahramanlarından birinin çocukluğunda yaşadığı tecavüzden kalma psikolojik rahatsızlıklarına gülmek, belki de ağlamaktan daha iyidir diye düşünmek istiyorum ama zorlanıyorum. Tecavüz hem de küçük bir çocuğa yapılan tecavüz komedi malzemesi olmamalı. O çocuk erkek olsa da. Filmin gereğinden uzun olduğu ve yalap şap bir finalle sona erdiğini de eklemek lazım. Yine de eğlendirdiği anları var.  

Hobbit: Beklenmedik Yolculuk

TARİH:  15 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gollum Günü Kurtarıyor

“Hobbit”i izlerken dikkatimi toplayabildiğim çok az an vardı. Esnemekten bitap düştüm diğer anlarda. Kısacası benim bu yazımı Peter Jackson ve veya “Yüzükler” hayranları okumayabilirler. Ortadünya benim dünyam değil. Tabii ki film efsanelerin yapılarına yönelik ilginç doneler veriyor. Nasıl kahraman olunur, kahramanın yolculuğu nedir falan türünden sorular için mümbit bir ortam bu filmler. Ve fakat bilgisayar ortamında üretilmiş canavarların çarpışmalarını saatlerce izlemek de beni hiç mi hiç enterese etmiyor. Uykum geliyor ne yapayım!    Filmin enteresan yanı bir hırsızlık, haksız mülkiyet hikâyesi oluşu denilebilir belki de. Bir zamanlar bir cüceler krallığı varmış. Son kral hırsının kurbanı olmuş ve altın biriktirme hastalığına tutulmuş. Artık kimleri nasıl sömürüyorsa… Fakat bu biriken altın bir ejderhanıın dikkatini çekmiş. Ve o ejderha gelip krallığı yerle bir etmiş, sonra da hazinenin üstüne çöreklenmiş. Çalınan altın çalınmış kısacası. Bilbo Baggins adlı hobbitse bu cüce krallığından arta kalan savaşçılarla krallığı ejderhadan geri alma misyonuna soyunmuş. Bilbo’nun sıradanlıktran kahramanlığa yolculuğu böyle başlıyor. Ama yolda Bilbo, Gollum denen bir yaratıktan altın bir yüzük çalıyor. Gollum artık o yüzüğü kimdem çalmışsa… Yani hep çalınan bir altın var, herkes bir nevi hırsız. Ve bir de Gollum var ki filmde pürdikkat izlediğim yegane sahne onun göründüğü sahneydi. Nasıl bir şey bu Gollum? Çocuk gibi sevimli ve masum, çocuk kadar bencil ve acımasız! Çocuk kadar şizofren ve çocuk kadar zeki! Açgözlü ve dengesiz. Bir çocuk gibi emekliyor çoğu zaman, her an ağlamaya hazır bir vaziyette. Bir çok yetişkin de böyle ama düşününce. Wikipedia Gollum’u regresyon maddesinde örnek göstermiş. Gollum’u bir fantezi yaratığı gibi düşünmeyip, neyi semboolize ettiğini düşünmek eğlenceli olabilir. Onun dışında dediğim gibi, bu filmlere bayılıyorsanız yine bayılırsınız herhalde.   

Jack Reacher

TARİH:  22 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün  

Adalet benim! Tom Cruise, hiç sempati duyamadığım bir oyuncu. Kimi zaman başarılı sayılabilecek işler çıkarsa da, çoğunlukla bir kahraman rolünde görüyoruz onu. “Jack Reacher”da da  üstün nitelikleri olan bir eski askeri polis, yeni gönüllü kanun koyucu ve uygulayıcı olarak karşımıza çıkıyor. “Kanun benim” havasındaki bu kahramanların son örneklerinden biri de “Yargıç Dredd” idi. Anlaşılan yargısız infaz yapan ya da anında yargılayıp acımasızca öldüren bu faşist tipler Hollywood’dan dünyaya pompalanmaya devam edecek. İnsansız hava araçları (drone) ile sokak ortasında yargısız infaz yapan bir ülkeden bu tip filmler çıkması anlaşılır olsa gerek. Jack Reacher doğa üstü özellikleri olmayan ama son derece zeki ve dövüş sanatlarında çok becerikli bir eski asker. İşi tek başına dolaşıp, adalet dağıtmak. Kadınlarla son derece mesafeli, bir yalnız kovboy o. Bu filmde, Irak’ta küçük çaplı bir katliam yapmış eski bir askerin bu kez Amerika’da işlenen yeni bir katliamdan sorumlu olup olmadığını bulmakla görevlendiriyor kendini. Bu tip filmlerden beklenebileceği gibi, eski de olsa bir Amerikan askeriyle, eski de olsa bir Rus arasında insaniyet açısından belli farklar vardır. “Jack Reacher” özellikle açılış sekansıyla sinemasal hazlar veriyorsa da, bütün olarak işlemiyor. Entrika yeterince açık ve anlamlı değil. Kötüler yeterince belirginleşmiyor. Aşk, seks hiç yok. Cinayet, yargısız infaz ve kahraman fetişizmi bolca var. Bunlar size hitap ediyor ve Cruise’ı seviyorsanız, buyurun. Yoksa kaçının.

Kibarca Öldürmek

TARİH:  22 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün  


Amerika denen şirket Andrew Dominik az ama öz film yapan Avustralyalı bir yönetmen. Bizde “Kasap” ve “Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti” adlı filmleri gösterime girmişti. “Kibarca Öldürmek” yönetmenin 12 yılda yaptığı üçüncü film. Fakat Dominik’in yavaş çalışması karşılığını buluyor ve filmleri çok sayıda ödül kazanıyor. “Kibarca öldürmek” de Cannes’da Altın Palmiye için yarışmıştı bu yıl. Film 2008 yılında ABD seçim kampanyası ve mali krizi sırasında geçiyor. Bu durum bize radyo ve tv yayınları aracılığıyla duyuruluyor sık sık. Obama’nın o kulağa çok hoş gelen ama içi boş laflarını işitiyoruz. Obama’nın ilk icraatı krizde batan bankaları halkın parasıyla kurtarmak ve halka kemer sıktırmak olmuştu. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve politik ortamın seyirciye duyurulmasının bir sebebi var: Dominik filmde anlattığı suç dünyasının ilişkileriyle ülkede olan biten arasında paralellikler kuruyor. Ama tikel ile genel arasında ilişki kurmayı “Tepenin Ardı”nın yaptığı gibi örtük ve organik bir şekilde değil kör gözüm parmağına ve eklektik bir şekilde yapıyor. Mesajın kabak gibi ortada olması seyirci için bir kolaylık ama bir yandan da filmi sınırlayan, seyircinin düşünmesine nokta koyan bir şey. Bir de hikâyenin kendisinin içinden en fazla iş dünyası ile suç dünyası arasındaki paralellikler çıkar. Buradan ülkenin genel politikasına sıçramak epey bir miktar zorlamayı ya da filmin yaptığı gibi sloganlaştırmayı gerektiriyor. “Tepenin Ardı”nın bazılarınca çok eleştirilen marşımsı final müziği , “Kibarca Öldürmek”in final cümlesi yanında yine de çok soyut duruyor. Ayrıca “Tepenin Ardı”nın hikâyesinin çatısı zaten yeterince genelle (politik durumla) örtüşüyor, eklektik durmuyor.  

FİLMİN HİKÂYESİNE BİR BAKALIM Filmin anlattığı suç hikâyesi ise şöyle: Bir kumarhane işletmecisi (Ray Liotta) bir gün adam tutup kendi kumarhanesini soydurtur, kumar oynayanların paralarını gasp ettirir. Gerçek suçlu ortaya çıkmaz ve kumarhaneci işine devam eder, çaldığı paralat yanına kar kalır. Fakat çoğu suçlu gibi suçuyla övünmek ister bir yandan da. Aradan yıllar geçtikten ve müşteri profili değiştikten sonra kumarhaneci çenesini tutamaz ve  yeni nesil kumarbazlara suçunu itiraf eder. Gülüp geçilir bu itirafa. Ama geçmişte kalan bu tek hata ve o hatanın zararsız gibi görünen itirafı, gelecekteki dehşetin temelini atar. İşte bu soygun hikâyesini bilen bir kuru temizlemeci, bu kumarbazın kumarhanesini soydurtursam yine adam kendisi yaptı sanılır, ben de yakalanmam, diye düşünür. İki amatöre işi verir. Amatörler işi hallederler. İşte bundan sonra devreye kiralık katil Cogan (Brad Pitt) girer. Cogan hem gerçek suçluları bulmak, hem de onların cezasını kesmek için kiralanmıştır. Soyulan kumarbazları temsil eden şirketin, tam memur kılıklı bir avukatı (Richard Jenkins) vardır. Cogan’la görüşmeleri bu avukat sürdürür. Avukat en pis işleri rahatlıkla konuşur ama bir miktar sigara dumanı karşısında midesi bulanır. Tipik, beyaz, modern, iş dünyası insanıdır yani. Cogan da geyet rasyonel bir katildir. Yakından öldürmeyi, tanıdığı insanları öldürmeyi, onları yalvarırken, korkudan altlarına kaçırırken görmeyi sevmez. Tıpkı Obama Amerikasının “drone” denilen insansız savaş uçakları ile öldürmeyi sevmesi gibi. Coagan, tanıdığı birini öldürmesi için bir başka kiralık katili (James Gandolfini) görevlendirir ama adamın yeteneklerini yitirdiği ortaya çıkar. İşte Dominik’in anlattığı ve bir gemi gibidir memleket tadında, “bir iştir/şirkettir (business) Amerika, memleket değil”, sloganıyla biten hikâye böyle bir şey. Seyretmeli mi? Valla bence iyi edersiniz, Dominik’in sineması seyri zevkli bir sinema. Ben oyunculukları da beğendim, özellikle iki amatör soyguncuya bayıldım. Ayrıca Amerikan liberalleri Obama’ya ayılır bayılırlar. Obama’yı doğrudan hedefine koyan bir film, Amerikan kapitalizmini suç dünyasıyla özdeşleştiren bir film az bulunur bir nimettir. Fakat filmin başka ciddi sorunları da var fazla açık bir mesaj vermesinin dışında. Mesela  Gandolfini’nin oynadığı kiralık katilin iç dünyasını ortaya koyan upuzun diyaloglarının kendi içinde bir enteresanlığı var ama konuyla doğrudan bir alakası yok. Ben bütün kusurlarına rağmen filmi seyrettiğime memnunum ama garanti veremem.      

Karabasan

TARİH:   2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Babanın kitabı
Karabasan ayakları yere sağlam basan korku filmlerinden. Hatta belki de biraz fazla sağlam basıyor yere. Kahramanının ruhsal sorunlarıyla kabusları arasında net bağlar kuruyor. Tedavi edilmeyen travmanın, inkar edilen acıların, yaşanmayan yasın insan ruhunu ne kadar derinden etkileyebileceğini, acının insanı canavara dönüştürebileceğini gösteren bir hikayesi var filmin.

İşin ilginci bu haftanın iki filminde de çocuklarını mahveden ya da mahvetmeye çalışan annelerin olması.

FİLMİN HİKÂYESİ BAŞIYOR
Amelia’nın sorunu çoğu insan gibi akıldışı bağlantılar kurması. Amelia oğlunu doğurmak üzere kocasıyla birlikte hastaneye giderken, kaza geçiriyor. Amelia’nın kocası kazada ölüyor. Amelia çocuğunu doğuruyor doğurmasına ama kaybını inar etmeyi, kocasından hiç söz etmemeyi tercih ediyor. Oğlunu ise kocasının kaybından sorumlu tutuyor. Tabii, bunu kendisine bile itiraf etmiyor. Babanın hayaleti (babaduk) bütün aile için bodrumda yaşamaya devam ediyor ve birgün çağrılıyor.
“Karabasan” düzgün bir film. Ama belki daha akıldışı, daha zor okunur bir film olsaydı daha iyi olurdu. Sembolik düzeyde söylediklerini nerdeyse bir de tercüme edip önümüze koyuyor. Yine de fena değil.

Tüketim toplumu güzellemesi

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir kadın arkadaşımın yakıştırdığı ‘kadın pornosu’ ağır bir tabir, kadın erotikası diyelim ‘Sex and the City’ye. Kadınların erkeklere, sex objeleri, tüketim nesneleri, olarak bakmaktan çekinmedikleri, meni tatları arasındaki farklardan bir gurme edasıyla söz edebildikleri bir film. Erkekler kadınları rakı mezesi yapıyorsa ki yapıyor, kadınlar erkekleri niye yapmasın? Erkeklerin yaptığı her kötü şeyi kadınlar da aynı derecede kötü yapabildiklerini kanıtlamadılar mı? İyi şeyleri de aynı derecede iyi yapıyorlar tabii, ayrımcılık yapmıyorum. Yeter ki fırsat tanınsın.

New York’un çeşitli bölgeleri var, en tanınmışı Manhattan. Filmin şehirden kastettiği burası, hatta Manhattan’ın belirli müreffeh bölgeleri denilebilir. Filmin kahramanı dört kadın da burada oturmuyor ama burada bir araya geliyor. Kadınların seksle ilişkisine gelince: Birisi evli ve çocuklu ve mutlu, üstüne bir de hamile kalıyor. Yani en sıkıcı kişilik bu.

Bir diğeri evli ve çocuksuz ve çok çalışıyor, az sevişiyor. Sonuç: Kocası bir kaçamak yapıyor ve ayrılıyorlar. Büyük gerilim konusu ise karı kocanın ne zaman tekrar bir araya gelecekleri.

Bir başkası Los Angeles’ta kendisinde genç ve yakışıklı bir oyuncuyla yaşıyor. Ama heyhat, o bir seks bağımlısı. Üstelik onun da sevgilisi çok çalışıyor, az sevişiyor. Bir de reklam fotoğraflarında çıkmış bir Latin âşık tipli komşusu var. Bakalım kahramanımız ne yapacak; sevgilisinden ayrılıp da mı komşusuyla yatacak, ayrılmadan mı? Ve tabii bir de başkarakter var Sarah Jessica Parker’ın canlandırdığı. Vogue dergisinde editör ve içlerinde en iddialı olanı o. Erkek olarak hedeflediği kişiye kod adıyla hitap ediyor: Mr. Big, yani Büyük Bey. Eh, erkekten de büyük olması beklenir, başta da cüzdanının. Büyük Bey’in maşallah cüzdanı çok büyük. Manhattan’da büyük bir daireyi, fiyatını sormadan ya da sormuşsa da fazla düşünmeden alabiliyor. Kızımızın derdi ise bu daire, ayrıldıklarında ne olacak? Hepsi herife mi kalacak, kendisine de bir şey düşecek mi? Evlilik, yasal haklara sahip olmanın tek yolu. Kızımız evlenebilecek mi bakalım? İşte filmin asıl gerilim konusu bu!

Bütün bunlar çok sıkıcı geldiyse ki öyle, filmin gerçekten güldüren birkaç esprisi ve en azından bir başarılı sahnesi olduğunu da söylemeliyim. Büyük Bey’in nikâhtan yan çizdiği sahnede, kadınların öfkesinde çok temel, çok tarihsel, tabiri caizse sınıfsal bir şey var. O süslenip, püslenmelerin, kafalarına kuş tüyleri takmaların, hareket kabiliyetlerini sıfırlayan sivri topuklu ayakkabılar ve daracık eteklerle maskaraya dönüşmelerin karşılığını almak istiyorlar. Vermezsen kafana çiçeği yersin! İşin acıklısı sorumluluktan kaçışın cezası da bu kadar hafif! Tokat ya da fiske bile değil çiçek yiyorsun kafana.

Ama kahramanları gibi, yönetmen ve senaryo da erkekleri tamamen konu mankenlerine dönüştürerek intikam alıyor denebilir.

‘Sex and the City’nin kadın erkek meselelerinde özünde tutucu, tüketim toplumunu ve kültürünü kutsayıp, yücelten politik bir film olduğunu söylemeye de gerek yok artık. Kadınların filmde son kez bir araya geldikleri yer tabii ki Irak işgalini protesto mitingi değil, moda haftası!

Sex and the City Yönetmen: Michael Patrick King Oyuncular: Sarah Jessica Parker, Kim Cattrall, Cynthia Nixon

Eğlendirmeyen eğitim

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Eğlendirmeyen eğitim

Michael Haneke 10 küsur yıl önce Almanca çektiği filmin İngilizce versiyonuyla karşımızda. Altyazı okumayı sevmeyen Amerikalılar için yapılan bu filmin tek yeniliği, oyuncuları dışında bu dil farkı. Film, göl evlerine tatile giden karı-koca ve çocuktan oluşan bir ailenin iki genç tarafından terörize edilişini gösteriyor ama anlatmıyor. Haneke’nin derdi ne bu gençlerin davranışlarını anlamak ne de aile bireylerini tanıtmak. Onun derdi şiddet ve onun sinemadaki temsili üzerine seyirciyi düşündürtmek ve hatta eğitmek. Eğer bu eğitime ihtiyacınız olmadığını düşünüyorsanız filmi seyretmenize gerek yok. Haneke de size hak veriyor. Filminin ilk gösterimi sırasında sinemadan yarıda çıkanlar için “filme ihtiyacı olanlar kalır, olmayanlar çıkar” demişti. Ben, meslek icabı seyrettim.

Ölümcül Oyunlar Orijinal Adı: Funny Games Yönetmen: Michael Haneke Oyuncular: Naomi Watts, Tim Roth, Michael Pitt Türü: Gerilim Süre: 111 dakika

Geçmişle hesaplaşma

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçmişle hesaplaşma
Aslında ‘Yetimhane’nin konusu pek orijinal değil. Yetimhane’de büyümüş bir kadın artık çalışmayan bu kurumun binasına kocası ve oğluyla yerleşir. Niyeti burada engelli çocuklara hizmet vermektir. Ama kendisi gibi evlatlık alınmış bir çocuk olan oğlu, hayalet arkadaşlar edinir. Kimse çocuğa inanmaz, hele babası hiç. Ama tam özürlü çocuklar için açılış yemeği sırasında oğlan kaybolur. Kimsenin birbirini tanımadığı bir yemeğin maskeli balo şeklinde yapılması çok mantıksızdır ama film bunu icap ettirir. Sonra kadıncağız kaybolan oğlunu bulmaya çalışır. Polisin yardımı yetersiz kalınca iş medyumlara düşer. Yani ölülerin ruhlarına ulaşmaya çalışır kadın. Şimdi bunlar metafizik boş işler falan kanımca ama film atmosfer yaratmada o kadar başarılı ki sinemaya yanınıza kalın giyecekler alarak gitmenizi tavsiye ederim çünkü ben sürekli ürperdim. Ayrıca filmin “görmek için inanmak gerekir” şeklindeki felsefesine politik/ideolojik açıdan bakmak da mümkün. Filmin Franco döneminin faşizmiyle, aykırı olanları elemine eden politikasıyla bir hesaplaşma olduğunu düşünenler var. O dönemde yapılan kötülükleri yalnızca farklı inançları olanlar görüyordu. Franco’nun faşizmine inananlar değil. Yani görmek için inanmak lazım sözü illa dinsel, metafiziksel bir bağlama sahip olmak zorunda değil.

Yetimhane Orijinal Adı: El Orfanato-The Orphanage Yönetmen: Juan Antonio Bayona Oyuncular: Belén Rueda, Fernando Cayo Türü: Dram, Korku Süre: 105 dakika

Yuvarlanan taş yosun tutmaz

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yuvarlanan taş yosun tutmaz

Shine a Light Beacon Tiyatrosu’nda Rolling Stones’un Clinton Vakfı yararına verdiği bir konserin filmi ağırlıkla. Arada yönetmen Scorsese’nin film öncesi grubun çalacağı parçaların listesini umutsuzca alma çabaları ya da grupla zaman içinde yapılmış röportajlar da var. Her geçen gün daha da sevimsizleşen Hillary Clinton ve eşi de görünen kişilikler arasında.

Fakat yine de ‘Shine a Light’ın basit bir konser filmi olmadığını düşünüyorum. Aklıma gelen en yakın örnek sanırım çok az kişinin İf İstanbul’da gösterildiğinde izlediği ‘Zidane: Bir 20. Yüzyıl Portesi’ filmi. Söz konusu filmde Zinedine Zidane bir maç boyunca çeşitli kameralar tarafından izleniyordu. ‘Shine a Light’ böyle yapmıyor ama buna yakın bir şey yapıyor. Kamera grup elemanlarından kime yaklaşıyordu onun sesini amplife edilmiş şekilde duyuyoruz. Yani onun sesi ön plana çıkıyor. Bu da bir grubun birlikte verdiği konserin toplam duygusundan çok birlikte iş yapan ama birbirlerinin içinde erimiş değil, yan yana işini yapan insanlar duygusunu veriyor. Tabii ki en ön planda Mick Jagger var. Adam 62 yaşında ama 26 yaşındaki halinden farksız sahnede. Keçi gibi zıplıyor, hopluyor ve şarkısını söylüyor. Yüzü dışında vücudu hiç yaşlanmamış sanki. Gitarist Keith Richards ise yaşlı bir kadına benziyor sürmeli gözleri ve takıp takıştırdıklarıyla. Semiha Berksoy’un yaşlı haline benzeyecek, biraz daha abartsa makyajı. Seyirciler ise belli ki New York’un seçkinlerinden oluşuyor ve ön planda grubun yaşıtları değil çoğunlukla fıstık gibi kızlar bulunuyor. Acaba ön sıralarda 60’ını aşmış kadınlar ve erkekler olsaydı nasıl olurdu? Mick ve Keith aynı performansı sergileyebilirler miydi? Keith “merhaba mavili fıstık” diye kime laf atacaktı o zaman?

Konserin konukları da var: White Stripes’tan Jack White, Christina Aguillera bunlar arasında. Bir de blues’un aslını temsilen Buddy Guy. Keith Richards’ın sahneyi terk eden Buddy Guy’a gitarını hediye etmesi, nedense hoş bir saygı jestinden çok, tatsız bir lütuf duygusu veriyor (bana en azından). Ustalar çıraklara gitarını verir, tersi değil.

Mick’le Christina sevişme provalarını sahnede gerçekleştiriyorlar. Jack White kendisine yakışan bir performans sergiliyor.

Rolling Stones büyük bir gösteri topluluğu, büyük bir sirk. Ali Sami Yen’deki konserlerinde de böyle düşünmüştüm. Şarkılarını çok sevmeme rağmen sıkılmıştım konserde. Beacon Tiyatrosu çok daha küçük olmasına rağmen yine samimi bir konser duygusundan çok, o sirk duygusu ağır basıyor. Benim sirk yaşım geçti ama Mick’in geçmiyor. Filmde 60’lı yıllarda yapılmış bir röportajda daha iki yıllık bir sahne geçmişi olan Mick’e gazeteci (o dönemin gazetecileri çok salak) soruyor: “Daha kaç yıl müzik yapacağınızı düşünüyorsunuz?” Mick: “En az bir yıl daha idare edecek materyalimiz var”. O günlerdeki naif Mick’i görme şansımız olmadığına göre bununla idare etmekten mutlu olmaya çalışacağız.

Shine a Light Yönetmen: Martin Scorsese, Oyuncular: Mick Jagger, Keith Richards, Charlie Watts Türü: Belgesel, Müzikal Süre: 122 dakika

Sinema Adana’da solundan kalktı

TARİH:  14 Haziran 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Adana Film Festivali’nin zamanın akışına direnen bir ruhu var. Geçtiğimiz yıl ‘Yılmaz Güney Ödülü’ kel alaka ‘İlk Aşk’a verilmiş olsa da orada öyle duruyor ve Güney’in devrimci ruhu festivali etkilemeye devam ediyor. Ödül töreninde en büyük alkışı festivalde bu ruhu en iyi temsil eden filmlerden birinin sahibi Cem Öztüfekçi boşuna almıyordu. ‘Ayak Altında’ adlı kısa metrajlı filmine verilen ödülü alırken Öztüfekçi “Bu filmi işçilerle birlikte yaptık “diyor ve ödülünü “1 Mayıs bayramını kutlayamayan işçiler”e ithaf ediyordu. ‘Made in Europe’la Yılmaz Güney Ödülü’nü alan İnan Temelkuran da Yılmaz Güney’in filmlerinden ne kadar etkilendiğini söylediğinde büyük alkış aldı. Zaten festivalin büyük ödülü de bir devrimcinin son günlerini anlatan ‘Sonbahar’a gitti. ‘Sonbahar’, (‘Babam ve Oğlum’u da hatırlatan bir şekilde) hapiste ve ‘hayata dönüş operasyonunda’ sağlığını yitiren, çıktığında çevresiyle iletişim kurmakta zorluk çeken bir solcunun öyküsünü duyarlı bir dille, ağdalılığa düşmeden ve etkileyici bir görsel dille anlatmayı başarıyordu. Yönetmen Özcan Alper bir ilk film için çok başarılı bir filme imza atmıştı.

Sinemamızda ender rastlanan işçi filmlerinden bir örneği ise geç bir şekilde Adana’da izleme fırsatı buldum. ‘Hazan Mevsimi’ni basın gösteriminde izleyememiştim. Genelde beğenilmeyen, geçen sene Antalya’ya kabul edilmeyen bu filmi, doğrusu ben beğendim. Hatta kimi sahnelerini çok etkileyici buldum. Mehmet Eryılmaz’ın umudunun kırılmamasını ve yeni filmlerle karşımıza çıkmasını umuyorum.

Bütün bunlardan çıkan sonuç: Sinemamızda ümit var! Neoliberal dalga her şeyi silip süpürmüş değil ve canlı bir sol damar atmaya devam ediyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com