Terabithia Köprüsü

TARİH:  17 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk aşk, ilk ihanet

Orijinal Adı: Bridge to Terabithia Yönetmen: Gabor Csupo Oyuncular: Josh Hutcherson, Anna sophia Robb, Zooey Deschanel Türü: Fantastik-Macera Ülke: ABD 

Fantastik görünümüne ya da fragmanına aldanmayın “Terabithia Köprüsü”nün. Aslında bir ilk aşk ve hatta biraz da ilk aldatma öyküsü anlatıyor film. İki aykırı genç lisede buluşuyorlar. Birisi resme, diğeri edebiyata yetenekli. Birlikte bir fantezi dünyası kuruyorlar. Ama erkek olanın bir platonik aşkı daha var: okulun müzik öğretmeni. Henüz öğretmenlerin öğrencilerini arabalarına atıp, gezdirebildikleri masum 70’lerde yazılmış bir romandan uyarlanmış film. Dolayısıyla bugünün Amerika’sında olmayacak şeyler oluyor filmde. Ve de nihayetinde yaşanan trajik olay, erkek öğrencinin suçluluk krizine girmesine ve belki de cinsellikten geri adım atmasına yol açıyor. “Terabithia Köprüsü” özellikle genç kız karakteri için izlenmeye değer. 

“Hem faşist hem iyi”

TARİH:  24 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Hıncal Uluç ne filmi ne de benim yazdıklarımı hiç anlamamış. Şimdi merak ediyorum Boyce’un analizine neresiyle gülecek? 

Büyük bir gazetenin ünlü bir köşe yazarı ‘300 Spartalı’ filmi üzerine görüşlerini belirtmiş. Entel eleştirilere bakmayın demiş. “Faşist film” diyen birine ise “poposuyla” güldüğünü söylemiş “Bizim entel” yani eleştirmen ‘yuvarlak kafasındaki sivri zeka’ ile olayları günümüze taşımış ve “Leonidas Bush, Zerhas Ahmedinecat’tır demeye getirmiş. “Kızmasınmış” ama o eleştirmen yine de. 

Bu yuvarlak kafalı, sivri zekalı eleştirmen kim ola ki? Ben miyim acep? 300 Spartalı’ya ırkçı diyen meslektaşlarımın sayısı az degil (Alin Taşçıyan, Uğur Vardan, Şenay Aydemir, Uğur Kutay vb.) ama galiba faşist sıfatını ben kullandım bir tek. Madem taraflardan biri çok belli, diğerinin de adını verelim o zaman. Söz konusu yazarın adı Hıcal Uluç. Kızmamamı söylemiş ama tabii ki kızdım. Çünkü Uluç’un yazısı, zekâmdan kafamın biçimine her şeyimi aşağılamış. Onun seviyesine inmeyeceğim. 

Uluç’a yanıt teğmenden 

Uluç’un yazısına cevabı şimdilik Amerikan Donanmasının bir teğmenine (2nd Lt.) bırakacağım. Teğmenin adı Patrick Boyce. Yazının tamamı http://216.116.230.75/stories/0315 07/quantico sentry_27969.shtml adresinde bulunabilir. Söz konusu adres DCmilitary.com adlı sitenin, Quantico Sentry adlı donanma gazetesinin içinde yer alıyor. 

Uluç’la Boyce’un ortak yanları filmi beğenmiş olmaları. Farkları ise Boyce’un filmi anlayarak, Uluç’un ise anlamayarak beğenmiş olması. Boyce’un yazısının başlığı “Muhteşem Ama Faşist Bir Sanat Eseri”. Boyce yazısında filmin ve filme kaynaklık eden resimli romanın tarihsel gerçeklere uyma çabasında olmadığını ama “Sparta’nın savaş ilkelerinin Amerikan birliklerinin ideoloji ve ahlakına ışık tutmaya devam ettiği”ni söylüyor. II: Dünya Savaşı’nın “Git Deniz Piyadelerine Söyle” sloganının Termopil Savaşı’nın yapıldığı yere konulan kitabeden esinlendiğini, Alexander Pressfield’in Spartalıları konu alan romanı “Ateş Kapıları”nın subayların okuma listesinde yer aldığını belirtiyor. 

Şüpheye mahal vermiyor 

Boyce’a, göre bunlar tesadüf değil. Yani Amerikan ordusu kendisine Spartalıları örnek almakta. Termopil Savaşı’nın özünde ideolojik bir çatışma taşıdığını ve filmin bunu yansıttığını söylüyor Boyce. Spartalılar, eğer savaşı kaybederlerse Batı düşüncesinin açmakta olan filizleri, özellikle de bireycilik, bilim ve yurttaş kavramı yaşayan her şeyi kendi iradesi altına alıp ezmeye çalışan bir imparatorca yok edilecekmiş. Pers İmparatoru Zerhas’a göre yurttaş yoktu sadece kendisine hizmet eden köle milletleri vardı, demiş Teğmen Boyce. 

Sonra eklemiş: “Hem görsel estetiği hem de içerdiği temalarla “300 Spartalı’ şüpheye mahal vermeyecek bir biçimde faşist bir film. Leni Riefenstahl’ın Nazi yanlısı ‘Olympia’sına (1938) olduğu kadar Günah Şehri’ne de çok şey borçlu. Milli zafer uğruna kendini feda etme gibi kavramlar kutsanıyor ki ‘Iwo Jima’dan Mektuplar’ gibi filmler bu mevhumların dibini oymuştu. Bir filmin faşist olması illa da kötü bir şey değildir, bir sanat eserinin faşist nitelikte olması bir değer ifade etmek zorunda değildir, farkında olunması gereken bir şeydir.” 

Boyce’a göre ‘300 Spartalı’ kesinkes faşist bir film ama faşist demek kötü demek değil. Boyce şunları da söylemiş: “300 Spartalı’ gibi bir film tarihi değil daha çok kendimizi nasıl görmek istediğimizle ilgilidir. Leonidas’ın karısı Gorgo, eşikteki tehlikeye karşı şehir meclisini uyarıp, harekete geçmeye çağırır ve “özgürlük bedelsiz değildir” derken Amerikan Kongresi’ne de hitap ediyor olabilirdi. Leonidas adamlarına özgür bir yeni dünya düzenini savunduklarını söylüyor. Kişisel özgürlüğe dayalı bu düzen orta-doğulu düşmanlarının arkaik ve baskıcı batıl inançlarının karşısındadır.” 

Boyce ‘300 Spartalı’ gibi filmlerin giderek karmaşıklaşan dünyamızı anlamamıza yardımcı olduğunu da söylüyor. 

Amerikalı Teğmen Boyce filmin mesajını, bugüne dair söylemeye çalıştıklarını, ideolojik konumunu çok iyi anlamış ve benimsemiş. ‘300 Spartalı’ onun için nihayetinde iyi bir film. Faşist demek de kötü demek değil zaten. 

Boyce da sivri zekâlı biri mi? 

Hıncal Uluç ise ne filmi ne de benim yazdıklarımı hiç anlamamış. Yazısının tutar tarafı yok ama o yazıyı belki başka bir zaman ele alırım. Şimdi merak ediyorum Boyce’un analizine neresiyle gülecek Hıncal Uluç. 

Öyle ya bu filme faşist demek, bugünle alakasını kurmak sivri zekâlılıktı, popoyla gülünecek bir şeydi. Benimle tam tersi değer yargılarına sahip Donanma Basın Sözcüsü (umarım rütbe ve unvanları yanlış tercüme etmiyorumdur) Boyce da sivri zekalı biri mi? 

Apokalipto

TARİH:  24 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kıyamet, şimdi ve daima 

Orijinal Adı: Apocalypto Türü: Aksiyon-Macera-Romantik Ülke: ABD 

Mel Gibson bir film yapınca hemen alarm zilleri çalıyor bakalım yine ne ırkçı haltlar karıştırmış diye teyakkuza geçiyoruz. “Apokalipto “yu bu gözle izledik ama açıkçası Gibson’ın bu kez ne anlatmak istediğine filminden yola çıkarak vakıf olamadık. Tamam, röportajlardan ve filmin başındaki alıntıdan biliyoruz ki Gibson, Maya Uygarlığı’nın çöküşüyle bugünün Amerika’sı arasında paralellikler kuruyor. Amerika’yı da çökmekte olan bir imparatorluk olarak görüyor. Derdi Mayaların öyküsünü anlatmak filan değil ve zaten tarihsel gerçeklere pek takılmıyor. Yüzlerce yıl önce çökmüş büyük Maya kentlerini İspanyolların gelişine kadar yaşatması derdinin başka olduğunu gösteriyor. Yoksa elbette Gibson filmi çekmeden önce Maya tarihi hakkında bilgilenmiştir. İyi ama ne anlatıyor Mel? Şehirlerin bir yozluk ve vahşet kaynağı olduğu, çekirdek aile ve doğaya dönmek gerektiğini mi? Olabilir. 

Önce ormanda yaşayan ilkel bir Maya kabilesi görüyoruz. Bu Maya kabilesi, avlanıyor, eşek şakaları yapıyor ve mutlu mesut geçiniyor. Sonra birgün şehirden insan avcıları gelip kabilenin erkeklerini alıp götürüyor. Tapınaklarda kurban edilmeye götürülen tutsaklardan Jaguar Pençesi, astronomi uzmanı Mayaların hesaplarından kaçan bir güneş tutulması sayesinde serbest kalma şansını yakalıyor. Ama bunun için büyük bir mücadele vermesi gerekiyor. Doğrusu kötülerin çoğu zaman karikatürleştiği “Apokalipto” bol kanlı yapısına rağmen ilgi ve merakla izleniyor. Gibson’ın tempoyu düşürmediği ve başarılı bir macera filmi çektiği söylenebilir. ‘Apokalipto’ uzun süre hatırlanacak bir film değil fakat. Sıkmayan ama kalıcı bir etkisi de olmayan bir film.

Altın Çiçeğin Laneti

TARİH:  24 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Formül filmlerin laneti 

Orijinal Adı: Man cheng jin dai huang jin jia Yönetmen: Zhang Yimou Oyuncular: Chow Yun Fat. Li Gong, Jay Chou Türü: Aksiyon-Macera-Romantik Ülke: Hong-Kong. Çin 

Rhang Yimou’nun şiddeti estetize eden müthiş stilize filmlerinden sıkılmadıysanız ‘Altın Çiçeğin Laneti’ yeni bir fırsat daha sunuyor. Bu kez gerçi dövüş sahneleri ‘Kahraman’ ve ‘Parlayan Hançerler’deki kadar yoğun değil. Kavga-dövüşün yerini bir türlü ikna edici olamayan, aşk, ensest ve ihanet ilişkileri almış. Fakat olmamış işte, bu saray entrikalarını tetikleyen hırslar ve tutkular renk ve desen cümbüşü içinde boğulmuş, ortaya 3. sınıf bir Shakespeare avantür filmi çıkmış. 

Söz ve Müzik

TARİH:  24 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir klipten ibaret film 

Orijinal Adı: Music and Lyrics Yönetmen: Marc Lawrence Oyuncular: Hugh Grant, Drew Barrymore, Jason Antoon Türü: 3 Boyutlu Ülke: ABD 

1980’lerin pop gruplarını, özellikle George Michael’in ‘Wham’ini hatırlatan bir video-kliple başlıyor ‘Söz ve Müzik’. Gayet başarılı ve komik bir klip bu. Ne yazık ki filmle ilgili söylenebilecek güzel sözlerin çoğu da o kliple birlikte bitiyor. 80’ler Reagan ve Thatcher yıllarıydı ve bu politik olarak karanlık dönem pop müzikte yansımasını son derece pırıltılı bir şekilde bulmuştu. Sanki sarı saçların öne çıkmasında Aryan ırka özgü bir saflık arayışı da vardı gibi. 

Neyse, filmin kahramanı müzisyen Alex 80’lerde yaşadığı zirveden, grubun diğer elemanı tarafından terk edilince düşüyor. İş panayırlarda şarkı söylemeye kadar gidiyor. Sonra bir gün zamane şarkıcılarından biri yeniden şarkı yazmasını talep ediyor. Ama Alex sadece beste yapıyor, söz yazamıyor. Tesadüf bu ya, evine çiçeklerini sulamaya gelen genç kız yetenekli bir söz yazarı çıkıyor. Ortaya çıkan besteye karıştırılmaya çalışılan Siyah ve Hintli renkler neyse ki tutmuyor ve yeniden saf beyaz bir müzik elde edilince 80’lerin muzaffer günlerine dönüşün kapıları açılıyor. Alex’le, Sophie birbirlerine aşık oluyorlar tabii. Romans pek işlemiyor, komiklikler de geveze diyaloglar içinde gürültüye gidiyor. 

Robinson Ailesi

TARİH:  31 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Eğlenceli bir dünya mümkün 

Orijinal Adı: Meet The Robinsons Yönetmen: Stephen J. Anderson Türü: Animasyon Macera-Komedi Ülke: ABD 2007 

Lewis kendisine bir aile bulma özlemiyle yanıp tutuşan yetim bir çocuktur. Birdenbire hayatına giren Wilbur Robinson adlı yabancı onu her şeyin mümkün olduğu bir dünyaya, geleceğe götürecektir. 

Oraya gittiğinde inanılmaz karakterler ve bir aileyle karşılaşır. Yeni tanıştığı Robinson ailesi, onun yürek burkan sonuçlara yol açacak büyüleyici ve eğlenceli bir maceraya çıkmasına yardımcı olacaktır. 

Ölümle Dans

TARİH:  31 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bizim ABD’lilerden 

Orijinal Adı: Living & Dying Yönetmen: Jon Keeyes Oyuncular: Edward Furlong, Michael Madsen, Arnold Vosloo Türü: Aksiyon Suç Ülke: ABD 

Ölümle Dans, gerçekleştirdikleri soygun sonrasında polisten kaçmak için bir kafeteryaya sığınan üç banka soyguncusunun, o sırada içeride bulunan iki katil tarafından müşterilerle birlikte rehin alınmalarını ve kendileri ile içeridekileri kurtarmaya çalışmalarını konu edinen, bir aksiyon filmi. 

Paris, Seni Seviyorum

TARİH:  31 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Paris, Mon Amour 

Film biraz kısaltılsaymış şahane olacakmış. Yine de kaçırmayın, derim. Bu haliyle de son aylarda seyrettiğimiz birçok filmden çok daha iyi. 

Orijinal Adı: Paris, je t’aime Yönetmenler: Olivier Assayas, Frederic Auburtin, Emmanuel Benbihy, Gurinder Chadha, Sylvain Chomet, Ethan Coen, Joel Coen, Isabel Coixet, Wes Craven, Alfonso Cuarón, Gérard Depardieu, Christopher Doyle, Richard LaGravenese, Vincenzo Natali, Alexander Payne, Bruno Podalydés, Walter Salles Jr., Oliver Schmitz, Nobuhiro Suwa, Daniela Thomas , Tom Tykwer, Gus Van Sant Türü: Romantik Ülke: Fransa 

“Paris, Seni Seviyorum” Paris’in 18 ayrı bölgesinde geçen, farklı yönetmenlerin çektiği 18 kısa filmden oluşuyor. Aslında Paris’in 20 bölgesi için 20 film çekilmiş ama bunlardan ikisi son kurguda elenmişler. Paris deyince akla aşk gelir, yani klişe budur. Paris üzerine bir film yapınca bu klişeden kaçmak mümkün değil. Yapımcıların da böyle bir niyeti yok zaten. Dolayısıyla ‘Paris Seni Seviyorum’ çoğunlukla aşka dair hikâyelerden oluşuyor. Ve ne zamanki aşkı tamamen bir kenara bırakıyor, o zaman da zirvesine ulaşıyor. 

Farklı yönetmenlerin kısa ya da orta metrajlı filmlerinden oluşan uzun metrajlı filmler genellikle sorunludur. Filmlerin kalitesi birbirini tutmaz, arada ortak bir tema bulmakta bazen zorlanırsınız. “Paris, Seni Seviyorum” için de bunlar söylenebilir ama yine de bu film bir şekilde akıyor. Arada çok manasız bölümler olsa da… Çünkü en manasız filmde bile hoş bir an mevcut. Oyunculuk genellikle çok iyi. Eh, arada cidden yüreğe dokunan öyküler de var. 

Zirveden başlayalım, tabii bana göre. Walter Salles ve Daniela Thomas aşkla uzaktan yakından ilgisi olmayan tek filme imzalarını atmışlar. Şehrin varoşlarından birinde yaşayan Latin Amerikalı genç bir anne bebeğini bir kreşe bırakır sabahın köründe. Ağlayan bebeğini bir ninniyle sakinleştirir ve uzun yoluna koyulur. Birkaç vasıta değiştirir ve epeyce yürür. Sonuçta geldiği evde bir başka bebeğe bakacaktır. Ev sahibesi henüz evden çıkmamıştır. Onu görmeyiz sadece sesini duyarız. Kadın akşam işi olduğunu ve birkaç saat geç kalabileceğini, bunun bakıcı kadın için önemli olmaması gerektiğini (!) söyler ve çıkar. Filmin belki de en etkili oyunculuğu bu cümlenin söylenişindeydi bence. Hiç görmediğimiz o kadının ses tonunda, kelimelerinde öylesine bir sınıfsal iktidar vardı ki… Göçmen, yoksul bakıcı kadının çaresizliği o kadar dokunaklıydı ki… İki kadın, iki bebek ve “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” palavrası… 

Kompakt ve minimal. Bir başka garabet de şu: Kadınlar evde oturup çocuk bakmaktan kurtulur ve iş hayatına katılırken, kurtulanların çocuklarına başka kadınlar bakıyor, onların çocuklarına daha başka kadınlar bakıyor ve bu durum, çocuklara verilen bakım kalitesi azalarak bu şekilde devam ediyor. Sonuçta çocuk bakımı yine kadın işi olarak kalıyor, sadece çocuklara kendi anneleri bakmıyor. Kim, neden özgürleşmişti? 

“Belleville’de Randevu”nun yönetmeni Sylvain Chomet’nin iki dışlanmışın aşkını anlattığı filmi de kendine özgü bir yere sahip bir film. Bence ‘Belleville’den daha iyi. Coen kardeşlerin bölümü, belki de filmin en esprili, en komik filmi. Kesinlikle görmeye değer. Fransızlıkla gayet güzel dalgasını geçiyor. Gus van Sant’ın iki erkek arasındaki ilk bakışta aşkı anlattığı bölümü, Oliver Schmitz’in yine trajik bir göçmen hikayesini konu alan filmi, Frederick Auburtin ve Gerard Depardieu’nün Gena Rowlands ve Ben Gazzara’nın oynadığı ayrılık öyküsü ve Alexander Payne’in bir Amerikalı postacı kadının Paris’teki kısa tatilini ele aldığı filmi ‘Paris Seni Seviyorum’u son aylarda seyrettiğimiz birçok filmin üstüne çıkarıyor. 

Ama iyi olmayan bölümleri de var filmin. 18 filmin en kötüsü ise Wong Kar-Wai filmlerinin görüntü yönetmeni olarak tanıdığımız Christopher Doyle’un yönettiği bölüm. ‘Paris Seni Seviyorum’ üçte bir oranında kısaltılsaymış şahane olacakmış. Yine de kaçırmayın, derim. Bu haliyle de son aylarda seyrettiğimiz birçok filmden çok daha iyi. 

Festivalden 1…

TARİH:  7 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

GÜNEY Kore sinemasının en önemli yönetmenlerinden Park Chun-Wook Boğaziçi Üniversitesi’nde master class başlığı altında katılımcıların sorularını cevapladı. Sinema yazarı Alin Taşçıyan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşide uzun zamandır Türkiye’de yaşayan Koreli bir çevirmen görev aldı. 

PARK oldukça açık sözlüydü söyleşide. Kendisine daha çok sinemasındaki şiddete dair sorular yöneltildi. Park şiddetin ya da intikamın hayatın içinde var olduğunu, bunu sempatikleştirmeye çalışmadığını anlattı. Kendi gençliğinde şiddete çok fazla tanık olduğunu, bir çok tanıdığının, arkadaşının güvenlik güçleriyle çatışmaya girdiğini, yaralandığını, işkence gördüğünü ve hatta öldüğünü anlattı. Kendisinin de kimi zaman polise taş attığını ama şiddetten çok korktuğu için kendisini daha çok koruduğunu söyledi. Fakat bugün G. Kore’de daha iyi bir demokrasi olmasını o günlerde şiddete maruz kalmayı göze alan o insanlara borçlu olduklarını, bu sürece fazla katkı sağlamamış olmasından dolayı da kendisini suçlu hissettiğini söyledi. 

PARK ayrıca B.Ü.’deki Mithat Alam Film Merkezi’nin olanaklarını överek kendisinin gençliğinde böyle olanaklara sahip olmadığını ve eğer olsaydı bugün belki daha iyi bir yönetmen olabileceğini belirtti. 

PARK, bir yönetmen olamayacağını düşünmüş gençliğinde. Kendisini bu iş için fazla çekingen ve yumuşak bulmuş. Bu nedenle felsefe okumuş ama sonra pişman olmuş. Okulda bir sinema kulübü kurmuş daha sonra. Park son filmini, kendi çocuğu için yaptığını, onun seyredebileceği bir film yapmak istediğini söyledi. Ayrıca Ben Bir Robotum Ama Sorun Değil’in kendisi için yeniden karanlık sulara dalmadan önce bir nefes alma, gün ışığının keyfini yaşama fırsatı verdiğini söyledi. 

PARK senaryo yazarken muhakkak birileriyle ortak çalışması gerektiğini de ekledi. Bir arkadaşıyla ortak bir hard diski olan iki bilgisayarda senaryoyu yazdıklarını, bu aşamadan sonra ses ve prodüksiyon tasarımcılarıyla görüştüğünü, diğer ekip elemanlarıyla birlikte çok ayrıntılı bir story-board oluşturduklarını anlattı. Film setinde kendisini gözlemleyen birinin onu bir diktatör gibi görebileceğini ama aslında son derece kolektif bir süreç sonucunda filmin oluştuğunu anlattı. Film öncesi çalışması olmasa asıl o zaman sette herkesin onun ağzının içine bakmak zorunda olacağını söyledi.

ETKİLENDİĞİ sanatçılar sorulduğunda, kendisini David Lynch ya da Wong Kar-Wai’ya benzetenler olduğunu ama bu yönetmenleri beğenmediğini söyledi. Esin kaynaklarının daha çok edebiyatçılar olduğunu, Kafka, Dostoyvski ve Vonnegut gibi isimlerden etkilendiğini belirtti. Sinema olarak da ilk esin kaynağının Hitchcock olduğunu ve daha çok geçmiş yönetmenlerden esinlenmenin doğru olduğunu yoksa herkesin birbirine benzer filmler yapacağını söyledi. 

GENEL olarak park çok olumlu bir izlenim bıraktı. 

Bir Başkanın Ölümü

TARİH:  7 Nisan 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Başkanları da vururlar 

Orijinal Adı: Death of a President Yönetmen: Gabriel Range Oyuncular: Hend Ayoub, Malik Ba der Türü: Aksiyon, Dram, Gizem Ülke: İngiltere 

Yalan bilimsel verilerle süslenirse daha etkileyici olur.  ‘Bir Başkanın Ölümü’nde George W. Bush öldürülüyor. Filmde, soruşturma parmak izi araştırması gibi bilimsel yöntemler kullanılarak yapılıyor ve “yalan” bir sonuca inandırıcı bir şekilde ulaşılıyor. Söz konusu film de bize belgesel sinemanın yöntemlerini kullanarak “yalan” bir hikaye anlatıyor ama anlattıkları bir yandan da o kadar gerçekçi ki. Ve o kadar da gerçekmiş izlenimi veriyor ki. “Bir Başkanın Ölümü” bize hem kabullendiğimiz, doğruluğunu sorgulamadığımız yöntemlere kuşkuyla bakmamızı söylüyor, yalanın ne kadar kolaylıkla yutturulabileceğini gösteriyor, hem de 11 Eylül sonrası Amerika’sının tablosunu çiziyor. Aynı zamanda terör eylemlerinin olumlu bir etkisinin olmasının imkânsızlığını, sorunun bir sistem sorunu olduğunu vurguluyor. Sahte-belgesel daha önce yapılmamış bir şey değil, ama “Bir Başkanın Ölümü” bu forma yeni bir nefes getiren, başarılı bir film. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com