Büyük birader izliyor

TARİH:  25 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

CITIZENFOUR

Şu anda okuduğunuz yazı, çoktan Amerikan arşivlerinde yerini aldı. Hayır, paranoyak değilim, gerçekten takip ediliyorum. Siz de takip ediliyorsunuz. Hayır, Birgün okurlarını da kastetmiyorum sadece, herkesi, herkesi kastediyorum. “Yok artık deve” demeyin! Var artık! Bilimkurgu değil, paranoyak hezeyan değil, gerçek. Şu anda içinde bulunduğumuz gerçek. Artık özgür değiliz. Artık her telefon konuşmamız, internet üzerinden yaptığımız her şey, yazışma, alışveriş, baktığımız siteler, her şey biliniyor. Bu insana mümkün değilmiş gibi geliyor ama mümkün. ABD’de bu teknoloji var ve pek liberal, pek özgürlükçü Başkan Obama tarafından hayata geçirilmiş durumda. Nereden mi biliyoruz bunun olduğunu? Çünkü Edward Snowden adlı 29 yaşında genç bir bilgi işlemci hayatını tehlikeye atarak bu gerçeği ifşa etti de ondan.
Snowden, bir devrimci filan değil. Amerikan sistemine inanan ve kendisine vaat edilen haklardan daha fazlasını istemeyen biri. NSA (National Security Agency, Türkçesi Milli Güvenlik Kurumu) için çalışırken, yaptığı işin bütün dünyayı dinleyebilecek bir teknoloji geliştirmek olduğunu görüyor. Amerikan vatandaşları biraz daha şanslılar çünkü dinlenmeleri için mahkeme izni gerekiyor, bizlerin dinlenmesi için kimsenin iznine gerek yok. Hoş, Amerikalılar da pek farklı bir durumda değiller çünkü mahkemeler dinleme isteklerini derhal kabul ediyor.

Snowden, Hong Kong’da The Guardian gazetesinin bir muhabirine, Glenn Greenwald’a veriyor elindeki bilgileri. Ve dünya da böyle öğreniyor içinde yaşadığı cehennemi. Ama tabii sonrası Snowden için daha fazla cehennem demek oluyor. ABD, Snowden’i yakalamaya çalışıyor. Snowden Rusya’ya sığınıyor. Ve hâlâ da Rusya’da. AB ülkeleri, Snowden’in iltica taleplerini reddediyor. Snowden sayesinde Başbakan Merkel’in bile dinlendiğini öğrenen Almanya dahil olmak üzere, hiçbir ülke Snowden’i almaya cesaret edemiyor. Büyük abi ABD, elinde sopasıyla diklimiş çünkü başlarına.
‘Citizenfour’ işte Snowden’in hikâyesini anlatan bir belgesel. Hong Kong’da başlayıp, Rusya’da bitiyor. Bir zamanlar gönüllü olarak orduya yazılıp, Irak’ta savaşmak isteyen, daha sonra CIA’de görev alan ve bugün ABD’nin gözünde vatan haini olan biri Snowden.

Peki, izlendiğimizi öğrendik de ne oldu? Hiç. Dünya artık acayip bir yer. 17 Aralık’ta tapeler ortalığa saçıldı da ne oldu? Başımıza gelenleri kanıksamış gibiyiz. Bireyler olarak belki, ben bir şey yapmıyorum ki, dinleseler ne olacak, diye düşünüyoruz. Olan oluyor oysa ama fark etmiyoruz. Tayyip Erdoğan’ın “4G istemezük” demesinin ardında, tek bir gerekçe var: Dinlenme korkusu. Önlemini almadan yeni bir teknoloji istemiyor. Ama korkunun ecele faydası olmayabilir.

Asabiyim ben: Keskin sirke…

TARİH:  7 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl Cannes’da ana yarışmada yer alması en çok tartışılan film, Damian Szifron’un ‘Asabiyim Ben’ (Wild Tales) adlı filmiydi. Arjantinli Yahudi yönetmen daha önce televizyona yaptığı ticari işlerlerle biliniyordu. Bir kara komedi denilebilecek Asabiyim Ben bu niteliğiyle de tipik bir Cannes filmi değildi. Cannes’a gülmeye gelmez insanlar. Sonuçta filmi kimleri çok beğendi, kimileri fazla hafif buldu. Film ödül töreninden eli boş döndü ama gişede tam bir zafer kazandı. Arjantin sinema tarihinin en çok izlenen filmi oldu bile şimdiden. Szifron ticari yeteneğini kanıtladı. Filmin sanat sinemasının mabedine yakışıp yakışmadığı tartışması ise artık geride kaldı.

6 KISA FİLM BU FİLMDE
Asabiyim Ben, 6 kısa filmden oluşuyor. Filmlerin öfke ve intikam teması dışında birbirleriyle ilişkileri yok. Bu tip filmlere portmanto film deniliyor. Portmanto filmlerin temel sorunu genelde aynıdır. Bölümler arasında nitelik farkları vardır, kimi çok iyiyken, kimi hafif kaçar; kimini seyredip unutursunuz, kimi aklınıza takılabilir. Genellikle de farklı yönetmenler tarafından çekilen kısa filmlerden oluşur. Asabiyim Ben’in avantajı, tek bir yönetmenin filmlerinden oluşması. Filmler arasında nitelik farkları az. Fakat ne yapılırsa yapılsın, portmanto filmler sonuçta kısa filmlerin toplamından öteye fazla gidemiyorlar. Bu, benim için şu duruma benziyor: Mezeleri tattıktan sonra, ana yemeği yemeden masadan kalkmak. Doyurucu olmasına doyurucu, ama tam anlamıyla bir uzun metrajdan söz etmek de mümkün değil.

FİLMDE YER ALAN FIKRA
Filmlerin bazıları fıkra gibi. Özellikle, sevmediği herkesi aynı uçağa toplayan adam hikâyesi, finalindeki espriyle bir fıkra etkisi yapıyor. Keza
otoyolda kapışan iki şoförün hikâyesi de öyle. Kimi öykülerde sınıfsal bir öfke var. Otoyol kapışanlarında olduğu gibi, garson kızın ve aşçı kadının tefeciye öfkesinde bu sınıf öfkesi bariz biçimde görülüyor.  “Üç Maymun”dan, pardon Zeki Demirkubuz’un çekmekte olduğu filmden, pardon Yılmaz Güney’in “Baba” adlı filminden arak bir çıkış noktası olan trafik kazası filmi için de aynı durum geçerli. Söz konusu kısa filmde, zengin bir adamın oğlu arabasıyla birine çarpıp öldürür. Zengin baba, bahçıvanından suçu üstlenmesini ister. Bu kısa filmin komediye en uzak bölüm olduğunu da söylemek mümkün.

BANA YAKIN GELEN ÖYKÜ
İki de bir arabası çekilen adamın öyküsü bana en yakın gelen öyküydü. Bir keresinde arabamı, çekildiği otoparktan, cezasını ödemeden kaçırmışlığım vardır. Hâlâ gururla hatırlarım. Haklıydım. Asabiyim Ben’in en beğendiğim bölümü ise sondaki Yahudi düğünü hikâyesi. Bu aynı zamanda filmin en uzun bölümü. Bu kısa filmde, yeni evlendiği erkeğin, düğündeki davetlilerden biriyle ilişkisi olduğunu öğrenen gelinin öfkesi anlatılıyor. Bir karakter çizmeye en çok yaklaşan bölüm bu. Gelini canlandıran kadın oyuncuya bayıldım. Ve keskin sirkenin küpüne yeterince zarar verdiğini anlayıp durmayı bildiği, küpü kırılmadan kurtarmayı bildiği tek öykü de bu. Belki de bu final erkek olduğumdan hoşuma gitmiştir.

Sonuçta Asabiyim Ben keyifle izlenen, çok profesyonelce yapılmış bir film. Evet, sanat sinemasından çok ticari sinemaya yakın duruyor. Ama eğlendiriyor. Pişman olmazsınız.

Kavuşamazsın, aşk olur

TARİH:  28 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

GERONİMO

Kaçan gelin imgesini ne çok seviyoruz. Aşk Mevsimi (The Graduate), Kaçak Gelin (Runaway Bride), Duvara Karşı (Gegen die Wand) ve daha birçok filmde bir kadının gelinlikler içinde başka bir erkeğin kucağına doğru gittiği, kaçtığı sahneler vardır. Neden acaba? Bilinçaltımızda ne yatıyor da bu imgeye aşığız? Onun değil, benim olacak duygusu mu? Gelinin sevişmeye hazır bir bakire olduğu inancı mı? Bir gelini damattan kaçırmanın en cazip yanı, başkasının kadınını hem de daha başkasının olmadan almakta yatıyor herhalde. Damada çifte darbe vurmak gibi bir şey bu. Tabii aşk diye bir şey de var! O aşka ulaşmak ne kadar zorsa, o aşk da o kadar yücedir.

Göz kamaştırıcı sahne
Romeo ve Juliet gibi… Batı Yakası’nın Hikâyesi gibi… Aşık Veysel’in dediği gibi “Seversin, kavuşamazsın; aşk olur.” Geronimo’da da arka planda düşman ailelerin çocuklarının aşkı var. Nil (Nailia Harzoune) bir Türk ailenin kızı, sevgilisi Lucky (David Murgia) ise bir İspanyol çingenesi. Ama ailesi Nil’i bir başka Türk’le (Tim Seyfi) evlendirmek istiyor. Nil de gelinliğiyle kaçıyor ve sevgilisinin kucağına atlıyor. Çift, aşıkların yapması gereken zorunlu hareketlerde jüriden tam puan alıyor. Çiftin deniz kıyısında koşarak birbirlerine kavuşma figürleri özellikle göz kamaştırıyor.

Ama Nil’le Lucky filmin asıl kahramanları değiller. Zaten filmin başında birbirine kavuşan aşıklardan ne hikâye çıkacak? Filmin asıl kahramanı adını Kızılderili kahraman Geronimo’dan alan beyaz Fransız kadın misyoner/sosyal yardım görevlisi. Geronimo (Celine Sallette) kendini yoksul göçmenlere adamış bir iyilik meleği. Onlarda olmayan akıl ve izanı temsil ediyor. Filmin, bu haliyle son derece sakat bir zemine ayak bastığını söylemek lazım.

Film, Geronimo’nun Çingeneleri ve Türkleri koruyup kollama çabasının hikâyesi olarak gelişiyor ve hatırlamadığım bir şekilde sonlanıyor. Yönetmen Tony Gatlif bütün klişeleri bir araya getirirsem, cukkayı doğrulturum diye düşünmüş olmalı. Filmin maçoluğu yücelten kimi sahnelerinden keyif almak her şeye rağmen mümkün sanırım.

Gösterişçiliğin umulan başarısı

TARİH:  28 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ben Boyhood’un kazanmasını tercih ederdim. Ama Birdman de sonuçta American Sniper’ın yanında ehveni şer sayılır. Şer derken, abartmayalım, kötü bir film değil Birdman. Oyunculuklar çok iyi bir defa. Görüntü yönetimi çok iyi. Müziği bir Hollywood filmi için orijinal. Ama Birdman oldukça yüzeysel bir film aynı zamanda. Inarritu’nun diğer filmlerinde de aynı duyguyu yaşamışımdır. Şok etkisini ya da kurgusal cambazlıkları falan çıkarınca elinizde gayet vasat bir öykü, derinliksiz karakterler kalır. Bu kez de durum farklı değil.

Tek planmış gibi…
Birdman, Hollywood’un bencil, acımasız, rekabetçi, narsisist ve de hatta şizofren yıldız eskilerine bir güzelleme. Hollywood’da bazı yıldızlar yaşlanınca kırpılıp kırpılıp Broadway oyuncusu oluyormuş. Baş döndürücü temposu, hiperaktif kamerası ve oyuncularıyla Birdman seyircisini ambale etmeyi hedefliyor sanki. Baş dönmeniz geçince pek de dişe dokunur bir hikâye izlemediğinizi fark ediyorsunuz. Filmin büyük bölümünün tek planmış gibi olduğunu da belirteyim. Yani sanki hiç kesintisiz akıyor gibi film. Ama tabii öyle değil işin aslı.

Konu kısaca şöyle: Riggan (Michael Keaton) Birdman adlı süper kahraman filmleriyle ünlenmiş 60’larında bir Hollywood yıldızıdır. Birdman filmleriyle popüler olmasına ve cukkayı doğrultmasına rağmen prestijli bir oyuncu olamamıştır. Ayrıca yaşlandığı için ünü de sönmektedir. Riggan hem prestij kazanmak hem de yeniden adından söz ettirmek için parayı bastırıp Broadway’de bir oyun sahnelemeye kalkar.

Bu sırada en az kendisi kadar bencil, riyakâr ve acımasız başka oyuncularla (başta Edward Norton’un canlandırdığı Mike Shiner olmak üzere) istişare eder, kızı Sam’le (Emma Stone) dalaşır, eski karısıyla kavga eder, donla sahneye çıkar; ya geri zekâlı ya ukala dümbeleği ya da kaleminden kan damlayan eleştirmenlere kendini beğendirmeye çalışır, filan falan.

Oyunculara değinenler
Bu yıl yaşlanan oyunculara değin birkaç film gördük, en iyisi Assayas’ın “Sils Maria”sıydı. Birdman, o filmle birçok açıdan akrabalık taşıyor ama o kadar iyi değil. İki film de Hollywood blockbuster’ında oynamanın prestij kaybetmek demek olmadığını farklı biçimlerde gösteriyorlar. Birdman’in sorununu filmde geçen bir diyaloğa gönderme yaparak anlatmaya çalışayım. Mike Shiner’ın oyunda yer almak istediğini duyduğunda Riggan’ın avukatı ve yapımcısı sevinçten uçuyor ve eleştirmenlerin Mike Shiner’ı “yüzüne boşalmak isteyecek kadar çok sevdiklerini” söylüyor. Demek ki Amerika’da eleştirmen-oyuncu ilişkisi böyleymiş, seven eleştirmen sevdiği oyuncunun üstüne boşalmak istermiş. Valla Inarritu da bizi, eleştirmenlerin Mike Shiner’ı sevdikleri gibi seviyor galiba. Filmi seyrettikten sonra hem eleştirmen hem de seyirci olarak kendimi, Inarritu’nun “sevgi gösterisine” maruz kalmış gibi hissettim. Ama içimden hiç de “yarabbi şükür” demek gelmiyor. Daha çok, çokbilmişliğin ve gösterişçiliğin erdemli bir şey olmadığını söylemek isteği duyuyorum.

Gönül ki yetişememekte…

TARİH:  23 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

AŞK VİZESİ

Gustave Flaubert’in ‘Duygusal Eğitim’ adlı romanının Cemal Süreya çevirisi “Gönül ki Yetişmekte” adındaydı. Nefis bir ad, şairane bir çeviri. ‘Aşk Vizesi’ söz konusu roman gibi bir erkek olma sürecini anlatmanın yanı sıra Flaubert’e gönderme yapmaktan da geri durmuyor. Yazının başlığını aklıma düşüren bu gibi bağlar. Ama yanlış anlaşılmasın, filmin romanla alakası bunlardan ibaret.

Hikâye klasik; ergenlikten henüz çıkamamış genç bir adam sevgilisine evlenme teklif etmeye karar vermiştir. Bu fikrini, çalıştığı çiçek dükkânının güzel sahibesine anlattığında, hayatında her şey değişir. Genç ve güzel patroniçe birden adamımıza ilanı aşk eder. Ve gencimizin kafası karışır: Acaba evlenmekle acele mi etmektedir? Gözü arkada mı kalacaktır? Dışarıda binlerce çekici kadın dururken, tek bir kadınla ömrünü geçirmeli midir? Biraz daha hayat tecrübesi edinmek iyi bir fikir değil midir? Gencimiz ergenlik bunalımlarından çıkmaya çalışırken, kadınlar arası rekabet de onun hizmetine çalışır.

Sinema mı, televizyon dizisi mi?
Aşk Vizesi ne yeni bir şey söylüyor ne de özgün bir şekilde söylüyor. Filmi akılda kalıcı kılacak hiçbir özelliği yok. Sinema filminden çok bir televizyon dizisini andırıyor. Ama kötü mü, seyredilmez mi? Hayır, idare ediyor, kimi zaman da gülümsetiyor.

Yaşayan ölüler diyarından manzaralar

TARİH:  27 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

İNSANLARI SEYREDEN GÜVERCİN
Sabit bir kamera, neredeyse sabit ifadeli insanlar ve sabit bir varoluş hüznü: Roy Andersson sinemasının sabitleri bunlar. Bunlara acı bir gülümsemeyi de eklemek lazım. Filmin isminin çağrıştırdığı gibi yukardan, mesafeli bir bakışı var Andersson’un ama garip bir biçimde “tipler”ine (karakter demek zor onlara) empati duyurmayı da başarıyor. Tabii empatiyi hak edenlere. Çünkü etmeyenler de var bu filmlerde. Safi kötülük de var. ‘İnsanları Seyreden Güvercin’in (İSG) bir sahnesi, Batı uygarlığının ne kadar insanlık dışı olabildiğini, bir sürü politik filmden çok daha sert bir biçimde anlatıyor.

İSG, Andersson’un “yaşayanlar” üçlemesinin diğer iki filmi gibi (‘İkinci Kattan Şarkılar’, ‘Siz, Yaşayanlar’) epizotlardan oluşuyor. İSG’de film boyunca ilişkilerini izlediğimiz iki seyyar pazarlamacı bu epizotları birbirine bağlıyor. Şaka aksesuarları pazarlayan ve insanları eğlendirmeyi istediklerini söyleyen bu iki pazarlamacının halleri içler acısı. Mallarını pazarlamaya çalıştıkları insanların halleri de genellikle öyle. Refah ülkesi İsveç’in yoksulları bunlar. Kiralarını ödemekte zorlanan, kıt kanaat geçinen, kahkaha efekti duymazlarsa gülecek bir neden göremeyecek haldeki insanlar.

Bu insanlar acınacak haldeler ama bu sadece ekonomik koşullardan dolayı değil: Yerde kalp krizinden ölü halde yatan bir adam varken, adamın içmeye fırsat bulamadığı birasını ne yapacağını düşünen tezgâhtar ve o birayı içmeye gönül düşüren başka bir müşteri, insanlığın halini özetliyor. Acı acı gülümseten sahneler bunlar. Kapitalizmin meta alışverişi üzerinden kurulan ilişkileri, insanlar arasındaki ilişkilerin de özünü belirlemiş bu dünyada.

Renksiz ve durağan bir yolculuk
Fakat İSG belirli sınırlar içinde yol alan bir film değil. Yani, stilize bir gerçekçilikle sınırlı değil. Zaman içinde özgürce seyahat ediyor, bir başka yüzyıldan insanlar bu yüzyıla geçebiliyor ya da film aniden bir müzikale dönüşebiliyor. Carax’ın Kutsal Motorlar’ından çok daha etkileyici ve kapsayıcı bir seyahat İSG’nin sunduğu. Ama çok daha soluk benizli, renksiz ve çok daha durağan bir yolculuk bu.

Ve daha da acımasız. Bir maymunla yapılan deney sahnesini seyretmek gerçekten çok güç çünkü gerçekten acı çeken bir hayvan var perdede. Belki de sırf bu sahnenin etkisiyle filmden soğuduğumu da itiraf ediyorum. Evet, insanlar hayvanlara çok kötü davranıyor ama gerçek vahşet, kurmaca bir filmde görmek istediğim bir şey değil.

İnsanlar insanlara da çok kötü davranıyor. Yazının başlarında söz ettiğim sahnede sömürgecilik üzerinden filmin gariban pazarlamacı kahramanlarına da sorumluluklarını hatırlatıyor yönetmen: Bu içinde yaşadığımız refah toplumu, canavarlıklarına göz yumduğumuz, hatta hizmet ettiğimiz bir sistemin ürünüdür! Yani siz yaşayanlar, siz de sorumlusunuz! Dünyanın en büyük silah üreticilerinden, sosyal demokrasinin beşiği İsveç de sorumlu.
İSG’den birçok sahne akılda kalıyor: Flamenko dersi sahnesi veya şiir okumaya çalışan obez kızın öğretmeninin “iyi niyetli” müdahalesiyle acıklılaşan performansı gibi. Filmi sever misiniz sevmez misiniz bilemem ama mutlaka seyredin derim. Venedik’te Altın Aslan aldığını da hatırlatalım.
Son bir not. O kuş, güvercin değil kumru. Her şey bir yana sesinden belli. Ne fark eder bilmiyorum ama öyle. Zaten İsveççesinde de kumru deniyor. İngilizcedeki çeviri hatası bize de sirayet etmiş.

Beyin elektronik ama ya ruh

TARİH:  28 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta, “Savaşta ne yaptın baba?” haftası. Batılı erkek kahramanlar savaş dönemi marifetlerini ve çektiği acıları bir bir sergiliyorlar. İçlerinde her tipten adam var: Keskin nişancı, koşucu, matematikçi. “Enigma”nın kahramanı içlerinde en masumu, kimseye ateş etmiyor kimseyi öldürmüyor. Matematikçi Alan Turing’in (Benedict Cumbetbatch) işi Nazilerin şifrelerini çözecek bir elektronik beyin (bilgisayara eskiden böyle derdik) yaratmak. Ama onun da karanlık bir yanı var. Turing, kimin ölüp kimin yaşayacağına karar verebiliyor.

Alan Turing her zaman tuhaf biriymiş. Tabağındaki bezelyelerin havuçlara değmemesi için gösterdiği çaba, sınıf arkadaşları tarafından hiç takdir edilmemiş ortaokul ve lise hayatında. Bu tür saplantılı davranışlarıyla alay edilmiş, itilmiş, kakılmış. Küçük Alan’a Christopher adlı bir delikanlı sahip çıkmış yalnızca. Alan da hemcinsi bu çocuğa mecburen âşık olmuş tabii ki. Filmin akış mantığı böyle diyor.

Ve fakat kader, Christopher’la Alan’ı ayırmış. Alan bir daha hiç âşık olmamış; hep onu, Christopher’ı hatırlamış. Ve asosyal, iletişim özürlü ve yabanıl biri olarak kalmış. Ama matematikte büyük başarılar kazanmış. Sonunda da Nazilerin şifrelerini kıracak bir yöntem geliştirmek amacıyla meşhur MI6’nın hizmetinde çalışmaya başlamış. Burada da önce insanları kendisine yabancılaştırsa da, sonunda sevdirmeyi başarmış.

Film bu minvalde akıp gidiyor. Bir klişeden bir başkasına kelebekler gibi atlıyor. Bir Hollywood senaryosu nasıl yazılır konulu bir seminerde, bu filmin senaryosu örnek olarak gösterilebilir. Filmin ahlaken Alan Turing’in “anormallik”lerine sahip çıkması hoş bir şey tabii ki. Fakat bunu o kadar muhafazakâr bir şekilde yapıyor ki! Turing birlikte çalıştığı erkeklere yan gözle bile bakmıyor. Çocukluk dönemi dışında hiçbir erkeğe ilgi gösterdiğini görmüyoruz, oysa çok yakışıklı iş arkadaşları var. Film, onu uzun süre neredeyse utangaç bir heteroseksüel gibi sunuyor seyirciye.

Aman bezelyeler havuçlara değmesin
Turing’i işinde başarılı kılan özellikleri, davranışsal tuhaflıkları ya da cinsel yönelimi değil. Turing çok zeki biri ve ilgilendiği konu üzerinde yoğunlaşabiliyor, başarısını sırrı bu. Filmin sonlarında nişanlısının (Keira Knightley)Turing’e “normal olsaydın, bu kadar başarılı olamazdın” demesi filmin felsefesini özetliyor ama bu bakış da yanlış. Turing homoseksüel olduğu için devlet şiddetine maruz kalıyor, kimyasal yöntemlerle hadım ediliyor. Turing keşke normal olsaydım derken, keşke çok zeki olmasaydım demiyor, “keşke homoseksüel olmasaydım” diyor. Turing’in eşcinselliği (“normal olmaması”) değil başarısının nedeni. Cezalandırılmasının insanlık suçu olmasının da Turing’in başarılarıyla alakası yok. Başarısız bir serseri de olsaydı, onu eşcinsel olduğu için hadım etmek bir insanlık suçu olacaktı. Film, hem her şeyi birbirine karıştırıyor, hem de “aman bezelyeler havuçlara değmesin” diye muhafazakâr bir tavır alıyor. Turing’in eşcinselliğiyle, başarılı meslek hayatını birbirinden ayırıyor. Eşcinselliğini, Turing’in çocukluk ve savaş sonrası dönemlerine özgü hale getiriyor ki o sırada da pek bir şey olmuyor. Bir yandan liberal bir tavır alırken öte yandan muhafazakârlığı elden bırakmıyor. Cinsel hayatı daha az saygıdeğer bir Turing’in de hayatta yeri olmalı. Hem şifre çözen hem de savaş zamanı erkeklerle sevişen bir Turing istiyorum kısacası. Daha az savaş, daha çok seviş!

Hani filmlere yıldız verilir ya ben de esneme tablosu mu koysam acaba? Bu film 5 üstünden 4 esnemelik. Ama benim kadar çok film seyretmemiş bir seyirciye cazip gelebilir. Hoş, çok film seyretmiş Akademi üyeleri de filmi 7 Oscar’a aday göstermiş.

Başkalarının hayatı

TARİH: 16 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

AŞK UĞRUNA

Bu hafta iki dönem filmi vizyona giriyor: ‘Aşk Uğruna’ ve ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’. Belçikalı oyuncu Matthias Schoenaerts ‘Aşk Uğruna’da yakışıklı Nazi Alman subayını, ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’ta ise yakışıklı İngiliz çiftçi/kahyayı oynuyor. İki filmde de kadınların rolü daha önde, yakışıklı M.S. iki filmde de kadınları kazanmak için çok ama çok uğraşıyor. İki film de, edebiyat eserleri üzerine inşa edilmiş. Ama ‘Aşk Uğruna’nın kaynak kitabı çok daha hafif, çok daha Barbara Cartland tarzı bir esere benziyor filmleri kriter alırsak. Hoş, diğer film de, romanı oldukça kaba hatlarıyla anlatıyormuş duygusu verdi bana. İki kitabı da okumadım maalesef.

Aşk Uğruna’nın orijinal adı Suite Française, Fransız Suiti demek, yani bir klasik müzik eserini ifade ediyor. Başkalarının Hayatı filmini hatırlarsanız, orada da bir piyano eseri vardı; adı da İyi İnsan Sonatı’ydı. Başkalarının Hayatı’nda bir Stasi subayı, gizlice dinlediği tiyatro yazarının bu eseri çaldığını işitiyordu ve nihayetinde sanat ve sanatçılardan etkilenerek değişiyordu.

Aşk Uğruna’da piyanoyu çalan Nazi subayı, onu kapıların ardından dinleyen ise işgal altındaki evin gelini (Michelle Williams). Fransa, hiç direnmeden Nazi işgaline geçit verince, taşradaki evler, Nazi subaylarının hizmetine verilir. Bu Nazi askerler, bu evlerin en iyi odalarında kalırlar, evin ahalisine de onlara hizmet etmek düşer. Aşk Uğruna’daki Nazi subayının müzisyen oluşu, seyircilere ve evin güzel gelinine şunu söyler: Böyle güzel piyano çalan biri muhakkak iyidir, kötü olamaz! Oysa Haneke’nin La Pianiste’inde (Piyano Öğretmeni) Isabelle Huppert bize hem iyi piyanist hem de sado/mazo bir karakter olmanın pekala mümkün olduğunu göstermişti. ‘Aşk Uğruna’ güzel sanatların, güzel insanlarca icra edildiğine inanan pembe roman ruhunda bir film ne yazık ki.

Kadınlar politikanın, sosyal hayatın dışına itildiklerinden, vatan millet Sakarya ruhundan çok da etkilenmiyorlar galiba. Onlar için müstakbel cinsel eşin kendilerine nasıl davrandığı çok daha belirleyici. O dönemin kadını için Fransız bir öküz yerine, işgalci de olsa nazik ve yakışıklı bir Alman subayını tercih etmemek için mantıklı hiçbir neden olamaz. Nitekim Aşk Uğruna’nın ezik gelini de savaşta kaybolmuş eşinin yasını tutup şirret kayınvalidesini dinleyeceğine, tabii ki Nazi subayla halvet ediyor. O Nazi subay ki, bir infaz gerçekleştirirken nerdeyse ağlayacak kadar hassaslaşmaktadır, taze gelin onunla birlikte olmayacaktır da kiminle birlikte olacaktır?

Ve fakat film keşke bu sevimsiz ama radikal noktada dursa… Fransız milliyetçiliği bu kadarını kaldıramaz elbette. Nihayetinde film, bütün kötü Fransızları, bütün burnundan kıl aldırmayan, asalak rantiyeleri, sömürgen aristokratları, sayın muhbir vatandaşları ve kasabanın kaltaklarını direnen Fransa bayrağı altında birleştiriyor.

Filmin yazarının hikâyesini okuyunca şaşıracak bir şey olmadığını da görüyoruz. Irene Nemirowsky talihsiz bir kadın. Önce Sovyet devriminden kaçıp ailecek Fransa’ya geliyorlar. Yahudi bir aile Nemirowsky’ler, ama Fransa’da Katolik oluyorlar. Irene Hanım işi iyice azıtıp aşırı sağcı, faşist bir çizgiye kadar savruluyor. Savaş döneminin Nazi yardakçısı Vichy hükümetinin çizgisindeki Gringoire gazetesine yazıyor. Ama bu da Irene’i ve eşini kurtarmaya yetmiyor. Yahudi kökenleri, Fransız ve Alman faşistleri için Auschwitz’e gönderilmeleri için yeterli neden oluşturuyor. Irene’in kendi köklerinden nefret eden bir Yahudi oluşu bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü kendini sevse de, kendinden nefret etse de Yahudi Yahudi’dir faşist için.

Irene Nemirowsky ölmeden önce filme konu olan “Suite Française”yi yazmayı başarıyor. Bu eser 60 yıl kadar okunmadan kalıyor. Sonunda Irene’in kızı bu elyazmalarını bastırınca, kitap büyük bir hit oluyor, çok satıyor vb. Şimdi de filmi karşımızda. Evet, bir Yahudi tarafından yazılmış, Fransız milliyetçisi ve “en azından bir Nazi”nin hayranı romantik bir öykü bu. Filmi izlerken, başlarda “bu filmde galiba sosyalist bir mantık var, aslolan milliyet değil sınıf diyor galiba” demiştim. Sosyalizan sandığım şey, nasyonal sosyalizan çıktı desem abartmış olur muyum? Olurum. Ama olsun.

Sadizmin eski tadı yok

TARİH:  14 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

GRİNİN ELLİ TONU
‘Grinin Elli Tonu’ (GET) gördüğüm en sıkıcı filmlerden biri. Zaten kolay sıkılırım ama bu film zirveye oynuyor. Filmin kahramanlarından Anastasia Steele’in hayatındaki en büyük gizemlerden birinin ‘kıç tıpası’nın ne olduğunu öğrenmek olduğunu söylersem sanırım beni anlayacaksınız. Neymiş demeyin, gugıllayın, filmde de bu sorunun cevabı yok.

GRİNİN GİZEMİ
Evet efendim, filmin konusu kısaca şöyle: Anastasia adlı üniversite öğrencisi hanım kızımız (Dakota Johnson), Christian Grey (Jamie Dornan) adlı katli vacip yüzde 1 üyesi kapitalistle röportaj yapmaya gider. ‘Grey’ gri demek, filmin adındaki grinin gizemi burada. Grey, fallik kulesinin tepesinde somurtarak oturmak dışında bir şey yapıyor gibi gözükmemektedir. Yetim ve öksüz bir çocuğun 27 yaşında böyle bir serveti edinmesinin sırrı hanım kızımız Anastasia’yı ilgilendirmez. “Gay misiniz?”, Grey’e soracağı en “zorlayıcı” sorudur Anastasia’nın. Aslında Anastasia zaten arkadaşı hastalandığı için onun yerine röportaja gitmiştir ama film boyunca da manalı bir tek soru sormaz adama.
Sonradan Grey Bey’in sadist olduğunu öğreniriz. Grey Bey, hanım kızımızı düz bir şekilde düzmek istememektedir. Sevişmek ve çıkmak gibi şeylerle işi olmayan Grey kendi ifadesiyle kadınları sadece “düzer… sert bir şekilde”. İşin püf noktası da bu sert şeklin ne olduğudur. “Nemfoman”da Lars von Trier, sadizmin kötülüğünün banalliğini göstermişti. GET, sadizmi, gizemli, erotik ve müthiş heyecan verici bir şey olarak sunuyor. Daha doğrusu sunmaya çalışıyor ama olmuyor, beceremiyor.
Hiçbir gizemi, cinsel heyecanı olmayan, hatta dramatik bir yapısı da olmayan bir film var karşımızda. Anastasia hanım kızımız, Grey’e kayıtsız şartsız teslim olacak mı, olmayacak mı? Filmin kahramanının, üstesinden gelmesi gereken zorluk bundan ibaret. Yani, adam istediği zaman kızın kıçına tıpa takacak mı, takmayacak mı? Yahu bana ne? Bize ne?

ZAMANIN ATLI PRENSLERİ
Grey’in servetinin gözümüzü kamaştırması, Anastasia gibi bizim de, adamın sahip olduğu uçaklar, helikopterler ve arabalar karşısında dilimizin tutulması bekleniyor. Kadınların hayallerindeki beyaz atlı prens artık böyle bir şey diyor film: Artık yeni prensler genç, iyi vücutlu ve mülti milyarder kapitalistler. Aslında Grey’in Anastasia’ya yaptıkları, iş hayatında kitlelere yaptıklarının bir türevi. Ünlü Türk kodamanı Mehmet Cengiz’in dediği gibi, iş hayatında “milletin a..na koyan” Grey, Anastasia’ya da aynı muameleyi çekmekten başka bir şey hayal edememektedir. Ama film keşke bu ilişkiyi kursa.
Erotik ve sado-mazo ilişkiler anlatan ciddi ve/veya erotik filmler var. “Gündüz Güzeli”nin kırbaçlanmayı hayal eden kahramanı iyi bir örnek mesela. Nemfoman’dan zaten söz ettik. “O’nun Hikâyesi” var sonra, zamanında beni epey etkilemişti. GET’in banal bir reklam filmi estetiği içinde cinselliği sömürme çabası hiçbir işe yaramıyor. Ya da ben çok yaşlandım.

Barınma hakkı ve duman

TARİH: 9 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ:
 Birgün

GİZLİ KUSUR
Gizli Kusur’un olay örgüsünü tam olarak anlamak için sanırım filmi birkaç kez seyretmek gerekiyor. O zaman bile, bu hedefe ulaşacağınızın garantisi yok. Yönetmen Paul Thomas Anderson’un filmleri kanımca giderek daha zor anlaşılır, daha tuhaf hale geliyor. ‘Kan Dökülecek’in ikinci yarısı (artık kaçıncı dakikasından itibarense) açıkçası bana son derece tuhaf ve inandırıcılıktan uzak gelmişti. Bir önceki eseri ‘The Master’ da acayip bir filmdi. Tam olarak derdi neydi; Scientology benzeri akımların II. Dünya Savaşı sonrası ABD’sindeki yükselişi mi, savaş gazilerinin ruhsal dengelerini yitirişleri mi, bir tür baba-oğul ilişkisi içindeki iki adamı anlatmak mıydı? Her ne olursa olsun P.T. Anderson’ın filmlerinin ABD tarihiyle bir dertleri var ve ne kadar anlaşılmaz ya da manasız olurlarsa olsunlar, insanın aklında kalan imgeler sunuyorlar.

‘Gizli Kusur’un olay örgüsünü takip etmek ne kadar zor olsa da, bunu çok sorun etmezseniz film şaşırtıcı derecede iyi akıyor. Bunun sırrı filmin sahnelerinin belirli bir atmosferinin oluşu ve oyunculukların mükemmelliği.

Filmin atmosferi için “dumanlı” desem yeterlidir belki. Filmin kafa karıştırıcılığının ardında bu “dumanlı” kafanın da yeri var. P.T. Anderson filmin yapımı sırasında bir madde kullanıyor muydu bilemem ama filmin kahramanlarının kafası çoğu zaman kıyak. Anderson bu kez ABD tarihinden 1970 senesini seçmiş. 1970 sadece yeni bir on yılın başlangıcını simgelemiyor, 68 ruhunun, “flower power” ve hippie ideallerinin sonunu da simgeliyor. Charles Manson liderliğindeki çetenin Roman Polanski’nin eşi, oyuncu Sharon Tate ve diğer dört kişiyi öldürmelerinin etkisini bugünden bakınca anlamak zor olabilir. Bu cinayetler sadece bir oyuncu ve çevresinden birkaç kişinin ölümünden ibaret değildi. Bir dönemin, bir ruhun ve ölümünün de simgeleriydi. Artık hippie’lik eski masumiyetini yitirmişti. Artık insanlar kapılarını kilitleyeceklerdi, artık gülüp oynama zamanı geçmişti. Tabii, bu cinayetlerden kârlı çıkanlar muhafazakârlar ve onların düzeni oldu. Filmde hem Manson cinayetlerinden sürekli söz ediliyor hem de Los Angeles’ın geçirdiği dönüşümün yeri geldikçe altı çiziliyor. Kentsel dönüşümün, Kızılderili, siyahi ve Meksikalı azınlıkları nasıl yerinden ettiğini ve şehrin dışına sürdüğünü, LA valisi Ronald Reagan’ın önderliğindeki özelleştirmelerin sağlık sektörünü nasıl kökünden değiştirdiğini kenarından köşesinden görüyor, duyuyoruz filmde. Tabii bunlar bize başka bir filmi hatırlatıyor. Olay örgüsü en az ‘Gizli Kusur’ kadar zor olan ‘Çin Mahallesi’ni. Bu filmin, Manson cinayetlerinin mağduru Polanski’nin olması da anlamlı. Çin Mahallesi’nde de Los Angeles’ta toprağın el değiştirmesi, su kaynaklarına el konulması gibi sosyoekonomik bir arka plan vardır. Fakat Çin Mahallesi gibi Gizli Kusur’un da asıl derdi bu meseleler değil. Gizli Kusur’un kafası kıyak dedektifi Doc (Joaquin Phoenix) bir miktar Büyük Lebowski’yi hatırlatıyor. Doc bir hippie olsa da silah kullanmayı ve kavga etmeyi bilen biri. Yine de o da Lebowski gibi manevi şeyleri hayatında paradan daha değerli görüyor. Dostluk ve aşk gibi. P.T. Anderson’ın da dediği gibi filmin asıl hikayesi Doc’un Sashta’ya aşkı. Doc ile Sashta filmin geçtiği zaman diliminde çok az birlikte vakit geçirseler de, asıl ilişkileri geçmişte kalmış olsa da, yine de filmin odağındalar. Doc’un bütün derdi Sashta’ya yardım edebilmek, belki de eski aşklarını canlandırabilmek. Bunun dışında bütün olan biten teferruat. Çok iyi çekilmiş ve çok iyi oynanmış bir film bana yeter, konusunu çok anlamasam da olur diyorsanız ‘Gizli Kusur’ iyi bir seçim. Ayrıca filmde delirmiş muamelesi yapılan ama aslında insanlaşma “kusurunu” işlemiş bir inşaatçının ağzından “barınmak bir haktır” sözcüklerini ve filmin bitiş jeneriğinin ardından 68’in ünlü sloganı “kaldırım taşlarının altında plaj var”ı görmek her gün nasip olacak şeyler değil. P. T. Anderson’ın gizli bir devrimci damarı varmış galiba.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com