Asabiyim ben: Keskin sirke…

TARİH:  7 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl Cannes’da ana yarışmada yer alması en çok tartışılan film, Damian Szifron’un ‘Asabiyim Ben’ (Wild Tales) adlı filmiydi. Arjantinli Yahudi yönetmen daha önce televizyona yaptığı ticari işlerlerle biliniyordu. Bir kara komedi denilebilecek Asabiyim Ben bu niteliğiyle de tipik bir Cannes filmi değildi. Cannes’a gülmeye gelmez insanlar. Sonuçta filmi kimleri çok beğendi, kimileri fazla hafif buldu. Film ödül töreninden eli boş döndü ama gişede tam bir zafer kazandı. Arjantin sinema tarihinin en çok izlenen filmi oldu bile şimdiden. Szifron ticari yeteneğini kanıtladı. Filmin sanat sinemasının mabedine yakışıp yakışmadığı tartışması ise artık geride kaldı.

6 KISA FİLM BU FİLMDE
Asabiyim Ben, 6 kısa filmden oluşuyor. Filmlerin öfke ve intikam teması dışında birbirleriyle ilişkileri yok. Bu tip filmlere portmanto film deniliyor. Portmanto filmlerin temel sorunu genelde aynıdır. Bölümler arasında nitelik farkları vardır, kimi çok iyiyken, kimi hafif kaçar; kimini seyredip unutursunuz, kimi aklınıza takılabilir. Genellikle de farklı yönetmenler tarafından çekilen kısa filmlerden oluşur. Asabiyim Ben’in avantajı, tek bir yönetmenin filmlerinden oluşması. Filmler arasında nitelik farkları az. Fakat ne yapılırsa yapılsın, portmanto filmler sonuçta kısa filmlerin toplamından öteye fazla gidemiyorlar. Bu, benim için şu duruma benziyor: Mezeleri tattıktan sonra, ana yemeği yemeden masadan kalkmak. Doyurucu olmasına doyurucu, ama tam anlamıyla bir uzun metrajdan söz etmek de mümkün değil.

FİLMDE YER ALAN FIKRA
Filmlerin bazıları fıkra gibi. Özellikle, sevmediği herkesi aynı uçağa toplayan adam hikâyesi, finalindeki espriyle bir fıkra etkisi yapıyor. Keza
otoyolda kapışan iki şoförün hikâyesi de öyle. Kimi öykülerde sınıfsal bir öfke var. Otoyol kapışanlarında olduğu gibi, garson kızın ve aşçı kadının tefeciye öfkesinde bu sınıf öfkesi bariz biçimde görülüyor.  “Üç Maymun”dan, pardon Zeki Demirkubuz’un çekmekte olduğu filmden, pardon Yılmaz Güney’in “Baba” adlı filminden arak bir çıkış noktası olan trafik kazası filmi için de aynı durum geçerli. Söz konusu kısa filmde, zengin bir adamın oğlu arabasıyla birine çarpıp öldürür. Zengin baba, bahçıvanından suçu üstlenmesini ister. Bu kısa filmin komediye en uzak bölüm olduğunu da söylemek mümkün.

BANA YAKIN GELEN ÖYKÜ
İki de bir arabası çekilen adamın öyküsü bana en yakın gelen öyküydü. Bir keresinde arabamı, çekildiği otoparktan, cezasını ödemeden kaçırmışlığım vardır. Hâlâ gururla hatırlarım. Haklıydım. Asabiyim Ben’in en beğendiğim bölümü ise sondaki Yahudi düğünü hikâyesi. Bu aynı zamanda filmin en uzun bölümü. Bu kısa filmde, yeni evlendiği erkeğin, düğündeki davetlilerden biriyle ilişkisi olduğunu öğrenen gelinin öfkesi anlatılıyor. Bir karakter çizmeye en çok yaklaşan bölüm bu. Gelini canlandıran kadın oyuncuya bayıldım. Ve keskin sirkenin küpüne yeterince zarar verdiğini anlayıp durmayı bildiği, küpü kırılmadan kurtarmayı bildiği tek öykü de bu. Belki de bu final erkek olduğumdan hoşuma gitmiştir.

Sonuçta Asabiyim Ben keyifle izlenen, çok profesyonelce yapılmış bir film. Evet, sanat sinemasından çok ticari sinemaya yakın duruyor. Ama eğlendiriyor. Pişman olmazsınız.

Şan, şeref ve politika

TARİH:  30 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Aksiyon filmi denilen türden hiç hoşlanmam. Çok sıkılırım kavga dövüş seyretmekten. Ama Savaşçı’yı seyrederken garip bir şey oldu: Filmdeki şiddetten zevk aldım. Maorilerin düşmanlarını korkutmak için yaptığı tuhaf mimiklere, dil çıkarmalara, göz pörtletip bakmalara vuruldum. Şiddet karşıtı bir mesaj vererek biten bir film için belki kötü puanlar bunlar. Ama belki de şiddetin çekiciliğini inkâr etmeden şiddet karşıtı bir mesaj vermek daha da etkileyicidir. Her zaman şiddetten nefret eden ben bu filmde neyi cazip buldum?
İnsanlığın oldukça ilkel bir aşamasında yaşayan Yeni Zelanda Maorilerinin arasında geçiyor film. Henüz Avrupalı istilası başlamamış, henüz Maorilerin düşmanı yine başka Maorilerken yaşanıyor filmin hikâyesi. Maori toplumları avcı, toplayıcılığın ötesine geçememiş, tarım devrimini gerçekleştirmemişler. Yemyeşil ormanlarda yaşıyorlar ama yine de gıda kaynakları kıt. Çok fazla av hayvanı yok ve anlaşıldığı kadarıyla yamyamlık da hayatta kalmak için kimi zaman tek çıkış yolu.

Filmin mitolojik boyutu
Kan davaları sürüp gidiyor. Yine böyle bir kan davası genç Hongi’nin kabilesini vuruyor. Babası kan davasından kurtulmak için Hongi’yi kurban etmeyi önerse de düşmanları teklifi kabul etmiyor ve geceyarısı bir baskınla Hongi’nin kabilesini katlediyor. Erkek evlatların babaları tarafından kurban edilmeleri İbrahim’i dinlerden tanıdığımız bir şey. Filmin geçtiği zaman diliminin, bu kadar temel insanlık hikâyelerine karşılık gelmesi, filme mitolojik bir boyut katıyor.

Hongi bu katliamdan kurtulan tek erkek oluyor. Henüz 16 yaşında olan Hongi bütün deneyimsizliğine rağmen babasının ve kabilesinin intikamını almak zorunda kalıyor. Ama bunu nasıl yapacak? Bir başka baba figürüyle, filme adını veren “Savaşçı”yla işbirliği yapması gerekiyor Hongi’nin. Savaşçı herkesin korktuğu, “Ölü Topraklar” denilen yerde karılarıyla yaşayan, kimilerinin bir canavar olduğuna inandığı korkunç bir adam. Ve karanlık bir sırrı da var…

Savaş çıkmazı
Nihayetinde Savaşçı’yla Hongi ittifak yapıyor ve savaş başlıyor. Peki, savaşta şan, şeref diye bir şey var mı? Yoksa her şey pis, kanlı, ihanetlerle, aldatmalarla dolu bir oyun mu? Baba ile oğul rakip mi yoksa müttefik mi? Araya bir kadın girdiğinde baba-oğul ilişkisi neye dönüşür?

Film çok derinlere dalmasa da, bu konulara da bir yandan değiniyor. Karşımızda mitolojik bir hikâye var ve mitolojiye yakışır bir şekilde çekilmiş. Ben çok beğendim. Tavsiye ederim.

Sicario: Orada, bir Meksika var uzakta

TARİH:  19 Eylül  2015 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir süredir hayatımızda Denis Villeneuve diye Kanadalı bir yönetmen var. Kendisi iddialı, sanat sineması ile ticari sinema arasında konumlanan bir yerde filmler yapıyor. Kimlik meseleleri, modern Oedipus hikayeleri, kaçırılan çocuklar ve adalet ele aldığı temalardan bazıları. Ama Villeneuve’ün filmlerinde bu temaları taşıyacak bir ağırlık yok. Bir derdi var mı belli değil. Yönetmen neyi hedefliyor, anlamak güç. Sıkı yumruk atıyor ama boşluğa.

Son filmi “Sicario” da aynı boşlukta salınıyor. Boşluk kavramı belki de tam ifade etmiyor, meselemizi. Malum tabiatta boşluk yoktur. “Sicario” varoluşsal bir boşluğa işaret etmek istiyor, sanki. Çizdiği dünya öyle karanlık, öyle kirli ve vahşi ki, taraf olmak filme göre çok güç. Ama bu filmin baktığı çerçevenin darlığından kaynaklanan bir sorun. Yoksa taraf olmak o kadar da güç değil. Filmin adı olan “Sicario” (ki ne gerek var böyle bir isme, o da tartışılır), Romalılara karşı mücadele eden sofu Yahudiler için kullanılırmış. Gel zaman, git zaman Meksika’da “tetikçi” anlamında kullanılır olmuş.

Fakat filme ismini veren tetikçi (Benicio del Toro), filmin asıl kahramanı değil. Filmin kahramanı Kate Macer (Emily Blunt) adlı güzel ve “idealist” bir FBI ajanı ya da polisi. Genç ve güzel bir kadın neden FBI ajanı olur, nasıl bir çocuksu idealizmle yola çıkar ve hayatını tehlikeye atacak ortamlara girer, filmin ilgi alanında değil. Bizden istenen bu polisi, bu düzen bekçisini sevmemiz. Peki.

DÜZENİN FARKINDA BİLE DEĞİL
Fakat düzen, Kate’in bildiği gibi değildir. Kate, kimin elinin, kimin cebinde olduğu belli olmayan, doğru tarafta olduğunu bellediği CIA’in, gri bir alanda “mücadele vermek zorunda olduğundan” habersizdir. Yargısız infazlar, bu düzenin parçasıdır. Güpegündüz, büyük bir kalabalığın ortasında çıkan çatışmaların gazetelere çıkamayacağından, gizli bir elin sansür mekanizmasını işlettiğinden habersizdir. “Aaa, işte film düzeni eleştiriyor”, demeyin. Düzenin farkında bile değil bence film. Analitik değil, izlenimci bir bakışla durumun çok kötü olduğunu söylüyor ve bu durumun kaçınılmaz olduğunu ima ediyor, film. Seyirciye kalan ise, Meksika’da bu pisliğin içinde olmadığına şükretmekten başka bir şey değil. O uzaktaki köy varsın uzakta ya da daha iyisi, filmde kalsın.

Bir yanda, uyuşturucu talep eden bir kitle var. Bir yanda da uyuşturucu üreticisi Güney Amerika mafyası. Yapılacak şey, arzla talebin belli bir denge ve düzen içerisinde sürmesini sağlamak. Devletin yaptığı da bu. Mafyalar arası rekabetin fazla çirkinleşmesini önlemek, mümkünse bir tekelin bu işi tek başına yapmasının koşullarını oluşturmak. Pis bir iş, evet, ama yapacak başka bir şey yok.

HER ŞEY VATAN İÇİN
Film bu ortamı anlatırken, son derece becerikli, işinde yetkin bir CIA resmi çiziyor. Evet, sevimsizler ama Polyannacılık oynanacak bir dünya da değil bu. Pis işlerin, pis ve hasta adamlarca yapılması gerekiyor. CIA, kimi zaman kişisel meselelerini gündeme getirenlerle çalışsa da, o da görev icabı. Her şey vatan için.

CIA ajanları ya da onlara hizmet eden tetikçiler, bütün sevimsizliklerine karşın yine de bir tür üstün yetenekli kahramanlar filmde. Güçlü erkek modelleriler. Attıklarını vuruyorlar, tereyağından kıl çeker gibi düşmanlarını bir bir elemine ediyorlar. Meksikalılar ise… Orada mafya dışında bir şey var mı ki? Oryantalizm dört nala gidiyor.

Sessizliğin bakışı: Komünist soykırımı

 

TARİH:  12 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

1965’te Endonezya’da 20. yüzyılın en büyük soykırımlarından biri gerçekleşti. Başta ABD ve Büyük Britanya’nın desteklediği, kaynak ve silah sağladığı bu soykırımda bir milyonun üzerinde insan “komünist” oldukları gereçesiyle öldürüldüler. Bu soykırıma bırakın ses çıkarmayı, destek oldu Batılı ülkeler. Hâlâ da sorumluluğu üstlenen yok, ne Endonezya’da ne de Batı’da. Hatta Oppenhemer’in BAFTA ödül töreninde Batı’yı sorumluluğunu üstlenmeye çağıran konuşması, sansürlenerek internete konmuş. İnsan hakları ve demokrasi söylemleri her zaman olduğu gibi bugün de sadece sadece ve sadece politik amaçlar doğrultusunda kullanılan kavramlar ne yazık ki.

Yalan tarih okullarda
Amerikalı yönetmen Joshua Oppenheimer, soykırımın ne olduğunu bilen, Nazilerin Yahudi soykırımına kurban vermiş bir aileden geliyor. Oppenheimer yıllarca Endonezya’da yaşamış, dillerini öğrenmiş. Bu sırada soykırımla ilgili bilgiler toplamış. Endonezya’da bu korkunç dönemin suçluları, bugün de güçlü konumdalar. İktidardalar. Dolayısıyla, hiçbir şekilde soykırımla yüzleşilmemiş. Aksine okullarda, yalan bir tarih anlatılıyor. Komünistlerin ne kadar korkunç oldukları, nasıl işkenceler yaptıkları derslerin konusu. Oysa gerçeğin bunla uzaktan yakından alakası yok.

Endonezya’nın askeri yönetimi, işi sağlama almış, soykırımı ordu doğrudan yapmamış. Sadece soykırımı yapan çeteleri korumuş, kollamış ve desteklemiş. Yandaş basın da istihbarat kaynağı olarak hizmet vermiş.
Oppenheimer’ın bu konuyu ilk ele alan filmi “Öldürme Eylemi” (The Act of Killing) adını taşıyordu. Bizde festivallerde gösterildi ama vizyona girmedi. Bu filmin “film içinde film” denilen bir yapısı var. Dönemin eli kanlı katillerinin hâlâ eylemlerini büyük bir gururla anlattıklarını gören Oppenheimer, onlara o dönemi canlandırma imkânı sağlıyor.

Film mi gerçek mi?
Katillerin birkaçı, zamanında sinema filmi karaborsacılığı yapan “sinefiller”, yani sinema âşıkları. Âşık oldukları sinema türleri de Amerikan gangster , western ya da korku filmleri. Buradaki sadistik öldürme sahnelerine bayılıyor, Amerikan gangsterlerine özeniyorlar. Fakat komünistler, Hollywood filmlerine karşılar ve piyasadaki hâkimiyetinin azalmasını istiyor. Bu da karaborsacıların ekmek parasıya oynamak demek. Sadece o da değil, dediğimiz gibi bu çeteler sinemaya âşıklar!

Devlet kendilerine komünistleri öldürme görevi verdiğinde de iştahla ve hevesle bu işi üstleniyorlar. Oppenheimer, onlara, kâh western, kâh gangster filmi, kâh müzikal film mizanseni içinde cinayetlerini canlandırtıyor. Bazen bütün bir köy film icabı yakılıp, yıkılıyor. Filmle, gerçeği ayırt etmede güçlük çeken köylü çocukları uzun süre ağlama krizi geçiriyorlar.
“Öldürme Eylemi”nde yaptıklarının hesabını soran kimseyle karşılaşmayan, aksine yönetmeni de kendilerinden sanan katillerden biri, ciddi vicdan muhasebesine girebiliyor. Belgeseli çekilen kim olursa olsun, Oppenheimer’in yönetiminin ahlaki bir sorunu var. Film, filme çektiği insanları kandırıyor. Sonuç bize, paha biçilmez değerde bir belge bıraktığı için hoş görülmeli belki de. Fakat bu casusluk gibi bir şey aynı zamanda. Bilgi sızdırmak için, başka biri kılığına girmek… Ben yapmazdım, diyeyim. Bir de çocukların film çekimi sırasında çektikleri var ki, bence affedilmez. Çocuklar annelerinin, babalarının öldürüldüğü canlandırma sahnelerinde gerçekten travma yaşıyorlar.

 

Bu filmde farklı bir yol
Bence çok daha iyi bir belgesel olan “Sessizliğin Bakışı”nda Oppenheimer farklı bir yol izliyor. Bu kez abisi öldürülen bir göz doktoruyla birlikte, katillerin peşine düşüyorlar. Öldürdükleri birinin kardeşini karşılarında gören eski çeteci, yeni muktedirler bu kez son derece sert çıkıyorlar. Hiçbir biçimde sorumluluk üstlenmedikleri gibi, tehdit savurmaktan da geri durmuyorlar.
İki katilin doktorun kardeşini nasıl öldürdüklerini anlattıkları sahneler ise, akıldan çıkacak gibi değil. İnsanın bu kadar düşmesini, bu kadar değersizleşmesini sinemada daha önce görmemiştim. Bu katillerin inançlı Müslümanlar olduğunu söylediğimde, birileri hop oturup hop kalkabilir. Gerçek İslam bu değil diyebilir. Tabii ki Müslüman eşittir katil, terörist demek Batı’nın İslamofobik bakışı. Bunlar Müslüman değil demek de aynı derecede yanlış ama. Bu katiller, kendilerini Müslüman, komünistleri de öldürülmeleri farz olan inançsızlar olarak görmese, bu cinayetleri o kadar kolay işleyemezlerdi. Bugün IŞİD’cilerin insanların kalbini söküp yemeleri gibi, Endonezya’nın mümin katilleri de kurbanlarının kanını içmiş. İnançlarına göre, kurbanın kanını içen delirmezmiş. İçmeyenler de delirmişmiş zaten. Palmiye ağaçlarına çıkıp, ezan okuyanlar varmış delirenlerin içlerinde.

Tehlike geçmiş değil
Endonezya’da bugün katiller, kurbanlarının aileleriyle komşu olarak yaşamayı sürdürüyorlar. Kurbanların aileleri her an yeniden dehşeti hatırlıyor ama hesap soramıyorlar. Batı da, kendi sermayesine ucuz emek ve talan edilecek doğal kaynaklar sunmuş olan bu rejimle iyi geçinmeyi sürdürüyor. Ama Endonezya’da bir şeyler de değişmeye başlamış. Görece daha sol hükümetler iş başında şimdi. Ama tehlike geçmiş değil. Bu yüzden filme katkıda bulunan Endonezyalların adları jenerikte “anonim” olarak geçiyor.
“Sessizliğin Sesi”ni muhakkak görün! Sonra da ne yapıp edip, “Öldürme Eylemi”ni bulup izleyin. İçiniz kararacak ama linç çetelerinin sokaklarda dolaşmaya başladığı günümüz Türkiyesi’nde bu filmleri izlemek maalesef elzem. Bu iki film için sayfalarca daha yazı yazılabilir, yazılmalı da.

Aşk ve Merhamet: Beyaz atlı prenses ile deli dâhi

TARİH:  29 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi bir biyografik film seyretmek, boynuzlu at görmek kadar mucizevi bir şey. “Aşk ve Merhamet” hakkında biraz araştırma yaptıysanız genellikle çok beğenildiğini göreceksiniz. Ama bence ne yazık ki “Aşk ve Merhamet”, o mucizevi iyi biyografik film değil.

Türkiyeli ortalama bir seyirci için Brian Wilson adı çok bir şey ifade etmez. Wilson, Amerikan pop grubu Beach Boys’un her şeyi. Besteleri yapan o. Beach Boys, The Beatles’la hemen hemen aynı yıllarda piyasaya çıkıyor. Wilson, Beatles’ın büyük hayranı ve aynı zamanda onlarla büyük rekabet içinde. Bu rekabet Wilson’a bugün pop müziğin en iyi albümlerinden biri sayılan “Pet Sounds”u yaptırıyor. Beatles’ın “Rubber Soul” albümüne Wilson’ın cevabı oluyor “Pet Sounds”. Wilson, daha sonra eleştirmenlerce bir başyapıt sayılan ama benim bir kere bile dinlemeye zor dayandığım “Smile” adlı albümün yapımına girişiyor ama grubun diğer üyelerinin, özellikle de kuzeni Mike Love’ın muhalefetiyle karşılaşıyor. Van Dyke Parks’ın sözlerini yazdığı ve kayıtları 1967’de başlayan albüm ancak 2004’te gün yüzü görüyor. Çünkü Wilson bu arada büyük bir duygusal çöküş yaşıyor. Kötü bir psikiyatrın kölesi haline geliyor. Nihayetinde, beyaz atlı bir prenses tarafından kurtarılıyor vs.

Film iki bölümden oluşuyor
Film, biri 1960’ların ortalarında, diğeri 80’lerde geçen iki bölümden oluşuyor. Ama bu bölümler birbirlerini kronolojik bir sırayla izlemiyorlar, içiçe geçiyorlar. 60’larda geçen bölümde Wilson’ın Beach Boys’a turnelerde eşlik etmeye vazgeçmesi, “Pet Sounds”ın yazılış ve kayıt süreci, “kötü” babasıyla kavgaları, ilk karısıyla çıkma dönemi, “Smile” sırasında giderek depresyona girişi, güfte yazarı Van Dyke Parks’ın grubun diğer elemanlarınca dışlanması, Wilson’ın ilk çocuğunun doğması gibi noktalara değiniliyor.

İkinci bölümde ise artık Wilson kötü niyetli bir psikiyatrın kölesi haline gelmiştir. Her şeyini kontrol eden bu doktorun engelleme çabalarına rağmen Wilson bir araba galerisinde çalışan Melinda Ledbetter (Elisabeth Banks) ile birlikte olmaya başlayacak ve nihayetinde Melinda, Brian’ı kötü doktor Landy’nin (Paul Giamatti) pençesinden kurtaracaktır.
60’lardaki Brian Wilson’ı Paul Dano canlandırırken, 80’lerdekini John Cusack canlandırıyor.

İlk bölüm bize ne grup elemanlarından herhangi birini, ne Wilson’ın kız arkadaşı/karısını, ne söz yazarı Parks’ı, ne de Wilson’ın babasını tanıtabiliyor. Bunun dışında çok büyük değişimlerin yaşandığı 1960’ların ruh hali ya da toplumsal çalkantıları da filme yansımıyor. Herhangi bir Beach Boys şarkısını baştan sona dinleyemiyoruz. Wilson’ın dehasından çok, çalışma metotlarının tuhaflığı ve saplantılılığı hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Evet, Wilson’ın sık sık deha olduğu söyleniyor ama bunu keşke seyirci de filmden çıkarabilse, en azından bir şarkısını baştan sona dinleyebilse. Wilson’ın uyuşturucularla ilişkisi de yüzeysel geçiyor. “Smile”ı bir nevi dinsel müzik olarak yazdığını, insanların güldüklerinde aşkın bir ruh haline girdiklerini düşündüğünü (smile “gülümse” demek) ve bir gün insanların, kendi şarkılarıyla dua ettiklerini görmek istediğini filan da öğrenemiyoruz. Paul Dano özellikle açılış sahnesinde çok iyi ama sonra iz bırakacak bir karakter çizebildiği ya da ona bu malzemenin verildiğini söylemek zor. Hele hele sonradan evlendiği kız arkadaşıyla nasıl bir ilişki yaşadığını anlamak hiç mümkün değil.

Özellikle bu son noktanın, filme damgasını vurduğunu sandığım gerçek Melinda’nın etkisiyle silindiğini düşünüyorum. Filmin 80’lerdeki bölümü daha çok Melinda hanımın, Brian beyi nasıl kahramanca kurtardığının hikayesi. Melinda karakterinin bu apaçık hasta adama neden bu kadar sahip çıktığını, bu sürede nasıl iç çelişkiler ya da hırslar filan yaşadığını da görmüyoruz filmde. Eisabeth Banks, zengin erkek tavlama ve Cadillac satma sanatından örnekler veriyor: Yumuşak konuşmalar, anaç ve seksi bakışlar falan… Ama buna karakter yaratmak denemez. Melinda hanıma bir güzelleme demek daha doğru olur. Fakat hakkını yemeyeyim, belli ki Melinda Ledbetter’in sonuç olarak, Brian Wilson’a çok pozitif bir etkisi olmuş, burası belli. Güvenli tek bir ilişki bile hasta bir ruhu “görece” iyileştirebilir.

Bütün bunları söylemekle birlikte, bu hafta “Aşk ve Merhamet”in başka bir rakibi yok. Diğer filmlerden yine de daha iyi olduğunu belirtmek gerek. Daha önce hiç fikriniz yoksa Beach Boys’u merak etmeniz muhtemel ki bu da az bir kazanım olmaz. Doğrusunu isterseniz ben Beach Boys’un daha az “sanatsal”, daha çok “pop” dönemini tercih ediyorum.

Bu arada internette “Smile”ın yapılışı ile ilgili bir belgesel var. Bence filmden çok daha ilginç.

İnsanlıktan Uzakta: Vicdanın önemi

TARİH:  22 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi insanları, kardeşliği ve dayanışmayı anlatan filmler nedense sadece anaakımdan çıkar. Sanat sineması insan ruhunun karanlığını deşmeyi tercih eder. Karanlığın deşilmesi gerçekten de gereklidir; karanlıktan aydınlığa çıkabilmek için karanlığın yüreğine yolculuk etmek gerekir.

Karanlıktan çıkmak derken illa da toplumsal kurtuluşu kastetmiyorum. Toplumsal kurtuluş belki de hiç olmayacak, sosyalist/komünist ütopya belki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek; hatta belki 35 yıl sonra küresel ısınmayla yok olacağız.

Kendimizden kaçamayız
Ama yine de bir gerçek var: Kendimizle her an başbaşayız. Kendimizden kaçamayız. Herkeste yok, biliyorum ama vicdan sahibi olanların önünde zorlu seçimler var. Kan gövdeyi götürürken bile insan kalabilmek, vicdan sahibi insanın, kendi kendisine olan borcu, zorunluluğu. Başka seçenek var elbette: sırtlan gibi de, çakal gibi de, fare gibi de yaşanabilir (Bu kendilerine göre sevimlilikleri olan, zavallı hayvanlardan özür dilerim, başka metafor bulamadım). Ama bunu kabul edebilen kişinin, insanca sevmek ve sevilmekten vazgeçmesi gerekiyor. Sevgi? Onca ihanet ve aldatma varken sevgiden söz etmek de zor. Ama olsun. Kendimizden vazgeçmeden, insan olmaktan vazgeçmeden, sevgiden vazgeçemeyiz. Her şeye rağmen. Her şeye gözümüzü kapayarak değil, her şeye rağmen. Gayet bencilce bir nedenle üstelik: Daha mutlu olabilmek için. Çünkü o lanet olası “ben”le her an birlikteyiz.

“İnsanlıktan Uzakta”, Cezayir’in bir dağ köyünde öğretmenlik yapan İspanyol/Fransız Daru (Viggo Mortensen) ile Arap köylü Mohamed’in (Reda Kateb) hikâyesini anlatıyor. Yıl 1954, Cezayir Bağımsızlık Savaşı yeni başlamış. Cezayirli önderlerin çoğu bir zamanlar Fransız ordusunda görev almış, madalyalar kazanmış eski Arap askerler. Bu eski kahramanlar, Fransa’nın gözünde şimdinin teröristleri. Teröristler çünkü kendi ülkelerini kendileri yönetmek ve okullarında sadece Fransızca değil Arapça da öğretmek istiyorlar çocuklarına.

Ortam hiç yabancı değil
Kendisi de eski bir asker olan Daru, işte bu ortamda öğretmenlik yapıyor ve küçük Arap çocuklarına Fransızcayla birlikte, o çocukların muhtemelen hiçbir zaman göremeyecekleri Fransa’nın coğrafyasını, dağlarını, ırmaklarını öğretiyor. Uğur Vardan’ın söylediği gibi “İki Dil Bir Bavul”u hatırlatan bir ortam…

Bu noktadan sonra filmin bazı sırlarını açık ediyorum; dikkat!

Bir gün Daru hiç istemediği bir görev üstlenmek zorunda kalır. Jandarma Daru’ya, Mohamed adlı köylüyü getirir. Daru’nun, kuzenin’in boğazını keserek öldürmüş olan bu adamı, bir günlük mesafedeki Tinguit kentine götürmesi ve “adalete” teslim etmesi gerekmektedir. Mohamed’i orada bekleyen idam cezasıdır. Daru, Mohamed’i mutlak bir ölüme götürmek istemez ama işin tuhafı Mohamed kuzenleriyle arasındaki kan davasının sona ermesinin tek yolunun Fransızlarca asılması olduğunu düşünmektedir. Aksi taktirde kuzenleri onu öldürerek, kardeşlerinin intikamını alacak ve bu kez sıra Daru’nun kardeşlerinin intikam almasına gelecektir.

Ne Daru ne de Mohamed kusursuz insanlar değiller. Mohamed her ne nedenle olursa olsun bir cinayet işlemiştir. Daru eski bir asker olarak kim bilir neler yaşamıştır… Ve de neler yaşayacaktır.

Ama bu iki insan da erdemli davranmak için yine de ellerinden geleni yaparlar. Daha fazla kan dökülmememesi için kendi hayatlarını riske atarlar. Kendi hayatlarına değer vermedikleri için değil, kendilerine değer verdikleri için. “Değer” sahibi oldukları için.

“İnsanlıktan Uzakta”, sanat sinemasında ender görülen bir şeyi yapıyor, kardeşliğe ve dayanışmaya inanıyor. Ne güzel!

İntikamı reddediyor
Bir nevi western olarak da görülebilir film ama westernler genellikle intikamı anlatırken, “İnsanlıktan Uzakta” intikamı reddediyor. Ve hatta filmin ezilenlerin, emekçilerin kardeşliği gibi bir teması olduğu dahi söylenebilir çünkü Daru ne egemen sınıfın ne de egemen etnisitenin bir üyesi. Fransızların “salyangozlar” diye aşağıladığı göçmen tarım işçisi İspanyollardan geliyor soyu.

Viggo Mortensen âşık olunacak bir adam. Bakışlarında o kadar büyük bir derinlik ve insancıllık var ki, insan gerçekte de olmasa, bu bakışlar sadece oyunculukla verilemez diye düşünüyor. Keza Reda Kateb de ezik, suçlu ama onurlu bir adamı çok iyi canlandırıyor.

Venedik’ten ana jüriden olmasa da 3 ödülle dönen bu filmi kaçırmayın. İnsan ruhunun karanlığı var ama aydınlığı da var.

Sinemanın ‘Yeni Ufuklar’ı

TARİH:  1 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Polonya’nın Wroclaw kentindeki Yeni Ufuklar ya da orijinal adıyla Nowe Horyzonty en sevdiğim film festivali galiba. Üçüncü kez gitmem bu yüzden. Festival hem birçok iyi filmi kolaylıkla seyretme olanağı sunuyor hem de her akşam toplanılan Arsenal adlı mekanında sosyalleşme olanağı yaratıyor. Daha başka ne ister insan? Pere Ubu, Yasmine Hamdan konserleri gibi ekstra etkinlikler de cabası.
Aşağıda seyrettiğim filmlerden beşine değiniyorum:

>>MUSTANG

Deniz Gamze Ergüven’in ilk filmi Mustang, ilk filmlere özgü hastalıkların bütün semptomlarını taşıyor. Bir genç kız olarak büyümek zor iş bu coğrafyada, Ergüven de sanki bütün olası olumsuzlukları ilk filmine doldurmuş. Trabzon’un bir kasabasında annesiz babasız kalmış, babaanneleri ve amcalarının yanında yaşayan beş kız kardeşin hikâyesini anlatıyor Mustang. Kızkardeşler bir gün bırakın taşrayı, ancak sosyete partilerinde görülebilecek bir şey yapıyorlar ve okul kıyafetleri içinde erkek arkadaşlarıyla birlikte denize girip, deve güreşi oynuyorlar. Kızların bu “masum” ama yöreye göre ekstrem davranışları karşılığını buluyor ve evde sıkıyönetim ilan ediliyor. Filmin kalanın da kızlar onları önce zapt etmek sonra da evermek isteyen amcayla babaannenin mücadelesi ile anlatılıyor.

Kız kardeşlerin büyüme öyküsü taşıyamayacağı kadar çok konu içeriyor: çocuk gelinler, aile içi cinsel ilişki, genç kız intiharları ve “ileri derecede anal seks”e kadar her şey var bu filmde. Aile içi cinsel ilişki başlı başına kocaman ve ağır bir konu ama filmde yaşanan bir sürü olay arasında kaynayıp gidiyor. Diğer bütün konularda da durum farklı değil. Hiçbirinin bir ağırlığı yok.

Filmin oyuncuları seslerini kullanmayı bilmiyorlar. Müsamere vurgularıyla konuşuyorlar. Ama bunlara rağmen, Mustang’ın genç kız dünyasına pek rastlamadığımız bir bakış getirdiğini söylemek mümkün. Bazı komik ve dokunaklı anları da var. Fransa’da 400 bin civarında seyirci çeken, Polonya’da ticari gösterime girecek olan ve birçok ödül alan Mustang’ın seyirciyi tavlayan bir yanı var. Filmin sonunda seyircinin alkışları da bunun kanıtıydı. Genç kız dünyasının mahremini ve isyanını sergilemesi filmi çekici kılıyor. Biraz röntgenci duygulara hizmet ediyor, bir yandan da isyanı onaylıyor. Sonuç olarak bir “kendini iyi hisset” filmi Mustang. Ergüven ilk filmiyle başarıyı yakaladı, tebrik ederiz. Zeki abi ne der bilemem ama taşrada büyüyen genç kızlar üzerine daha iyi filmler yapıldı ülkemizde. Keşke onlar da Mustang kadar ilgiye mazhar olabilselerdi.

>>EVVELDEN

Birkaç yıldır bir Lav Diaz aşağı, Lav Diaz yukarı sürüp gidiyor, film festivalleri aleminde. Diaz, Filipinli bir yönetmen ve ‘Kış Uykusu’nu kısa film kategorisine sokacak uzunlukta filmler çekiyor. Şaka değil, 10 saati bulan bir filmi var mesela Diaz’ın: ‘Bir Filipin Ailesinin Evrimi’ tam 593 dakika uzunlukta. Yeni Ufuklar’daki 2014 tarihli filmi ‘Geçmişten Kalan’ ise 338 dakikalık süresiyle Diaz standartlarında orta metraja tekabül ediyor. Diaz’ın adını duyurmasını sağlayan bir önceki filmi ‘Norte, tarihin sonu’ 250 dakika uzunluktaymış mesela.

Diaz’ın 5,5 saatlik Locarno fatihi bu filmini seyrederken, her an uyanık olmadığımı itiraf edeyim. Bana çok bir şey kaybetmişim gibi gelmese de filmi değerlendirmemde bu eksiği devre dışı bırakamayız. Film, Ferdinand Marcos’un iktidara geldiği günlerde geçiyor. Devlet şiddeti, komünistlerin ve sosyalistlerin başına çöküyor ama filmin asıl derdi bu siyasal süreci anlatmak değil. Hatta sıkıyönetimin ilanı ve paramiliter devlet çetelerinin yörenin hayatına bir kâbus gibi çöküşü filmin ancak sonlarında ortaya çıkıyor. Filmin asıl derdi, bir köyde yaşayan insanların hayatından bir kesit sunmak. Peki bu kesiti görmek için bu kadar saat salonda oturmak gerekli mi? Bence değil. Diaz, karakterlerini birbirleriyle tartışmaya soktuğunda klişelere takılıp kalıyor. Filmin orijinalliği uzunluğu. Diaz, zamanı biraz daha ekonomik kullansa ve biraz daha orijinal diyaloglar yazsa keşke. Bir de Diaz’ın ideolojik duruşunda bizim bir zamanlar AKP’yi anti-militarist olduğu zannıyla destekleyenlerdeki tavrı gördüm. Filmde kesin bir anti-militarist duruş var ama bu duruşun ardında devlet şiddeti karşıtlığı dışında bir şey yok. Sıkıyönetimin nedenlerini anlamadığımız gibi, isyancıları da hiç tanımıyoruz. Devletin çetelerine tek karşı çıkan da bir rahip. Çeteler ise psikopatlardan oluşuyor gibi. Kısaca bu kadar uzun film yapıp bu kadar az ve kısmen yanlış şey söylemek tuhaf.

>>AFERİM!

Radu Jude, Romanya sinemasının iyi yönetmenlerinden biri, en çok tanınanlarından olmasa da. Gerçi son filmi ‘Aferim’le bu da değişmeye başladı. Berlin’de en iyi yönetmen ödülü aldı Jude. ‘Aferim’, Osmanlı topraklarında, Romanya’da geçiyor. Filmin kahramanları bir tür eski zaman jandarması ve oğlu. Baba oğul birlikte bir boyar’ın (yerel toprak ağası) kaçak Çingene kölesini arıyorlar. Boyar’a göre kaçak köle hırsızlık yapmış; köleye göre ise, suçu boyarın karısıyla, kadının isteği üzerine yatması. Son derece adaletsiz ve korkunç bir dünya Jude’nin çizdiği. Osmanlı atalarımızın da pek sevilmediği bu topraklarda, insanlar pazarda beni satın alın, ben şahane bir köleyim diye müşteri arıyor, boyarlar hizmetlerindekilere acımasız işkenceler yapıyor, köylüler ise birbirlerini satma yarışında. Yine de bir umut, bir iyilik kırıntısı var. Jude sanırım bu hikayeyi, bakın pek bir şey değişmediyse de biraz daha iyi olabiliriz demek için yapmış. Festivalde gördüğüm en iyi filmdi Aferim. Hem oyunculuklar, hem de dönem atmosferi mükemmeldi.

>>ARAP GECELERİ I: HUZURSUZ

Miguel Gomez, Tabu’nun Berlinale başarısından sonra sinemaya 3 bölümlük Arap Geceleri’yle döndü. Fakat film Tabu’nun devamı olmaktan çok, yönetmenin ilk filmi ‘Sevgili Ağustos Ayımız’a benziyor. Gomez, bu kez Portekiz’in içinde bulunduğu ekonomik krizi, 1001 Gece Masallarından aldığı hikâyelerle harmanlayıp, kategoriler dışı bir filme imza atmış. Gomez’in, her yol uyar tavrı, belgeselden komediye sıçrayışı keyifli. Fakat filmin diğer 2 bölümünü de seyretmeden karar vermem zor. Eğer ilki gibiyseler, doğrusu aynısından iki tane daha izlemek istemem. Ama duyduklarım öyle olmadıkları yönünde. Kimi daha çok beğenmiş, kimisi daha az. Bakalım, göreceğiz.

>>FASSBİNDER: KARŞILIK BEKLEMEDEN SEVMEK

Festivalin en iyilerinden biri de Fassbinder üzerine bu belgeseldi. Yönetmenle yapılmış uzun bir röportajı içeren filmde, Fassbinder’in ekibinden başka birçok kişinin de görüşleri vardı. Lars von Trier’le bazı ortak noktaları olduğunu düşündüm Fassbinder ruh halinin. Çocukluktan kalan kapanmayan yaralar iki yönetmende de belirleyici sanki… Fasbinder’in çocuk arzusu ise çözemediğim bir yanı olarak kaldı filmden. Bu belgeseli bir de daha dinlenmiş bir halde seyredebilirim umarım.

Mazi kalbimde bir yaradır

TARİH:  15 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Genç, üst orta sınıf bir çift California’ya taşınır. Hem erkek orada yetişmiştir, hem de çok iyi bir iş teklifi almıştır. Adam yükselmektedir fakat kadın yaptığı düşüğün ardından pek de iyi durumda değildir. Genç çift, yeni evlerine yerleştikten hemen birkaç gün sonra bir mağazada, adamın eski bir ortaokul arkadaşıyla tanışırlar. Bu eski arkadaşta bir tuhaflık vardır ve herkes bunun farkındadır.

Biliriz ki bu tuhaf arkadaş genç çiftin peşini bırakmayacaktır. Ama yalnız ve bunalımlı kadın yine de bu yalnız, işsiz ve bunalımlı adama bir şans vermekten yanadır. Acaba neler olacaktır? Ve neden? İki adam arasında geçmişte bir şey mi yaşanmıştır? Ne yaşanmıştır? Yoksa tuhaf adam sadece genç kadından hoşlanmakta ve kocanın da dediği üzere kadınla yatmayı mı amaçlamaktadır sadece?

“Geçmişten Gelen” bir gerilim filmi. Bir ilk filmden beklenmeyecek kadar da iyi çekilmiş. Filmin yönetmeni Joel Edgerton tuhaf “stalker” Gordo’yu çok iyi canlandırıyor. Gözlerindeki o derin uçurum ve hüzün insanı hem tedirgin ediyor hem de karaktere empati duyuruyor. Yükselen iş adamı Simon’da Jason Bateman ve umutsuz ev kadını Robyn rolünde Rebecca Hall da çok iyiler.

Fakat filmin gözardı edilemeyecek sorunlu bir yanı da var. İki erkek arasındaki rekabet ve intikam oyununda kadına düşen rol bir piyon olmaktan öteye gitmiyor. Hatta öyle ki bu acımasız oyunda asıl ezilen ve yaralananın kadın olduğu gerçeği bile gözden kaçabilir. Film tuhaf Gordo’ya ve onun derdine gösterdiği empatiyi, Robyn’e göstermiyor. Robyn, savaş terimleriyle konuşursak bir “collateral damage”, bir munzam zarar ya da sivil kayıp. Vikinglerden, İslam Devleti’ne (İŞİD) savaşlarda da belli başlı amaçlardan biri bu değil mi: Başkasının kadına el koymak, kadına tecavüz etmek. Düşmanın sadece bugününü değil, geleceğini de elinden almak.

Geçmişten Gelen baştan sona merakla izlenen bir film. Pişman olmazsınız.

Kırmızı Lale Film Festivali

TARİH:  6 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

RODE TULP FILM FESTIVAL

Bu hafta Hollanda’da, Kırmızı Lale Film Festivali’nin eleştirmenler jürisinde görev aldım. “Grupcak” (doğum günün kutlu olsun Melisa Sözen, nice nice yıllara!) Rotterdam, Amsterdam ve Lahey arasında mekik dokuduk. Ama film seyretme görevimizi Hollanda’ya gelmeden tamamlamıştık. Seyahatlerimiz Ferzan Özpetek’in master class’ı, jüri toplantısı, elçilik kokteyli, kapanış gecesi gibi etkinlikler içindi.

Kapanış gecesinde ilk ödül Ferzan Özpetek’e verilen Ustaya Saygı ödülüydü. Şahsım ve Hollandalı genç meslektaşım Kaj van Zoelen’den oluşan eleştirmen jürisinin ödülü Ayhan Sonyürek’in yönettiği “İyi Biri”nin oldu. “İyi Biri” Antalya’da da seyirci ödülü almış, baştan sona Cengiz Bozkurt’un sırtladığı acı-tatlı bir komedi. Çok sayıda nitelikli film arasından “İyi Biri”ni seçmemizin tek bir nedeni var, film bir şekilde ikimize de dokunmuştu.

Seyirci oylarıyla seçilen en iyi film ise Murat Düzgünoğlu’nun “Neden Tarkovski Olamıyorum”u oldu. Düzgünoğlu, ödüle hem şaşırdı hem de çok sevindi. Derviş Zaim’in başkanlığındaki ana jüri en iyi yönetmen ödülünü Kaan Müjdeci’ye verdi. Kaan Müjdeci, ödülünü festival boyunca her işe bir kuruş almadan koşturan festival gönüllülerine ithaf etti. “Sivas”ı adından dolayı çok eleştirdiğimi okurlarım bilir. Bu konudaki eleştirim baki fakat filmi çok beğendim. Müjdeci’de iyi bir sinemacı kumaşı var.

Ana jürinin en iyi film ödülü ise Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları”nın (KK) oldu. KK, 1981’in o karanlık günlerinde Kars’ta, kömür peşinde koşan 3 delikanlının hikâyesini son derece duyarlı bir dille anlatıyor. Film, Berlinale’ye boşuna seçilmemiş. Yakında vizyona girecek diye umuyoruz. Ödül alan dört filmin de yönetmenlerinin törende hazır bulunmaları, kapanışın keyifli geçmesini sağladı. İyi Biri’nin oyuncuları Cengiz Bozkurt ve Asuman Çakır’da ayrıca törendeydiler. Tabii törenin sıcak geçmesinde sunucu Janset Paçal’ın da büyük katkısı vardı. Janset Paçal sinema oyuncuları meslek birliği BİROY’un da başkanı ve sunuculuk dışındaki mesleki faaliyetlerine Amsterdam’da da ara vermedi. Türkiyeli oyuncuların filmlerinin ya da dizilerinin Hollanda’da gösterilmesi durumunda, oluşacak telif haklarını koruyan bir anlaşmayı imzaladı. Şu oyunculuk işinde dikiş tutturursam hemen BİROY’a üye olacağım ben de!.

Yükseliş, düşüş, yükseliş

TARİH:  8 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Seyrettiğim hiçbir konulu boksör filmi James Toback’ın belgeseli “Tyson” kadar etkilememiştir beni. Mike Tyson kulak koparmasıyla tanınan, hiç sevimli olmayan bir ağır siklet boks şampiyonuydu. Tyson’ın dramı o kadar çarpıcıydı ki hiçbir dramatik film yanına yakalaşamadı, en azından benim için. “Son Şans”ın da “Tyson”a yaklaşma şansı hiç yok. Ama iki filmin de ortak noktaları var.

HAYATA YENİK BAŞLAYANLAR
Boksörler, hayata yenik başlayanlardan çıkıyor. Son Şans’ın kahramanı Billy Hope (Jake Gyllenhaal) tıpkı gerçek hayattaki Tyson gibi kendisini koruyacak kollayacak anne-baba figürlerine muhtaç büyük bir çocuk. Filmde Bily Hope’un boks yaparken kendisini savunmayı bilmemesi sanki bu durumunun da bir metaforu. Billy Hope yetimhanede büyümüş, okuma yazması zayıf, cahil bir koca bebek. Kendisi gibi yetimhanede büyümüş karısı Mo (Rachel McAdams)onun adına kararları veriyor, onu çekip çeviriyor. Mo, Billy’nin sadece karısı değil, annesi ve hamisi aynı zamanda. Mo’nun devreden çıkma ihtimali demek, bütün dengelerin bozulması demek. Tıpkı Tyson’un hayatındaki baba figürünü kaybetmesinin yaratacağı etki gibi.

BOKSÖRLERİN ORTAK NOKTALARI
Boksör deyince aklımıza Muhammed Ali gelir ama Ali sıra dışı bir örnek. Fazla akıllı ve fazla kültürlü bir örnek. Boksörlerin çoğu braz kıt zekâlı, epey yontulmamış tipler. Billy Hope’un da böyle yanları var: Öfkesini kontrol edemiyor ama bir yandan da çok iyi bir baba. Ta ki kendi anne figürünü kaybedene dek. Allahtan Billy, annesini kaybedince kendisine bir baba figürü buluyor (Forest Whitaker).

FİLM KENDİNİ İZLETTİRİYOR
Film hem gerçek hayattan hem de sinema tarihinden klişeleri bolca kullanıyor. Billy Hope’un yükselişi, düşüşü ve yeniden yükselişi çoğu sporcu filmlerinin bildik şablonuyla bire bir uyuşuyor. Bütün bu süreçler göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşiyor, bir inandırıcılık barındırmıyor. Billy’nin soyadının Hope yani “umut”, kötü rakibinin ise mafya lideri Escobar’la aynı oluşu gibi ucuz numaraları da var filmin. Ama yine de “Son Şans” iyi oyuncularıyla kendisini izlettiriyor. Hele Billy’nin küçük kızı rolünde bir Oona Laurence var ki, bu kadar başarılı bir çocuk oyuncu olur. Tabii ki Jake Gyllenhaal’un elinden geleni yapmış olmasına da şapka çıkarıyoruz, oyunculuğundan çok fazla etkilenmesem de. Haftanın diğer filmleriyle kıyaslayınca, en iyi seçenek “Son Şans”.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com