Yabbadabbaduuu!..

Tarih: 1 Ekim 1994

Gazete/Dergi: Express

‘Taş Devri’, bizim 70’lerde televizyonda izlemeye başladığımız bir çizgi film dizisi. Ama Amerikan yaşamındaki yerini 1960’larda almış. Ucuza üretilen bir diziymiş’ Taş Devri’:  Yarım saatlik bir bölümü 7 dakikalık bir film maliyeti ile kotarmak zorundaymış William Hanna ve Joseph Barbera. Buna rağmen, esprili diyalogları sayesinde dizi büyük başarı kazanmış.  80 ülkede ve 22 dilde gösterilmiş. Şu anda sinemalarda gösterilen ’Taş Devri’ ise TV dizisinin gerçek oyuncularla çekilmiş bir versiyonu. Filmin yapımcıları arasında Steven Spielberg’in de adını görüyoruz (jenerikteki adıyla Steven Spielrock). Yani bu kez masraftan kaçınılmamış. 45 milyon dolara mal olan filmin senaryosunun yazımında 32 mizah yazarı görev almış. Buna rağmen, filmin pek de güldürdüğü söylenemez; neyse yine de başarısız bir film değil ‘Taş Devri’. ABD’deki hasılatı 6 haftada 114 milyon dolar. Ayrıca filmde Rock Donald’s adıyla görülen McDonald’s firmasından da 45 milyon dolar destek alınmış.  bir 100 milyon dolar da Çakmaktaşbebekleri, kravatları ve ve vitamin haplarının pazarlanmasıyla gelmiş. Filmin listelere girmeyi başaran müziği de REM’in hemşerileri, eksantrik B-52’s (Filmdeki adlarıyla BC52’s) topluluğundan. B-52’s’un ‘The Flintstones’ şarkısının filmin başarısında önemli bir payı var. Filme katkıda bulunanlar arasında, Muppet’ların yaratıcısı Jim Henson’ın şirketiyle ‘Jurassic Park’ filminin bilgisayar programlama ekibi de bulunuyor. ‘Taş Devri’ 1960’lı yılların başındaki Amerikan Hayatının bir parodisi. Televizyonu bir eğlence aracı olarak en görkemli dönemini yaşadığı (Uzay Yolu, Kaçak, Bonanza gibi dizilerin herkes tarafından merak ve heyecanla izlendiği o yıllar…),  elektrikli ve elektronik aletlerin hızla gündelik yaşama girdiği, ayın fethedildiği, teknolojik ilerleme ve tabii çalışma ile herkesin günün birinde istediği yere ulaşacağına inanılan 60’lı yıllar… Bugünden bakıldığında Taş Devri kadar eski bir dönem.

 Çakmaktaşlar da 60’lı yılların Amerikan ailesinin sahip olduğu teknolojik konforu yaşıyor. Bir otomobilleri var ama taban gücüyle çalışıyor, pikaplarında iğne görevini bir kuş görüyor, diafon görevi de bir başka kuşun, çöp öğütücüsü bir domuz, çim biçme makinesi ise dev bir istakoz. Fred Çakmaktaş’ın (John Goodman) en sevdiği alet ise tabii ki televizyon. Karısı Wilma’nın (Elizabeth Perkins), zenginleştikten sonra ‘kötüleşen’ kocasına kızıp, eşyaları kırıp devirmeye başlaması üzerine Fred’in en çok korumak istediği şey televizyon oluyor.

‘Taş Devri’nde esas atmosfer 1960’lar olsa da film yalnızca bu döneme gönderme yapmıyor. Çakmaktaşlar ve Moloztaşlar işçi aileleridir. Fred ve Barney (Rick Moranis) iki sıkı dost ve taş ocağında iş arkadaşıdırlar. Barney, Fred’e olan borcunu ödemek için İşçiler arasında yapılan bir sınavda kendi sınav kağıdını (daha doğrusu taşını) gizlice Fred’inkiyle değiştirir. Böylece hiç de parlak zekası olmayan Fred yönetici yardımcılarına getirilir. Barney ise işten atılır. Çakmaktaşlar zenginliğin nimetlerinden yararlanırken Barney ve Betty (Rosie O’Donnell) onların yanında sığıntı olarak yaşamak zorunda kalır. Bu arada para Fred’i de değiştirir. Fred Barney’e tepeden bakmaya başlar. Aslında, Fred de bir oyuna getirilmektedir. Tipik bir 80 li yıllar yuppiesi havasındaki şefi Cliff Vandercave (Kyle MacLachlan) ve sekreteri Sharon Stone şirkette yapmak istedikleri üçkağıtları Fred’e yaptırırlar. Cliff hem sahte faturalarla vurgunlar vurur, hem de şirkette kendi lehine önemli değişiklikler planlar. Otomasyona geçilmesiyle işçiler işlerini yitirirken, işten atma emirlerinin altında Fred’in imzası vardır. İşçiler ayaklanır, Fred’i asmak isterler. Son anda kurtulan Fred, Cliff’in oyununu bozar; yeni teknoloji imha edilir. Fred otomasyona geçişi engellerken, bir yandan da farkında olmadan yeni bir ürünü keşfeder: Beton.

Bütün bu sınıf çatışmasının, iyilerin, kötülerin dışındaymış gibi görünen asıl patron Slate, bir yandan Fred’in isteklerini yerine getirerek işçilere ücretli izin ve sigorta gibi haklar verirken bir yandan da ‘Taş Devri’nin Fred’in bu yeni keşfiyle sona erdiğini ilan eder. 

Sona eren yalnızca 60’lı yıllar değildir. Aynı zamanda bireysel hırsı göklere çıkaran 80’ler de sona ermiştir. Şimdi, sağlık reformları, sosyal harcamalar gibi vaatlerde bulunan (ama hiçbirini başaramayan) Clinton dönemidir. Teknolojik ilerlemeye bağlanan saf umutlar, sınıf atlama düşleri bitmiştir. Ama teknolojik ilerleme ne yaparsanız yapın devam edecektir. Filmin iyimser gibi görünen sonunda, aslında Fred ve benzerlerinin ve sonunun geldiği sessizce belirtilir. 

KATİL DOĞANLAR ÜZERİNE

Tarih: 31 Aralık 1994

Gazete/Dergi: Ekspres

Bir başkaldırı biçimi olarak cinayet

Travis’i hatırlıyor musunuz? Martin Scorsese’nin 1976’da yaptığı Taksi Şoförü filminin kahramanıydı. Film bizde 1980’de gösterilmişti. Vietnam gazisi, yalnız bir adamdı Travis.

 Sevdiği kadından yüz bulamayınca kendince kötülere karşı savaş açıyor ve ortalığı kana buluyordu. Hedefi pezevenkler ve politikacılardı. Aslında doğrudan bir alıp veremediği yoktu öldürdükleriyle. O sırada karşısına onlar çıkmıştı, o kadar. Ama sonra cezaevini boylayacağına, medyanın da desteğiyle, küçük bir kızı pezevenklerin elinden kurtaran kahramana dönüştürülmüştü. Robert de Niro’nun olağanüstü oyunculuğuyla Travis’i sevmiştik. Gerçi Hollywood’un ‘yeni sağ’ denilen akımının temsilcilerinden Paul Schrader’ın senaryosu, ‘kendi adaletini kendin yap’ felsefesinin izlerini taşıyordu; ana Travis anlaşılır bir karakterdi ve çoğumuzun zaman zaman hayal ettiği bir şeyi yapmıştı: Baştan aşağı silahlanıp pisliğe karşı umutsuz bir savaş açmıştı. Öldürme eylemine karşı da olsa, Travis’e sempati duyuyordu insan.

Oliver Stone’un Katil Doğanlar’ının kahramanları Mickey (Woody Harrelson) ve Mallory’nin (Juliette Lewis) de haklı tepkileri var dünyaya. Mickey’nin babası, oğlunun gözünün önünde intihar ediyor, Mallory’ninki ise tam bir pislik, kızına tecavüz ediyor vs. Ama M & M’i Travis’ten ayıran çok şey var. Onlar öldürmeyi seviyorlar. Hiç seçici değiller, girdikleri yerde bir kişi hariç herkesi öldürüyorlar. O kişiyi de, yaptıklarını anlatması için bağışlıyorlar. Onlar medya çağının çocukları. Varlıklarını, yaşadıklarını başka türlü hissedemiyorlar. Televizyonda görülmek yaşamakla eşanlamlı onlar için.

Ve bunda pek de haksız sayılmazlar. Medya sayesinde kahramana dönüşüyorlar. Tıpkı Charles Manson gibi, Taksi Şoförü’nün Travis’i gibi.

M & M, Kuzuların Sessizliği’ndeki Hannibal Lecter (Anthony Hopkins) gibi öldürürken seçici değil, ama görece yakından tanıdığımız kurbanlarının biri hariç (o da kazara öldürülen Kızılderili), hepsi sadece kendi çıkarını düşünen sevimsiz tipler. Öldürülmelerine kimse üzülmüyor. Dolayısıyla Lecter gibi, Mickey ve Mallory’ye de sempati duyuyoruz. Ama ya diğerleri, ya diğer kurbanlar?

Katil Doğanlar birçok kurumu da eleştiriyor: Hapishaneler, psikiyatri ve en başta da medya. Ama medyayı Mickey ve Mallory’yi kahraman yaptığı için eleştirirken, filmin kendisi de aynı şeyi yapıyor. Şiddeti sıradanlaştırıyor ve Mickey ve Mallory’yi kahramanlaştırıyor. Kuzuların Sessizliği’nin Hannibal Lecter’ı kahramanlaştırdığı gibi.

Yalnızlığını, çaresizliğini paylaşabildiğimiz, bütün fırtınanın ardından taksi şoförü olarak kalan biriydi Travis. Mickey ve Mallory ise, Lecter gibi mutlu ve özgür yeni maceralarına doğru uzaklaşıyor, filmin sonunda.

Stone’un üslubu ise daha çok bir video klip gibi. Aslında anlattıklarını bir videoklipte anlatsaydı daha iyi olurdu, çünkü hızlı temposuna rağmen Katil Doğanlar, kendisini tekrarlayan, sıkıcı bir film sonuçta.

Filmin olumlu yanları ise oyuncuları ve müziği. Nine Inch Nails’in beyni Trent Reznor’un Peter Gabriel’den, Nusret Fateh Ali Han’a, Leonard Cohen’den kendi grubuna kadar seçtiği 70’in üzerinde parça mükemmel bir fon müziği oluşturuyor.

Natural Born Killers

Taxi Driver

The Silence of the Lambs

Tepki mi, arzu mu?

Tarih: ? 1994/1995

Gazete/Dergi: Express

Dispara / İntikam Ateşi

Bazı filmler vardır, herkes hemfikirdir; Kötüdürler, ticari amaçlıdırlar. Bazı filmlerse kötülüklerini gizlemeyi bir şekilde başarırlar. Ele aldıkları tema seyirciyi bir şekilde tavlar. Geçen yılın en başarılı kötü filmi ‘The Crying Game – Ağlatan Oyun’du. Irksal (zenci- beyaz), cinsel (kadın-erkek-travesti), politik (IRA – İngiliz Ordusu) konulara yaklaşımı yeterince tartışılmadan geçip gitti ‘Ağlatan Oyun’.

‘Ağlatan Oyun’la içerik açısından bir benzerlik taşımasa da beğenilme potansiyelinin yüksekliği, ama ‘kötü’ film oluşuyla ‘İntikam Ateşi – Dispara’ da üzerinde durulmaya gerektiriyor.

 Carlos Saura ünlü bir yönetmen. Venedik’ten Cannes’a birçok festivalde önemli ödüller almış bir sanatçı. Dolayısıyla tecavüz gibi bir konuyu ele alınca bu konuda yeni bir şeyler söylemesini beklemek seyircinin en doğal hakkı oluyor. Oysa Saura, basit bir tecavüz-intikam-yokoluş öyküsünü, Türk filmlerinde bile artık yadırgadığımız klişelerin ötesine geçemeden anlatmakla yetinmiş. ‘İntikam Ateşi’nin öyküsü Ridley Scout’un ‘Thelma ve Louise’ine de çok benziyor. İki filmde de tecavüze uğrayan kadınlar tecavüzcüyü öldürüp kaçıyorlar ve sonunda da polise teslim olmaktansa ölümü/intiharı seçiyorlar.

 Tecavüz son derece yaygın bir olgu. Tecavüzcüler de genellikle kurbanların yakın tanıdıkları oluyor. Böylesine yaygın bir olguda kurbanları birer modern şehir kovboyu olarak çizmek tesadüfle açıklanamaz. Olsa olsa, ticari kaygıyla açıklanabilir. İntikam alan kişi kurbanın kendisi ve kadın olunca, örneğin Charles Bronson’ın başrolünde oynadığı ‘Death Wish’ filmlerinin (Bronson, karısı ve kızına tecavüz edip, öldüren kişilerden intikam alıyordu) haklı olarak maruz kaldıkları faşizanlık suçlamalarından da muaf oluyor. 

Tecavüzcü tiplerinin son derece yüzeysel ele alınışı, erkek seyirci kitlesinin kendi içindeki potansiyel tecavüzcüyü sorgulamasına yol açabilecek dürtüyü de sağlamıyor. Şundan kuşku duymak gerekiyor: Bu filmler erkek izleyicide tecavüze karşı bir tepki mi oluşturuyor, yoksa aksine tecavüz etme isteğini mi artırıyor? Kadın vücudunun tecavüz sahnelerinde çekici biçimde perdeye yansıtılması neden? Yoksa yönetmenler hayallerinde görmek istedikleri bir sahneyi mesleklerinin sağladığı olanaklarla toplumsal olarak kabul edilebilir bir biçime mi sokuyorlar? Yönetmenlik ve seyircilik röntgenci ve saldırgan yönlerimizi kendimize ve çevremize zarar vermeden tatmin etmenin farklı yolları mı?

 Saura filmini ne niyetle çekmiş olursa olsun, ortaya çıkan film tecavüz olayını hem kurban hem de tecavüzcü açısından anlamamız için fazla ipucu vermediği gibi, yukarıdaki sorularda ifade ettiğim kuşkuları doğuruyor.

 Filmin klişelerine gelince saymakla bitmez. Saura bir yaratıcı gibi değil dersini iyi çalışmış bir zanaatçi olarak karşımıza çıkıyor. Örnekler 1) Gazetecinin ilk bakışta (ne gördüyse!) Ana’ya (kurban) aşık olması 2) Gazeteci ile Ana’nın röportajları sırasında küçük kız çocuğunun çıka gelip ‘Ana bana ne zaman ateş etmeyi öğreteceksin?’ diye sorması 3) İlk öpüşme sırasında fonda ‘Amor amor’ diye şarkının başlaması 4) Ana’nın intikamı sırasında en kötüyü en son ve en uzun sürede öldürmesi 5)  Ana’nın rehin aldığı köylü kadının ve oğlunun ne yaşadığını bile doğru dürüst bilmedikleri İtalyan vatandaşı Ana’ya duydukları sempati 6) Gazetecinin ‘Seni cehenneme bile gitsen takip edeceğim’ demesi ve sonunda sözünde durduğunu iddia etmesi 7)  Gazeteci kahramanın kaşarlanmış gazeteci arkadaşının ‘Bu meslekte babamı bile tanımam’ demesinden on saniye sonra ‘Mühim olan dostluğumuz’ demesi 8) Ana’nın son nefesini sevgilisinin kucağında vermesi; vs. vs.

Filmde anlamadığım noktalar da var. Ana nasıl oluyor da yüzlerce kişinin izlediği bir gösteride, bir sirk çadırında, gerçek bir tüfekle yardımcılarının tuttuğu balonlara atın üzerinde takla atarken ateş edebiliyor? Gazeteci nasıl korumak istediği sevgilisinin resmini cinayetlerin tek tanığına ‘Katil bu muydu?’ diye gösterecek kadar salak olabiliyor? Galiba artık bir şeyi kabul etmemiz gerekiyor: Avrupa sineması da öldü. Genelde Amerikan sinemasına tepki duyarız, ticari ve içi boş oldukları için. Son yıllarda seyrettiğimiz Avrupa filmlerine bakınca, Amerikan filmlerinin biraz daha yavaş tempolu benzerleri olmaktan başka bir özellikleri olmadığını düşünüyorum. Yoksa sinemanın ruhuna toptan bir fatiha okumanın zamanı geldi mi?

İki iyi oyuncu, iki vasat film

TARİH:  28 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Pislik ve Sevgilinin Ardından

Bu hafta bir değişiklik yapıp iki filmi aynı başlık altında yazıyorum. Açıkçası iki filmden de geriye başrol oyuncularının iyi performansları dışında bir şey kalmadı. Oyuncularının iyi performansları dışında iki filmin bir ortak noktası yok, hatta birbirlerinin zıttı oldukları bile söylenebilir. James McAvoy ‘Pislik’te filmin adına yaraşan bir şekilde tam bir pisliği canlandırırken; ‘Sevgilinin Ardında’da Ben Whishaw tam bir “meleği” oynuyor. Pisliğe pislik diyoruz ama meleksi insanlar için söylenen temizlik diye bir kavramımız yok.

Pislik 

McAvoy “Pislik’te Bruce Robertson adlı İskoç bir polisi canlandırıyor. Bruce, her şeyden ve herkesten nefret ediyor. Arkadaşlarının başına çoraplar örüyor, karılarını ayartıyor, terfi etmek için hepsinin ayağını kaydırmaya çalışıyor. Bir yandan iştahla uyuşturucu tüketirken, bir yandan da bir cinayet soruşturmasını sürdürmeye çalışıyor. Fakat tedavi amaçlı ilaçlarını almayınca ruhsal dengesi giderek bozuluyor. Bruce’un da insani bir yanı var elbette; onun da bir yarası var. Ta, çocukluğundan kalma. Bruce kendisinden nefret ediyor öncelikle. Ama Bruce’un iğrenç hallerini gördükten sonra, çocukluk travmaları onunla empati kurmamızı sağlamıyor. Zaten Bruce’un da empati ister gibi bir hali yok. Dolayısıyla bir süre sonra “Ben bu pisliği neden seyrediyorum” sorusunun kafanızda oluşma ihtimali var. Filmin suratımıza çarpan üslubunun da bu sorunun oluşmasında katkısı büyük. İyi ama bunu hak edecek ne yaptık? Bruce karakterini James McAvoy bu kadar başarıyla canlandırmasa, filmden çok daha erken kopacağız. Film Trainspotting’in de yazarı Irvine Welsh’in romanından uyarlanmış ve Jon Baird tarafından yönetilmiş. 

Sevgilinin Ardından 

“SEVGİLİNİN Ardından’ın kahramanı Bruce’un tam tersi. Ben Whishaw’un canlandırdığı Richard, Kamboçya asıllı sevgilisinin ölümünün ardından onun İngilizce bilmeyen annesine göz kulak olmak gibi bir misyon üstleniyor. Kadının bilmediği sadece İngilizce değil; Richard’ı oğlunun en yakın arkadaşı sanıyor, oğlunun sevgilisi olduğunu bilmiyor. Üstelik kadın Richard’a karşı gayet soğuk çünkü oğlunun kendisini bir huzur evine yerleştirmiş olmasından onu sorumlu tutuyor. Fakat Richard hassas ve kırılgan olmasının yanı sıra kararlı ve inatçı biri de. Kadının huzur evindeki flörtüyle konuşabilmesi için bir tercüman tutuyor vs. Her şey iyi güzel ve gayet insani. Ben Whishaw ‘Parlak Yıldız’dan sonra bir kez daha romantik aşık rolünde son derece inandırıcı ve yüreğe dokunan bir performans sergiliyor. Ama filmden daha fazlasını beklememek gerekiyor: Karakterlerin daha fazla derinine inmesi ya da kültürel çatışmayı daha fazla deşmesi gibi… Richard kadar iyi olmak Bruce kadar kötü olmaktan daha iyi orası kesin. Kötülüğün yaralarla, travmalarla ilişkisini biliyoruz ama iyiliğin neyle ilişkili olduğunu pek bilmiyoruz. Hatta belki merak bile etmiyoruz. Ben Bruce’un kötülüğünden çok Richard’ın iyiliğinin nedenlerini anlamak isterdim. 

Yönetmen Hong Khaou, filmi kendi tiyatro oyunundan uyarlamış. Oyundaki heteroseksüel aşkı, eşcinsele çevirmiş. Khaou bu ilk uzun metraj filminde umut vadediyor. Ölen sevgilisinin ardından onun ailesini ziyaret eden (gizli) eşcinsel sevgili figürü hâlâ etkileyici ama bu hızla tüketilirse yakında etkisizleşecek. Ayrıca Whishaw gibi etkileyici oyuncular bulmak her zaman mümkün olmayabilir. 

Tehlike Arzusu : TOM ÇİFTLİKTE

TARİH:  21 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Xavier Dolan sinemanın yeni harika çocuğu. 25 yaşında 5 filmlik bir kariyer ve sayısız ödüle sahip. Son filmi “Mommy” Cannes’da bu yıl Jüri Ödülü’nü kazandı, Godard’ın “Elvada Dil” filmiyle birlikte. “Tom Çiftlikte”nin de Venedik’te kazandığı FIPRESCI en iyi film ödülü var. Ben Dolan’dan henüz pek fazla keyif alamadım ama seyretmediğim filmleri var. “Tom Çiftlikte” kanımca pek iyi bir film değil. Belirli bir gerilim yaratmada başarılı olabilir biraz da moda olan aşırı belirsiz finaliyle havada kalan, derdini anlatamayan bir film. İlginç olan yakın zamanda seyrettiğim “Göldeki Yabancı” filmiyle bir paralellik içermesi filmin. İki filmde de sadist, şiddete eğilimli karakterlere cezp olan eşcinsel erkekler var. Bir tür eşcinsel mazoşizmi ya da ölüm arzusu söz konusu herhalde. “Philomena”, gelecek hafta vizyona girecek olan “Sevgilinin Ardından” ve hatta belki “Brokeback Dağı”nda da yine eşcinselleri konu alan filmlerde sık gördüğümüz bir tema var ki “Tom Çiftlikte”de de ona rastlıyoruz. O da sevgilinin ölümünün ardından geride kalanların ona dair gerçeğe ulaşması ya da saklamaya çalışması. Son yıllarda ölüm, şiddet ve eşcinsellik temalı filmler arttı nedense. Filmin kahramanı Tom’u kendisi oynamış Dolan. Tom sevgilisinin cenazesine gelir ve burada onun abisiyle tuhaf bir ilişki yaşamaya başlar. İşte böyle bir şey… 

BÜYÜK RİSK

TARİH:  7 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yüksek Risk’in orijinal adı olan “Starred Up” terimi şiddet eğilimi nedeniyle erken yaşta daha büyüklerin yanına gönderilen genç suçlular için kullanılıyormuş. Filmimizin esas kahramanı Eric (Jack O’Connell) kendinden büyüklerin arasına gönderilen genç bir mahkûm. Eric, tam bir vahşi. Ormana bırakılsa hayatta kalmayı becerir. Zaten hapishanede de ormandaki vahşi bir hayvan gibi kendisini koruyor. Dişiyle, tırnağıyla, nesi varsa onunla. Her an saldırılmaya hazır, her an tetikte. Tabii bu hali, bazen yanlışlıkla iyi niyetli insanlara saldırmasına da neden oluyor. Filmin en etkileyici bölümü Eric’i tanıdığımız ve yabaniliğine tanık olduğumuz başlangıç bölümü. Daha sonra film anlattığı şeylerin içinidoldurmakta zorluk çekiyor. Eric, içerde başka bir mahkûm olan babasıyla karşılaşıyor. Baba-oğul arasında gergin bir ilişki var. Baba, otoritesini sağlamaya çalışırken, Eric’i küçük düşürüyor. Bu arada içerde bir ruh doktoru var. Sistemin yok etmeye çalıştığı mahkûmlarda insani olanı ortaya çıkarmaya, onlara öfkelerini kontrol etmeyi öğretmeye çalışan bir ruh doktoru. Doktorun kendisi de sorunlu bir geçmişe sahip olduğu için mahkûmlarla kolay empati kurabiliyor. İşte bu ahval ve şerait içinde baba, oğul ve kutsal ruh doktoru hayatta kalmaya ve birbirleriyle geçinmeye çalışıyorlar. Filmin senaristi Jonathan Asser yıllarca hapishanelerde psikiyatrlık yapmış ve içeriyi biliyor, bu da filme inandırıcılık kazandırıyor. Eric’in babası rolünde Ben Mendelsson da çok iyi. Haftanın seyredilebilir filmlerinden.

İşçi, asker, polis el ele: Kardeşim İçin

TARİH:  7 Haziran 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Kardeşim için’ sahtekar bir film. Her şey sahte, her şey yalan filmde. Zanaatkâr işi, sanatçı işi değil… 

Aman da pek havalı, pek güzel görünen bir film ‘Kardeşim için’. Hani 1978’de Oscarları silip süpüren Avcı (Deer Hunter) vardı ya, onun yenilenmiş, günümüze uyarlanmış versiyonu olma iddiasında “Kİ.”. Bu iddiasını da hiç saklamıyor, apaçık göndermeler yapıyor Avcı’ya. Avcı ne anlatıyordu? Halis muhlis Amerikalı’nın, Vietnam’da ne acılar çektiğini, sapık Vietnamlılardan ne işkenceler gördüğünü filan. Kahramanları bir çelik fabrikasının etrafında kurulmuş küçük şehirli emekçilerdi. Çalıştıkları fabrikada savaş sanayisinin temel malzemesi olan çeliği üreten bu işçiler, müthiş çalışma etikleri, alçak gönüllükleri ve tabii ki kahramanlıklarıyla kalbimizi fethetmişlerdi. 

GÜZEL AMERIKALI! 
Tıpkısının aynısı olmasa da Avcı’nın çok çok benzeri bir dünya kuruyor “Kardeşim için”. Filmin kahramanı Russel Baze (Christian Bale) işçi bir babanın, işçi oğlu. Russel, Avcı’daki Robert de Niro’nun soyundan. Yani mükemmel bir oğul, mükemmel bir kardeş, çok iyi bir sevgili (ama yine de, ah, yine de…), çok iyi bir emekçi, merhametli bir avcı (geyikle göz göze gelirse öldürmemek gibi bir ilkesi var galiba ya da belki etrafta kamera varsa kurşunu sıkmıyor hayvana). Güzel Amerikalı Russel. Sade, mert, çalışkan, dürüst, erkek! Politikaya kafası basmıyor olabilir; sömürü, kapitalizm falan gibi mevhumlar da ona yabancı olabilir. Bu onun güzelliğine halel getirmez. Çalışmanın, emeğin yüceliğine olan sağlam inancı onu ayakta tutar. Ama dünya kötü be abi! Orada Irak diye bir yer var, çocukların kafalarının kesildiği, kesik ayaklardan oluşan yığınların görüldüğü yerler var. Kahrolası kader Russel’in kardeşini Irak’ta savaştırır. Savaş travmatize eder. Kötüdür. Buna kimse itiraz edemez. Savaş gazileri acı çeker. Ama daha derin bir sorgulama işimize gelmez. Irak’ta ne işimiz vardı sorusu sorulmaz. 

KÖTÜLERE KARŞI 

Orada (Irak’ta) kötüler olduğu gibi burada (ABD) da kötüler vardır. Dağ Amerikalıları, karda yürürken ne ses çıkarır filmde söylenmiyor ama onlar kötüdür. Aile filan bilmezler, aile içinde çiftleşirler (“inbred” denir onlara). Devlet giremez bu dağ kasabalarına. Amerikan devletinin tunç eli yok ki, balyoz gibi insin. İşte bu veledi zinalar, Russel’ın kardeşine bulaşırlar. Russel da haliyle silahını kuşanır, Amerika’nın o güzel geleneği gereğince kendi hukukunu kendi uygular. Polis, asker, işçi aralarındaki sürtüşmelere karşın bir bütündür, kötülere karşı. Geberesice kötüler geberince üzülünür mü, üzülünmez. Yaşasın faşizm, yaşasın yargısız infaz. Mahpusluk olmayaydı. (Şimdi elbette bazıları çıkıp, “C. C. ‘yaşasın faşizm’ dedi, biz onun faşist olduğunu biliyorduk zaten” diyecektir. İroniyi öğrenmek zaman alıyor, katlanacağız). 

“Kardeşim İçin’ sahtekâr bir film. Her şey sahte, her şey yalan filmde. Zanaatkâr işi, sanatçı işi değil. 

İşkencecinin Amerikan kahramanı olarak portresi

TARİH:  24 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

İNFAZCI 

THE PUNISHER; Yönetmen: Jonathan Hensleigh; Oyuncular: Thomas Jane, John Travolta, A. Russell Andrews, James Carpinello; Türü: Suç-Aksiyon; Ülke: ABD-Almanya

İnfazcı kötü bir film. Faşist bir film. Ama öğretici de. “Fahrenheit 9/11″de heavy metal eşliğinde Iraklı sivilleri katleden ya da Ebu Greyb’de işkence yapan Amerikan askerlerinin örnek aldıkları kahramanları bu filmde bulabilirsiniz. Orijinal adıyla “The Punisher” (tam tercümesi “Cezalandırıcı”) 1974’te yayımlanmaya başlayan bir Marvel çizgi romanı kahramanıymış (Hıristiyan zebani “Hellboy” gibi). 1974 yılı, sinemada faşizan kahramanların bol bol rastlandığı bir yıl. Bunların en ünlüleri Charles Bronson’ın başrolünde oynadığı “Death Wish” serisi ve Clint

Eastwood’un canlandırdığı “Dirty” yani Kirli Harry. Bu kahramanlar yasaları hiçe sayarak kendi intikamlarını kendileri alırlar. Yasalar çünkü suçluları korur onlara göre. Tıpkı bugün küçük Bush’un Birleşmiş Milletler’i ve uluslararası hukuku hiçe sayarak Irak’ı işgal etmesi ve babasının intikamını alması gibi “İnfazcı”nın kahramanı Frank Castle (Tom Jane) da ailesinin intikamını alıyor filmde. 

Castle bir FBI ajanıdır ve mafya üyesi Howard Saint’in oğlunun ölümüne neden olan bir operasyonda görev alır. Saint, Castle’ın ailesini toptan yok ederek cevap verir. Castle bu saatten sonra artık normal biri değildir. O “infazcı”dır ve suçluları kendi sadist yöntemleriyle cezalandıracaktır. Buna can çekişen insanları Aşil’in Hektor’a yaptığı gibi arabaya bağlayıp sürüklemek de dahildir. Castle, Saint’e “iki oğlunu da öldürdüm” derken, Saddam’ın oğullarının öldürülüşünü düşünmemek mümkün mü? Belki alakası yok ama gündem her şeyi Irak referanslı okumamıza yol açıyor. Mazohist bir gününüzdeyseniz, iki küsur saatliğine kendinizi “İnfazcı”nın kollarına bırakabilirsiniz. Cezasız kalmayacaksınız. 

Belirsizliğin çekiciliği

TARİH:  24 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

YENİDEN SEV BENİ; RECONSTRUCTION; Yönetmen: Christoffer Boe; Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Maria Bonnevie, Krister Henriksson, Nicolas Bro; Türü: Dram-Romantik; Ülke: Danimarka 

İngilizce argoda özenti sanatsal bir dil tutturan eserler için kullanılan bir kelime var: “artsy fartsy”. “Art” sanat demek, “fart” ise yellenme. “Yeniden Sev Beni” işte bu sanatımsal-yelletimsel eğilimin çok başarılı bir örneği. Başarıdan söz ederken olgusal bir şeyden söz ediyorum. Film Cannes’da “En İyi İlk Film” ödülünü kazanmış. Başarısı sadece eleştirmenler nezdinde de değil, İstanbul Film Festivali’nde de “Radikal Halk Jürisi” ödülünü kazanmış. Eğer bir film belirsizliklerle flört ediyorsa beğenilme şansı daha artıyor galiba. Açıklanamayanda bir yücelik, tanrısallık var. “Yeniden Sev Beni” de bu gizemin çekiciliğinden sonuna kadar yararlanıyor. Bana kalırsa film şöyle bir şey söylüyor: Eğer bir yazarın karısıyla yatarsanız, o da kurgu dünyasında hayatınızı kaydırır. İşte böyle bir şey. Ama Maria Bonnevie çok güzel, söylemedi demeyin. 

Sky Captain ve Yarının Dünyası

TARİH:  24 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

SKY CAPTAIN AND THE WORLD OF TOMORROW; Yönetmen: Kerry Conran; Oyuncular: Jude Law, Gwyneth Paltrow, Angelina Jolie; Türü: Bilimkurgu-Aksiyon; Ülke: ABD / İngiltere

Sky Captain’ı özel yapan bir şey varsa o da filmi yazıp, yöneten Kerry Conran’ın geliştirdiği bilgisayar yazılımı. Bu yazılım sayesinde film tamamen stüdyoda , masmavi bir odada çekilmiş. Ne dekor, ne aksesuar kullanmadan; ne de filmin geçtiği Nepal gibi uzak diyarlara gitme gereği kalmadan. Oyuncular dışında her şey bilgisayar ürünü yani. 

Filmin konusu 1930’larda geçiyor, filmin atmosferi de bu dönemin kara filmlerine ve çizgi romanlarına uygun. Bu atmosfer ilk başta bir tat verse de bir süre sonra etkisini yitiriyor. Filmin bilgisayar yazılımı dışında her şeyi zayıf çünkü. Oyunculuk, yani baş rollerdeki Gwyneth Paltrow ve Jude Law zayıf, konu zayıf. Filmin kötü adamı Totenkopf’un (Lawrence Olivier dijital efektlerle canlandırılmış) amacı bile çok manasız. Anladığım kadarıyla insanlık dünyayı yok edecek diye, dünyayı yok etmeye karar veriyor. Ya da öyle bir şey. Bir yandan da bir tür Nuh’un Gemisi inşa edip, türleri kurtarmaya çalışıyor. Pilot Sky Captain’la (Law), gazeteci Polly Perkins (Paltrow) de peşine düşüyorlar. Bu ikili birbirlerine âşık ama arada tabii bir sürü sorun var. Biri de Sky Captain’ın eski sevgilisi Franky Cook (Angelina Jolie). 

Ve olaylar birbirini izliyor. “Sky Captain”ı izlemek için tek bir neden olabilir bence: Yeni bir yazılımın sonuçlarını görmek. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com