İhanet

TARİH:  12 Mayıs 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Babanın anahtarları 

Orijinal Adı: Breach Yönetmen: Billy Ray Oyuncular: Chris Cooper, Ryan Phillippe Türü: Dram. Gerilim Ülke: ABD 

İhanet temposunu iyi tutturmuş, iyi oynanmış, ilgiyle izlenen bir film. Film bize gerçek bir casusun, FBI ajanı olarak çalışan ama Ruslara casusluk yapan Robert Hanssen’in (Chris Cooper) ve onu suçüstü yakalamakla görevlendiren genç ajan adayı Eric O’Neill’in (Ryan Phillipe) öyküsünü anlatıyor. 

Bir basın toplantısının görüntüleriyle açılıyor film. Ülkenin en büyük güvenlik zaaflarından biri açığa çıkarılmıştır. 11 Eylül’ün gerçekleşmesine ise daha 7-8 ay vardır. Film daha sonra iki ay geriye döner ve Ortadoğulu şüphelileri izlemekte olan ajan adayı çaylak FBI’lı Eric’i tanıtır. 

Eric büyük suçları ortaya çıkarma hayalleri kurarken, merkeze çekilen Sovyetler Birliği uzmanı Hanssen’in cinsel sapkınlıklarını ortaya çıkarmakla görevlendirilir. Eric seyircinin bildiği iki şeyi bilmez ve önemsiz bir göreve atandığını düşünür. Bizim bildiğimiz 2 ay sonra büyük bir casusluk skandalının ortaya çıkacağıdır. Yani Eric’in atandığı iş bu casusluk skandalıyla ilgili olmalıdır. Dolayısıyla Eric’in tahminlerinin ötesinde önemlidir. 

Becerikli ama sapık Ruslar 
Peki ya Ortadoğulular? Eric’in bilmediği ama bizim bildiğimiz ikinci şey de 11 Eylül’ün geleceğidir. Eric’ten boşalan yeri aynı kalitede elemanlar doldurmamış olsa gerek ki FBI bir kez daha suçluları ortaya çıkarmakta geç kalacaktır. Film açıkça II Eylül’le ilgili değilse de olayları tarihsel bağlamına oturtmak için Clinton’ın resminin indirilip Bush’unkinin asıldığını da gösteriyor. Demek ki bu değişimin filmin öyküsü açısından bir anlamı var. 

Çok uzun yıllardır Ruslara hizmet eden Hanssen bağnaz bir Katoliktir. Kadınların pantolon giymesine karşı çıkar, çok çocuk yapmaktan yanadır, pazar ayinlerini kaçırmaz. Sovyetlerin çöküşünü ateist olmalarına bağlar, yoksa Ruslar daha becerikli ve sinsidirler Amerikalılardan. Ama bir yandan da karısıyla sevişmelerini gizlice videoya çekip birileriyle paylaşır. Bütün bunlar aynı bünyede nasıl bir araya gelmiştir? (Eşi ya da sevgiliyi bir şekilde paylaşmak aslında artık yeni muhafazakar yaşam biçiminin sıradan bir tezahürü haline geldi) 

ABD’nin güvenlik paranoyası 
Hanssen’in FBI içinde hakkının yendiğini düşündüğünü biliriz. Pencereli odalar başkalarına verilir. Politika yapmayı bilmediğini iddia eder. Hanssen hem ilgi ister hem de ne kadar becerikli olduğunu kanıtlayarak hakkını vermeyenlerden intikam almak. Bu ilgi açlığının ve haksızlığa uğramışlık psikolojisinin temeli babasıyla ilişkisinde atılmış olmalıdır. 

Hanssen babasının hep kendisini sınadığını, ehliyet sınavında başarısız(!) olması içinde sınav görevlisiyle anlaştığını anlatır Eric’e. Filmin finaline doğru, yere düşürdüğü anahtarlığında ‘babanın anahtarları’ yazar. Hanssen bilmecesini çözecek anahtarlar, babasıyla ilişkisinin niteliğinde gizlidir. Bu kadar ilgi isteyen biri, belki için için yakalanmayı da arzular. 

Eric için de babası çok önemlidir ve meslek seçiminde babasının “yurduna hizmet et” şiarı önemli rol oynamıştır. Ama Eric babasının izinden gitmekten vazgeçecek cesareti gösterecektir. Belki de filmin asıl söylemek istediği de budur. Babayla bir yere kadar; babayı gölgesinden kurtulabilirsen ancak adam olursun! Hanssen ne yazık ki olamamıştır. 

‘İhanet’in Amerika’nın güvenlik paranoyasıyla da ilişkisi kurulabilir. Yeni Amerika-Rusya gerginliğiyle de… Beni en çok rahatsız eden, Hanssen’in afişe ettiği Amerika lehine çalışan Rus ajanların, infaz sahnesi oldu. Bu işler gerçekten filmdeki gibi, yargısız, sorgusuz infaz şeklinde mi olmaktadır Rusya’da (belki de SSCB de)? Hanssen’in verdiği zararları ‘parasal ve insani kaynaklar’ (insanlar değil!) olarak değerlendiren ve vatana ihaneti ölümle cezalandıran Amerikan mantalitesi daha mı sağlıklıdır? 

Enselerinden vurulan Rus ajanlara o kısacık sahnede bile sonsuz sempati ve acıma duyarken, Hanssen bütün film boyunca küçük bir sempati ya uyandırır ya uyandırmaz, oysa hepsi aynı işi (yani vatanları aleyhine casusluk) yapmaktadır. Bir ülkenin güvenliğine dair kaygılanırız ama diğerininkine değil. 

Benim Adım Elisabeth

TARİH:  12 Mayıs 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Tutunamayanlar: Birleşin! 

Benim Adım Elisabeth ancak ‘iş’ olduklarında ilgi gören ‘hayatla başa çıkamayanların’ tutunma çabalarını anlatan sempatik bir film. 

Orijinal Adı: Je m’appelle Elisabeth Yönetmen: Jean-Pierre Améris Oyuncular: Alba Gala Kraghede Bellugi, Stéphane Freiss Türü: Dram Ülke: Fransa 

Filmin kahramanı küçük 10 yaşında ki Betty (Elisabeth) akıl hastanesinin yöneticiliğini yapan babasına soruyor filmin bir anında: “Delileri gerçekten seviyor musun, yoksa işin icabı mı onlara sevgi gösteriyorsun. Babasının cevabı “onları gerçekten seviyorum, hayatla başa çıkamıyorlar” oluyor. Oysa baba hayatla başa çıkmakta güçlük çeken Betty’nin sorunlarını anlamaktan aciz. Belki de işiyle özel hayatını özenle ayıran bu adam gerçekten de işinde başardığını evinde başaramıyordur. Benim Adım Elisabeth ancak ‘iş’ olduklarında ilgi gören ‘hayatla başa çıkamayanların’ tutunma çabalarını anlatan sempatik bir film. 

Betty 10 yaşında, küçük bir kasabada yaşıyor. II. Dünya Savaşı’nın acıları hâlâ taze. Babası evlerine komşu bir akıl hastanesinin yöneticiliğini yapıyor. Betty’nin annesi ve babası geçinemiyorlar. Bu yetmezmiş gibi, Betty’nin en yakın arkadaşı olan ablası yatılı bir okula başlıyor. Ardından anne evi terk ediyor. Betty’nin köpeği ise bakımevine terk edilmiş çünkü baba bakabileceklerini düşünmüyor. Bu da köpeğin bir süre sonra öldürüleceği anlamına geliyor. Betty’nin en yakınındaki kişi ise savaşta çocuklarını kaybettikten sonra ruh sağlığını yitirmiş, hiç konuşmayan bir bakıcı. Betty katmerli bir yalnızlık yaşıyor. Akıl hastanesinden kaçan intihar eğilimli, kendisinden başkasına zararı dokunmayan bir delikanlıyı koruması altına alıyor Betty. Kendisini kollayan kimse olmayan Betty için bu olağan bir davranış. Okulda da yeni gelen ve yüzündeki leke yüzünden dışlanan çocuğa aynı şeyi yapıyor. Ama çocuk onu hayal kırıklığına uğratıyor. Betty kendi alternatif ailesini ölüme terk edilen köpeği ve güvenlik güçlerinin hayvanat bahçesinden kaçmış bir hayvanla eşdeğer gördükleri akıl hastası arkadaşı ile oluşturuyor. Betty babasına baş kaldırarak çocukluktan yetiş kinliğe geçiyor, Betty’yken Elisabeth’e dönüşüyor. Birbirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan tutunamayanlara ‘birleşin’ diyor film adeta. 

Mr. Bean Tatilde

TARİH:  19 Mayıs 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Katil değil tatil 

Orijinal Adı: Mr Bean’s Holiday Yönetmen: Steve Bendelack Oyuncular: Rowan Atkinson, Willem Datoe Türü: Komedi Ülke: İngiltere 

Bu kez katili bulmakla değil, tatile gitmekle derdimiz. On yıl kadar önce “Bean’ filmiyle sürpriz bir başarı yakalamıştı Bay Bean’i canlandıran komedyen Rowan Atkinson. Doğrusu çok ince bir güldürü anlayışı yok Atkinson’ın. Bayağılıktan ve salaklıktan çıkarıyor ekmeğini. Ama ‘Mr Bean Tatilde’ fena bir film değil. Neredeyse sessiz bir film oluşuyla, Tati, Keaton, Chaplin ve Benigni’ye yaptığı göndermelerle, sanat sineması yapma iddiasındaki dev egolu yönetmenlerle dalga geçişiyle sinema aşıklarının ağzını sulandıran yanları da var. 

Bazen sıksa da, genel de hafif bir gülümsemeyle, bazen de gülerek izlenen bir komedi Mr. Bean Tatilde. Katillerden sıkıldıysanız filmin sonunda Cannes sahilleri sizi bekliyor. Üstelik Cannes’a gitmenin tam zamanı. 

Cinayet Gecesi

TARİH:  19 Mayıs 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Zengin katil, fakir savcı 

Orijinal Adı: Fracture Yönetmen: Gregory Hoblit Oyuncular: Anthony Hopkins, Ryan Gosling Türü: Gerilim Ülke: ABD 

Yine bir süper akıllı ve soğukkanlı katil ve polis hikâyesi ile karşı karşıyayız. Süper akıllı ve soğukkanlı katilimizi Kuzuların Sessizligi’ndeki Hannibal Lecter rolüyle olaya son noktayı koymuş bulunan Anthony Hopkins oynuyor. Hopkins bu role hazırlanmak için pek çaba harcama gereği duymamış olsa gerek. Gerçi Cinayet Gecesi’nde Hopkins bir kişiyi öldürmekle yetiniyor ama polisle oynadığı kedi fare oyunu ve hatta polisin sınıfsal konumunu aşağılaması o kadar tanıdık ki. Uzun süre fare rolünü oynamak zorunda kalan polisi ise Ryan Gosling canlandırıyor. 

Film gayet pırıltılı, oyuncular iyi ama o kadar. Polisiye entrikaları çözmekte hiç de iddialı olmayan ben bile filmin gizemini hemen çözdüm. Gizem demişken açıklamak gerek. Hopkins’in canlandırdığı zengin ve yaşlı Ted Crawford karısını başından vurur. Çünkü karısı kendisini aldatmaktadır. Ted her şeyi o kadar iyi planlar ki, kendisini teslim alacak olan polisin karısının aşığı olacağını bilir. Her şey basitçe çözülecek gibi gözükse de bu durum, Crawford’un lehine işleyecektir çünkü cinayetle kişisel bir derdi olan polis güvenilmez polistir. Crawford’un nedense olay anıyla ayrıntılı sorgulandığını görmeyiz. Ne de evdeki kameraların çektiği görüntülerin incelendiğini. Ne de Crawford’u teslim alan ve aynı zamanda maktulun aşığı olan polis sorgulanır. Crawford’un cinayeti işlediği silah evde bulunamaz. Silah yoksa kanıt da yoktur. Gizem budur: Silah nasıl evden çıkmıştır? Ama bu sorunun cevabı o kadar aşikar ki, bütün gerilimini bu cevabın polisin aklına geç gelmesi üzerine inşa eden film sermayeyi kediye yüklemiş oluyor. Oyuncular iyi olsa da karakterlerin pek de derin olmayışı filmin diğer handikabı. 

Zodiac

TARİH:  26 Mayıs 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Zodiac adlı bir manyak 

Yönetmen: David Fincher Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Mark Ruffalo Türü: Dram, Gerilim Ülke: ABD 

Bu film bize bu öyküyü niye anlattı? Saplantının ecele faydası yok ama sizi yazar yapabilir mi demek istiyor?  

Seven ve Dövüş Kulübü’nün yönetmeni David Fincher’ın son filmi Zodiac Amerikalı eleştirmenlerden bayağı iyi not aldı. Oysa bizdeki basın gösteriminden sonra edindiğim izlenim hiç de öyle değildi. Bu farklılığın nedenlerinden biri fazlaca basit. Biz altyazı okumaktan kafamızı kaldırıp filme bakamadık, en azından ilk yarı boyunca. İkinci yarı biraz daha rahatladık. Ama sorun orada bitmiyor. Filmi çok beğenenlerin de itiraz etmeyecekleri özellikleri var filmin. Kendisine Zodiac lakabını takan bir seri katilden ve onun işlediği cinayetlerden yola çıkıyor film. Ama katili anlatmıyor. Katilin peşinden koşan polislerin de hikâyesi değil film. Kurbanlar da sadece kurban oldukları kadar varlar. Biraz daha ama sadece biraz daha yakından tanıdığımız bir karakter ise karikatürist/araştırmacı yazar. Fakat o da o kadar önemli değil. Peki 2,5 saatin üzerinde bir süreye sahip bu film neyi anlatıyor? Niye anlatıyor? Cevap (lardan en muhtemel olanı): Katilin kim olduğunu araştırma sürecini. Bunun dijital öncesi teknolojilerle yapılışını. Ama niye? Bunun cevabı bu eleştirmeni aşıyor. Beğenenlerin yazdıklarından da beni tatmin eden bir cevap bulabilmiş değilim. 

Bir manasızlık var olan bitende 

Filmin konusu gerçek olaylardan alınmış. 1969’da Zodiac adını alan bir katil San Francisco’da cinayetler işlemeye başlıyor. Film bu cinayetleri ayrıntılı bir şekilde veriyor ama dehşete düşürmemeye de özen gösteriyor seyirciyi. Bir manasızlık var olan biten her şeyde. Kurbanları tanımıyor oluşumuz da bu manasızlığı artırıyor. Hatta bazen komiklik bile var. Mesela öldürülmeden hemen önce genç adam sevgilisinin yanlışını düzelterek sosyoloji değil hukuk okuduğunu söylüyor katile. Gerçek hakikaten de böyle saçmalıklar içerir çoğu zaman. Ama o insanlardan aklımızda kalacak olan neredeyse bu saçmalama anından ibaretse, burada bir sorun var. Katilin fiziksel zarar veremediği bir anne kızın görüntülerinde istisnai bir şekilde dehşet duygusuna yaklaşıyoruz yalnızca. Katilin yüzünü en yakından gören bu kadının polis tarafından sorgulandığını ise hiç görmüyoruz. Bu kadar ayrıntı manyağı bir filmde affedilmeyecek bir ihmal.

Zodiac medyayı iyi kullanıyor. Şifreli mesajlar, mektuplar ve kurbanlarının giysilerinden parçalar gönderiyor gazetelere. Gazete de Zodiac konusu Paul Avery’ye (Robert Downey Jr.) veriliyor. Zodiac, Avery’yi de tehdit ediyor ve bu zaten kokain ve alkol bağımlısı Avery’nin düşüşünü hızlandırıyor. Gazetede karikatürist olarak çalışan Robert Craysmith Wake Gyllenhaal) ise saplantılı bir ilgi geliştirmeye başlıyor Zodiac’a. 

Gerçek ne, hala bilmiyoruz 

Filmin ikinci bölümü soruşturmaya odaklanıyor. Ortaya bir süpheli çıkıyor ama hiçbir zaman cinayetleri onun işlediğine dair somut veriler elde edilemiyor. Komiser Dave Toschi (Mark Ruffalo) hakkında Zodiac adına düzmece mektuplar yazdığı iddiaları ortaya anlıyor. Toschi filmlere (Kirli Harry ve Bullit) ilham kaynağı oluyor. 

Filmin üçüncü bölümünde ise karikatürist Graysmith’in Zodiac’a olan saplantılı ilgisinin araştırmacı yazarlığa terfi edişini ve yazarın bu uğurda ailesinden uzaklaşmasını izliyoruz. 

Film başladığı tarihin 20 küsur yıl sonrasında bitiyor ve gerçek ne, hâlâ bilmiyoruz. Bu film bize bu öyküyü niye anlattı? Saplantının ecele faydası yok ama sizi yazar yapabilir mi demek istiyor? Jake Gyllenhaal yönetmeni için “bizden palette bir renk olmamızı istiyordu. Bir renk olmak zor”, demiş. İzlemesi de çok kolay değil. Zodiac’ın sinema tarihine geçecek bir özelliği ise ‘Viper’ marka bir dijital kamerayla çekilmiş olması. Biz daha önce de dijital filmlerin çok yapıldığını sanıyorduk ama iddiaya göre tamamen ‘veri’ olarak çekilen ve tamamlanan ilk ‘stüdyo’ filmiymiş. 

Cadılar festivalinden geliyorum!

TARİH:  26 Mayıs 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Benim dışımda festivale davet edildiğini bildiğim diğer yegâne erkek sinema yazarı olan Ali Ulvi Uyanık’la ikimizi toplasanız 200 kilonun üstünde rahat çekerdik. Acaba seçim cüssemize göre mi yapılmıştı? 

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nden davet aldığımı söylediğimde karım benle gurur duyduğunu söyledi. Daha önce çağrılmamıştım ve bu daveti hak edecek ne yapmıştım bilmiyordum. Uçan Süpürge ekibi belli ki davet ederken seçici davranıyordu ve ben de ilk kez davet edilmiştim. Benim dışımda festivale davet edildiğini bildiğim diğer yegâne erkek sinema yazarı olan Ali Ulvi Uyanık’la ikimizi toplasanız 200 kilonun üstünde rahat çekerdik. Acaba seçim cüssemize göre mi yapılmıştı? Fokurdayan kazanlar ve uçan süpürgelerine binmiş, tiz kahkahalarıyla ortalığı çınlatan cadı görüntüleri gözümün önünden gitmiyordu. 

Cuma akşamı otobüsten iner inmez akşam yemeğe davetli olduğumu bildiren bir telefon aldım festival yönetmen asistanı Nil Perçinler’den. İsviçre Büyükelçiliği Birinci katibi Urs Beer evinde bir akşam yemeği veriyordu. Neyse ki beni yemeğe çağırmalarının nedeni beni yemek değilmiş. Belki de önce besleyeceklerdi… 

Karnımı doyururken misafirlerle tanış maya başladım. Kanada, İngiliz, İsviçre, Amerika, İran ve Türkiye’den kısa film yönetmeni birçok genç kadın vardı. Türkiye’den gelen konuklar arasında ise yönetmen Seçkin Yaşar ve Birsen Kaya (şimdi Zorel) da bulunuyordu. Birsen Hanım’ı daha önceden tanımıyordum ama 60’lı ve 70’li yıllarda 35 kadar avantür filmin senaryosunu yazıp yönettiğini duyunca çok şaşırdım. Birsen Hanım Türkiye sinemasının önde gelen birçok yönetmenlerine de asistanlık yapmıştı. Televizyonun gelişiyle sinemamız duraklayınca Birsen Hanım da evlenip Adana’ya yerleşmişti. Ve şimdi festivalin ve hatırlanmanın verdiği heyecanla yeni bir film çekme hayalleri kuruyordu. 

Sabite Kaya etkileyici 

Kısa filmci kadın yönetmenlerin birbirleriyle ilişkisi de gıpta edilecek sıcaklıktaydı. Yemekten sonra İngiltere vatandaşı Farah’ın otel odasında toplanıp birbirlerinin filmlerini seyredip, yorumladılar. Ben de kendimi davet ettirmiştim. Ortamda tek erkek olmak biraz huzursuz ediciydi ama bu bana hissettirilen bir şey değildi. İranlı Tahereh hemşirelik deneyimlerinden yola çıkarak yoksul bir kadının çocuk düşürme deneyimini, Amerikalı Nina bir genç kızın trende rastladığı bir yaşlı adamla hayalinde kurduğu baba-kız ilişkisini, Kanadalı Kathleen yoksul bir babanın kızının dans okulu aidatını ödemek için yaptığı hırsızlığın kızı tarafından fark edilişini, İngiliz Farah Arap babasından dinlediği ve biri yaşlı, biri genç iki Arap’ın havaalanında karşılaşmaları üzerinden kuşak çatışmasını duyarlı bir dille anlatıyorlardı. 

Seyrettiğim diğer kısa filmler arasında Sabite Kaya’nın Muş’un bir köyünde Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarla Kürtçe bilmeyen bir Türk öğretmenin yasadıklarını anlattığı filmi de oldukça etkileyiciydi. 

Ne yazık ki Sabite istediklerini çekebilecek özgürlüğü hissedememişti ve bu da filme yansımıştı. Deniz Gamze Ergüven’in Cannes’dan ödüllü kısa filmi ‘Bir Damla Su’ kuşak çatışmasını anlatan bir başka başarılı kısa filmdi. Alman Christine Lang’in “Gloria’sı, ‘Paris, Seni Seviyorum’un Olivier Assayas’ın yönettiği Maggie Gyllenhaal’lu bölümünün benzeri bir hikâyeyi, bir sinema oyuncusuyla torbacısı arasındaki ilişkiyi oldukça başarılı bir sinema diliyle aktarıyordu. Filmin oyuncuları Alice Flotron ile Halil Yavuz’un performansları da çok iyiydi. Dünyada FPRESCI ödülü verilen tek kadın filmleri festivali olan Uçan Süpürge’de bu yıl bu ödülü Mamoi Kaori’nin ‘İncir Ağacı’ adlı filmi kazandı. 

Korkuya mahal yok, evimdeyim 

Festivalde Ankara Kulübü de gezi programımız içindeydi. Burada izlediğimiz Seymenlerin dans gösterisi gerçekten etkileyiciydi. Seymenler yerel bir askeri örgütlenme biçimiydi temelinde. Dolayısıyla dansları da oldukça erkeksiydi. 

Arjantinli sanatçıların 2001 krizi sırasında ekonomik ve sosyal çözülmeye sanatlarıyla yaptığı direnişi anlatan (seyredemediğim) ‘Direniş Sanatı’ adlı filmin yönetmeni Kanadalı Alexandra Guite Seymenlerin dansından doğru mesajı aldığını şu sözlerle ifade etti: “Bunlar gerçek erkekler. Quebec’te böyleleri yok!”. Böylece bir kadın filmleri festivaline de Türk erkekliği damgasını vurmayı başarmıştı. Gördüğünüz gibi sağ salim evimdeyim. Uçan süpürgelere de binseler cadılar Türk erkeğine hak ettiği değeri verecek kadar sağduyulular. Korkuya mahal yok! 

Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu

TARİH:  26 Mayıs 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Dünyanın değil sabrın sonu 

Orijinal Adı: Pirates of the Caribbean: At Worlds End Yönetmen: Gore Verbinski Oyuncular: Johnny Depp, Orlando Bloom Türü: Aksiyon, Macera, Fantastik, Komedi Ülke: ABD 

Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu’nu yarıda bıraktığımda 1.5 saattir sinemadaydım ve filmin bitmesine aşağı yukarı bir o kadar daha vardı. Eğer souna kadar kalsam yazacağım  eleştiri farklı olan bitenden anlamıyordum ve anlama ümidimi de kaybetmiştim. Aslında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi.

Aynı sıkıcılık ve karmaşıklıkta 

Karayip Korsanları’nın ikinci bölümü de aynı manasızlık, sıkıcılık ve karmaşıklıktaydı. Fakat biz eleştirmenlerin anlamakta güçlük çektiği olay örgüsü, filmi çocuksu bir büyülenmeyle seyredenlere hitap ediyor olsa gerekti ki film gişede büyük başarı kazanmıştı. Yine öyle olacak mı yakında görürüz ama eğer ikinci bölümü sevmediyseniz bu üçüncü bölümü izlemeye hiç yeltenmemenizi tavsiye ederim. 

Konuyu anlatmaya kalkmam saçma olacak. Tek bildiĞim Jack Sparrow’un (Johnny Depp) Davy Jones adlı ahtapot suratlının hapsettiği öbür dünyadan kurtarılmasına çalışan birileri (Keira Knightley, Orlando Bloom, Geoffrey Rush falan) var. Sonra da bir şeyler oluyor. Jack’in babası rolünü oynayan Rolling Stones’un efsanevi elemanı Keith Richards’ın sahneye çıkmasın bile bekleyemediğime göre, varın siz anlayın ne çektiğimi. 

Beni Suçlu Bulun

TARİH:  26 Mayıs 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Gangsterin komedyen olarak portresi 

Orijinal Adı: Find Me Guilty Yönetmen: Sidney Lumet Oyuncular: Vin Diesel, Alex Rocco Türü: Komedi, Suç. Dram Ülke: Almanya 

Geçen hafta gösterime giren Cinayet Gecesi’nde Anthony Hopkins mahkemede avukata gerek duymadan kendi kendisini savunan bir suçluyu canlandırıyordu. 

Karşısındaki savcı ise dava kaybetmemekle ünlüydü. Beni Suçlu Bulun’un kahramanı da benzer bir tavır alıyor, savcısı da benzer başarılara imza atmış biri. 

Jackie DiNorscio (Van Diesel) uyuşturucu ticaretinden 30 yıl hapse mahkum edilir. Hapisteyken mensubu olduğu Lucchese mafyasının davasından da yargılanmaya başlar. Ama Jackie beğenmediği avukatını şutlar ve savunmasını kendisi üstlenir. Jackie’nin savunması çoğu zaman bir stand up komedyenin şovuna dönüşür. Ama Jackie’nin asıl özelliği mafyanın sahip olma iddiasında olup da hayata geçiremediği feodal bir ahlak anlayışma sonuna kadar sahip çıkmasıdır. 

Jackie kendisini dışlasalar da, öldürmeye kalksalar da kimseyi ele vermez, kimseyi satmaz. Bu ahlak anlayışı takdire şayan olmakla birlikte görünüşe göre tamamen dayanaksızdır. Örgütün şefi, yani ‘baba’sı Jackie’ye “adımı ağzına alırsan kalbini oyarım” der. 

Kuzeni, Jackie’ye zaten 4 kurşun sıkmış ama öldürememiştir. Ama onlar ‘aile’dir ve sonuna kadar savunulmalıdırlar. Jackie karakteri soyu tükenen ‘delikanlı’ tipolojisine bir saygı duruşu niteliğinde. Amerikan adaletine karşı tutumu ise daha belirsiz. 

Kendisine saygın bir yer bulacak 

Bir yandan eleştiriyor bir yandan da övüyor gibi. Özellikle hakimin insancıllığı kafkaesk bir dünyanın tam tersinde duruyor. 

Yılların yönetmeni, 81 yaşındaki Sidney Lumet ’12 Öfkeli Adam’la mahkeme filmleri janrının bir klasiğini yaratmıştı. ‘Beni Suçlu Bulun’ da yönetmenin filmografisinde kendisine saygın bir yer bulacak. 

Böcek

TARİH:  2 Haziran 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi başlangıç, kötü son 

Orijinal Adı: Bug Yönetmen: William Friedkin Oyuncular: Ashley Judd, Michael Shannon Türü: Gerilim Korku Dram Ülke: ABD

Böcek doğrusu gayet iyi başlıyor. Kamera Amerika’ya özgü bir yalnızlığın ve tekinsizliğin simgelerinden olan yol kenarı motellerinden birine yaklaşırken, filmden beklentimiz yükseliyor. Bu motelin odalarından birinde yaşayan dul barmaid Agnes rolündeki Ashley Judd şahane oyunculuğuyla keyif veriyor. İnsanı hem rahatsız eden hem de koruma isteği uyandıran Peter Evans adlı yabancı rolünde Michael Shannon da gayet iyi başlıyor filme. Agnes’in hapisten çıkan saldırgan eski kocasını canlandıran Harry Connick Jr. çıtayı biraz düşürse de kötü olduğu söylenemez. Bu üçlü arasındaki gerilim yükselirken, Agnes’in kaybolan bir oğlu olduğu gerçeğiyle de karşılaşıyoruz. Agnes’in hem geçmişi hem de bugünü tekinsizliklerle dolu. Derken Irak’ta savaşmış eski bir asker olan Peter böcekler bulmaya başlıyor, önce yatakta, sonra derisinin altında, sonra… 

Şansını kullanamıyor 

İşte film, bu noktadan sonra insan psikolojisinin karanlık yönlerine bakan, paranoyanın bireyi ele geçiriş sürecini anlatan bir film olmaktan çıkıp bu patolojiyi sömüren, bunu gerilim unsuru olarak kullanan bir niteliğe bürünüyor. Aslında bu sömürüye bir sevişme sahnesiyle başlıyor ama o sırada hâlâ filme karşı iyi yargılar beslemekteydik. Sömürülmenin farklı türlerine farklı tepkiler veriyor da olabilirim, tabii. Böcek iyi başlıyor, fakat sonunu getiremiyor. Filmin final bölümü, dekoruyla, yeni eklenen doktor karakteriyle, kısacası bütün öğeleriyle inandırıcılıktan yoksun. Film Peter’ın rahatsızlığından yola çıkarak savaş karşıtı bir duruş geliştirme şansını da kullanmıyor. Filmin güzelim başlangıcına yazık oluyor. 

Beyaz Gezegen

TARİH:  2 Haziran 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kuzey kutbundan manzaralar 

Orijinal adı: La Planete Blanche – White Planet Yönetmen: Jean Lemire, Thierry Piantanida Türü: Belgesel Ülke: Kanada, Fransa

Doğa belgeseli deyince akla ilk gelen ülke Fransa. Bu değerli geleneği Jacques Cousteau’dan beri sürdürüyorlar. Penguenlerin yaşam mücadelesini konu alan ‘İmparatorun Yolculuğu’ geçtiğimiz yıllarda gişe rekorları da kırarak bu geleneğe yeni ve başarılı bir halka olarak eldenmişti. İbreyi Güney Kutbu’ndan Kuzey Kutbu’na çeviren ‘Beyaz Gezegen’ ise bu başarının çok uzağında. İki filmin ortak olduğu tek nokta söz ve müziğin kullanımındaki başarısızlık. Ama “İmparatorun Yolculuğu’ hem bilgilendiriciydi hem de dramatik bir yapıya sahipti ve böylece seslendirme ve müzik kullanımdaki başarısızlığı rahatsız etmiyordu. Kaldı ki filmin Amerikan versiyonu Fransız versiyonunun ses bandını baştan aşağı değiştirerek filmin sorunlarını da gidermişti. 

Beyaz Gezegen ne doğru dürüst bilgilendiriyor ne de dramatik bir öyküye sahip. Mesela bir grup beyaz balinayı suda enteresan bir şekilde dikey olarak dizilmiş görüyoruz. Anlatıcı bize “beyaz balinalar baharın gelişini kutluyorlar” diyor. Bu şairane sözcükler, ardından gelecek bilgilerle bütünleşse sorun yok ama söylenenler bundan ibaret olunca bir şey öğrenmiş olmuyoruz. Film böyle örneklerle dolu. Film, iddia edildiği ya da afişinin ima ettiği gibi kutup ayılarını da anlatmıyor. Küresel ısınmaya dair söyledikleri de birkaç cümleden ibaret. Film bize kutuptaki doğal hayata dair öyküsü olmayan görüntüler sunuyor. Bunlar içinde çok etkileyici ya da daha önce rastlamadığımız görüntüler var. Daha yeni doğmuş, gözü açılmamış bir kutup ayısı yavrusunun anasının memesini arayışının inin içinden çekilmiş görüntüleri böyle örneğin. Ya da: bebesini suyun içinde emziren ana fokun görüntüleri de öyle. Ama kurulmuş mizansenler de var ve rahatsız ediyorlar. Kutup ayısının, buzun altına saklanmış bir yavru foku avladığı sahne mesela. 

Bir sorun da Kuzey Kutbu’nun, güneyin tersine, insansız bir bölge olmayışı. Bu doğanın bir parçası da insanlar, mesela Eskimolar. Ama onların doğayla etkileşimine ilişkin hiçbir şey yok filmde. Sonuç olarak bu belgeselden daha iyilerine televizyonda rastlamak mümkün. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com