Lümpenler zenginlere karşı

TARİH:  Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tarantino taifesi ustalarını çok geriden takip ediyor. 11 Eylül sonrasında “intikamcı” filmler çekmeye başlayan Tarantino da ilk dönemindeki çekiciliğini yitirdi ama Roberto Rodriguez ve Eli Roth gibilerinin apaçık faşizan eğilimlerine henüz yüz vermedi. Hoş, intikamcılığın da her zaman faşizme göz kırpan bir yanı olmuştur.

“Sin City Günah Şehri: Uğruna Öldürülecek Kadın” (bundan sonra kısaca Sin City Olarak anılacak) bir tür kara film sayılabilir. Kara filmin çizgi roman estetiğiyle harmanlanıp, yüksek teknolojiyle pişirilip önümüze sürülmüş hali. Film temelde siyah beyaz, kısmen de renkli. Siyah beyaz sadece renk paletinde egemen değil, karakterler de iyiler, kötüler olarak ayrılıyorlar. Ama iyi de kötü de şiddet konusunda farklı değil. Şiddet, Sin City’nin doğasında var. Bu son derece stilize ve fantastik bir şiddet olsa da, şiddet sonuçta. Filmdeki kadınlar iyi kalpli fahişeyle kötü kalpli fahişe yelpazesinde çeşitli noktalara serpiştirilmişler.

Film, Pulp Fiction misali, üç öyküden oluşuyor. Ama üç öykü birbirinin içine tam da geçemiyor. Ve keşke de geçmeseymiş, uzun bir film yerine, bir öykünün anlatıldığı kısa bir film yapılsaymış. O zaman, bu filmin bir keyif verme ihtimali vardı. Çünkü, Sin City’nin her şeye rağmen bir süreliğine cezbeden bir estetiği var. Ama film uzadıkça aynı tattan gına geliyor. Kadın cinselliği karşısında zayıf erkekler, entrika çeviren şehvetli kadınlar vs vs. Bir yere kadar!

Filmin bir sınıfsal öfkesi de var. Fakat bu lümpen proleteryanın öfkesi. Filmin açılışında üniversiteli zengin çocuklar sırf zevk için, bir evsizi yakmaya kalkıyor. Filmin kötü adamı senatör Roark hem çok zengin hem de nüfuzlu. Onlarla mücadele edenlerin ise hayatlarını neyle kazandıkları biraz meçhul. Biri kumarbaz, biri striptizci, biri striptizcinin badigardı vs. Zenginlere karşı lümpen proleteryanın öfkesi aşırı şiddete dayalı. Kötü ile iyinin tek bildiği şey, birbirini öldürmek.

Bu arada Rodriguez filmin tek yönetmeni değil. “300” çizgi romanlarının yaratıcısı Frank Miller da eş-yönetmen olarak iş başında. “300” romanları, sinemanın son yıllarda gördüğü en faşizan iki filme kaynaklık etti. Miller’ın kendisinden incelikli karakterler beklemek zaten mümkün değil. Bütün bunlara rağmen, Mickey Rourke ve Eva Green’in kimi zaman eğlendirdiğini söylemek lazım. Eva Green’in hem son “300” filminde hem de bunda benzer rollerde yer alması da dikkat çekici. Babalar ve oğullar arasındaki düşmanlık teması öykülerden birine az biraz psikolojik derinlik katar gibi olsa da burada da beklentimiz boşa çıkıyor. Dediğim gibi, bu filmin 15-20 dakikalık bir versiyonu yapılmalı. O çalışır. Fakat bu tayfanın artık kafasını değiştirmesi lazım. İlla “Eğleneceğiz, çok eğleneceğiz, hepsi film abi” tiradlarından da gına geldi. Evet, hepsi film ama film var, film var.

Başkalarının hayatı

TARİH: 16 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

AŞK UĞRUNA

Bu hafta iki dönem filmi vizyona giriyor: ‘Aşk Uğruna’ ve ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’. Belçikalı oyuncu Matthias Schoenaerts ‘Aşk Uğruna’da yakışıklı Nazi Alman subayını, ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’ta ise yakışıklı İngiliz çiftçi/kahyayı oynuyor. İki filmde de kadınların rolü daha önde, yakışıklı M.S. iki filmde de kadınları kazanmak için çok ama çok uğraşıyor. İki film de, edebiyat eserleri üzerine inşa edilmiş. Ama ‘Aşk Uğruna’nın kaynak kitabı çok daha hafif, çok daha Barbara Cartland tarzı bir esere benziyor filmleri kriter alırsak. Hoş, diğer film de, romanı oldukça kaba hatlarıyla anlatıyormuş duygusu verdi bana. İki kitabı da okumadım maalesef.

Aşk Uğruna’nın orijinal adı Suite Française, Fransız Suiti demek, yani bir klasik müzik eserini ifade ediyor. Başkalarının Hayatı filmini hatırlarsanız, orada da bir piyano eseri vardı; adı da İyi İnsan Sonatı’ydı. Başkalarının Hayatı’nda bir Stasi subayı, gizlice dinlediği tiyatro yazarının bu eseri çaldığını işitiyordu ve nihayetinde sanat ve sanatçılardan etkilenerek değişiyordu.

Aşk Uğruna’da piyanoyu çalan Nazi subayı, onu kapıların ardından dinleyen ise işgal altındaki evin gelini (Michelle Williams). Fransa, hiç direnmeden Nazi işgaline geçit verince, taşradaki evler, Nazi subaylarının hizmetine verilir. Bu Nazi askerler, bu evlerin en iyi odalarında kalırlar, evin ahalisine de onlara hizmet etmek düşer. Aşk Uğruna’daki Nazi subayının müzisyen oluşu, seyircilere ve evin güzel gelinine şunu söyler: Böyle güzel piyano çalan biri muhakkak iyidir, kötü olamaz! Oysa Haneke’nin La Pianiste’inde (Piyano Öğretmeni) Isabelle Huppert bize hem iyi piyanist hem de sado/mazo bir karakter olmanın pekala mümkün olduğunu göstermişti. ‘Aşk Uğruna’ güzel sanatların, güzel insanlarca icra edildiğine inanan pembe roman ruhunda bir film ne yazık ki.

Kadınlar politikanın, sosyal hayatın dışına itildiklerinden, vatan millet Sakarya ruhundan çok da etkilenmiyorlar galiba. Onlar için müstakbel cinsel eşin kendilerine nasıl davrandığı çok daha belirleyici. O dönemin kadını için Fransız bir öküz yerine, işgalci de olsa nazik ve yakışıklı bir Alman subayını tercih etmemek için mantıklı hiçbir neden olamaz. Nitekim Aşk Uğruna’nın ezik gelini de savaşta kaybolmuş eşinin yasını tutup şirret kayınvalidesini dinleyeceğine, tabii ki Nazi subayla halvet ediyor. O Nazi subay ki, bir infaz gerçekleştirirken nerdeyse ağlayacak kadar hassaslaşmaktadır, taze gelin onunla birlikte olmayacaktır da kiminle birlikte olacaktır?

Ve fakat film keşke bu sevimsiz ama radikal noktada dursa… Fransız milliyetçiliği bu kadarını kaldıramaz elbette. Nihayetinde film, bütün kötü Fransızları, bütün burnundan kıl aldırmayan, asalak rantiyeleri, sömürgen aristokratları, sayın muhbir vatandaşları ve kasabanın kaltaklarını direnen Fransa bayrağı altında birleştiriyor.

Filmin yazarının hikâyesini okuyunca şaşıracak bir şey olmadığını da görüyoruz. Irene Nemirowsky talihsiz bir kadın. Önce Sovyet devriminden kaçıp ailecek Fransa’ya geliyorlar. Yahudi bir aile Nemirowsky’ler, ama Fransa’da Katolik oluyorlar. Irene Hanım işi iyice azıtıp aşırı sağcı, faşist bir çizgiye kadar savruluyor. Savaş döneminin Nazi yardakçısı Vichy hükümetinin çizgisindeki Gringoire gazetesine yazıyor. Ama bu da Irene’i ve eşini kurtarmaya yetmiyor. Yahudi kökenleri, Fransız ve Alman faşistleri için Auschwitz’e gönderilmeleri için yeterli neden oluşturuyor. Irene’in kendi köklerinden nefret eden bir Yahudi oluşu bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü kendini sevse de, kendinden nefret etse de Yahudi Yahudi’dir faşist için.

Irene Nemirowsky ölmeden önce filme konu olan “Suite Française”yi yazmayı başarıyor. Bu eser 60 yıl kadar okunmadan kalıyor. Sonunda Irene’in kızı bu elyazmalarını bastırınca, kitap büyük bir hit oluyor, çok satıyor vb. Şimdi de filmi karşımızda. Evet, bir Yahudi tarafından yazılmış, Fransız milliyetçisi ve “en azından bir Nazi”nin hayranı romantik bir öykü bu. Filmi izlerken, başlarda “bu filmde galiba sosyalist bir mantık var, aslolan milliyet değil sınıf diyor galiba” demiştim. Sosyalizan sandığım şey, nasyonal sosyalizan çıktı desem abartmış olur muyum? Olurum. Ama olsun.

Sadizmin eski tadı yok

TARİH:  14 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

GRİNİN ELLİ TONU
‘Grinin Elli Tonu’ (GET) gördüğüm en sıkıcı filmlerden biri. Zaten kolay sıkılırım ama bu film zirveye oynuyor. Filmin kahramanlarından Anastasia Steele’in hayatındaki en büyük gizemlerden birinin ‘kıç tıpası’nın ne olduğunu öğrenmek olduğunu söylersem sanırım beni anlayacaksınız. Neymiş demeyin, gugıllayın, filmde de bu sorunun cevabı yok.

GRİNİN GİZEMİ
Evet efendim, filmin konusu kısaca şöyle: Anastasia adlı üniversite öğrencisi hanım kızımız (Dakota Johnson), Christian Grey (Jamie Dornan) adlı katli vacip yüzde 1 üyesi kapitalistle röportaj yapmaya gider. ‘Grey’ gri demek, filmin adındaki grinin gizemi burada. Grey, fallik kulesinin tepesinde somurtarak oturmak dışında bir şey yapıyor gibi gözükmemektedir. Yetim ve öksüz bir çocuğun 27 yaşında böyle bir serveti edinmesinin sırrı hanım kızımız Anastasia’yı ilgilendirmez. “Gay misiniz?”, Grey’e soracağı en “zorlayıcı” sorudur Anastasia’nın. Aslında Anastasia zaten arkadaşı hastalandığı için onun yerine röportaja gitmiştir ama film boyunca da manalı bir tek soru sormaz adama.
Sonradan Grey Bey’in sadist olduğunu öğreniriz. Grey Bey, hanım kızımızı düz bir şekilde düzmek istememektedir. Sevişmek ve çıkmak gibi şeylerle işi olmayan Grey kendi ifadesiyle kadınları sadece “düzer… sert bir şekilde”. İşin püf noktası da bu sert şeklin ne olduğudur. “Nemfoman”da Lars von Trier, sadizmin kötülüğünün banalliğini göstermişti. GET, sadizmi, gizemli, erotik ve müthiş heyecan verici bir şey olarak sunuyor. Daha doğrusu sunmaya çalışıyor ama olmuyor, beceremiyor.
Hiçbir gizemi, cinsel heyecanı olmayan, hatta dramatik bir yapısı da olmayan bir film var karşımızda. Anastasia hanım kızımız, Grey’e kayıtsız şartsız teslim olacak mı, olmayacak mı? Filmin kahramanının, üstesinden gelmesi gereken zorluk bundan ibaret. Yani, adam istediği zaman kızın kıçına tıpa takacak mı, takmayacak mı? Yahu bana ne? Bize ne?

ZAMANIN ATLI PRENSLERİ
Grey’in servetinin gözümüzü kamaştırması, Anastasia gibi bizim de, adamın sahip olduğu uçaklar, helikopterler ve arabalar karşısında dilimizin tutulması bekleniyor. Kadınların hayallerindeki beyaz atlı prens artık böyle bir şey diyor film: Artık yeni prensler genç, iyi vücutlu ve mülti milyarder kapitalistler. Aslında Grey’in Anastasia’ya yaptıkları, iş hayatında kitlelere yaptıklarının bir türevi. Ünlü Türk kodamanı Mehmet Cengiz’in dediği gibi, iş hayatında “milletin a..na koyan” Grey, Anastasia’ya da aynı muameleyi çekmekten başka bir şey hayal edememektedir. Ama film keşke bu ilişkiyi kursa.
Erotik ve sado-mazo ilişkiler anlatan ciddi ve/veya erotik filmler var. “Gündüz Güzeli”nin kırbaçlanmayı hayal eden kahramanı iyi bir örnek mesela. Nemfoman’dan zaten söz ettik. “O’nun Hikâyesi” var sonra, zamanında beni epey etkilemişti. GET’in banal bir reklam filmi estetiği içinde cinselliği sömürme çabası hiçbir işe yaramıyor. Ya da ben çok yaşlandım.

Barınma hakkı ve duman

TARİH: 9 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ:
 Birgün

GİZLİ KUSUR
Gizli Kusur’un olay örgüsünü tam olarak anlamak için sanırım filmi birkaç kez seyretmek gerekiyor. O zaman bile, bu hedefe ulaşacağınızın garantisi yok. Yönetmen Paul Thomas Anderson’un filmleri kanımca giderek daha zor anlaşılır, daha tuhaf hale geliyor. ‘Kan Dökülecek’in ikinci yarısı (artık kaçıncı dakikasından itibarense) açıkçası bana son derece tuhaf ve inandırıcılıktan uzak gelmişti. Bir önceki eseri ‘The Master’ da acayip bir filmdi. Tam olarak derdi neydi; Scientology benzeri akımların II. Dünya Savaşı sonrası ABD’sindeki yükselişi mi, savaş gazilerinin ruhsal dengelerini yitirişleri mi, bir tür baba-oğul ilişkisi içindeki iki adamı anlatmak mıydı? Her ne olursa olsun P.T. Anderson’ın filmlerinin ABD tarihiyle bir dertleri var ve ne kadar anlaşılmaz ya da manasız olurlarsa olsunlar, insanın aklında kalan imgeler sunuyorlar.

‘Gizli Kusur’un olay örgüsünü takip etmek ne kadar zor olsa da, bunu çok sorun etmezseniz film şaşırtıcı derecede iyi akıyor. Bunun sırrı filmin sahnelerinin belirli bir atmosferinin oluşu ve oyunculukların mükemmelliği.

Filmin atmosferi için “dumanlı” desem yeterlidir belki. Filmin kafa karıştırıcılığının ardında bu “dumanlı” kafanın da yeri var. P.T. Anderson filmin yapımı sırasında bir madde kullanıyor muydu bilemem ama filmin kahramanlarının kafası çoğu zaman kıyak. Anderson bu kez ABD tarihinden 1970 senesini seçmiş. 1970 sadece yeni bir on yılın başlangıcını simgelemiyor, 68 ruhunun, “flower power” ve hippie ideallerinin sonunu da simgeliyor. Charles Manson liderliğindeki çetenin Roman Polanski’nin eşi, oyuncu Sharon Tate ve diğer dört kişiyi öldürmelerinin etkisini bugünden bakınca anlamak zor olabilir. Bu cinayetler sadece bir oyuncu ve çevresinden birkaç kişinin ölümünden ibaret değildi. Bir dönemin, bir ruhun ve ölümünün de simgeleriydi. Artık hippie’lik eski masumiyetini yitirmişti. Artık insanlar kapılarını kilitleyeceklerdi, artık gülüp oynama zamanı geçmişti. Tabii, bu cinayetlerden kârlı çıkanlar muhafazakârlar ve onların düzeni oldu. Filmde hem Manson cinayetlerinden sürekli söz ediliyor hem de Los Angeles’ın geçirdiği dönüşümün yeri geldikçe altı çiziliyor. Kentsel dönüşümün, Kızılderili, siyahi ve Meksikalı azınlıkları nasıl yerinden ettiğini ve şehrin dışına sürdüğünü, LA valisi Ronald Reagan’ın önderliğindeki özelleştirmelerin sağlık sektörünü nasıl kökünden değiştirdiğini kenarından köşesinden görüyor, duyuyoruz filmde. Tabii bunlar bize başka bir filmi hatırlatıyor. Olay örgüsü en az ‘Gizli Kusur’ kadar zor olan ‘Çin Mahallesi’ni. Bu filmin, Manson cinayetlerinin mağduru Polanski’nin olması da anlamlı. Çin Mahallesi’nde de Los Angeles’ta toprağın el değiştirmesi, su kaynaklarına el konulması gibi sosyoekonomik bir arka plan vardır. Fakat Çin Mahallesi gibi Gizli Kusur’un da asıl derdi bu meseleler değil. Gizli Kusur’un kafası kıyak dedektifi Doc (Joaquin Phoenix) bir miktar Büyük Lebowski’yi hatırlatıyor. Doc bir hippie olsa da silah kullanmayı ve kavga etmeyi bilen biri. Yine de o da Lebowski gibi manevi şeyleri hayatında paradan daha değerli görüyor. Dostluk ve aşk gibi. P.T. Anderson’ın da dediği gibi filmin asıl hikayesi Doc’un Sashta’ya aşkı. Doc ile Sashta filmin geçtiği zaman diliminde çok az birlikte vakit geçirseler de, asıl ilişkileri geçmişte kalmış olsa da, yine de filmin odağındalar. Doc’un bütün derdi Sashta’ya yardım edebilmek, belki de eski aşklarını canlandırabilmek. Bunun dışında bütün olan biten teferruat. Çok iyi çekilmiş ve çok iyi oynanmış bir film bana yeter, konusunu çok anlamasam da olur diyorsanız ‘Gizli Kusur’ iyi bir seçim. Ayrıca filmde delirmiş muamelesi yapılan ama aslında insanlaşma “kusurunu” işlemiş bir inşaatçının ağzından “barınmak bir haktır” sözcüklerini ve filmin bitiş jeneriğinin ardından 68’in ünlü sloganı “kaldırım taşlarının altında plaj var”ı görmek her gün nasip olacak şeyler değil. P. T. Anderson’ın gizli bir devrimci damarı varmış galiba.

Yürüyelim arkadaşlar

TARİH:  7 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ

“Selma”, filmde bir kadının adı değil, ABD’de küçük bir kentin adı. Kentin önemi “civil rigths movement” diye adlandırılan, Siyahilerin oy hakkı mücadelesinde oynadığı rolden kaynaklanıyor. Selma, Amerikalı Siyahilerin oy hakları için büyük bir yürüyüş başlattıkları kent. Selma, Dallas’tan Montgomery, Alabama’ya kadar 1965’te gerçekleştirilen 80 km’lik bu yürüyüş, Siyahilerin oy hakkı kazanımında önemli bir rol oynuyor. Bu haftanın ikinci yürüyüş filmi ‘Yaban’ınkine göre oldukça kısa bu yürüyüş ama önemi daha büyük.

Yürüyüşün önderi Martin Luther King. King bir din adamı; Gandhi gibi King de şiddete karşı, barışçı mücadeleden yana. O dönem Amerikan Başkanı Lyndon Johnson ve Johnson, Vietnam’a bombayla ve soykırımla demokrasi getirmeye çalışıyor. FBI’ın başında ise J. Edgar Hoover denilen faşist var. Son dönemde “American Sniper” filmiyle yine faşist bir yapıta imza attığı söylenen Clint Eastwood, Edgar Hoover’ı insancıllaştıran “J. Edgar” adlı filme de imza atmıştı 2011’de.

BUGÜN GİT YARIN GEL
Johnson’la King film boyunca birkaç kez karşı karşıya geliyorlar. King, başkandan Siyahilerin oy hakkını kullanmalarını engelleyen uygulamaları durdurmasını istiyor; Johnson her seferinde zamanı değil diye geri çeviriyor. Polis ilk yürüyüşü, copla, biber gazıyla, kısacası orantısız şiddetle durduruyor. Gel de Erdoğan’a hak verme: Orantısız şiddetin kitabını yazanlar, AKP’yi nasıl eleştirir? Al birini, vur ötekine. Türk polisi hiç de yaratıcı değil; ne yaptılarsa, daha önce Batının polisi çoktan yapmış.

Amerikan polisi düşmanının kafasına kafasına vururken, Edgar Hoover ise bel altına çalışıyor. King’i karısına ispiyonlamaya, başka kadınlarla ilişkisini ifşa etmeye çalışıyor.

DEĞİŞEN NE OLUYOR?
Velhasılı kelam, sonunda kötü adamlar yeniliyor, Johnson insafa ve imana geliyor, Amerikalı Siyahiler oy hakkını kazanıyor. Kazanıyor da ne oluyor? Son seçimlerde rekor sayıda seçmen oy vermeye gitmemiş Selma’da. Zaten Amerika’da seçimlere ilgi son derece düşüktür. Çünkü al Demokratları, vur Cumhuriyetçilere. Kim kazanırsa kazansın, yoksul yine yoksuldur, zengin yine zengin. Hatta gidişata bakılırsa zengin daha zengin, yoksul daha da yoksul. Selma’da çocukların yüzde 60’ı, yoksulluk seviyesinin altında yaşıyormuş 2014’te (wsws.org). Seçimlere ilgi duymamalarının nedeni açık değil mi? Aman canım, Siyahiler oy verse ne olur, vermese ne olur diyecek değiliz. Versinler tabii ki. Hatta Obama gibi başkan da seçilsinler. Sonra da Obama, Beyaz Saray’da “Selma”ya özel gösterim yapsın, gururlansın, gert gert gerinsin. Yoksullar yine yoksul ve aç, dünya yine Amerikan bombalarıyla kan revan içinde, ne gam. Seçebiliyoruz ya, daha ne gerek bize?

‘Kuzey-Bakur’un sansürü

TARİH:  18 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beyoğlu’nda bir arkadaşıma rastladım. Sansür nedeniyle filmlerin yarışmadan çekilmesine çok üzülmüştü. Ama kızgındı da. PKK gibi bir örgütün propaganda filmi buna neden olmuştu. Buna nasıl izin verilirdi ki? Hem film yasaların istediği izni almamıştı. Yasalar herkes içindi, onların da uyması gerekirdi.

Ben de cevaplamaya çalıştım. Bir defa festivallerde herkes için aynı yasalar yürürlükte değil. Yabancı filmlerden eser işletme belgesi istenmiyor. Sadece “bazı” yerli filmlerden isteniyor.  Bir film sansürlenmek isteniyorsa, eser işletme belgesi sahibi olmadığı akla geliyor.  Festivallerde vizyona hiç girmeyecek olan bir sürü yerli film gösteriliyor. Belgesel ve kısa filmlerin çoğu bu kategoride. Bu filmler eser işletme belgesine neden ihtiyaç duysunlar? Ayrıca festivaller son dakikada başvuru yapılabilen yerler.  Won Kar-Wai’nin sabaha kadar son rötuşlarıyla uğraştığı “In the Mood for Love”ı ertesi gün Cannes’da gösterdiğini hatırlıyorum.

“Kuzey-Bakur”, PKK propagandası mı yapıyor? Diyelim ki yapıyor. Propaganda filmi ilk kez gösterilmeyecek sinemalarımızda. Bir sürü Hollywood filmi Amerikan askeri müdahalelerinin ve askeri gücünün propagandasını yapmıyor mu? “Koz” neyin propagandasını yapıyordu? “Hür Adam”? “Ülkücüler”?

Biz de karşı fikirlerimizi söyleriz!
Eğer “Kuzey” bir propaganda filmiyse beş para etmez deriz geçeriz, seyirci de gitmez zaten öyle bir filme. Biz de karşı fikirlerimizi söyleriz ya da. Benim söyleyeceklerim olacaktır bir PKK propaganda filmine. Hem de çok.

Ertuğrul Mavioğlu’nun da dediği gibi “O kamplar orada duruyor”. Bu bir gerçeklikse, benim de o gerçeklik hakkında bilgi sahibi olmaya hakkım var. Hükümet, PKK hakkında film yapmayı, PKK için eylem yapmakla bir tutuyor. Akılları bu şekilde manipüle etmek istiyor: Bir yanda kanun nizam var, diğer tarafta anarşi ve terör. Halbuki tam tersi geçerli. Bir yanda eşitsiz kanunlar, kurallar ve birilerinin diktatörce başkalarını terörize etmesi var,  diğer tarafta eşitlik, fikir özgürlüğü isteyenler.

Festivaller hükümetin umurunda mı?
Sinemacıların, Kuzey gösterilmiyorsa benim filmim de gösterilmesin tavrını çok asil buluyorum. Keza festival yönetiminin bu kararı desteklemesi de aynı asillikte. Fakat yine de üzgünüm. Benim aklıma yapılacak başka bir şey gelmiyor ama bizim için vaha niteliği taşıyan festivallerimizi birer birer yitirmek de istemiyorum. Kendimize yani filmcilere ve festivalcilere zarar vermeyen başka ne yapılabilirdi? Bilmiyorum. Keşke başka bir yol olsaydı. Hükümetin umurunda değil zaten festivallerin, yarışmaların yapılmaması. Hatta sevinçle ellerini ovuşturuyorlardır.  Zaten yıllardır İstanbul Film Festivali’ne bir alternatif yaratma çabası içindeler. Zaten yıllardır Ankara Film Festivali’ne Gökçek zerre yardım yapmaz. Bu adamlar, “Aman da festivaller yapılamıyor, eyvah” diye üzülecek değiller. Fırsat eşitliği, haksız rekabet, fikir özgürlüğü filan gibi kavramlardan yola çıkılıp, hukuki bir mücadele verilemez mi? Hukuk varsa tabii.

Festivaller bence ellerinden geleni yapıyorlar, daha fazlası intihar etmek. Onlardan bir şey beklemek yerine, başka ne yapabilirize bakalım. Belki hukuk bir işe yarar.

34. İFF: Mazeretimiz var maraziyiz biz!

TARİH:  4 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Alışamadığım bir gelenektir, film festivali yaklaşırken biz “uzmanlara” sorulur. Festivalde izlememiz gereken 5 ya da 10 film nedir, diye? Tamam, içimizde bu filmleri yabancı festivallerde izlemiş olanlar var, onlar kişisel önerilerde bulunabilir. Ama çoğumuz, festivalde gösterilecek filmleri seyretmemişizdir. Tabii ki sıradan birinden daha fazla şey okumuş ve duymuşuzdur. Ama bir filmin iyi ya da kötü olduğunu ancak seyrettikten sonra söyleyebilir insan.

Dolayısıyla ben seyretmediğim filmler için önerilerde bulunmuyor ve listeler yapmıyorum. Yaptım yapmasına geçmişte ama bu yıl yapmıyorum. İşte katalog orada. Birbirinden enteresan filmlerle dolup taşıyor. Keşke vakit ve enerjim olsa da hepsini seyretsem.

‘Sinemada İnsan Hakları’ bölümü çok cazip görünüyor. Dünyanın sorunlarını, acılarını izleyip, ne kadar duyarlı insanlarız diye avunabiliriz. Sen seyretmesen, ben seyretmesem, nasıl dolar karanlık salonlar? ‘Ulusal Yarışma’da en çok merak ettiğim film Tolga Karaçelik’in ‘Sarmaşık’ı. Nuri Bilge Ceylan çok beğenmiş, Sundance’te de yarıştı. Bakalım, inşallah dedikleri kadar vardır. Mehmet Eryılmaz’ın ‘Hazan Mevsimi’ni sevmiştim, ‘Misafir’ini de merak ediyorum, elbette. Ve de Selim Evci’nin ‘Saklı’sını merak ediyorum.

Ulusal belgeseller ya da NTV belgesellerinin hepsi merak uyandırıyor. Bir defa belgeselin kötüsü kurmacanın kötüsü gibi olmuyor. Hiç olmazsa bir şey öğreniyorsunuz. Ben öğrenmesem, sen öğrenmesen… Ama Tehcirin/soykırımın 100. Yılında Gâvur Mahallesi özellikle merakımı celbediyor.  NTV belgesellerinde ise 3 film öne çıkıyor: ‘Citizenfour’, ‘Kızıl Ordu’ ve ‘Ulusal Müze’.

‘Yılanların Öcü’nü de kaçırmamaya çalışacağım. Bir daha büyük perdede ne zaman izlemek nasip olur ki? Akbank Galaları tabii ki en pırıltılı bölüm ama onlar gelecek diye umuyoruz, acele etmiyoruz şimdi seyretmek konusunda. Raoul Peck ustanın son filmi “Haiti’de Cinayet” Pasoli’nin ‘Teoreması’ndan ilham almış. Gel de merak etme şimdi.

Mayınlı Bölge bu yıl en cazip bölümlerden biri. ‘Burgundy Dükü’nün ‘Grinin 50 Tonu’nun ağzımızda bıraktığı kötü tadı silmesini, iyi bir erotik film olmasını umuyorum. Lav Diaz’ın beş buçuk küsur saatlik filmi “Evvelden”e sanırım cesaret edemem ama aslında festivaller bu filmler için var. Bir de Ulrich Seidl var bu bölümde: “Bodrumda”. Seidllar kaçmaz, vatan bölünmez.

‘Geceyarısı Çılgınlığı’ benim için yanlış saatte. Ama gidecekler ‘Peşimdeki Şeytan’dan memnun kalacaklar gibi gözüküyor, yazılanlara bakılırsa. Aile Bağları bölümünde ise ‘İsrail Usulü Boşanma’ en dikkat çekici filmlerden biri.
Balkanlar: Ateşin Sineması bölümü bizi ilgilendirmeyecek de kimi ilgilendirecek? Osmanlı bir Balkan İmparatorluğu’ydu en çok. En şiddetli ve acı darbeyi aldığı yer de oldu. Yeni Osmanlıcılığın alıp yürüdüğü şu günlerde komşuda neler olup bitiyor? Merak etmez mi, insan.

Ama Lisandro Alonso’yu merak etmiyorum. En fazla ‘Jauja’ya giderim. Bir zamanlar Liverpool’da şansımı denemiş, sıkıntıdan patlamıştım. Yavaş sinemadan kusacağım geldi.

‘Yüzyıllık Acı’, ‘Gâvur Mahallesi’yle aynı dünyadan. Tehcir, soykırım, büyük felaket. Mutlaka seyredeceğim 2 film var burada: ‘Sessizliğin Mirası’ ve ‘Homo Politicus’.

‘Leopar’ı birkaç kez seyretmişliğim var. O kadar büyük bir film değildi kanımca ama bakalım yıllar sonra ne düşüneceğim?

Anılarına bölümü de şahane. Özellikle ‘Kentin Üzerindeki Eller’, Gezi Direnişi’nin ardından bize çok şey söyleyecek diye umuyorum. Şimdi tam zamanı bu Rosi klasiğini yeniden seyretmenin.

Ve daha yüzlerce film! Sevgili ablam Yasemin film festivaline “Maraz günleri” derdi. Akıl kârı değil hakikaten tabakları 16 gün boyunca açık büfeden tıka basa doldurup, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yemek. Ne yediğimizi anlamayacağız yine. Ama mazeretimiz var, maraziyiz biz. Bütün sinema hastalarına 34. İstanbul Film Festivali kutlu olsun!

Tilki değil Kurt Kapanı

TARİH:  31 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

FOXCATCHER TAKIMI 

Bazı filmler insanı şaşırtıyor. Hem çok kapsayıcı bir hikâye anlatıyorlar hem de dağınık ve yüzeysel olmuyorlar. Foxcatcher Takımı bu ender filmlerden… İçinde sportif ve kardeşlerarası rekabet, sınıfsal eşitsizlik, delilik, sermaye ve devlet ilişkileri, burjuvazinin gizemsiz iticiliği, kısacası hayata dair birçok şey var.
‘Yaşanmış’ bir hikâyeden uyarlanmış film: Güreşçi Schultz kardeşlerle, Amerika’nın en zengin adamlarından John E. du Pont’un (Steve Carell) ilişkisini anlatıyor. Kardeşlerden büyük olan Dave (Mark Ruffalo) evli, çocuk sahibi ve olgun olan. Mark (Channing Tatum) ise öfkeli ergen ruhundan çıkamamış, içine kapanık ve çocuksu olan. İki kardeş de güreşte çok iyiler. Dünya ve Olimpiyat şampiyonu olabilecek kadar iyiler.

ÇÖZÜM PARA VE NÜFUZ
John du Pont ise DuPont Kimya Şirketi’nin sahiplerinden. DuPont firması barut üretimiyle işe başlamış, atom bombasından naylona her şeyi üretmiş. Du Pont’lar ordudan ya da polisten bir şey istedi mi, emir addediliyor. Zırhlı ve makineli tüfekli bir savaş aracı almak bile John du Pont için sorun değil. Para ve nüfuz her şeyi çözermiş gibi görünüyor du Pontlar için. Ama John du Pont ne arkadaş edinebilmiş ne de annesinin takdirini kazanabilmiş biri. John’un avam sporu güreşe merakı annesinin hoşuna gitmiyor. Annesinin at merakı da John’un. Annenin ilgisini çekmek ve onun atlarının başarılarını sürklase etmek John’un hayallerinden biri.
Ama neden güreş? Belki de John’un en çok eksikliğini çektiği şey insani temas, tenin tene değmesinin duygusu. Aristokrat ruhlu annesinin ona sağlayamadığı şey tam da bu. John’un, annesinin safkan atlarından nefretinin ve güreş merakının ardında böyle şeyler var. John’un hayallerinden biri de Amerikan milliyetçiliğinin takdirini kazanmak; Foxcatcher takımıyla vatanına, milletine Olimpiyat altını kazandırmak. Du Pontlar Amerikan sağının tipik temsilcileri…

YENİ BİR BABA FİGÜRÜ
John du Pont, babasının çiftliğinde Foxcatcher Takımı’nı kuruyor ve Mark Schultz’u da takıma transfer ediyor. Mark’ın abisi Dave’le karmaşık bir ilişkisi var. Mark, kendisi için bir baba figürü de olan Dave’e muhtaç ama bir yandan da abisinin gölgesinden çıkıp kendi ayakları üstünde durmak istiyor. Mark, John’un yanında bağımsızlığını bulacağını sanıyor ama aslında bulduğu yeni bir baba figüründen başka bir şey değil. Üstelik bu yeni baba figürü eskisinden de anlayışsız ve otoriter.
Mark’la John du Pont arasında sanki cinsel bir şeyler de gelişiyor. Mark’ın saçlarını boyaması sanki bir şeylere işaret ediyor ama film daha fazlasını ifşa etmiyor.
Mark’ın kontrolden çıkması üzerine John du Pont parası neyse verip Dave Schultz’u da takıma kazandırıyor.  Bu kez iki baba figürü Mark’ın velayeti üzerinde rekabete başlıyorlar. Ve olaylar trajik bir sona doğru ilerliyor.
“Foxcatcher Takımı” son derece iyi çekilmiş, çok iyi oynanmış, durağan ama tuhaf bir gerilimi de olan orijinal bir film. Belki biraz fazla soğuk, kusuru bu. Cinsellik eksik, imanın ötesinde bir şeyler daha olsa keşke. Ama bütün bunların ötesinde Foxcatcher Takımı yılın belki de en iyi filmi. Şimdiden bunu söyleyebilirim. Kaçırmayın.

At, avrat, silah: Amerikan azizinin 3 aksesuvarı

TARİH:  24 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

BENİM KOMŞUM BİR MELEK

Filmin orijinal adı St. Vincent yani Aziz Vincent. Azizin en kısa tanımı da şuymuş filme göre: Hayatını, dünyayı daha iyi bir yer yapmaya adayan kişi. Oysa filmin azizi Vincent’i Bill Murray oynuyor. Bill Murray hemen hemen her zaman kendini oynadığından, ortada bir çelişki olduğu zaten oyuncunun kariyerini izleyenlerce hemen saptanan bir durum. “Aziz? Bill Murray? Nasıl yani?”
Film bildik bir şemaya oturuyor. Bu şemada asosyal bir adamla sevimli bir çocuk konjonktür gereği bir arada olurlar. Çocuğun bir baba figürüne ihtiyacı vardır. Adamınsa kalbinin buzlarını çözecek sevgiye. Başlangıçta sürtüşseler de adam, zamanla baba rolünü üstlenecek ve herkes muradına erecektir.

ADAM KÖTÜ İŞTE…
Bill Murray’in Vincent’i filmin asosyal ihtiyarı. Asosyal ve mizantrop (insansevmez). İçki-sigara onda, kumar onda, fuhuş onda. Vincent’te düzgün tek bir özellik bile yok. Bunu söylemek için ahlakçı bir pencereden bakmak gerekmiyor. Ne kimse onu seviyor, ne de o kimseyi. Adam kötü işte. Başkalarını umursadığına dair hiçbir işaret yok. Kendisini de umursuyor gibi durmuyor zaten.

FİLMDE ÜÇ BAŞLIK
Başlıktaki 3 aksesuvara baktığımızda ne görüyoruz?
At: Vincent at yarışlarına meraklıdır. Ama kaybeden ata oynar genelde. İstisnalar olsa da kural olarak, durum böyledir.
Avrat: Vincent’in altın kalpli bir Rus fahişeyle (Naomi Watts) ilişkisi vardır. Rus avrat hamiledir ve striptiz şovları da yapmaktadır. Fahişe dediysem de, kadının Vincent dışında başka bir erkekle ilişkisini görmeyiz. Vincent’in özel fahişesi gibidir.
Ama Vincent’in bir kadını daha vardır. Bu asıl kadın, maalesef hafızasını yitirmiştir ve bakım evinde kalmaktadır. Vincent karısının en iyi hizmeti alması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz. Vincent, bizi ilk burada ters ters köşeye yatırır. O aslında seven, hassas bir erkektir. Oysa biz onu fahişelerle yatan, katı kalpli ve aşırı maço biri sanıyorduk.
Silah: Vincent, dünyayı daha iyi bir yer yapmak için gerçekten de çaba harcamış, hayatını riske atmıştır bu uğurda. Vincent, Vietnamlılara ölüm saçmıştır! Milyonlarca Vietnamlı’nın ölümünde ve Vietnam doğasının tahribinde onun da katkısı vardır. Bir azizden daha başka ne beklenebilir ki? Yattık mı yine ters köşeye?

SAVAŞIN ÖVGÜ DOLU ANISI
Amerika, artık Vietnam Sendromu’nu geride bırakmaya kararlı. Eskiden, Vietnam’da ne işleri olduklarını sorgulamasalar da, yine de işin kahramanlık boyutunu şüpheyle karşılayan, savaşın Amerikan ruhunda açtığı yaralara bakan filmler yaparlardı. Vietnamlılar arka fonda kalsalar da filmde gözükebilirlerdi. “Benim Komşum Bir Melek”te savaş sahnesi yok zaten, savaşın koltuk kabartan anısı var. Hiç görünmeyen Vietnamlı için kullanılan sözcük ise “düşman”, o kadar. Vietnam içinde düşmanların yaşadığı bir ülkeymiş, kahraman Amerikan askeri de gidip orada düşmanı öldürmüş.
Bu kadarı da fazla dedirten başka bir şey de Vietnam’da savaşmamak için hapiste yatmayı göze almış olan Muhammed Ali’nin bu kahramanlık anlatısının içine yedirilmesi. Amerikan tarihinin yeni revizyonist versiyonu böyle. Genç kuşaklar ne bilecekler ki zaten?

OH NE GÜZEL DÜNYA!
Film siyasete dair böyle sağcı bir mesaj verirken, kadın erkek rollerine bakışında da farklı bir tavır izlemiyor. Erkek dediğin, içer de sıçar da, sever de döver de. Aziz olmak için klasik bir erkek olmak yeter de artar. Öyle diğerkâmcılık filan gibi özelliklere gerek yoktur. Kapitalist, ataerkil toplumun tipik erkeği bizatihi bir azizdir. Kadınlara düşen rol ise hemşirelik (oğlanın annesi), orospuluk (Rus kadın) ve ev işçiliğidir (yine Rus kadın). Bir de ağzı var dili yok asıl kadını (Vincent’in bakım evindeki eşi) bu tabloya eklersek, yeme de yanında yatlık bir tablo çıkar ortaya. Oh, ne güzel dünya! Hepimiz Vincentiz, hepimiz aziziz!

Sarıgül usulü belediyecilik: Önce bir dövelim bakalım vazgeçiyor mu?

TARİH:  21 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

15 yıldır Beşiktaş’a bağlı Levent’te oturuyorum. Levent Kültür Merkezi evime yürüme mesafesinde. Bu merkez 2000’li yılların başında günde 4 seans vizyon filmi gösteren bir sinema olarak çalışıyordu. Ali Kader Erol’un yönetiminde mahallelinin buluşma noktası haline de gelmişti. Söylemekten hicap duyuyorum ama belediye o dönem ANAP’taydı.

Belediye sonra CHP’ye geçti ve Levent Kültür Merkezi yıllar süren bir sessizliğe gömüldü. İsmail Ünal yönetiminin ilk yıllarında neredeyse hiç faaliyet olmadı ve film gösterilmedi desem yeridir. Varsa da o kadar azdı ki dikkate almaya değmez.  Ama CHP belediyesi sinemaya Onat Kutlar Salonu adını vermeyi ihmal etmemişti; görüntü vardı ama ses yoktu. Ünal yönetimin son birkaç yılı içinde Yeni Sinema Hareketi’nin girişimiyle salonda bir canlılık başladı. Günde 2 kez film gösterimleri yapılıyordu. Her cuma akşamı bir Türk filmi vizyona giriyor ve ilk gece filmin yönetmeni ve oyuncuları da salona gelip, izleyicilerle sohbet ediyorlardı. Ayrıca her çarşamba belgesel filmler de gösteriliyordu. Fena değildi yani durum, seyirci salona geri dönmüştü. Üstelik bütün bu gösterimler bedavaydı. 2000’lerin başındaki canlılık yakalanamasa da, yarı kapasiteyle çalışsa da büyük ilerleme vardı. Sorunlar gerçi hâlâ büyüktü. Profesyonel gösterim koşulları sağlanmamıştı, DCP teknolojisi yoktu, filmler bluray’den ya da dvd’den gösteriliyordu. Ses ve görüntü kaliteli değildi. Salonda wi-fi hizmeti de yoktu vs.

Fakat artık bunları da arayacağız çünkü Levent Kültür Merkezi, Yeni Sinema Hareketi’yle anlaşmasını yenilemedi. Ne olduysa oldu, film gösterimleri durduruldu. Çarşamba akşamları belgesel gösterimleri devam ediyor, bir de engellilere yönelik film gösterimleri olacak. Ama sinemanın asıl faaliyeti sona erdi. Yani artık günde 2 seans Türk filmi gösterimi yok Levent’te. Onat Kutlar Sinema Salonu yine ilk günlerindeki sessizliğine bürünecek.

SÖZLEŞME NEDEN YENİLENMEDİ?
Belediyede özel kalemde çalışan ve sinemadan sorumlu Görkem Kızılkaya bana salonun yıkılıp yeniden yapılma ihtimalinden söz ettiğinde karanlık bir geleceğin bizi beklediğini sezmiştim. Merkezin derslik olarak hizmet vereceğini de ilk ondan duymuştum. Daha sonra Yeni Sinema Hareketi’nden belediyenin sözleşmeyi yenilemediğini öğrendim. Nedeni açıklanmamıştı. En son olarak da merkez çalışanlarından biri bu hafta itibarıyla film gösterimlerinin sona ereceğini söyledi.

Belediye’yi aradım ve ne olup bittiğini öğrenmek istediğimi söyledim. Beni Perihan Uyar diye birine bağladılar. Perihan Uyar, bunları nereden uydurduğumu, film gösterimlerinin sürdüğünü, internette araştırma yapsam zaten öğreneceğimi gayet kaba bir üslupla söyledi. Peki bu derslik hikâyesi neydi? Rotary Kulüp’le bir anlaşma yapıldığı söyleniyordu. O anlaşmayı Perihan Uyar kendisi yapmıştı ama ne ders verileceği belli değildi! Salak yerine konulmaya devam ediliyordum. Bunu kendisine söylediğimde, “Siz film gösterimleri sürecek mi diye sormuştunuz, diğer konulara cevap vermek zorunda değilim, film gösterimleri sürüyor ve sürecek, iyi günler” deyip, telefonu suratıma kapadı! Bırakın gazeteci olarak, yuttaş olarak da semtimdeki sinemada ne olup bittiğini öğrenmeye hakkım yoktu.

Perihan Uyar istiyorsam Görkem Bey’le de görüşebileceğimi söylemişti. Ben de zaten onunla konuştuğumu söyledim kendisine. Ama Uyar’dan sonra Görkem Bey’i yeniden aradım. Bildiklerim doğruydu. Film gösterimleri sona ermişti. Nedenini anlayabilmiş değilim hâlâ. Görkem Bey, Rotary Kulüp’le de bir şeyler yapılacağını ama bunu Perihan Hanım’ın bilebileceğini söyledi.

BECERİSİZLİK ÖRTBAS EDİLİYOR
Bu yazdıklarımdan Perihan Uyar’la aramızda geçen konuşmanın ruhunu anlatabildiğimden emin değilim. Tam anlamıyla olan şuydu: Kendisinin gücü/ iktidarı temsil ettiğini düşünen biri yani Perihan Uyar, haddini bilmeden soru soran vatandaşı yani beni azarlıyordu. “Sana, film gösterimleri devam ediyor dediysem, ediyordur! Kim ne demişse yalan söylemiştir ya da bilmiyordur. Ayrıca Rotary Kulüp’le ne anlaşma yapıldığı seni ilgilendirmez!” Perihan Uyar’ın tavrının ruhu bu, sözleri tamı tamına bunlar olmasa da! Maruz kaldığım davranış Sarıgül Junior’un Şişli’de adam dövdürmesinin biraz daha uygarı. Sarıgül ekolü belediyeciliğe hoş geldik! İnsan ister istemez ya birilerinin bir beceriksizliği örtbas edilmek isteniyor ya da bir çıkar çarkının açığa çıkmasındanmı korkuluyor diye düşünüyor. Bu kabalığın ve saldırganlığın başka bir açıklaması gelmiyor aklıma. Sıradan bir memur olan Perihan Uyar bu cüreti nerden buluyor? Neye güveniyor da karşısındaki gazeteciyi sindirmeye kalkıyor?

CHP eski İstanbul İl Eski Başkanı, yeni milletvekili aday adayı Oğuz Kaan Salıcı’ya da bir sorum var. Salıcı, il yönetimi olarak belediye seçimleri öncesinde anketler yaptırdıklarını, anketlerde hangi aday adayı daha fazla oy alacak görünüyorsa seçimlerde onun aday gösterileceğini söylüyordu.  Av. Murat Hazinedar bu anketlerde açık ara önde mi gidiyordu da Beşiktaş Belediyesi için CHP’nin adayı yapıldı? Eğer öyleyse Beşiktaş halkı Hazinedar beyi nereden tanıyordu da kendisini tercih etti? Hem bir Beşiktaşlı olarak merak ediyorum, hem de sinemasını kaybetmiş bir film eleştirmeni olarak bilmek istiyorum. Ben, şimdiden Hazinedar yönetiminin işbaşına gelmesinden mutsuzum çünkü. Kalıcı’nın da bir temsilcisi olduğu egemen CHP ideolojisi, CHP’yi kendisinin de sağında kadrolara teslim etti. Manav mantığıyla ne satarsa onu üste koyalım, sonra kendimiz de altından çıkarız diye bakıyorlar. Ama görünen o ki, üstteki “parlak” sandıkları ürünlerin altında yok olup gidecekler.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com