Sadizmin eski tadı yok

TARİH:  14 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

GRİNİN ELLİ TONU
‘Grinin Elli Tonu’ (GET) gördüğüm en sıkıcı filmlerden biri. Zaten kolay sıkılırım ama bu film zirveye oynuyor. Filmin kahramanlarından Anastasia Steele’in hayatındaki en büyük gizemlerden birinin ‘kıç tıpası’nın ne olduğunu öğrenmek olduğunu söylersem sanırım beni anlayacaksınız. Neymiş demeyin, gugıllayın, filmde de bu sorunun cevabı yok.

GRİNİN GİZEMİ
Evet efendim, filmin konusu kısaca şöyle: Anastasia adlı üniversite öğrencisi hanım kızımız (Dakota Johnson), Christian Grey (Jamie Dornan) adlı katli vacip yüzde 1 üyesi kapitalistle röportaj yapmaya gider. ‘Grey’ gri demek, filmin adındaki grinin gizemi burada. Grey, fallik kulesinin tepesinde somurtarak oturmak dışında bir şey yapıyor gibi gözükmemektedir. Yetim ve öksüz bir çocuğun 27 yaşında böyle bir serveti edinmesinin sırrı hanım kızımız Anastasia’yı ilgilendirmez. “Gay misiniz?”, Grey’e soracağı en “zorlayıcı” sorudur Anastasia’nın. Aslında Anastasia zaten arkadaşı hastalandığı için onun yerine röportaja gitmiştir ama film boyunca da manalı bir tek soru sormaz adama.
Sonradan Grey Bey’in sadist olduğunu öğreniriz. Grey Bey, hanım kızımızı düz bir şekilde düzmek istememektedir. Sevişmek ve çıkmak gibi şeylerle işi olmayan Grey kendi ifadesiyle kadınları sadece “düzer… sert bir şekilde”. İşin püf noktası da bu sert şeklin ne olduğudur. “Nemfoman”da Lars von Trier, sadizmin kötülüğünün banalliğini göstermişti. GET, sadizmi, gizemli, erotik ve müthiş heyecan verici bir şey olarak sunuyor. Daha doğrusu sunmaya çalışıyor ama olmuyor, beceremiyor.
Hiçbir gizemi, cinsel heyecanı olmayan, hatta dramatik bir yapısı da olmayan bir film var karşımızda. Anastasia hanım kızımız, Grey’e kayıtsız şartsız teslim olacak mı, olmayacak mı? Filmin kahramanının, üstesinden gelmesi gereken zorluk bundan ibaret. Yani, adam istediği zaman kızın kıçına tıpa takacak mı, takmayacak mı? Yahu bana ne? Bize ne?

ZAMANIN ATLI PRENSLERİ
Grey’in servetinin gözümüzü kamaştırması, Anastasia gibi bizim de, adamın sahip olduğu uçaklar, helikopterler ve arabalar karşısında dilimizin tutulması bekleniyor. Kadınların hayallerindeki beyaz atlı prens artık böyle bir şey diyor film: Artık yeni prensler genç, iyi vücutlu ve mülti milyarder kapitalistler. Aslında Grey’in Anastasia’ya yaptıkları, iş hayatında kitlelere yaptıklarının bir türevi. Ünlü Türk kodamanı Mehmet Cengiz’in dediği gibi, iş hayatında “milletin a..na koyan” Grey, Anastasia’ya da aynı muameleyi çekmekten başka bir şey hayal edememektedir. Ama film keşke bu ilişkiyi kursa.
Erotik ve sado-mazo ilişkiler anlatan ciddi ve/veya erotik filmler var. “Gündüz Güzeli”nin kırbaçlanmayı hayal eden kahramanı iyi bir örnek mesela. Nemfoman’dan zaten söz ettik. “O’nun Hikâyesi” var sonra, zamanında beni epey etkilemişti. GET’in banal bir reklam filmi estetiği içinde cinselliği sömürme çabası hiçbir işe yaramıyor. Ya da ben çok yaşlandım.

İnsanlıktan Uzakta: Vicdanın önemi

TARİH:  22 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi insanları, kardeşliği ve dayanışmayı anlatan filmler nedense sadece anaakımdan çıkar. Sanat sineması insan ruhunun karanlığını deşmeyi tercih eder. Karanlığın deşilmesi gerçekten de gereklidir; karanlıktan aydınlığa çıkabilmek için karanlığın yüreğine yolculuk etmek gerekir.

Karanlıktan çıkmak derken illa da toplumsal kurtuluşu kastetmiyorum. Toplumsal kurtuluş belki de hiç olmayacak, sosyalist/komünist ütopya belki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek; hatta belki 35 yıl sonra küresel ısınmayla yok olacağız.

Kendimizden kaçamayız
Ama yine de bir gerçek var: Kendimizle her an başbaşayız. Kendimizden kaçamayız. Herkeste yok, biliyorum ama vicdan sahibi olanların önünde zorlu seçimler var. Kan gövdeyi götürürken bile insan kalabilmek, vicdan sahibi insanın, kendi kendisine olan borcu, zorunluluğu. Başka seçenek var elbette: sırtlan gibi de, çakal gibi de, fare gibi de yaşanabilir (Bu kendilerine göre sevimlilikleri olan, zavallı hayvanlardan özür dilerim, başka metafor bulamadım). Ama bunu kabul edebilen kişinin, insanca sevmek ve sevilmekten vazgeçmesi gerekiyor. Sevgi? Onca ihanet ve aldatma varken sevgiden söz etmek de zor. Ama olsun. Kendimizden vazgeçmeden, insan olmaktan vazgeçmeden, sevgiden vazgeçemeyiz. Her şeye rağmen. Her şeye gözümüzü kapayarak değil, her şeye rağmen. Gayet bencilce bir nedenle üstelik: Daha mutlu olabilmek için. Çünkü o lanet olası “ben”le her an birlikteyiz.

“İnsanlıktan Uzakta”, Cezayir’in bir dağ köyünde öğretmenlik yapan İspanyol/Fransız Daru (Viggo Mortensen) ile Arap köylü Mohamed’in (Reda Kateb) hikâyesini anlatıyor. Yıl 1954, Cezayir Bağımsızlık Savaşı yeni başlamış. Cezayirli önderlerin çoğu bir zamanlar Fransız ordusunda görev almış, madalyalar kazanmış eski Arap askerler. Bu eski kahramanlar, Fransa’nın gözünde şimdinin teröristleri. Teröristler çünkü kendi ülkelerini kendileri yönetmek ve okullarında sadece Fransızca değil Arapça da öğretmek istiyorlar çocuklarına.

Ortam hiç yabancı değil
Kendisi de eski bir asker olan Daru, işte bu ortamda öğretmenlik yapıyor ve küçük Arap çocuklarına Fransızcayla birlikte, o çocukların muhtemelen hiçbir zaman göremeyecekleri Fransa’nın coğrafyasını, dağlarını, ırmaklarını öğretiyor. Uğur Vardan’ın söylediği gibi “İki Dil Bir Bavul”u hatırlatan bir ortam…

Bu noktadan sonra filmin bazı sırlarını açık ediyorum; dikkat!

Bir gün Daru hiç istemediği bir görev üstlenmek zorunda kalır. Jandarma Daru’ya, Mohamed adlı köylüyü getirir. Daru’nun, kuzenin’in boğazını keserek öldürmüş olan bu adamı, bir günlük mesafedeki Tinguit kentine götürmesi ve “adalete” teslim etmesi gerekmektedir. Mohamed’i orada bekleyen idam cezasıdır. Daru, Mohamed’i mutlak bir ölüme götürmek istemez ama işin tuhafı Mohamed kuzenleriyle arasındaki kan davasının sona ermesinin tek yolunun Fransızlarca asılması olduğunu düşünmektedir. Aksi taktirde kuzenleri onu öldürerek, kardeşlerinin intikamını alacak ve bu kez sıra Daru’nun kardeşlerinin intikam almasına gelecektir.

Ne Daru ne de Mohamed kusursuz insanlar değiller. Mohamed her ne nedenle olursa olsun bir cinayet işlemiştir. Daru eski bir asker olarak kim bilir neler yaşamıştır… Ve de neler yaşayacaktır.

Ama bu iki insan da erdemli davranmak için yine de ellerinden geleni yaparlar. Daha fazla kan dökülmememesi için kendi hayatlarını riske atarlar. Kendi hayatlarına değer vermedikleri için değil, kendilerine değer verdikleri için. “Değer” sahibi oldukları için.

“İnsanlıktan Uzakta”, sanat sinemasında ender görülen bir şeyi yapıyor, kardeşliğe ve dayanışmaya inanıyor. Ne güzel!

İntikamı reddediyor
Bir nevi western olarak da görülebilir film ama westernler genellikle intikamı anlatırken, “İnsanlıktan Uzakta” intikamı reddediyor. Ve hatta filmin ezilenlerin, emekçilerin kardeşliği gibi bir teması olduğu dahi söylenebilir çünkü Daru ne egemen sınıfın ne de egemen etnisitenin bir üyesi. Fransızların “salyangozlar” diye aşağıladığı göçmen tarım işçisi İspanyollardan geliyor soyu.

Viggo Mortensen âşık olunacak bir adam. Bakışlarında o kadar büyük bir derinlik ve insancıllık var ki, insan gerçekte de olmasa, bu bakışlar sadece oyunculukla verilemez diye düşünüyor. Keza Reda Kateb de ezik, suçlu ama onurlu bir adamı çok iyi canlandırıyor.

Venedik’ten ana jüriden olmasa da 3 ödülle dönen bu filmi kaçırmayın. İnsan ruhunun karanlığı var ama aydınlığı da var.

Sinemanın ‘Yeni Ufuklar’ı

TARİH:  1 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Polonya’nın Wroclaw kentindeki Yeni Ufuklar ya da orijinal adıyla Nowe Horyzonty en sevdiğim film festivali galiba. Üçüncü kez gitmem bu yüzden. Festival hem birçok iyi filmi kolaylıkla seyretme olanağı sunuyor hem de her akşam toplanılan Arsenal adlı mekanında sosyalleşme olanağı yaratıyor. Daha başka ne ister insan? Pere Ubu, Yasmine Hamdan konserleri gibi ekstra etkinlikler de cabası.
Aşağıda seyrettiğim filmlerden beşine değiniyorum:

>>MUSTANG

Deniz Gamze Ergüven’in ilk filmi Mustang, ilk filmlere özgü hastalıkların bütün semptomlarını taşıyor. Bir genç kız olarak büyümek zor iş bu coğrafyada, Ergüven de sanki bütün olası olumsuzlukları ilk filmine doldurmuş. Trabzon’un bir kasabasında annesiz babasız kalmış, babaanneleri ve amcalarının yanında yaşayan beş kız kardeşin hikâyesini anlatıyor Mustang. Kızkardeşler bir gün bırakın taşrayı, ancak sosyete partilerinde görülebilecek bir şey yapıyorlar ve okul kıyafetleri içinde erkek arkadaşlarıyla birlikte denize girip, deve güreşi oynuyorlar. Kızların bu “masum” ama yöreye göre ekstrem davranışları karşılığını buluyor ve evde sıkıyönetim ilan ediliyor. Filmin kalanın da kızlar onları önce zapt etmek sonra da evermek isteyen amcayla babaannenin mücadelesi ile anlatılıyor.

Kız kardeşlerin büyüme öyküsü taşıyamayacağı kadar çok konu içeriyor: çocuk gelinler, aile içi cinsel ilişki, genç kız intiharları ve “ileri derecede anal seks”e kadar her şey var bu filmde. Aile içi cinsel ilişki başlı başına kocaman ve ağır bir konu ama filmde yaşanan bir sürü olay arasında kaynayıp gidiyor. Diğer bütün konularda da durum farklı değil. Hiçbirinin bir ağırlığı yok.

Filmin oyuncuları seslerini kullanmayı bilmiyorlar. Müsamere vurgularıyla konuşuyorlar. Ama bunlara rağmen, Mustang’ın genç kız dünyasına pek rastlamadığımız bir bakış getirdiğini söylemek mümkün. Bazı komik ve dokunaklı anları da var. Fransa’da 400 bin civarında seyirci çeken, Polonya’da ticari gösterime girecek olan ve birçok ödül alan Mustang’ın seyirciyi tavlayan bir yanı var. Filmin sonunda seyircinin alkışları da bunun kanıtıydı. Genç kız dünyasının mahremini ve isyanını sergilemesi filmi çekici kılıyor. Biraz röntgenci duygulara hizmet ediyor, bir yandan da isyanı onaylıyor. Sonuç olarak bir “kendini iyi hisset” filmi Mustang. Ergüven ilk filmiyle başarıyı yakaladı, tebrik ederiz. Zeki abi ne der bilemem ama taşrada büyüyen genç kızlar üzerine daha iyi filmler yapıldı ülkemizde. Keşke onlar da Mustang kadar ilgiye mazhar olabilselerdi.

>>EVVELDEN

Birkaç yıldır bir Lav Diaz aşağı, Lav Diaz yukarı sürüp gidiyor, film festivalleri aleminde. Diaz, Filipinli bir yönetmen ve ‘Kış Uykusu’nu kısa film kategorisine sokacak uzunlukta filmler çekiyor. Şaka değil, 10 saati bulan bir filmi var mesela Diaz’ın: ‘Bir Filipin Ailesinin Evrimi’ tam 593 dakika uzunlukta. Yeni Ufuklar’daki 2014 tarihli filmi ‘Geçmişten Kalan’ ise 338 dakikalık süresiyle Diaz standartlarında orta metraja tekabül ediyor. Diaz’ın adını duyurmasını sağlayan bir önceki filmi ‘Norte, tarihin sonu’ 250 dakika uzunluktaymış mesela.

Diaz’ın 5,5 saatlik Locarno fatihi bu filmini seyrederken, her an uyanık olmadığımı itiraf edeyim. Bana çok bir şey kaybetmişim gibi gelmese de filmi değerlendirmemde bu eksiği devre dışı bırakamayız. Film, Ferdinand Marcos’un iktidara geldiği günlerde geçiyor. Devlet şiddeti, komünistlerin ve sosyalistlerin başına çöküyor ama filmin asıl derdi bu siyasal süreci anlatmak değil. Hatta sıkıyönetimin ilanı ve paramiliter devlet çetelerinin yörenin hayatına bir kâbus gibi çöküşü filmin ancak sonlarında ortaya çıkıyor. Filmin asıl derdi, bir köyde yaşayan insanların hayatından bir kesit sunmak. Peki bu kesiti görmek için bu kadar saat salonda oturmak gerekli mi? Bence değil. Diaz, karakterlerini birbirleriyle tartışmaya soktuğunda klişelere takılıp kalıyor. Filmin orijinalliği uzunluğu. Diaz, zamanı biraz daha ekonomik kullansa ve biraz daha orijinal diyaloglar yazsa keşke. Bir de Diaz’ın ideolojik duruşunda bizim bir zamanlar AKP’yi anti-militarist olduğu zannıyla destekleyenlerdeki tavrı gördüm. Filmde kesin bir anti-militarist duruş var ama bu duruşun ardında devlet şiddeti karşıtlığı dışında bir şey yok. Sıkıyönetimin nedenlerini anlamadığımız gibi, isyancıları da hiç tanımıyoruz. Devletin çetelerine tek karşı çıkan da bir rahip. Çeteler ise psikopatlardan oluşuyor gibi. Kısaca bu kadar uzun film yapıp bu kadar az ve kısmen yanlış şey söylemek tuhaf.

>>AFERİM!

Radu Jude, Romanya sinemasının iyi yönetmenlerinden biri, en çok tanınanlarından olmasa da. Gerçi son filmi ‘Aferim’le bu da değişmeye başladı. Berlin’de en iyi yönetmen ödülü aldı Jude. ‘Aferim’, Osmanlı topraklarında, Romanya’da geçiyor. Filmin kahramanları bir tür eski zaman jandarması ve oğlu. Baba oğul birlikte bir boyar’ın (yerel toprak ağası) kaçak Çingene kölesini arıyorlar. Boyar’a göre kaçak köle hırsızlık yapmış; köleye göre ise, suçu boyarın karısıyla, kadının isteği üzerine yatması. Son derece adaletsiz ve korkunç bir dünya Jude’nin çizdiği. Osmanlı atalarımızın da pek sevilmediği bu topraklarda, insanlar pazarda beni satın alın, ben şahane bir köleyim diye müşteri arıyor, boyarlar hizmetlerindekilere acımasız işkenceler yapıyor, köylüler ise birbirlerini satma yarışında. Yine de bir umut, bir iyilik kırıntısı var. Jude sanırım bu hikayeyi, bakın pek bir şey değişmediyse de biraz daha iyi olabiliriz demek için yapmış. Festivalde gördüğüm en iyi filmdi Aferim. Hem oyunculuklar, hem de dönem atmosferi mükemmeldi.

>>ARAP GECELERİ I: HUZURSUZ

Miguel Gomez, Tabu’nun Berlinale başarısından sonra sinemaya 3 bölümlük Arap Geceleri’yle döndü. Fakat film Tabu’nun devamı olmaktan çok, yönetmenin ilk filmi ‘Sevgili Ağustos Ayımız’a benziyor. Gomez, bu kez Portekiz’in içinde bulunduğu ekonomik krizi, 1001 Gece Masallarından aldığı hikâyelerle harmanlayıp, kategoriler dışı bir filme imza atmış. Gomez’in, her yol uyar tavrı, belgeselden komediye sıçrayışı keyifli. Fakat filmin diğer 2 bölümünü de seyretmeden karar vermem zor. Eğer ilki gibiyseler, doğrusu aynısından iki tane daha izlemek istemem. Ama duyduklarım öyle olmadıkları yönünde. Kimi daha çok beğenmiş, kimisi daha az. Bakalım, göreceğiz.

>>FASSBİNDER: KARŞILIK BEKLEMEDEN SEVMEK

Festivalin en iyilerinden biri de Fassbinder üzerine bu belgeseldi. Yönetmenle yapılmış uzun bir röportajı içeren filmde, Fassbinder’in ekibinden başka birçok kişinin de görüşleri vardı. Lars von Trier’le bazı ortak noktaları olduğunu düşündüm Fassbinder ruh halinin. Çocukluktan kalan kapanmayan yaralar iki yönetmende de belirleyici sanki… Fasbinder’in çocuk arzusu ise çözemediğim bir yanı olarak kaldı filmden. Bu belgeseli bir de daha dinlenmiş bir halde seyredebilirim umarım.

Mazi kalbimde bir yaradır

TARİH:  15 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Genç, üst orta sınıf bir çift California’ya taşınır. Hem erkek orada yetişmiştir, hem de çok iyi bir iş teklifi almıştır. Adam yükselmektedir fakat kadın yaptığı düşüğün ardından pek de iyi durumda değildir. Genç çift, yeni evlerine yerleştikten hemen birkaç gün sonra bir mağazada, adamın eski bir ortaokul arkadaşıyla tanışırlar. Bu eski arkadaşta bir tuhaflık vardır ve herkes bunun farkındadır.

Biliriz ki bu tuhaf arkadaş genç çiftin peşini bırakmayacaktır. Ama yalnız ve bunalımlı kadın yine de bu yalnız, işsiz ve bunalımlı adama bir şans vermekten yanadır. Acaba neler olacaktır? Ve neden? İki adam arasında geçmişte bir şey mi yaşanmıştır? Ne yaşanmıştır? Yoksa tuhaf adam sadece genç kadından hoşlanmakta ve kocanın da dediği üzere kadınla yatmayı mı amaçlamaktadır sadece?

“Geçmişten Gelen” bir gerilim filmi. Bir ilk filmden beklenmeyecek kadar da iyi çekilmiş. Filmin yönetmeni Joel Edgerton tuhaf “stalker” Gordo’yu çok iyi canlandırıyor. Gözlerindeki o derin uçurum ve hüzün insanı hem tedirgin ediyor hem de karaktere empati duyuruyor. Yükselen iş adamı Simon’da Jason Bateman ve umutsuz ev kadını Robyn rolünde Rebecca Hall da çok iyiler.

Fakat filmin gözardı edilemeyecek sorunlu bir yanı da var. İki erkek arasındaki rekabet ve intikam oyununda kadına düşen rol bir piyon olmaktan öteye gitmiyor. Hatta öyle ki bu acımasız oyunda asıl ezilen ve yaralananın kadın olduğu gerçeği bile gözden kaçabilir. Film tuhaf Gordo’ya ve onun derdine gösterdiği empatiyi, Robyn’e göstermiyor. Robyn, savaş terimleriyle konuşursak bir “collateral damage”, bir munzam zarar ya da sivil kayıp. Vikinglerden, İslam Devleti’ne (İŞİD) savaşlarda da belli başlı amaçlardan biri bu değil mi: Başkasının kadına el koymak, kadına tecavüz etmek. Düşmanın sadece bugününü değil, geleceğini de elinden almak.

Geçmişten Gelen baştan sona merakla izlenen bir film. Pişman olmazsınız.

Kırmızı Lale Film Festivali

TARİH:  6 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

RODE TULP FILM FESTIVAL

Bu hafta Hollanda’da, Kırmızı Lale Film Festivali’nin eleştirmenler jürisinde görev aldım. “Grupcak” (doğum günün kutlu olsun Melisa Sözen, nice nice yıllara!) Rotterdam, Amsterdam ve Lahey arasında mekik dokuduk. Ama film seyretme görevimizi Hollanda’ya gelmeden tamamlamıştık. Seyahatlerimiz Ferzan Özpetek’in master class’ı, jüri toplantısı, elçilik kokteyli, kapanış gecesi gibi etkinlikler içindi.

Kapanış gecesinde ilk ödül Ferzan Özpetek’e verilen Ustaya Saygı ödülüydü. Şahsım ve Hollandalı genç meslektaşım Kaj van Zoelen’den oluşan eleştirmen jürisinin ödülü Ayhan Sonyürek’in yönettiği “İyi Biri”nin oldu. “İyi Biri” Antalya’da da seyirci ödülü almış, baştan sona Cengiz Bozkurt’un sırtladığı acı-tatlı bir komedi. Çok sayıda nitelikli film arasından “İyi Biri”ni seçmemizin tek bir nedeni var, film bir şekilde ikimize de dokunmuştu.

Seyirci oylarıyla seçilen en iyi film ise Murat Düzgünoğlu’nun “Neden Tarkovski Olamıyorum”u oldu. Düzgünoğlu, ödüle hem şaşırdı hem de çok sevindi. Derviş Zaim’in başkanlığındaki ana jüri en iyi yönetmen ödülünü Kaan Müjdeci’ye verdi. Kaan Müjdeci, ödülünü festival boyunca her işe bir kuruş almadan koşturan festival gönüllülerine ithaf etti. “Sivas”ı adından dolayı çok eleştirdiğimi okurlarım bilir. Bu konudaki eleştirim baki fakat filmi çok beğendim. Müjdeci’de iyi bir sinemacı kumaşı var.

Ana jürinin en iyi film ödülü ise Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları”nın (KK) oldu. KK, 1981’in o karanlık günlerinde Kars’ta, kömür peşinde koşan 3 delikanlının hikâyesini son derece duyarlı bir dille anlatıyor. Film, Berlinale’ye boşuna seçilmemiş. Yakında vizyona girecek diye umuyoruz. Ödül alan dört filmin de yönetmenlerinin törende hazır bulunmaları, kapanışın keyifli geçmesini sağladı. İyi Biri’nin oyuncuları Cengiz Bozkurt ve Asuman Çakır’da ayrıca törendeydiler. Tabii törenin sıcak geçmesinde sunucu Janset Paçal’ın da büyük katkısı vardı. Janset Paçal sinema oyuncuları meslek birliği BİROY’un da başkanı ve sunuculuk dışındaki mesleki faaliyetlerine Amsterdam’da da ara vermedi. Türkiyeli oyuncuların filmlerinin ya da dizilerinin Hollanda’da gösterilmesi durumunda, oluşacak telif haklarını koruyan bir anlaşmayı imzaladı. Şu oyunculuk işinde dikiş tutturursam hemen BİROY’a üye olacağım ben de!.

Yükseliş, düşüş, yükseliş

TARİH:  8 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Seyrettiğim hiçbir konulu boksör filmi James Toback’ın belgeseli “Tyson” kadar etkilememiştir beni. Mike Tyson kulak koparmasıyla tanınan, hiç sevimli olmayan bir ağır siklet boks şampiyonuydu. Tyson’ın dramı o kadar çarpıcıydı ki hiçbir dramatik film yanına yakalaşamadı, en azından benim için. “Son Şans”ın da “Tyson”a yaklaşma şansı hiç yok. Ama iki filmin de ortak noktaları var.

HAYATA YENİK BAŞLAYANLAR
Boksörler, hayata yenik başlayanlardan çıkıyor. Son Şans’ın kahramanı Billy Hope (Jake Gyllenhaal) tıpkı gerçek hayattaki Tyson gibi kendisini koruyacak kollayacak anne-baba figürlerine muhtaç büyük bir çocuk. Filmde Bily Hope’un boks yaparken kendisini savunmayı bilmemesi sanki bu durumunun da bir metaforu. Billy Hope yetimhanede büyümüş, okuma yazması zayıf, cahil bir koca bebek. Kendisi gibi yetimhanede büyümüş karısı Mo (Rachel McAdams)onun adına kararları veriyor, onu çekip çeviriyor. Mo, Billy’nin sadece karısı değil, annesi ve hamisi aynı zamanda. Mo’nun devreden çıkma ihtimali demek, bütün dengelerin bozulması demek. Tıpkı Tyson’un hayatındaki baba figürünü kaybetmesinin yaratacağı etki gibi.

BOKSÖRLERİN ORTAK NOKTALARI
Boksör deyince aklımıza Muhammed Ali gelir ama Ali sıra dışı bir örnek. Fazla akıllı ve fazla kültürlü bir örnek. Boksörlerin çoğu braz kıt zekâlı, epey yontulmamış tipler. Billy Hope’un da böyle yanları var: Öfkesini kontrol edemiyor ama bir yandan da çok iyi bir baba. Ta ki kendi anne figürünü kaybedene dek. Allahtan Billy, annesini kaybedince kendisine bir baba figürü buluyor (Forest Whitaker).

FİLM KENDİNİ İZLETTİRİYOR
Film hem gerçek hayattan hem de sinema tarihinden klişeleri bolca kullanıyor. Billy Hope’un yükselişi, düşüşü ve yeniden yükselişi çoğu sporcu filmlerinin bildik şablonuyla bire bir uyuşuyor. Bütün bu süreçler göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşiyor, bir inandırıcılık barındırmıyor. Billy’nin soyadının Hope yani “umut”, kötü rakibinin ise mafya lideri Escobar’la aynı oluşu gibi ucuz numaraları da var filmin. Ama yine de “Son Şans” iyi oyuncularıyla kendisini izlettiriyor. Hele Billy’nin küçük kızı rolünde bir Oona Laurence var ki, bu kadar başarılı bir çocuk oyuncu olur. Tabii ki Jake Gyllenhaal’un elinden geleni yapmış olmasına da şapka çıkarıyoruz, oyunculuğundan çok fazla etkilenmesem de. Haftanın diğer filmleriyle kıyaslayınca, en iyi seçenek “Son Şans”.

Bu festival oldukça farklı

TARİH:  26 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Datça’da iki yıldan beri bir film festivali var ki, benim ve katılan diğer herkes için bütün film festivallerinden farklı ve özel bir yere sahip. Diğer festivallerde asıl etkinlik film seyretmektir. Datça’da ise film yapılıyor, sonra yapılan filmler seyrediliyor. Aslında benim gibi geriatrikler için değil bu festival. Asıl amacı gençlere kafalarındaki filmi yaptırmak ve onlara film yapım sürecinde sinema profesyonellerinin yardımını sunmak; senaryonun oluşumundan, çekilen filmin kurgulanmasına dek her aşamada gençlere akademik ve profesyonel destek sağlamak. Ben Datça’da bu festivale ilk olarak gazeteci olarak geldiydim ama ortam beni de heyecanlandırdı. Geçen yıl bir kısa film çekiverdim. Bu yıl da kurgucu Mesut Ulutaş’la yeni bir film için fikir alıp verişinde bulunduk. Çok verimli geçti, ufkum açıldı.

‘Kafandakini Çek’
Festivalin fikir babası ve neredeyse her şeyi Levent Arslan. Yıllarca Almanya’da Detmold kentinde, “Get Your Own Picture” (Kafandakini Çek) adıyla bu tarz bir festival düzenleyen Arslan, 2014’ten beri Datça’da da benzer bir etkinlik düzenlemeye başladı. Arslan’a en büyük katkı Almanya’nın sinema üniversitesi Babelsberg’den geldi. Babelsberg Üniversitesi, hem donanım hem de öğretim üyesi düzeyinde festivale katkı sağlıyor. Ayrıca tabii ki Babelsberg üniversitesinin öğrencileri de festivale film yapmak amacıyla katılıyorlar. Profösör Helke Misselwitz, bütün projelerle tek tek ilgileniyor, herkesi cesaretlendiriyor. Babelsberg için Almanya’nın sinema üniversitesi derken dilim sürçmedi. Sinema eğitimi veren başka birçok üniversite var tabii ki Almanya’da. Ama sinema üniversitesi bir tane, o da Babelsberg.

Festivale destek az
64 öğrenci (32’si Türkiye’den, 32’si Almanya’dan) ve 20’ye yakın yönetmen, oyuncu, kurgucu vb.’nin katılımıyla bu yılki festival de hedefine yakında ulaşacak. Yalnız festivale desteğin çok az olduğunu söylemek zorundayım. Sağolsun Datça belediyesi bir miktar yardım yapıyor ama daha fazlasını yapabilir. Umarım gelecek senelerde bu da gerçekleşecektir. Datça’nın kurumlarının bu kadar önemli bir etkinliğe daha fazla sahip çıkmaları gerekir.

Kağıttan Kentler: Banliyö gençliği

TARİH:  25 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

John Green, ergenlere yönelik eserler veren yeni yazarlar arasında ön sıralardaki adlardan biri. “Aynı Yıldızın Altında” onun romanıydı ve bu kitabı temel alan film geçen yıl büyük bir gişe başarısı kazandı. Bunun üzerine Green’in daha eski tarihli kitabı “Kağıttan Kentler” de filme çekildi.

“Kağıttan Kentler”, bazen Amerikan yaşam tarzına bir eleştiri getirecekmiş gibi yapıyor. Filmin adı akla Mao’nun Amerikan emperyalizmine yakıştırdığı “kâğıttan kaplan” terimini hatırlatıyor. Mao, Amerika’nın kaplan gibi göründüğünü ama aslında bir gücü olmadığını bu metaforla anlatmıştı. Oysa filme adını veren “kâğıttan kentler” teriminin böyle bir içeriği yok. Haritacıların, haritalarının kopyalanmasını önlemek için uydurdukları, aslında olmayan kentlere verilen isim “kâğıttan kentler”. Filmin tek asisi Margo, kâğıttan kentleri eleştirel bir içerik yükleyerek kullansa da Margo’nun kendisinin bir içeriği yok.

AŞKIN GÜCÜ
Margo, filmin kahramanı Quentin’in büyük aşkı. Yan yana kutu kutu, müstakil evler ve kimsesiz sokaklardan oluşan bir Amerikan banliyösünde yaşayan Quentin, Margo’ya görür görmez âşık oluyor. İkili, ilkokul, ortaokul ve liseyi aynı okulda geçiriyorlar ama ilişkileri yaşları büyüdükçe gevşiyor. Margo okulun arıza kızı olarak şöhret basamaklarını tırmanırken, Quentin iki kankasıyla, mazbut bir hayat sürüyor. Derken bir gece Margo, tıpkı çocukluklarında olduğu gibi, Quentin’in penceresinde peydahlanıveriyor. Erkek arkadaşının kendisini aldattığını öğrenmiş bulunan Margo, bu aldatmada dolaylı, dolaysız rol oynayan herkesi cezalandıracaktır ve Quentin’in şoförlüğüne ihtiyacı vardır. Uslu çocuk Quentin isteksizce Margo’ya ayak uydurur ve ikili hayatlarının en heyecanlı gecelerinden birini yaşarlar. Ve fakat Margo, ertesi sabah sırra kadem basar.

ASIL HİKAYE
Bundan sonrası Quentin’in iki kankası ve onların fiili ve müstakbel kız arkadaşlarıyla birlikte Margo’yu aramasının hikâyesi. Kızların rolü, daha çok bu üç genç erkeğin büyümelerine katkıda bulunmalarıyla sınırlı kalıyor. Asıl hikâye erkeklerin büyüme hikâyesi. Kızlar ise ya zaten büyükler ya da hiç büyüyemiyorlar.

İPUÇLARI NEYE YARAR?
Film, adının dışında da çizgi dışı dünyalara işaret ediyor. Özellikle müzik alanında bu böyle. Quentin’in duvarında “The Mountain Goats” gibi son derece marjinal bir grubun afişi var. Margo, kaybolduktan sonra, solcu/antifaşist folk şarkıcısı Woody Guthrie’nin “bu gitar faşistleri öldürür” yazılı gitarıyla bir resmini işaret olarak, odasının penceresine bırakıyor. Ama bütün bu ipuçları da bir yere varmıyor. Filmin sistem eleştirisiyle filan işi yok. Margo’nun sonuçta ailesinin ilgisizliğine tepkisinden kaynaklanan isyanına itibar etmemesi iyi ama diğer çocukların küçük burjuva düşleriyle sınırlı dünyasına fazla prim vermesi kötü. Yani bu filmin, Guthrie’nin gitarı gibi “faşist öldüren” bir özelliği yok. Filmi kurtaran ise, Quentin’in kankaları Radar ve Ben’in sevimlilikleri. “Kağıttan Kentler” risk almayan, pek bir soru sormayan ama yine de varlıklı ailelerin gençlerinin (Amerikan standartlarında orta sınıf ama bizim standartlarımızda basbayağı müreffehler) kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri bir dostluk ve aşk filmi. Gençseniz buyurun salona.

Everest: Burada olduğumuz için!

TARİH:  19 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Everest’e tırmanmak için yola koyulan dağcılara, gazeteci sorar: “Niçin?” Everest’e çıkmak pek akıl kârı bir iş değildir çünkü. Ciddi hayati tehlike vardır ve ne kadar çabalarsanız çabalayın riski sıfıra indirmek mümkün değildir. Zirve insan yaşamına uygun bir yer değildir. Dağcıların cevabı “Çünkü dağ orada duruyor”, olur. Yani aslında bir cevap veremezler. Doğru cevap bana öyle geliyor ki “Çünkü ben buradayım, beni görün ve takdir edin” olmalı. Orada bulunmuş olmaktan başka bir davaya ve kimseye hizmet etmeyen bu çok pahalı ve tehlikeli eylemin böylesine trajik ve insani bir manası olmalı. İnsanlıkla bağ kurmaya yönelik, oldukça acıklı ve büyük ihtimalle hedefini tutturamayan bir eylem biçimi.

KİMİ DAĞA ÇIKTI KİMİ ÇIKAMADI
Ama “Everest” filmi aslnda bunları anlatmıyor. Filmi seyrederken, fena halde sıkıldığımdan, kar maskeleri altında kim olduklarını anlamakta güçlük çektiğim kahramanların maceralarını izlemekten vazgeçtiğimden, bütün bunları düşündüm. Başkalarıyla bağ kurmak için, hayatla bağlarını tehlikeye atan bir grup garip insan, pek de iz bırakmadan 3D perdeden geçip gittiler. Kimi dağa çıktı, kimi çıkamadı. Çıkan çıktı da ne oldu? Çıkamayan neden öldü? Hayatını bu işten kazanan rehberleri anlamak kolay da, yoksul bir postacının, çok zengin bir Amerikalının, orta yaşı geçmiş bir Japon kadının ortak noktası neydi? Bu gösteri sinemasında bu sorulara yanıt aramak, tamamen sizin çabanıza kalmış. Film, bir macera filmi olmaya çalışmış ama becerememiş. Yine de sıcak havalarda, bir serinlik hissettirebilir insana.

Taşra Sıkıntısı

TARİH:  18 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aşkın Dili ya da orijinal adıyla Gemma Bovery, Flaubert’in ‘Madame Bovary’si üzerine bir çeşitleme. Film, gerçekle kurmaca, edebiyatla hayat arasında keyifli bir şekilde gidip geliyor. Bu oyuncu filmin, Gemma Bovery’sini, gerçek hayatta adı Gemma (Arterton) olan bir oyuncunun canlandırması da herhalde tesadüf değildir. Gemma Arterton role sadece ismiyle uymamış, her haliyle bu role cuk oturmuş. Filmin kahramanlarından Gemma ve Charles, Fransız taşrasına yeni taşınan İngiliz bir çift. Martin Joubert (Fabrice Luchini) ise Paris’ten “huzurlu” bir yaşam sürme hayaliyle taşraya, babasının fırınını devralmaya gelmiş 60’lı yaşlarında edebiyat meraklısı bir adam. Martin, Flaubert’in Madame Bovary’sindeki kahramanların adlarıyla neredeyse bire bir aynı isimlere sahip bu çifti görünce, kitaptaki olayların aynen yaşanacağı inancına kapılmakta gecikmiyor. Sadece böyle kalsa iyi; Gemma’nın dayanılmaz cazibesine de kendini umutsuzca kaptırıyor. Gemma’nın yaşadıklarını merakla izlemekle kalmıyor, olayların akışına müdahale de ediyor. Yüzeydeki gerekçesi, Gemma’yı trajik bir sondan kurtarmak ama asıl gerekçesi kıskançlık.

Martin’i oynayan Fabrice Luchini’yi yine benzer bir rolde François Ozon’un bence en iyi filmi ‘Dans la Maison’da (Evde) da izlemiştik. O filmde de Luchini başkalarının hayatını gözleyen, edebiyatla (fanteziyle) hayat arasındaki sınırı çizemeyen bir adam rolündeydi. Bu iki film aynı başrol oyuncusun paylaşmakla kalmıyorlar, tematik olarak da büyük benzerlik içeriyorlar. Filmin herhalde postmodern demekte sakınca olmayan oyunculuğu, edebiyattan sinemaya da uzanıyor. Yani Martin rolünü Luchini’nin oynamasının da metinlerarası bir nedeni olduğunu sanıyorum. Filmin öyküsü de finalde kendi üstüne kapanıyor, her şey sanki yeni baştan başlıyor…

‘Aşkın Dili’, sınıf farklılıkları, bazı Fransızların soylu İngiliz özentiliği, bazı zengin İngilizlerin Fransız taşrasında bir tür yeni sömürgeci edasıyla hayatın tadını çıkarması, taşra sıkıntısı, yaşlı ve evli bir erkek olmanın kayıp giden hayat karşısındaki nafile çabalaması üzerinde bir kelebek gibi hafifçe süzülüyor ve daldan dala kayıtsızca konuyor. Balık etli Gemma Arterton’un aşka ve dünyevi hazlara iştahını seyretmek de başlı başına bir zevk. Ben filmi pek keyifle izledim, tavsiye ederim.

ERKEK STRİPTİZCİLER
‘MMXXL’, ‘Magic Mike’ın (Striptiz Kulübü) devamı. Filmin aslında anlatmaya değer bir konusu olduğunu söylemek zor. İlk filmin sonunda kendi işini ve yuvasını kurmuş olarak gördüğümüz Mike’ın (Channing Tatum) yeniden striptiz sahnelerine dönüşünün hikâyesi ‘MMXXL’. Ne evlilik ne de iş hayatı umduğu gibi giden Mike, şöhretin çağrısına dayanamayıp eski ekibiyle birlikte sahnelere geri döner. Filmin, striptiz kültürü üzerine söylediği çok ciddi şeyler yok. Seyirciden beklentisi, daha çok son derece iyi vücutlu erkeklerin, etkileyici ve edepsiz koreografilerle dans etmesinin tadını çıkarması. Doğrusu bu dansların ya da bu ritüelin tadını çıkarmak için kadın ya da gay olmak da gerekmiyor. Tuhaf bir şekilde bu striptiz kültürünün bir tür sömürü olduğunu değil, tam tersi özgürleştirici bir deneyim olduğu hissini veriyor film. Kadın olsam, arkadaş grubumla birlikte, şamata yapmak için bu filme giderdim. İşin tuhafı aynı şeyin simetriğini, yani kadın striptizcileri, erkek arkadaş grubumla şamata yaparak seyretmeyi düşünememem. Askerlikte “aç aç gecesi”ne katılmamıştım mesela. Ahlaken yanlış gelmişti, keyif alacağımı düşünmemiştim. Alamazdım da. Fakat soyunanlar erkekler, seyredenler kadınlar olunca, olayın duygusu çok değişiyor. Bu farklılık üzerine düşünmeye değer.

GÖÇMENE SAYGI!
Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde 1921’de geçiyor ‘Bir Zamanlar New York’. Filmin öyküsü ve kahramanlarının karakterleri de bugün pek rastlanmayan türden: Bataklığın içinde yine de elmas gibi pırıldamayı sürdüren kadınlar, hayatta kalma uzmanı olmuş ama hidayete eren dolandırıcılar… Bugünden baktığımızda insana dair çok daha fazla karamsar olduğumuzu düşünüyorum. Böyle insanlar gerçekten eskiden var mıydı ve artık yoklar mı? En kötü koşullarda yaşayan, fuhuşa sürüklenen kadınlar acılaşmadan, insanlığını yitirmeden onurunu koruyabiliyor, önemli olanın ne olduğunu unutmadan yaşayabiliyorlar mıydı? Kötülüğün kitabını yazmış adamlar bir gün kendileriyle yüzleşip içlerindeki cevheri keşfedebiliyorlar mıydı? Gerçekçi ya da değil, böyle öyküler izlemek benim hoşuma gidiyor. Eski Hollywood ya da eski Yeşilçam bu işleri hiç şüphesiz para için yapıyorlardı ama bir şekilde gönül telimizi de titretiyorlardı. İlk filmiyle Venedik’te Gümüş Aslan kazanan, sonraki her filmiyle de Cannes’da yarışan yönetmen James Gray’in bu anakronik filmi para için yapmadığı ise kesin. Marion Cotillard ve Joaquin Phoenix gibi birinci sınıf oyuncularına rağmen film iyi iş yapmadı zaten. Bir göçmen ailesinin çocuğu olan Gray, büyük yoksulluk içinde ve acımasız ve yoz bir düzene karşı ayakta durmayı başaran insan ruhuna, göçmenlere bir saygı şarkısı bestelemiş sanki. Filmi bilgisayar ekranından izledim, lafı uzatmayayım. Ama filmin sinemada seyredilmeyi hak ettiğini düşünüyorum. Nefis görüntü çalışması, çok iyi oyunculuklar ve insan ruhuna saygı için. Bir de ricam var: Hepsi Marion Cotillard kadar çekici olmasalar da ülkemizdeki Suriyeli göçmenler de onun canlandırdığı Ewa’yla benzer durumdalar; bunu da lütfen düşünelim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com