Telekinezi yine iş başında!

TARİH:  9 Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

LUCY
Efendim neymiş? Beynimizin yüzde 10’unu kullanabiliyormuşuz. Yüzde 20-30’unu kullansak maddeyi harekete geçirebiliyor, başkalarını kontrol edebilir hale gelebiliyor muşuz. Neyle? Beyin gücüyle! Yani düşünceyle! Bu safsatayı bilimselmiş gibi gösteren bir film Lucy. Beynimizin yüzde yüzünü kullandığımızda ise ne oluyormuş biliyor musunuz? Affedersiniz, tanrı oluyormuşuz (tövbe, tövbe). Maddeden sıyrılıp safi idea haline geliyor, teknoloji ilerlediği için de 10 emri tabletlere kazımak yerine bir flash bellek olarak insanın hizmetine sunuyormuşuz.

SÜPER KAHRAMAN LUCY
Lucy özünde bunları söylüyor ama tabii bir macera filmi kalıpları içinde. Filme adını veren Lucy (ki bu aynı zamanda ilk insansının fosiline verilen ad) sevgilisinin üçkağıdına gelerek kurye konumuna düşen bir genç kadın. Kore mafyası, Lucy’nin (Scarlett Johansson) karın boşluğuna yeni üretilen bir ilacı yerleştirir. Ama aldığı bir darbe sonucunda Lucy’nin karnındaki torba patlar ve ilaç genç kadının kanına karışır. İlacın etkisiyle Lucy’nin beyin fonksiyonları inanılmaz bir hızla gelişir. Lucy  tele-kinetik güçleri olan bir süper kahramana dönüşür. Yabancı mihraklar Lucy’den Tayyip Erdoğan’ı öldürmesini istese de, o buna yanaşmaz (Şaka, şaka! Naber jöleli? Var mı yeni fantazi?)
İşte böyle bir film Lucy. Luc Besson’dan beklenebilecek düzeysizlikte bir macera filmi. Yine malı götürecek.

Sarıgül usulü belediyecilik: Önce bir dövelim bakalım vazgeçiyor mu?

TARİH:  21 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

15 yıldır Beşiktaş’a bağlı Levent’te oturuyorum. Levent Kültür Merkezi evime yürüme mesafesinde. Bu merkez 2000’li yılların başında günde 4 seans vizyon filmi gösteren bir sinema olarak çalışıyordu. Ali Kader Erol’un yönetiminde mahallelinin buluşma noktası haline de gelmişti. Söylemekten hicap duyuyorum ama belediye o dönem ANAP’taydı.

Belediye sonra CHP’ye geçti ve Levent Kültür Merkezi yıllar süren bir sessizliğe gömüldü. İsmail Ünal yönetiminin ilk yıllarında neredeyse hiç faaliyet olmadı ve film gösterilmedi desem yeridir. Varsa da o kadar azdı ki dikkate almaya değmez.  Ama CHP belediyesi sinemaya Onat Kutlar Salonu adını vermeyi ihmal etmemişti; görüntü vardı ama ses yoktu. Ünal yönetimin son birkaç yılı içinde Yeni Sinema Hareketi’nin girişimiyle salonda bir canlılık başladı. Günde 2 kez film gösterimleri yapılıyordu. Her cuma akşamı bir Türk filmi vizyona giriyor ve ilk gece filmin yönetmeni ve oyuncuları da salona gelip, izleyicilerle sohbet ediyorlardı. Ayrıca her çarşamba belgesel filmler de gösteriliyordu. Fena değildi yani durum, seyirci salona geri dönmüştü. Üstelik bütün bu gösterimler bedavaydı. 2000’lerin başındaki canlılık yakalanamasa da, yarı kapasiteyle çalışsa da büyük ilerleme vardı. Sorunlar gerçi hâlâ büyüktü. Profesyonel gösterim koşulları sağlanmamıştı, DCP teknolojisi yoktu, filmler bluray’den ya da dvd’den gösteriliyordu. Ses ve görüntü kaliteli değildi. Salonda wi-fi hizmeti de yoktu vs.

Fakat artık bunları da arayacağız çünkü Levent Kültür Merkezi, Yeni Sinema Hareketi’yle anlaşmasını yenilemedi. Ne olduysa oldu, film gösterimleri durduruldu. Çarşamba akşamları belgesel gösterimleri devam ediyor, bir de engellilere yönelik film gösterimleri olacak. Ama sinemanın asıl faaliyeti sona erdi. Yani artık günde 2 seans Türk filmi gösterimi yok Levent’te. Onat Kutlar Sinema Salonu yine ilk günlerindeki sessizliğine bürünecek.

SÖZLEŞME NEDEN YENİLENMEDİ?
Belediyede özel kalemde çalışan ve sinemadan sorumlu Görkem Kızılkaya bana salonun yıkılıp yeniden yapılma ihtimalinden söz ettiğinde karanlık bir geleceğin bizi beklediğini sezmiştim. Merkezin derslik olarak hizmet vereceğini de ilk ondan duymuştum. Daha sonra Yeni Sinema Hareketi’nden belediyenin sözleşmeyi yenilemediğini öğrendim. Nedeni açıklanmamıştı. En son olarak da merkez çalışanlarından biri bu hafta itibarıyla film gösterimlerinin sona ereceğini söyledi.

Belediye’yi aradım ve ne olup bittiğini öğrenmek istediğimi söyledim. Beni Perihan Uyar diye birine bağladılar. Perihan Uyar, bunları nereden uydurduğumu, film gösterimlerinin sürdüğünü, internette araştırma yapsam zaten öğreneceğimi gayet kaba bir üslupla söyledi. Peki bu derslik hikâyesi neydi? Rotary Kulüp’le bir anlaşma yapıldığı söyleniyordu. O anlaşmayı Perihan Uyar kendisi yapmıştı ama ne ders verileceği belli değildi! Salak yerine konulmaya devam ediliyordum. Bunu kendisine söylediğimde, “Siz film gösterimleri sürecek mi diye sormuştunuz, diğer konulara cevap vermek zorunda değilim, film gösterimleri sürüyor ve sürecek, iyi günler” deyip, telefonu suratıma kapadı! Bırakın gazeteci olarak, yuttaş olarak da semtimdeki sinemada ne olup bittiğini öğrenmeye hakkım yoktu.

Perihan Uyar istiyorsam Görkem Bey’le de görüşebileceğimi söylemişti. Ben de zaten onunla konuştuğumu söyledim kendisine. Ama Uyar’dan sonra Görkem Bey’i yeniden aradım. Bildiklerim doğruydu. Film gösterimleri sona ermişti. Nedenini anlayabilmiş değilim hâlâ. Görkem Bey, Rotary Kulüp’le de bir şeyler yapılacağını ama bunu Perihan Hanım’ın bilebileceğini söyledi.

BECERİSİZLİK ÖRTBAS EDİLİYOR
Bu yazdıklarımdan Perihan Uyar’la aramızda geçen konuşmanın ruhunu anlatabildiğimden emin değilim. Tam anlamıyla olan şuydu: Kendisinin gücü/ iktidarı temsil ettiğini düşünen biri yani Perihan Uyar, haddini bilmeden soru soran vatandaşı yani beni azarlıyordu. “Sana, film gösterimleri devam ediyor dediysem, ediyordur! Kim ne demişse yalan söylemiştir ya da bilmiyordur. Ayrıca Rotary Kulüp’le ne anlaşma yapıldığı seni ilgilendirmez!” Perihan Uyar’ın tavrının ruhu bu, sözleri tamı tamına bunlar olmasa da! Maruz kaldığım davranış Sarıgül Junior’un Şişli’de adam dövdürmesinin biraz daha uygarı. Sarıgül ekolü belediyeciliğe hoş geldik! İnsan ister istemez ya birilerinin bir beceriksizliği örtbas edilmek isteniyor ya da bir çıkar çarkının açığa çıkmasındanmı korkuluyor diye düşünüyor. Bu kabalığın ve saldırganlığın başka bir açıklaması gelmiyor aklıma. Sıradan bir memur olan Perihan Uyar bu cüreti nerden buluyor? Neye güveniyor da karşısındaki gazeteciyi sindirmeye kalkıyor?

CHP eski İstanbul İl Eski Başkanı, yeni milletvekili aday adayı Oğuz Kaan Salıcı’ya da bir sorum var. Salıcı, il yönetimi olarak belediye seçimleri öncesinde anketler yaptırdıklarını, anketlerde hangi aday adayı daha fazla oy alacak görünüyorsa seçimlerde onun aday gösterileceğini söylüyordu.  Av. Murat Hazinedar bu anketlerde açık ara önde mi gidiyordu da Beşiktaş Belediyesi için CHP’nin adayı yapıldı? Eğer öyleyse Beşiktaş halkı Hazinedar beyi nereden tanıyordu da kendisini tercih etti? Hem bir Beşiktaşlı olarak merak ediyorum, hem de sinemasını kaybetmiş bir film eleştirmeni olarak bilmek istiyorum. Ben, şimdiden Hazinedar yönetiminin işbaşına gelmesinden mutsuzum çünkü. Kalıcı’nın da bir temsilcisi olduğu egemen CHP ideolojisi, CHP’yi kendisinin de sağında kadrolara teslim etti. Manav mantığıyla ne satarsa onu üste koyalım, sonra kendimiz de altından çıkarız diye bakıyorlar. Ama görünen o ki, üstteki “parlak” sandıkları ürünlerin altında yok olup gidecekler.

Canavarın adı var: Sermaye, din ve devlet

TARİH:  17 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

LEVIATHAN
(Bu yazı filme dair sırları açık etmektedir. Filmi seyretmeniz tavsiye olunur. Yazıyı okumasanız da olur.)

Geçtiğimiz haftalar içinde İstanbul Müftülüğü, cuma günü camiilerde okunması için bir hutbe hazırladı. Hutbede iş cinayetlerini önlemek için alınacak tedbirlerde ölçülü olunması gerekir deniyordu: “Bu husustaki aşırılık Yüce Allah’a güveni sarsan bir davranış haline dönüşür.”
Bu ne demekti? Patron, işçinin güvenliği için az bir para harcasa yeter, ondan işçinin hayatına tam bir güvence sağlayacak masraflara girmesini beklemeyin. Maliyet artarsa patronunuz yeterince kâr edemez. İşçinin ölümü, maliyet açısından, güvenlik önlemi almaktan daha ucuza geliyorsa, işçiler ölecektir ya da iyi ihtimalle Allah koruyacaktır onları. İşinizin fıtratında ne varsa kabul edin!

İŞÇİLER PATRONA EMANET
Müftülük özünde bunu söylüyordu. İşçi sağlığını aslında Allah’a değil
patrona emanet ediyordu. Tıpkı kilisenin tarih boyunca sermayenin yanında yer alması gibi, cami de sermayenin yanında saf tuttu.
Bu girişin filmimizle alakası şu: Rusya’da deniz kıyısındaki bir kasabada belediye başkanı kendisine bir “saray” yaptırmak istemektedir. Sarayını yaptıracağı yerde ise alt-orta sınıf bir adamın, Kolya’nın evi vardır. Mahkemeden, evin istimlak edilmesi için karar çıkartmak, tereyağından kıl çekmek kadar kolaydır belediye başkanı için. Ev, gerçek fiyatının beşte biri gibi bir miktara kamulaştırılacak, sonra da başkana peşkeş çekilecektir. Ama Kolya inatçıdır, hemen teslim olmayacaktır. Moskova’dan avukat arkadaşı Dimitri’yi yardıma çağırır. Dimitri, belediye başkanının yasadışı işlerine dair deliller içeren bir dosyayla çıkagelir. Belediye başkanının pis işleri arasında cinayet dahi vardır. Dimitri bu dosyayla belediye başkanına şantaj yapar. Başkanı bu yolla evi gerçek fiyatından satın almaya ikna edeceğini ummaktadır. Ama Dimitri’nin hesap etmediği bir desteği vardır belediye başkanının. Kilisenin papazı, belediye başkanına kendini toplamasını öğütleyecek, ona, muhtaç olduğu ruhani kudreti bulmada yardımcı olacaktır.

SÖMÜRÜ İLİŞKİLERİ
Fakat film sermaye-devlet-din (kilise) üçlüsünün sıradan bireyi, vatandaşı nasıl sömürdüğünden başka şeyler de söylüyor. Kolya’nın ikinci eşi Lilya ve Kolya’nın ilk eşinden olan oğlu Romka da filmin önemli kahramanları arasındalar. Sürpriz bir şekilde öğreniyoruz ki, Dimitri ile Lilya arasında uzun zamandan beri sürmekte olan bir ilişki vardır. Dimitri, Moskova’dan Kolya’ya yardım için mi gelmiştir, yoksa Kolya’nın karısıyla yatmak için mi? Dimitri, belediye başkanının eli kanlı bir katil olduğunu da bilmektedir. Elindeki dosyaya nasıl olmuş da bu kadar güvenmiştir?
Kolya’nın oğlu Romka ise, üvey annesi Lilya’yla kanlı bıçaklıdır. Ama Romka’nın asıl derdi belki de babasıyladır. Romka, klasik ödipal karmaşa formülüne uygun biçimde üvey annesiyle yatmak ve babasını devreden çıkarmak mı istemektedir? Sonuçta olanlar başarılı olduğunu da göstermiş midir?

DEVLET İÇİN BİR METAFOR
Kolya bu acımasız dünya içinde o kadar naif kalmaktadır ki, hayatta kalması bir mucizedir. O kaybedenin (loser’ın) sinemada gördüğümüz en mükemmel örneklerinden biridir. Leviathan da sinemada gördüğümüz en karamsar filmlerden biri. Leviathan, İncil’de adı geçen korkunç, devasa bir deniz canavarı. Hangi çılgın ona zincir takabilir ki? Leviathan aynı zamanda muhafazakâr düşünür Thomas Hobbes’un devlet için kullandığı bir metafor. Leviathan’la uğraşan, kelimenin her anlamıyla yenileceğini bilmelidir der gibi film.

GÜVEN DUYGUSU MEÇHUL
Ne öz oğul, ne sevgili-eş, ne askerlik arkadaşı, ne de devlet: Kolya’nın sonuna kadar güveneceği hiç kimse yoktur. Evet, hayat bazen böyle olabilir. Ama karanlığa bu kadar bakmak iyi değil. Ne demişler: Sonra karanlık da size bakmaya başlar! Leviathan’a bu nedenle çok iyi bir film diyemiyorum. Evet, çok iyi oynanmış. İçinde yaşadığımız karanlık çağa, devlet-sermaye-din üçlüsünün birey üzerinde kurduğu korkunç düzene sağlam ve gerçekçi, bir bakış var. Olay Rusya’da geçiyor ama Türkiye’de de geçiyor, ABD’de de. Her yerde neredeyse, durum böyle.

BEĞENDİM AMA SEVMEDİM
Filmin görsel, işitsel estetiği de üst düzeyde. Fakat Dimitri karakteri, Dimitri-Lilya ilişkisi ve olayların akışı bana her zaman ikna edici gelmedi. Evet, Leviathan’ı kaçırmayın. Ben çok beğendim ama o kadar sevmedim. Zivyagintsev’in bu dördüncü filminin Cannes’da en iyi senaryo ödülü aldığını ve yılın en iyileri listelerinde başa güreştiğini de hatırlatayım.

‘O an’ı avlamak

TARİH: 18 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ:
Birgün

TOPRAĞIN TUZU

Öncelikle Toprağın Tuzu’nun yanlış bir çeviri olduğunu belirteyim. Toprağın tuzu “Matta’ya Göre İncil”den kaynaklanan, İsa’nın balıkçı ve köylülere hitaben söylediği ve “Siz bu toprağın efendilerisiniz” gibi bir anlamı olan bir terim. Ama evet, kelimesi kelimesine çevirirseniz, “toprağın tuzu”, “salt of the earth”ün doğru karşılığı. Ne yazık ki Türkçe’de bir anlam ifade etmiyor. Miyazaki’nin “Spirited Away”i de “Ruhların Kaçışı” gibi anlamsız bir çeviriyle oynamıştı. Oysa “Spirited Away”in “toz olup gitmek” gibi bir anlamı vardı.

Wim Wenders bir süredir, kurmaca filmlerden çok belgeselleriyle daha çok dikkat çekiyor. Wenders’in asıl parlak dönemi 70’ler ve 80’lerde kaldı. Ama yönetmen yine de çoğu biyografik olan belgeselleriyle adını unutturmamayı başarıyor. ‘Toprağın Tuzu’ da biyografik bir belgesel. Brezilyalı fotoğrafçı Sebastiao Salgado’nun hayatını ve eserlerini anlatıyor. Salgado bir süre Fransa’da ekonomist olarak çalışmış, sonra fotoğrafçı olmaya karar vermiş. Brezilya altın madenlerinde çektiği fotoğraflarla ünlenmiş. Bu fotoğraflar Salgado’nun hala en bilinen çalışmaları. Sırf bu madenlerin fotoğraflarını görmek için bile ‘Toprağın Tuzu’na gidilir. Devasa bir çukurda binlerce insanın harıl harıl çalıştığı bu madenler akla cehennemden, Babil Kulesi’ne ve Mısır piramitlerine kadar başka benzeri olmayan hayali ve gerçek mekanları akla getiriyor.

Salgado varlıklı bir çiftlik sahibinin oğlu olarak ormanlık bir bölgede büyümüş. Babası, galiba, 8 çocuğunu eğitirken ormanı, keresteye dönüştürüp satmış. Gerçi filmde ormanın yok oluşu kuraklığa bağlanıyor ama babanın kereste ticareti yaptığı bilgisi de arada geçiyor. Salgado, dünyanın sorunlu birçok bölgesinde dolaşıp, açlığın ve savaşın dehşetini fotoğrafladıktan sonra insanlıktan umudunu kesip, baba ocağına dönüyor ama yine boş durmuyor. Hayvanların ve modernitenin nimetlerinden uzak kalmış ilkel kabilelerin fotoğraflarını çekerek fotoğrafçılığı sürdürüyor. Ve eşi Lelia’nın da büyük katkılarıyla çölleşmiş araziyi yeniden ormanlaştırarak hayatına yeni bir anlam buluyor.

‘Toprağın Tuzu’ yüzeyde seyreden bir film. Savaş fotoğrafçılığı üzerine mesela Susan Sontag’ın başlattığı tartışmalara hiç girmiyor. “Bu fotoğrafların işlevi nedir” sorusunu sormuyor. Ben fotoğrafçılığı, avcılığa benzetirim. Görüntü avcılığının, hayvan avlamaya benzer bir yanı var sanki. O anı ele geçirmek, o ana sahip olmak gibi… Filmin bu gibi sorularla işi yok.

Keza Sebastiao’nun hep evden uzakta oluşunun baba-oğul arasında nasıl bir etkisi olduğu da tartışılmıyor. Ya da bu ayrılıkların, karı-koca arasındaki etkisi sanki hiç yokmuş hissi ediniyoruz. Oysa Sebastiao’nun hem karısı hem de oğlunun filmde önemli yeri var. Hatta oğul Salgado, filmin eş-yönetmeni ama herkes gibi ben de bunu bir Wenders filmi olarak görüyorum. Film bize ne dünyanın düzeni ne de perdede gördüğümüz kişiler hakkında yeni sorular sordurmuyor. Yine de gördüğümüz fotoğrafların etkileyiciliği filmi seyredilmeye değer kılıyor.

Babasının prensesi

TARİH:  14 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

PRENSES KAGUYA MASALI

İnsan film eleştirmeni olunca, her tür filmin tadına varabilmeli mi? Hem rock, hem caz, hem halk müzikleri hem de klasik müzik üzerine yazan, hepsinden kâm alan müzik eleştirmeni var mı? Belki, biz sinema eleştirmenleri de ayrışmalıyız, kimimiz popüler sinema, kimimiz sanat sineması, kimimiz animasyon üzerine yazmalıyız.

Bunları şundan yazıyorum: Bazı istisnaları hariç, Stüdyo Ghibli’nin hemen hemen herkes tarafından çok beğenilen animasyon filmlerinden ben pek zevk alamıyorum. “Ruhların Kaçışı”nı seyrederken çok ama çok sıkıldığımı hatırlıyorum. “Prenses Mononoke”yi kaç kere denediysem de sonuna kadar izlemeyi başaramadım. “Rüzgâr Yükseliyor”u zaten pek beğenen olmadı. Ama “Küçük Deniz Kızı Ponyo”yu sevmiştim, istisnalar var yani. Bunların hepsi Hayaoe Miyazaki’nin filmleriydi ve Stüdyo Ghibli çatısı altında yapılmışlardı.

HER SAHNE TABLO DEĞİL
Stüdyo’nun diğer büyük ismi Isao Takahata’nın son filmi “Prenses Kaguya Masalı” bu hafta gösterime giriyor. Çoğu zaman olduğu gibi, bu Ghibli ürünü animasyon da bir başyapıt olarak selamlandı. Herhalde öyledir, herhalde ben anlamıyorum ya da tarzım değil. Ama 140 dakika boyunca bir masal izlemek bana cazip gelmiyor. Filmin suluboya estetiği gayet hoş. Gayet minimalist, gayet sade. Ama bu resimlerin her birine bir sanat eseri muamelesi çekmeyi anlamıyorum. Filmdeki her resim bir tablo değil. Japon suluboya tablolarına benzer bir şey ama kendisi değil.

VE OLAYLAR GELİŞİYOR!
Öykü, bizim bildiğimiz “Parmak Kız” masallarına benziyor ama farklı. Bir ormancı, bir bambunun içinde küçük bir kız buluyor. Onu evlat ediniyor. Ardından başka bambular içinde, altın ve değerli kumaşlar bulunca, Tanrı’nın kendisinden bu kızı bir prenses olarak yetiştirmesini istediğine hükmediyor. Genç kız büyüyor, serpiliyor ve köyden bir delikanlıdan hoşlanıyor. Ama babanın planları kızının bir prensle evlenmesi yönünde. Ve olaylar gelişiyor. Yani lafın gelişi, yoksa çok da gelişmiyor. Baba baskısı altında genç kızların hayatının nasıl da güdük kaldığına dair bir hikâye, biraz feminist denilebilir belki de. Geçen haftanın Çekmeceler’inin kahramanı Deniz’le Kaguya aynı dertten mustaripler aslında.

Bu filmi seyretmek bir yere kadar hoş. Ama şöyle bir 50 dakikasını filan kesseler ben daha mutlu olurdum.

Dediğim gibi, belki de benim bazı tür filmler üzerine yazmamam gerekiyor, belki tarzım olmadıkları için onlardaki değeri göremiyorum. Çoğunluk başyapıt dediğine göre, öyle olsa gerek. Bana çok fazla uzun geldi Kaguya’nın masalı. Kafamda yeni sorulara yol açmadı ya da bildiklerimi çok özgün bir dille ve yapıyla yeniden sunmadı.

İnsanlar & hayvanlar

TARİH: 10 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Beyaz Tanrı
Hiçbir filmi beğenmez diye kötü ve yanlış bir şöhretim var ama bu hafta şöhretime uygun bir ruh halindeyim. Başlıyoruz. “Beyaz Tanrı” Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünün en iyi filmi seçilmiş. Beyaz festival tanrıları böyle karar vermişler.

Irk meselesi
Filmin adı doğrudan ırk meselelerine gönderme yapıyor. Filmin konusu da şöyle: Macaristan’da yeni bir kanun çıkmış ve melez köpek beslemek çok ağır bir vergiye tabii kılınmış. Köpekler ila safkan olmalıdır. Evet, film ırkçılıkla ilgili bir şeyler söyleyecek, bunu anladık. Macaristan yapımı bir filmin söylemesi de beklenir çünkü Batı’da iktidarda olan en ırkçı, en faşist parti orada bildiğim kadarıyla.
Ama filmin, ırkçılık üzerine ne söylediğini yönetmen de bilmiyor ne yazık ki. Annesi ve babası ayrılmış olan Lily, annesinin işi nedeniyle sayahate çıkması üzerine geçinemediği babasıyla yaşamak zorunda kalır. Babası tam bir pislik gibi davranır ve Lily’nin karışık ırktan köpeğini sokağa atar. Hagen adlı köpek bir evsiz tarafından sahiplenilir ama evsiz adam da pisliğin teki çıkar. Köpeği, yabancı olduğu belli birine satar. Variety dergisinin yazarına göre Türk olan bu yabancı (ben milliyetini anlamadım ama Macar değil) Hagen’i dövüşçü olarak yetiştirir.

İsyana öncülük eden köpek
Hagen sonunda kaçar, bir köpek isyanının başına geçer vs.
Filmin öyküsünün inandırıcı olmamasını bir kenara koyalım. Film bize ne söylüyor, ne anlatmak istiyor? Asıl mesele bu. Ezilenlerden, dışlananlardan yana bir tavrı mı var filmin? Yooo… Evsiz adam da pisliğin teki. Yabancılardan yana mı çıkıyor film? Yooo, köpeği satın alan bahisçi bir yabancı, filmin en kötüsü o.
İnsanların birbirleriyle ilişkisine dair ırkçılık karşıtı, eşitsizlik karşıtı bir şey söylemiyor aksine tam da o doğrultuda yorumlanabilecek şeyler söylüyorsa, derdi ne bu filmin peki? Belki insanların hayvanlarla ilişkisine dair bir şey söylüyor. Ama insan ilişkilerinde ırkçı sayılabilecek bir çerçeve içinde durarak, bu konuda anlamlı bir şey söylenemez. “Beyaz Tanrı” da öyle bir film zaten: Aptal, kalpsiz ve kötü.

Büyük birader izliyor

TARİH:  25 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

CITIZENFOUR

Şu anda okuduğunuz yazı, çoktan Amerikan arşivlerinde yerini aldı. Hayır, paranoyak değilim, gerçekten takip ediliyorum. Siz de takip ediliyorsunuz. Hayır, Birgün okurlarını da kastetmiyorum sadece, herkesi, herkesi kastediyorum. “Yok artık deve” demeyin! Var artık! Bilimkurgu değil, paranoyak hezeyan değil, gerçek. Şu anda içinde bulunduğumuz gerçek. Artık özgür değiliz. Artık her telefon konuşmamız, internet üzerinden yaptığımız her şey, yazışma, alışveriş, baktığımız siteler, her şey biliniyor. Bu insana mümkün değilmiş gibi geliyor ama mümkün. ABD’de bu teknoloji var ve pek liberal, pek özgürlükçü Başkan Obama tarafından hayata geçirilmiş durumda. Nereden mi biliyoruz bunun olduğunu? Çünkü Edward Snowden adlı 29 yaşında genç bir bilgi işlemci hayatını tehlikeye atarak bu gerçeği ifşa etti de ondan.
Snowden, bir devrimci filan değil. Amerikan sistemine inanan ve kendisine vaat edilen haklardan daha fazlasını istemeyen biri. NSA (National Security Agency, Türkçesi Milli Güvenlik Kurumu) için çalışırken, yaptığı işin bütün dünyayı dinleyebilecek bir teknoloji geliştirmek olduğunu görüyor. Amerikan vatandaşları biraz daha şanslılar çünkü dinlenmeleri için mahkeme izni gerekiyor, bizlerin dinlenmesi için kimsenin iznine gerek yok. Hoş, Amerikalılar da pek farklı bir durumda değiller çünkü mahkemeler dinleme isteklerini derhal kabul ediyor.

Snowden, Hong Kong’da The Guardian gazetesinin bir muhabirine, Glenn Greenwald’a veriyor elindeki bilgileri. Ve dünya da böyle öğreniyor içinde yaşadığı cehennemi. Ama tabii sonrası Snowden için daha fazla cehennem demek oluyor. ABD, Snowden’i yakalamaya çalışıyor. Snowden Rusya’ya sığınıyor. Ve hâlâ da Rusya’da. AB ülkeleri, Snowden’in iltica taleplerini reddediyor. Snowden sayesinde Başbakan Merkel’in bile dinlendiğini öğrenen Almanya dahil olmak üzere, hiçbir ülke Snowden’i almaya cesaret edemiyor. Büyük abi ABD, elinde sopasıyla diklimiş çünkü başlarına.
‘Citizenfour’ işte Snowden’in hikâyesini anlatan bir belgesel. Hong Kong’da başlayıp, Rusya’da bitiyor. Bir zamanlar gönüllü olarak orduya yazılıp, Irak’ta savaşmak isteyen, daha sonra CIA’de görev alan ve bugün ABD’nin gözünde vatan haini olan biri Snowden.

Peki, izlendiğimizi öğrendik de ne oldu? Hiç. Dünya artık acayip bir yer. 17 Aralık’ta tapeler ortalığa saçıldı da ne oldu? Başımıza gelenleri kanıksamış gibiyiz. Bireyler olarak belki, ben bir şey yapmıyorum ki, dinleseler ne olacak, diye düşünüyoruz. Olan oluyor oysa ama fark etmiyoruz. Tayyip Erdoğan’ın “4G istemezük” demesinin ardında, tek bir gerekçe var: Dinlenme korkusu. Önlemini almadan yeni bir teknoloji istemiyor. Ama korkunun ecele faydası olmayabilir.

Asabiyim ben: Keskin sirke…

TARİH:  7 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl Cannes’da ana yarışmada yer alması en çok tartışılan film, Damian Szifron’un ‘Asabiyim Ben’ (Wild Tales) adlı filmiydi. Arjantinli Yahudi yönetmen daha önce televizyona yaptığı ticari işlerlerle biliniyordu. Bir kara komedi denilebilecek Asabiyim Ben bu niteliğiyle de tipik bir Cannes filmi değildi. Cannes’a gülmeye gelmez insanlar. Sonuçta filmi kimleri çok beğendi, kimileri fazla hafif buldu. Film ödül töreninden eli boş döndü ama gişede tam bir zafer kazandı. Arjantin sinema tarihinin en çok izlenen filmi oldu bile şimdiden. Szifron ticari yeteneğini kanıtladı. Filmin sanat sinemasının mabedine yakışıp yakışmadığı tartışması ise artık geride kaldı.

6 KISA FİLM BU FİLMDE
Asabiyim Ben, 6 kısa filmden oluşuyor. Filmlerin öfke ve intikam teması dışında birbirleriyle ilişkileri yok. Bu tip filmlere portmanto film deniliyor. Portmanto filmlerin temel sorunu genelde aynıdır. Bölümler arasında nitelik farkları vardır, kimi çok iyiyken, kimi hafif kaçar; kimini seyredip unutursunuz, kimi aklınıza takılabilir. Genellikle de farklı yönetmenler tarafından çekilen kısa filmlerden oluşur. Asabiyim Ben’in avantajı, tek bir yönetmenin filmlerinden oluşması. Filmler arasında nitelik farkları az. Fakat ne yapılırsa yapılsın, portmanto filmler sonuçta kısa filmlerin toplamından öteye fazla gidemiyorlar. Bu, benim için şu duruma benziyor: Mezeleri tattıktan sonra, ana yemeği yemeden masadan kalkmak. Doyurucu olmasına doyurucu, ama tam anlamıyla bir uzun metrajdan söz etmek de mümkün değil.

FİLMDE YER ALAN FIKRA
Filmlerin bazıları fıkra gibi. Özellikle, sevmediği herkesi aynı uçağa toplayan adam hikâyesi, finalindeki espriyle bir fıkra etkisi yapıyor. Keza
otoyolda kapışan iki şoförün hikâyesi de öyle. Kimi öykülerde sınıfsal bir öfke var. Otoyol kapışanlarında olduğu gibi, garson kızın ve aşçı kadının tefeciye öfkesinde bu sınıf öfkesi bariz biçimde görülüyor.  “Üç Maymun”dan, pardon Zeki Demirkubuz’un çekmekte olduğu filmden, pardon Yılmaz Güney’in “Baba” adlı filminden arak bir çıkış noktası olan trafik kazası filmi için de aynı durum geçerli. Söz konusu kısa filmde, zengin bir adamın oğlu arabasıyla birine çarpıp öldürür. Zengin baba, bahçıvanından suçu üstlenmesini ister. Bu kısa filmin komediye en uzak bölüm olduğunu da söylemek mümkün.

BANA YAKIN GELEN ÖYKÜ
İki de bir arabası çekilen adamın öyküsü bana en yakın gelen öyküydü. Bir keresinde arabamı, çekildiği otoparktan, cezasını ödemeden kaçırmışlığım vardır. Hâlâ gururla hatırlarım. Haklıydım. Asabiyim Ben’in en beğendiğim bölümü ise sondaki Yahudi düğünü hikâyesi. Bu aynı zamanda filmin en uzun bölümü. Bu kısa filmde, yeni evlendiği erkeğin, düğündeki davetlilerden biriyle ilişkisi olduğunu öğrenen gelinin öfkesi anlatılıyor. Bir karakter çizmeye en çok yaklaşan bölüm bu. Gelini canlandıran kadın oyuncuya bayıldım. Ve keskin sirkenin küpüne yeterince zarar verdiğini anlayıp durmayı bildiği, küpü kırılmadan kurtarmayı bildiği tek öykü de bu. Belki de bu final erkek olduğumdan hoşuma gitmiştir.

Sonuçta Asabiyim Ben keyifle izlenen, çok profesyonelce yapılmış bir film. Evet, sanat sinemasından çok ticari sinemaya yakın duruyor. Ama eğlendiriyor. Pişman olmazsınız.

Kavuşamazsın, aşk olur

TARİH:  28 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

GERONİMO

Kaçan gelin imgesini ne çok seviyoruz. Aşk Mevsimi (The Graduate), Kaçak Gelin (Runaway Bride), Duvara Karşı (Gegen die Wand) ve daha birçok filmde bir kadının gelinlikler içinde başka bir erkeğin kucağına doğru gittiği, kaçtığı sahneler vardır. Neden acaba? Bilinçaltımızda ne yatıyor da bu imgeye aşığız? Onun değil, benim olacak duygusu mu? Gelinin sevişmeye hazır bir bakire olduğu inancı mı? Bir gelini damattan kaçırmanın en cazip yanı, başkasının kadınını hem de daha başkasının olmadan almakta yatıyor herhalde. Damada çifte darbe vurmak gibi bir şey bu. Tabii aşk diye bir şey de var! O aşka ulaşmak ne kadar zorsa, o aşk da o kadar yücedir.

Göz kamaştırıcı sahne
Romeo ve Juliet gibi… Batı Yakası’nın Hikâyesi gibi… Aşık Veysel’in dediği gibi “Seversin, kavuşamazsın; aşk olur.” Geronimo’da da arka planda düşman ailelerin çocuklarının aşkı var. Nil (Nailia Harzoune) bir Türk ailenin kızı, sevgilisi Lucky (David Murgia) ise bir İspanyol çingenesi. Ama ailesi Nil’i bir başka Türk’le (Tim Seyfi) evlendirmek istiyor. Nil de gelinliğiyle kaçıyor ve sevgilisinin kucağına atlıyor. Çift, aşıkların yapması gereken zorunlu hareketlerde jüriden tam puan alıyor. Çiftin deniz kıyısında koşarak birbirlerine kavuşma figürleri özellikle göz kamaştırıyor.

Ama Nil’le Lucky filmin asıl kahramanları değiller. Zaten filmin başında birbirine kavuşan aşıklardan ne hikâye çıkacak? Filmin asıl kahramanı adını Kızılderili kahraman Geronimo’dan alan beyaz Fransız kadın misyoner/sosyal yardım görevlisi. Geronimo (Celine Sallette) kendini yoksul göçmenlere adamış bir iyilik meleği. Onlarda olmayan akıl ve izanı temsil ediyor. Filmin, bu haliyle son derece sakat bir zemine ayak bastığını söylemek lazım.

Film, Geronimo’nun Çingeneleri ve Türkleri koruyup kollama çabasının hikâyesi olarak gelişiyor ve hatırlamadığım bir şekilde sonlanıyor. Yönetmen Tony Gatlif bütün klişeleri bir araya getirirsem, cukkayı doğrulturum diye düşünmüş olmalı. Filmin maçoluğu yücelten kimi sahnelerinden keyif almak her şeye rağmen mümkün sanırım.

Gösterişçiliğin umulan başarısı

TARİH:  28 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ben Boyhood’un kazanmasını tercih ederdim. Ama Birdman de sonuçta American Sniper’ın yanında ehveni şer sayılır. Şer derken, abartmayalım, kötü bir film değil Birdman. Oyunculuklar çok iyi bir defa. Görüntü yönetimi çok iyi. Müziği bir Hollywood filmi için orijinal. Ama Birdman oldukça yüzeysel bir film aynı zamanda. Inarritu’nun diğer filmlerinde de aynı duyguyu yaşamışımdır. Şok etkisini ya da kurgusal cambazlıkları falan çıkarınca elinizde gayet vasat bir öykü, derinliksiz karakterler kalır. Bu kez de durum farklı değil.

Tek planmış gibi…
Birdman, Hollywood’un bencil, acımasız, rekabetçi, narsisist ve de hatta şizofren yıldız eskilerine bir güzelleme. Hollywood’da bazı yıldızlar yaşlanınca kırpılıp kırpılıp Broadway oyuncusu oluyormuş. Baş döndürücü temposu, hiperaktif kamerası ve oyuncularıyla Birdman seyircisini ambale etmeyi hedefliyor sanki. Baş dönmeniz geçince pek de dişe dokunur bir hikâye izlemediğinizi fark ediyorsunuz. Filmin büyük bölümünün tek planmış gibi olduğunu da belirteyim. Yani sanki hiç kesintisiz akıyor gibi film. Ama tabii öyle değil işin aslı.

Konu kısaca şöyle: Riggan (Michael Keaton) Birdman adlı süper kahraman filmleriyle ünlenmiş 60’larında bir Hollywood yıldızıdır. Birdman filmleriyle popüler olmasına ve cukkayı doğrultmasına rağmen prestijli bir oyuncu olamamıştır. Ayrıca yaşlandığı için ünü de sönmektedir. Riggan hem prestij kazanmak hem de yeniden adından söz ettirmek için parayı bastırıp Broadway’de bir oyun sahnelemeye kalkar.

Bu sırada en az kendisi kadar bencil, riyakâr ve acımasız başka oyuncularla (başta Edward Norton’un canlandırdığı Mike Shiner olmak üzere) istişare eder, kızı Sam’le (Emma Stone) dalaşır, eski karısıyla kavga eder, donla sahneye çıkar; ya geri zekâlı ya ukala dümbeleği ya da kaleminden kan damlayan eleştirmenlere kendini beğendirmeye çalışır, filan falan.

Oyunculara değinenler
Bu yıl yaşlanan oyunculara değin birkaç film gördük, en iyisi Assayas’ın “Sils Maria”sıydı. Birdman, o filmle birçok açıdan akrabalık taşıyor ama o kadar iyi değil. İki film de Hollywood blockbuster’ında oynamanın prestij kaybetmek demek olmadığını farklı biçimlerde gösteriyorlar. Birdman’in sorununu filmde geçen bir diyaloğa gönderme yaparak anlatmaya çalışayım. Mike Shiner’ın oyunda yer almak istediğini duyduğunda Riggan’ın avukatı ve yapımcısı sevinçten uçuyor ve eleştirmenlerin Mike Shiner’ı “yüzüne boşalmak isteyecek kadar çok sevdiklerini” söylüyor. Demek ki Amerika’da eleştirmen-oyuncu ilişkisi böyleymiş, seven eleştirmen sevdiği oyuncunun üstüne boşalmak istermiş. Valla Inarritu da bizi, eleştirmenlerin Mike Shiner’ı sevdikleri gibi seviyor galiba. Filmi seyrettikten sonra hem eleştirmen hem de seyirci olarak kendimi, Inarritu’nun “sevgi gösterisine” maruz kalmış gibi hissettim. Ama içimden hiç de “yarabbi şükür” demek gelmiyor. Daha çok, çokbilmişliğin ve gösterişçiliğin erdemli bir şey olmadığını söylemek isteği duyuyorum.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com