Pan’ın Labirenti

TARİH:  7 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Anti-faşist bir başyapıt 

Faşist Franco’ya direnen ‘Partizan’ların 2. Dünya Savaşı sonrasında uğradığı hayal kırıklığını anlatan Pan’ın Labirenti, yılın en önemli filmlerinden. 

Orijinal Adı: El Laberinto del fauno Yönetmen: Guillermo del Toro Oyuncular: Ivana Baquero, Doug Jones Türü: Dram, Fantastik Ülke: Meksika, İspanya, ABD Süre: 112 

Bazen gerçek o kadar karanlıktır ki, fanteziden başka çıkış yolu kalmaz. “Örümcek Kadının Öpücüğünde’ Arjantin faşizmin hapishanesindeki eşcinsel tutuklu hayallerinde nasıl sinemanın fantastik dünyasına kaçıyorsa, ‘Labirent’te de İspanyol faşizminin simgesi üvey babasıyla yaşamaya zorlanan yeniyetme Ofelia (Ivana Baquero) masal kitaplarından esinlenerek yarattığı bir hayal dünyasına kaçar. Ama gerçeğin karanlığı fanteziyi de karartır, hayal dünyası da tehlikelerle dolu karanlık bir masala dönüşür. 

‘Labirent, ‘Hellboy’dan tanı dığımız Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro’nun yönettiği anti-faşist bir başyapıt. 

Filmin öyküsü 1944’te İspanya’nın kuzeyinde geçiyor. İç savaşın sona ermesinin ve Franco faşizminin zaferinin üzerinden beş yıl geçmesine rağmen hâlâ direnen partizanlar vardır. Bu direnişin arkasında filmde söylenmeyen ama Del Toro’nun, Sight & Sound dergisine söylediği beklenti şudur: Direnişçiler, II. Dünya Savaşı bitince müttefiklerin İspanyol cumhuriyetçilerinin yardımına koşacağına inanmaktadır. Oysa savaş kazanılınca eski Naziler ve diğer ülkelerin faşistlerinden sosyalizm karşıtı mücadelede yararlanmayı seçecektir müttefikler. Kapitalist Avrupa seçimini faşist Franco’dan yana yapar. Gerçek babası ölünce, hamile annesiyle birlikte faşist bir subay olan üvey babası Vidal’in yanına taşınan Ofelia’nın hayattaki seçimleri nasıl olacaktır? Hayal dünyasında Ofelia yeraltı dünyasının kayıp prensesidir. Kendisine yol gösteren Pan’ın dediklerini yaparsa yeraltı dünyasına geri dönüp, bir prenses olarak mutlu bir hayat sürecektir. Ama ne pahasına? 

Del Toro artık dinin gereklerini yerine getirmeyen bir Katolik (ama bir ateist değil) olduğunu söylüyor. İnanç, ölümsüzlük gibi kavramları önemsiyor. Filmin finalindeki başkaları için kendi kanını dökmek teması tabii ki İsa’nın öyküsüyle örtüşüyor. Ama kendini feda düşüncesini sadece Hıristiyanlıkla alakalandırmak yanlış. Nazım Hikmet de “sen yanmasan, ben yan masam” derken karşı pencereden bakarak aynı şeyi söylemiyor muydu? 

Büyük sanatçılar benzer düşünür. “Labirent yılın en önemli filmlerinden biri. Kaçırmayın. 

Grbavica: Esma’nın Sırrı

TARİH:  7 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Boşnak damarı 

Orijinal Adı: Grbavica: Esmas Geheimnis Yönetmen: Jasmila Zbanic Oyuncular: Mirjana Karanovic, Luna Mijovic Türü: Dram Ülke: Avusturya, Bosna Hersek, Almanya

Bir anneyle kızının öyküsünü anlatıyor “Grbavica: Esma’nın Sırrı”. Filmin adındaki sırrı elbette açık etmemek lazım. Fakat bu da yazı yazmayı oldukça güçleştiren bir durum. Bosna’da, savaş sonrasında dul ve çocuklu bir kadın olarak ayakta kalmaya çabalıyor Esma. Yaşamak için iki iş birden yapmak zorunda ama bu bile kızının okul gezisi için yeterince para kazanmasına yetmiyor. Bir tür manda yönetimindeki Bosna’da şimdi mafya cirit atıyor ve yoksul olmak belki eskisinden çok daha zor. Ama bir de katliamlarla, tecavüzlerle dolu savaş yılları var. Ve Esma o yıllarda ya sadıklarını konuşacak güce geçen onca yıla rağmen hâlâ sahip değil. Grup terapisinde ağzını açmıyor. ‘Grbavica’ etkileyici ve önemli bir öykü anlatıyor. Anne ve kızında Mirjana Karanovic ve Luna Mijovic mükemmeller. Grbavica’ya ilgisiz kalmayın. 

Zincirbozan

TARİH:  14 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yakın siyasi tarih 

Yönetmen: Atil inanç Oyuncular: Haldun Boysan, Ayşe Tuna boylu Bülent Emin Yarar, Suna Selen, Münir Kutlu, Ege Aydan 

Zincirbozan, 12 Eylül öncesi ve sonrasını anlatmaya çalışıyor. Siyasal bir film olarak da çok sayıda kişi ve kurumdan söz ediyor. Fakat hiçbir kahramanın öne çıkmaması ve derinliğine ele alınmaması filmin seyrini zorlaştırıyor. Fakat temel kusuru “Zincirbozan’ın indirgemeci tavrı. 

12 Eylül’ün yapılış gerekçeleri Yunanistan NATO’ya girmesini engelleyen Türkiye vetosunun kaldırılması (dış faktör) ve asayiş sorunu olarak (iç faktör) gözüküyor. 

Asayişin neden sağlanamadığı da tartışılır olduğuna göre geriye sanki sadece NATO kalıyor. Hani işçileri kastederek “bugüne kadar hep onlar güldü, artık biz güleceğiz” diyen patronlar? Burada 12 Eylül’ün niye olduğunu yazma iddiasında değilim ama “Zincirbozan’ bu iddiada olduğuna göre daha kapsamlı olmak zorunda. 

Siyasilerin kimilerini gösterip, kimilerini (Türkeş) göstermemek de filmin bir başka boşluğu. Finalde “bu film idealleri uğruna ölen gençlere adanmıştır” diyorsa da bu idealler de filmde görülmüyor. 

Kara Kitap

TARİH:  14 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Her şeyin dibi kara, 

Orijinal Adı Black Book Yönetmen: Paul Verhoeven Oyuncular: Carice van Houten, Sebastian Koch, Thom Hoffman Süre: 145 dk 

Hollanda’nın yaramaz evladı yönetmen Verhoeven’in tek derdi eğlendirici bir macera anlatmakla sınırlı değil. Önyargılara meydan okumak istiyor Verhoeven. 

Kara kitap 1956’da, İsrail’deki bir kibbutz’da (bir tür devlet çiftliği) açılıyor. Tursitlerden birisi okulda ders veren öğretmeni şaşkınlıkla hatırlıyor: “Sen Yahudi miydin?” Hatırlanan öğretmenin, yani Rachel’in (Carice van Houten) anılarıyla geçmişe, II. Dünya Savaşı yıllarının Hollanda’sına dönüyoruz. 

Filmin ana bölümü bu uzun flashback’ten oluşuyor. Ronnie (Halina Reijn) adlı turist kadının neden Rachel’in Yahudi olduğunu öğrendiğinde şaşırdığını bize bu yıllarda yaşananlar anlatıyor. Rachel savaş sırasında, Ellis adıyla direniş için casusluk yaparken, Ronnie Nazilerle yatarak fırsatçılığını sergilemiştir. Rachel, önce bir Hıristiyan ailenin yanına sığınmış, sonra yurtdışına kaçmaya çalışırken ailesini yitirmiş, ardından direnişe katılmış, casus olarak Gestapo şefiyle aşk yaşamış, savaş bitiminde ise kendisini “hain” konumunda bulmuştur. 

Film bir flashback’le başladığı için, zaten sonunu baştan söylüyor, Rachel’in kurtulup soluğu İsrail’de alacağını biliyoruz. Ama buna ve 145 dakikalık süresine rağmen film kendisini baştan sona merakla izletiyor, bu açıdan hiç sorun yok. Ama Hollanda’nın yaramaz evladı yönetmen Verhoeven’in tek derdi eğlendirici bir macera anlatmakla sınırlı değil. Önyargılara meydan okumak istiyor Verhoeven. Ne direnişçilerin hepsi iddia edildiği gibi birer kahramandı ne de Nazilerin hepsi birer canavardı derken o kadar ileri gidiyor ki filmin en sempatik kişisini Gestapo’nun bölge şefi olarak sunabiliyor. Hatta Rachel’le aşk yaşayan Nazi subayı Müntze (Sebastian Koch) sadece diğerlerine göre değil mutlak anlamda da olumlu bir kişilik. Peki nasıl olmuştu da Müntze, Gestapo içinde bu kadar yükselebilmişti? 

Ne gerçeğe benziyor ne kurguya 

Verhoeven’in bir Nazi yanlısı olmadığını biliyoruz elbette. “Yıldız Gemisi Askerleri”yle kendi deyimiyle “militan ve faşist bir kitabı” alıp ters yüz etmiş, ondan faşizmle dalga geçen bir film çıkarmıştı. “Kara Kitap’taki derdi Nazileri yüceltmekle değil, savaş sırası ve sonrasında Hollanda’nın tutumuyla. Ne direnişçiler, ne de müttefikler Verhoeven’in eleştiri oklarından kurtulamıyor. Bu hesaplaşmayı yapmak güzel de, ortaya Müntze gibi kahramanların çıkması doğrusu garip. 

Verhoeven, “savaş bitti ve mutlu sona ulaşıldı” klişesini de kırmadan durmuyor tabii ki. Filmin finalinde kibbutz’un bir saldırıya karşı hazırlandığını görüyoruz. Saldırganlar gösterilmiyor ama bunların Filistinliler olduğunu biliyoruz. Verhoeven’in aklındaki belki Filistinlileri yeni Naziler olarak sunmak değil ama filmin kahramanı Rachel’in yeniden saldırı altında olması, doğrusu bu izlenimi veriyor. Tarih bitmedi, devam ediyor ve bu sonsuz mücadelede melekler ve şeytanlar yok demek güzel ama taraf olmak da lazım. Verhoeven klişeleri kırarken neredeyse yanlış tarafta olduğu izlenimini veriyor. 

“Kara Kitap” bir macera filmi olarak rahatlıkla izleniyor ama o kadar. Filmin asıl kahramanları Müntze ve Rachel inandırıcı kişilikler değil. Rachel o kadar çok beladan o kadar yara almadan çıkıyor ki, neredeyse “demir lady” gibi bir şey oluyor. Ama o klasik bir kahraman da değil, seyircinin özdeşleşebileceği. Ne gerçeğe benziyor ne de bildiğimiz anlamıyla kurguya. “Sonuçta “Kara Kitap” klişeleri kırarken kendine özgü inandırıcı bir yapı oluşturamıyor. 

Festivalden 2…

TARİH:  14 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

“USTALIK Sınıfı’ başlığı altındaki toplantılardan ikincisi Amerikan bağımsız sinemasının önde gelen ismi Gus van Sant’in katılımıyla yine Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşti. Van Sant, Park Chun Wook’tan farklı olarak doğrudan soru cevap bölümüne geçmedi ve önce kendi sinemaya giriş tarihini anlattı. Van Sant üzerinde bazı hocalarının yanı sıra Allan Ginsberg ve William Burroughs gibi beat kuşağı sanatçılarının büyük etkisi olmuştu. Onlardan öğrendiği ‘kes yapıştır’ (cut-up) tekniğini ya da ‘yavaşlat, hızlandır ve geri sar’ gibi kural yıkıcı yaklaşımları ‘My Own Private Idaho’ ya da son filmi ‘Paranoid Park’ta görmek mümkündü.

Nicole Kidman ‘To Die For’ filmi için kendisini aramış ve “bu filmde oynamak benim kaderim” demişti. ‘Kader’ sözcüğü Van Sant’i her zaman olduğu gibi derinden etkilemiş ve rolü Kidman’a vermişti. 

Festivalde gerçekleşen bir başka toplantıda Fassbinder oyuncuları Udo Kier ve Irm Hermann seyirciyle buluştu. Fatih Özgüven’in moderatörlüğünü yaptığı toplantı konuşulanlardan çok atmosferiyle özel bir yer edindi. Kier’in hem Özgüven’e hem de toplantının olağanüstü çevirmeni Fatma Artunkal’a yaptığı sataşmalar toplantıyı tam anlamıyla bir tiyatroya dönüştürdü. Bu arada Fassbinder’le çalışmanın güçlükleri ve keyfine dair bilgiler de edindik. 

Kusursuz Yabancı

TARİH:  21 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kusursuz jenerik 

Orijinal Adı: Perfect Stranger Yönetmen: James Foley Oyuncular: Halle Berry, Bruce Willis Ülke: ABD 

Kusursuz Yabancı hiçbir iz bırakmayacak olan, sıradan bir film. Ne sürprizleri şaşırtıyor ne de oyunculuklar etkiliyor. 

Victoria’s Secret ve Reebok gibi büyük markalar adlarının görüneceği bir filme para yatırsalar bu filmde bir katilin kendilerini temsil eden reklam ajansının yöneticisi olmasını kabul ederler mi? Yanıtı filmde. 

Evet maalesef bu sevimsizlik aldı yürüdü. Film seyrederken çeşitli markalara da maruz kalıyoruz, seyirci para ödeyerek reklam da seyrediyor. 

‘Kusursuz Yabancı’ Rowena (Halle Berry) adlı bir araştırmacı gazetecinin serüvenlerini anlatıyor. Rowena işini yaparken sahte kimlikler kullanarak avını tuzağa düşürüyor. Avları masum olmasa da Rowena’nın yöntemleri de sevimli değil. Onun da başına “Pars-Kiraz Operasyonu’nun komiserinin başına gelen geliyor. Yüksek mevkilerdeki kişilerin ayağına basınca kendi ayağı kaydırılıyor. Rowena bu sırada eski bir kız arkadaşıyla karşılaşıyor. Arkadaşı evli bir reklamcı olan Harrison Hill’le (Bruce Willis) ilişki kurmuş fakat Hill sıkılınca kadını başından savmıştır. İntikam planları kuran kadın bir süre sonra ölü bulununca, Rowena katilin Hill olduğunu düşünür ve kimlik değiştirerek Hill’in reklam ajansında işe başlar. 

‘Kusursuz Yabancı’ hiçbir iz bırakmayacak olan, sıradan bir film. Ne sürprizleri şaşırtıyor ne de oyunculuklar etkiliyor. Karakterlerin de son derece yüzeysel tasvir edildiği filmin en güzel bölümü, sonunda jenerik akarken fonda çalan Cat Power şarkısı. 

Pars: Kiraz Operasyonu

TARİH:  21 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Atıl Pars! 

Yönetmen: Osman Sınav Oyuncular: Mehmet Kurtuluş Nida Şafak Türü: Dram, Polisiye, Aksiyon Ülke: Türkiye 

Mesajlarını bir yana koyacak olursak aksiyon sineması türünde oldukça başarılı bir film. Osman Sınav Türkiye sineması adına çıtayı yükseltmiş

Pars- Kiraz Operasyonu uyuşturucu trafiği içinde bireysel bir intikam öyküsünü  anlatan ve dünya standartlarında başarılı aksiyon sahnelerine sahip bir film. Filmin kötüleri uyuşturucu tacirleri, iyileri ise narkotik şubenin kahraman polisleri. Kötüler içinde herkes var, milletvekilleri, işadamları, gençler… Afganistan’dan kilosu 500 dolara yola çıkan eroin, Yüksekova üzerinden New York’a vardığında 160,000 dolar ediyor. Fakat uyuşturucunun Türkiye içindeki yolculuğunda kaptanlık Lübnan iç savaşından göçen bir Ermeni’ye (Ermeni olduğu söylenmese de söz konusu karakter bir Ermeni adı taşıyor) düşüyor. Baş yardımcılar ise Kürtler. Filmin yönetmeni Osman Sınav ile ortak senaristi Aybars Bora Kahyaoğlu film sonrası sohbetinde etik bir vurgu yapmadıklarını ve her milliyetten insanın bu işin içinde olduğunu söylüyordu. Fakat bence yine de bu vurgu filmde var. 

Kötülerin peşindeki “Asena” 

Filmin kötü adamının gittiği köyün adı da Ermeniceyi çağrıştırıyor. Kadın komiserin adı ise Asena… Yine filmde bir Afrikalı siyah uyuşturucu satıcısı var ve polis tarafından vahşice dövülmesi seyircide tepki uyandırma amaçlı değil. Çünkü döven iyi adam. 

Filmin kahramanı Atilla’nın (Mehmet Kurtuluş) babası ve annesi Haşhaşi (Murat Daltaban) kod adlı bir polis muhbiri tarafından öldürülüyor. Atilla ve kardeşi Tayfun (Haluk Piyes) Almanya’daki akrabalarınca büyütülüyorlar. Atilla Türkiye’ye döndüğünde babası gibi narkotikçi oluyor. Bir ekstazi operasyonunda, güçlü birilerini rahatsız edince kızağa çekiliyor. Ama Atilla, kardeşi Tayfun öldürülünce ve bu cinayetin söz konusu ekstazi ticaretiyle bağlantılı olduğu ortaya çıkınca, duruma el koyuyor ve ortağı Asena’yla birlikte kötülerin peşine düşüyor. 

Bu sahneler ters teper 

‘PKO’nun belki de en sorunlu yanı vermeye çalıştığı mesajları iletmede. Uyuşturucu kullanan yoz gençlerin karşısına komiser Atilla’nın kardeşi Tayfun’u koyuyor ideal genç örneği olarak ama Tayfun öyle laflar ediyor ki genç olduğuna inanmak zor. Daha en fazla 26-27 yaşında olması gereken abisinin mürüvvetini görmek istiyor tam bir anne ya da torun sahibi olmak isteyen bir dede gibi. Eğer bunları bulaşık derdinden kurtulmak için istiyorsa, adama hizmetçi tut demezler mi? Ama zaten anne ve babalarını kaybetmiş bu iki kardeş sadece babalarını kaybetmiş gibi de konuşuyorlar film boyunca. İnsan annelerini de sadece bulaşıkları yıkayan biri olarak mı görüyororlardı acaba diye düşünüyor. 

Filmde gençlerin uyuşturucu etkisi altında seks yaptıkları bir sahne var. Bu sahnenin de istenilen ‘tepki’yi değil aynı şeyi yaşama özlemini doğuracağını düşünüyorum izleyenlerde. Çünkü sonuçta ortada zor kullanımı yok ve herkes olaydan keyif alıyor gözüküyor. Sorun biraz da kendisiyle pek de uyumlu bir eğlence anlayışı olmayan bir kızla illa da birlikte olmak isteyen Tayfun’da değil mi? 

OSMAN SINAV ÇITAYI YÜKSELTMİŞ 

‘PKO’ gençlerin dünyalarına içerden bakamıyor, sorunlarını anlayamıyor ve dolayısıyla sadece ‘uslu’ çocuklar olun demek durumunda kalıyor. Uyuşturucu kullanan gençler içinde bir tek Tayfun’un sevgilisi mi mağdur olan, diğerleri sadece suçlu mu? 

Servetin son derece eşitsiz dağıldığı, yoksulun her şeyden mahrum olduğu ve bireysel 

kurtuluşun, köşe dönmenin egemen ideoloji olduğu dünyamızda, uyuşturucunun ne kadar kârlı bir iş olduğunu göstermek de istenen tepkiyi doğurmak yerine, iştah kabartıcı bir etki yapacaktır sanırım. 

“PKO’ mesajlarını bir yana koyacak olursak aksiyon sineması türünde oldukça başarılı bir film fakat. Osman Sınav Türkiye sineması adına çıtayı yükseltmiş. Filmin – adındaki ‘Pars’ın nereden geldiğini ben herhalde filmi izlerken kaçırdım, basın bülteninden öğrendiğime göre komiser Atilla’nın lakabıymış. 

Beethoven’i Anlamak

TARİH:  28 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Güzel ve canavar, 

Orijinal Adı: Copying Beethoven Yönetmen: Agnieszka Holland Oyuncular: Ed Harris, Diane Kruger Türü: Dram, Müzikal, Romantik, Tarihi Ülke: Almanya, ABD 

Beethoven’i anlamak istiyorsanız herhalde yapabileceğiniz en iyi şey müziğini dinlemektir. İkinci yapabileceğiniz en iyi şey nedir bilemeyeceğim ama “Beethoven’i Anlamak”ı seyretmek olmasa gerek. 

Beethoven eksantrik dahi tipinin ötesinde bir derinlikle çizilmemiş filmde. Megalomanyak, pasaklı ve kadın düşmanı biri filmin Beethoven’i ama sağır kulaklarıyla başyapıtları dikte edebilen insanüstü bir yaratık aynı zamanda. 

Beethoven’in notalarını iki erkek yardımcısı kağıda geçirirmiş gerçek hayatta. Filmde bu iş Truvalı Helen olarak tanıdığımız Diane Kruger’e verilmiş. Bir aşk yeşerir gibi olmuş güzelle canavar arasında ama heyhat vakit çok geçmiş. 

Beethoven filmi seyretmeden önce ne kadar anlaşılmazsa filmden sonra da aynı anlaşılmazlıkta kalıyor. Kruger’in Anna Holtz’u ise gerçek hayatta ne kadar yoksa filmde de o kadar namevcut. 

Küçük Gün Işığım

TARİH:  28 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Galiptir bu yolda mağlup 

Filmde verilen ‘kazanmanın her şey olmadığı’ mesajı güzel ama sarı minibüs gibi, öykü arkadan itilmese kahramanların bu noktaya varmaları imkânsız. 

Orijinal Adı: Little Miss Sunshine Yönetmen: Jonathan Dayton, Valerie Faris Oyuncular: Abigail Breslin, Greg Kinnear Türü: Komedi, Dram Ülke: ABD 

Bazı filmlerde senarist ya da yönetmenin tanrısal konumları fazlasıyla göze batar. Onlar istedikleri zaman bir sahneden diğerine hop diye geçebilirler, arada ne olduğunu göstermek istemezlerse göremezsiniz. 

‘Küçük Gün Işığı’ tam da böyle bir rahatsız edicilik barındırıyor. Tencerenin (bu film özelinde döküntü bir minibüs) içine birbirleriyle kan bağı dışında bir alakası olmayan insanları doldurup, uzun süre (1200 kilometre boyunca) ısıtırsınız ve sonuçta çorbanız servise hazır olur. Tabii malzeme birbirine karışmıştır, baştaki hallerinde değildir ama hani derler ya, evde kendi başınıza denemeyin. Çünkü bu çorba ancak ilahi bir gücün (bu durumda senarist ve yönetmenin) iradesiyle bir kereliğe mahsus üretilebilir. 

Eğer ilahlar isterse her şey tıkır tıkır işler, işin içinde fiziksel ve manevi ölümler olsa bile. Birbirleriyle alakasız kahramanlar kan bağının ötesine geçip dayanışmayı, kazanmanın her şey olmadığını, iç güzelliğinin değerini öğrenirler. Güzel şeyler bunlar tabii, bir de inandırıcı olsa. 

Filmin geniş ailesi karı-koca, iki çocukları, dede ve dayıdan oluşuyor. Anne Sheryl (Toni Collette) ayakları yere sağlam basan tek üyesi gibi görünse de onun da karakterinin anlaşılmaz yanları var. 

Küçük kızının girdiği ve gireceği çocuk güzeli yarışmalarında ne yaptığı, ne yapacağı ve ne giyeceğiyle hiç ilgilenmemiş olduğunu anlıyoruz mesela. Bunun hiçbir açıklaması yok filmde. Vitesli araba kullanmayı beceremediğini söylerken niye birden kullanmak istediğinin de. Karaktere uygun davranışlar değil bunlar. 

Baba Richard (Greg Kinnear) başarıya götüren yol üzerine geliştirdiği ‘9 adım’ yöntemini kitaplaştıramamanın sancıları içinde, başarı saplantılı bir kaybeden. Dayı Frank (Steve Carell), ailenin bunalımlı entelektüeli. Proust uzmanlığında da aşkta da rakibi karşısında yenilgiye uğramış. Sevdiği öğrencisini ve medya ilgisini yitirmiş. İşinden atılmış. İntiharı da becerememiş. Kız kardeşinin yanında rehabilite olmaya çalışıyor. 

Alan Arkın, bir huysuz ihtiyar 

Ailenin büyük oğlu Dwayne, Nietzsche hayranı, güce tapan ve jet pilotu olmak isteyen bir yeniyetme. Pilotluk okuluna kabul edilene kadar konuşmamaya ant içmiş, yazarak iletişim kuruyor. Dede Hoover (Oscar ödülünü bu rolle kapan Alan Arkin) tam bir huysuz ihtiyar. Eroin ve maço diskurlar çekmekle iştigal ediyor. Aynı zamanda da filme bir anlamda adını veren küçük Olive’in antrenörlüğünü yapıyor. 

Olive ise girdiği bir küçük kız güzellik yarışmasında açıklanmayan bir şekilde (çünkü sevimli olmakla birlikte tombik bir kızcağız) ikinci olmuş. Birinci olan kız bir nedenle bir sonraki yarışmaya katılamayınca da finallere yükselmiş. 

Ailenin bütün üyeleri, işte Olive’i bu finale yetiştirmek için uzun yolculuklarına çıkıyorlar. Vitesi bozuk minibüs, tamircinin ancak yokuş aşağı vurdurursanız gider demesine aldırmadan itilir itilmez çalışıyor her defasında ne iyi ki (bir keresinde çalışmaya direnince de yine mucizevi bir şekilde Richard tanımadığı birisinden motosikletini ödünç alıyor). 

İkna olmayı beklemek hakkımız 

Filmin sonunda herkesin kazanma hayalleri, dedenin ise kendisi ölüyor ama ‘galip tir bu yolda mağlup’ hesabı, kazanmanın her şey olmadığı idrak ediliyor. Bu dediğimiz gibi güzel bir mesaj ama filmdeki minibüs gibi, öykü arkadan itilmese kahramanların bu noktaya varmaları imkânsız. Tabii bu sonuçta bir kara komedi ama yine de ikna olmayı beklemek hakkımız. Uçacaksak tam uçalım ya da ayaklarımız yere biraz daha sağlam bassın. 

Temel Parçacıklar

TARİH:  5 Mayıs 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Benim annem, hippie annem 

Filmin İngilizce adı ‘Atomised”atomize olmuş’ demek. Bu da iyice yalnızlaşmış, toplumsal ve kişisel bağlar kurmakta zorluk çeken bireyi iyi ifade eden bir terim. 

Orijinal Adı: Elementarteilchen Yönetmen: Oskar Roehler Oyuncular: Moritz Bleibtreu, Christian Ulmen Türü: Romantik, Dram Ülke: Almanya 

Michel Houellebecq’in (‘Uelbek’ okunurmuş) ‘Temel Parçacıklar’ adlı romanı 1998’de yayımlandığında oldukça ses getirmişti. Doğrusu romandan aklımda çok şey kalmamıştı ama mizantropik (insan sevmez) ve biyolojiye belirleyici rol veren bakış açısı hatırımdaydı. 

Film, aynı keskinliğe sahip değil, romanın karanlık duygusu oldukça sulanmış. 

‘Temel Parçacıklar’ babaları farklı iki erkek kardeşin, Bruno (Moritz Bleibtrau) ile Michael’in (Christian Ulmen) bazen kesişen hayatlarını konu alıyor. 

Erkeklerin hayatında filmin akışı içinde tümü de sağlığını bir şekilde yitiren üç kadın var. Bu üç kadının içinde kardeşlerin hayatını en derinden etkileyeni tabii ki anneleri Jane (Nina Hoss). 

Kardeşlerin kadınlarla yaşadıkları bütün sorunların temelinde, Jane’in onlarla ilgilenmemesi ve hippie-new age tarzı bir yaşam sürmesi yatıyor. 

Edebiyat öğretmeni Bruno yoğun bir cinsel tatminsizlik içinde. Irkçı ve saldırgan düşüncelerini içeren yazılarını bastıracak yayınevi bulamaması buna bir de mesleki tatminsizliği ekliyor. Cinsel fantezilerinin hedefi olan kız öğrencisi tarafından reddedilmesi sonucunda kendini psikiyatri kliniğine kapatıyor. Klinik çıkışı katıldığı çıplaklar kampında ilk kez gerçek aşka yaklaşıyor. 

Michael ise cinselliği hayattan tamamen elemine etmek isteyen başka bir tavır içinde. Bilimsel araştırmaları cinsellik olmadan üreme üzerine. O da gençliğinde yaşadığı aşkıyla bir türlü yakınlaşmayı başaramamış, aseksüelliği seçmiş bir bilim insanı. Ama gençlik aşkı Annabelle (Franka Potente) ona bir şans daha tanıyor. 

Aşk kapıyı çalınca 

Hem Bruno, hem Michael yazar Houellebecq’in alter ego’ları (öteki ben). 

Houellebecq’in bir sonraki romanı, İslam karşıtı ırkçı ifadeler içerdiğinden bizde hiç yayımlanmadı. Yazar zenci ve kadın düşmanı metinler yazan kahramanı Bruno gibi eş değiştirme kulüplerinin müdavimi. Houellebecq’in kitaplarının bu kadar yankı bulmasının üzerinde durmak gerek.

Filmin İngilizce adı ‘Atomised’ ‘atomize olmuş’ demek. Bu da iyice yalnızlaşmış, toplumsal ve kişisel bağlar kurmakta zorluk çeken bireyi iyi ifade eden bir terim. Bu birey, bir yandan insan biyolojisine indirgerken bir yandan da saf has peşinde koşuyor. Ama aşk kapıyı çalınca da cevap verecek cesareti bulamıyor. 

Film bu atomize olma halini oldukça sulandırmış. Bu bir yandan iyi, kahramanlarını daha sevimli yapıyor ama bir yandan da iki yaşam acemisi kardeşin aşk maceraları olmaktan öteye gidemiyor. Bleibtrau dışındaki oyuncular da pek iz bırakmıyorlar. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com