Yeni ayet indi!

TARİH:  19 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

STAR WARS “GÜÇ UYANIYOR”

Bir Star Wars fanatiği değilim, hiç olmadım. Hatta Star Wars benim için sinemada kötüye gidişe işarettir: Sinemanın daha çocuklara yönelik, daha ürün odaklı, daha patlamış mısır tükettiren bir şeye dönüşmesinin ve toplumsal sorumluluklar üstlenen 70’ler sinemasının sonunun habercisidir. Zamanında Time dergisi alınırdı eve. Dergi, Star Wars’u kapak yapmış, sayfalarını filme ayırmış ve o zamanlar daha yeni duyduğum bir kavramla tanıştırmıştı beni: “Special effects” yani özel efektler. Sanki bir filmin değeri ne kadar çok özel efekt kullanıyorsa o kadar artıyordu. Bunu da anlamamıştım. Artık special effects yerine CGI (“computer generated image” yani bilgisayarda üretilmiş imge”) kullanılıyor ve doğrusu çok da matah bir şey olarak anılmıyor. Hatta son Mad Max filmi ya da Michel Gondry’nin filmleri CGI kullanmadıkları için daha değerli sayılıyor. Makine işiyle el işi farkı gibi; artık el işi bilgisayar işinden daha değerli görülüyor.

Star Wars’un yaratıcısı George Lucas elbette boş adam değildi. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” kitabını hatmetmişti. Efsanelerin ortak özelliklerini biliyordu. Western’den beri Amerikan folklorunda yer edinmiş bir anlatı tarzı olmadığını düşünüyordu ve Amerikan değerlerini yüceltecek yeni bir folkor yaratmaya hevesliydi. Neydi bu değerler? Cumhuriyetçilik, başkanlık sitemi ve parlamentarizm ve tabii ki üstün savaşma kabiliyeti. Gerçi Bülent Somay, Altyazı’daki yazısında ilk Star Wars üçlemesinin Batı’dan çok Doğu felsefesine yakın olduğunu söylüyor ama sözünü ettiğim öğeler de çok ortadalar.

Tabii ki en önemli efsanelerden biri de Kral Ödipus efsanesidir. Luke Skywalker ile Darth Wader arasındaki baba-oğul çatışması resmi tamamlamıştı.

Kısacası ne yaptığını bilen ve yetenekli bir yönetmen, gerçekten de modern Amerika’nın folklorunu yaratmıştı. Hedef Amerika’ydı ama Amerika kazanılınca dünya da haliyle kazanılıyordu.

Yeni filmde yeni şeyler var. Kimlik politikaları çağında, elbette cinsiyet ve ırk da filmde yerini alacaktı. Yeni kahraman genç bir kadın mesela. Onun aşığı bir Siyah. Bir çimdik Mad Max tarzında kıyamet sonrası resmi, bir tutam Apocalypse Now görüntüsü ile “kıyamet” çağrışımları da eksik değil. Ne de olsa kıyametin eşiğinde bir dünyada yaşıyoruz.

Ödipal karmaşa da filmde yerini alıyor. Bu kez olayın tarafları Han Solo ve oğlu Kylo Ren (Adam Driver). Harrison Ford filme insanlık katıyor, her göründüğünde. Genç kadın kahraman Rey’de Daisy Ridley çok çok kötü fakat. Bu kadar ifade yoksunu bir oyuncu zor bulunur.

Onun dışında daha fazla patlama ve savaş var filmde, zamanın ruhuna uygun olarak… Hayranları bu yeni filme de bayılacak. Benim gibilerse yine sıkılacak. Din gibi bir şey Star Wars hayranlığı. Ya müminsin ya da kafir. Ben SW dinine göre de kafirim.

Antalya Film Festivali: Antalya soğuğu

TARİH:  12 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlık yanıltmasın, havalar gayet iyiydi Antalya’da. Denize girilebilecek kadar iyiydi. Soğuğun iki manası var. Birisi benim için festivalin en büyük sürprizi olan Kalandar Soğuğu filmi; ikincisi ise gazeteciler olarak ilk defa bir festivalde soğuk karşılanmış (festival kataloğunu festivalin yarısı bittikten sonra alabildik vs.) olmak. Haklarını teslim edelim, toplantı talebimizden ve şikâyetlerimizi ilettikten sonra, sorunları düzeltmek için ciddi bir çaba sarf ettiler. Ama sonra yine, son günlerde herkese dağıtılan bir festival kitabının (Türk Sinemasında Kadın Yönetmenler adlı kitap) sinema yazarlarına verilmemesi, iyiye işaret değildi.

Kalandar Soğuğu ise ilk kez bu festivalde seyrettiğim filmler içinde en iyisiydi. (Sarmaşık, Misafir, Saklı vb, daha önce Malatya jürisindeyken seyrettiğim ve bu yüzden üzerine yazmayacağım iyi filmler). Kalandar Soğuğu’nun finali ciddi sorunlar içeriyor. Maden arayarak maddi sorunlarına çözüm bulmak isteyen ve bu haliyle Umut’un arabacı Cabbar’ını hatırlatan bir adamın hikâyesi Kalandar Soğuğu. Filmin “Her işte bir hayır var”cı, “aptala malum olur”cu (çünkü onlar tanrıya daha yakındırlar!) ve yöre halkının madenlere direnişini gözardı edici tavrı bana son derece ters düşüyor. Ama karşımızda Mustafa Kara adlı yeni ve çok iyi bir yönetmen var; bu çok sevindirici.

Antalya’daki yeni bir olgu ise TRT’nin desteklediği filmlerdi. Kalandar Soğuğu bunlardan biriydi. Ama asıl büyük destek Muna ve Çırak adlı filmlere gitmişti. Bu filmlerin ideolojik olarak sağda durdukları söylendi, ben festivale katıldığımda bu iki filmin de gösterimi yapılmıştı. Ama şöyle bir gerçek de var: Bu desteklerle sağ da eninde sonunda kendi sanatçılarını yetiştirecek. O zamana kadar festivallerin kapanış törenlerine, Can Dündar’lar, Erdem Gül’ler, Tahir Elçi’ler, Yılmaz Güney’ler, Nâzım Hikmet’ler ve Karadeniz’in direnen kadınları damgasını vuracaklar, bu yıl olduğu gibi… Egemenlerin sansür çabaları ise sadece kendilerini rezil edecek, kendi kendilerini gülünç duruma düşürecekler. Her şeye rağmen festivaller hâlâ bizim!

Sakin Batı: Batı’da kan var

TARİH:  28 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Sakin Batı”yı çok beğenen de var, hiç beğenmeyen de. Bir yandan ‘saçmalıyor muyum acaba?’ diye düşünsem de ben çok beğenenlerdenim. Saçmalıyorsam da, yalnız değilim ve söz konusu olan alt tarafı bir film. Hem de uzun metraj kategorisinde anılmayı, 84 dakikalık süresiyle kıl payı kazanan bir film.

“Sakin Batı” ne bildiğimiz anlamda bir western ne de bildiğimiz anlamda bir spagetti western. Nevi şahsına münhasır bir western; yavaş, absürd, komik ve çok kanlı bir western. Avrupa ve Asya’da 1800’lerin sonlarında kadim devletler bütün afra tafralarıyla hüküm sürerken, Kuzey Amerika’nın Batı’sında vahşi bir süreç yaşanıyordu. Kim kime dum duma bu ortamda, ölmek ve öldürmek hayatın sıradan gerçekleri arasındaydı. En azından filmlerden anladığımız, durumun böyle olduğu. “Sakin Batı”da da çok kan dökülüyor. Kimi zaman çocuklarını besleyemeyen yoksul göçmenler dükkân fareliği yaparken enseleniyor ve birden kanlı bir hesaplaşma başlıyor, kimi zaman asker ya da asker kılığındaki caniler Amerikan Yerlilerini avlıyor, kimi zaman da ödül avcıları para kazanmak için adam öldürüyorlar. En traji-komiği ise “benim niye ‘aranıyor’ başlıklı posterlerim duvarlara asılı değil!?” diye kederlenip daha fazla adam öldüren psikopatların varlığı.

İşte bu ortama, İskoçya’dan saf, temiz ve âşık bir delikanlı düşer. Jay (Kodi Smit-McPhee) adlı bu delikanlı âşık olduğu kız Rose’u (Caren Pistorius) aramaktadır. Jay zengin, Rose ise yoksul ailelerin çocuklarıdır. Trajik bir olay, Rose ve babasının Amerika’ya göç etmesine neden olmuştur. Jay bütün naifliğiyle Rose’u bulacağını umarken yolu “eski” bir ödül avcısıyla kesişir. Silas (Michael Fassbender) adlı bu ödül avcısı, para karşılığında Jay’in hamiliğini üstlenir ve ikili Rose’a ulaşmak hedefiyle yola çıkar. Jay’in bilmediği ise Rose ve babasının başına ödül konulduğudur.

Sakin Batı’nın olay örgüsü klasik bir “kahramanın yolculuğu” yapısına benzese de filmde büyümesi gereken kahraman olan Jay’in büyüdüğü söylenemez. Jay bir kez rüyasında tuhaf bir sahne görür. Silas ve Rose evlidirler ve Jay onların bebeğidir. Âşık olduğu kadını rüyasında annesi olarak gören bir kahramanın büyüme sorunları olması sürpriz değil. Rüyanın gösterdiği tablonun nasıl trajik bir şekilde sonuçlanabileceğini Sofokles bize anlatmıştı. Ama hayır, Jay babasını öldürüp annesiyle evlenenlerden değil.

Filmin sonunu açık etmeden söylenebilecek tek şey, nihayetinde filmin öyküsünün bugünün Amerikasına nasıl gelindiğini, kimlerin kazanıp kimlerin kaybettiğini sembolize ettiği olabilir.
Hiç de iyimser olmasa da, tuhaf bir şekilde sıcak, sinikliğine rağmen insancıl, son derece kanlı olmasına rağmen komik bir film “Sakin Batı”. Filmin yönetmeni John MacLean’in The Beta Band’in üyelerinden olması, belki bazı müzikseverleri de ekstra heyecanlandıracaktır. Fassbender ve Smit-MacPhee çok iyiler. Kurgu ve sinematografi de çok iyi. Spielberg’in, Coen kardeşler destekli “Casuslar Köprüsü” adlı propaganda çalışmasını boş verin. Sakin Batı çok daha iyi bir film.

Hayatın Kıyısında: Yas, röntgencilik ve evlilik

TARİH:  21 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Angelina Jolie ve Brad Pitt’in adlarını aynı filmin afişinde görmek magazinel bir filmle karşı karşıya olduğunuz hissi verebilir. “Hayatın Kıyısında”nın pop’la uzaktan yakından alakası yok oysa. Jolie’nin bu üçüncü yönetmenliğinin sonucunu karşılaştırabileceğimiz filmler daha çok 60’ların ve 70’lerin sanat sinemasından geliyor. Benim aklıma Bertolucci’nin “Çölde Çay” ve “Paris’te Son Tangosu” geldi, başkaları Kubrick’in “Gözü Tamamen Kapalı”sı, Antonioni’nin “Macerası”nı ve Rosselini’nin “İtalya’ya Yolculuğu”nu anmış. Şimdi düşününce Ceylan’ın “İklimler”i de bu kategoride değerlendirilebilir.

Film, krizdeki bir evliliği anlatıyor. Filmin çifti New Yorklu iki entelektüel: Yazar Roland (Brad Pitt) ve emekli dansçı Vanessa (Angelina Jolie). “Çölde Çay”ın seyyah çifti gibiler; turistten çok, Fransa kıyısındaki sakin bir kıyı kasabasına yaşamaya gelmişe benziyorlar. Otel odasına girer girmez, mobilyaların yerini yaşam tarzlarına uygun halde yeniden yerleştiriyorlar. O odada uzun süre yaşayacaklarını düşündükleri belli.

Fakat erkek de kadın da derin bir mutsuzluk içindeler. Yazar yazarlığını yapacak halde değil. Kadın ise tamamen içine kapanmış. Ne kocasına ne de hayatta başka herhangi bir şeye ilgi duyuyor. İçki kadehi ellerinden düşmüyor. Ama aralarında yine de çok cidddi bir fark var. Adam hayatla ve karısıyla bağ kurmaya çaba harcarken, kadın ilgisiz ve tepkisiz kalıyor. Adamın bunalımının nedeni, karısının bunalımı gibi gözüküyor. Film, kadının neden bu kadar melankolik olduğunu uzun süre saklıyor. (Dolayısıyla ben de bu yazıda açık etmemeliyim. Tabii, bu da yorumu çok kısıtlayan bir şey.)

Bir süre sonra çiftin yanındaki odaya, yeni evli genç bir çift yerleşiyor. Vanessa yandaki odaya bakan bir delik keşfediyor odalarında ve yandaki çifti dikizlemeye başlıyor. Ve işler giderek tuhaflaşıyor. Roland da Vanessa’ya komşularını dikizlemede eşlik etmeye başlıyor. Çiftler tanışıyor. Vanessa, çiftin erkeğine kendi kocasınınkiyle tıpatıp aynı olan bir ceket seçiyor (Paris’te Son Tango’da sevgilisine kocasının robdöşambrından alan bunalımlı ve evli kadını hatırlıyor musunuz?)

Kadının derdi ne; ne yapmaya çalışıyor? Yas, haset, kıskançlık, melankoli, röntgencilik (voyörizm) ve evlilik krizi… Ben filmi bütün yavaşlığına rağmen ilgiyle izledim. Yakın zamanda iki göğsünü birden kaybeden Jolie’nin, melankolik bir film yapıp hem de yeni memelerini bol bol sergilemesi anlaşılır bir durum. Yavaşlığı ve tekrarlarıyla çoğu izleyiciyi sıkacağı kesin filmin. Ben yine de tavsiye ederim.

Spectre: Ilımlı emperyalizm

TARİH:  7 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ilımlı İslam gibi bir kavram var ama içerik olarak Siyasi İslamın pek de ılımlı olabildiğinin bir kanıtı henüz görülmedi. Aynı şey emperyalizm için de geçerli. Ilımlı emperyalizm diye bir şey yok sadece çok vahşisi ve kanlısı var. Büyük Britanya vahşi emperyalizmin en önde gelen temsilcisiydi 20. yüzyıla kadar, sonra koltuğunu ABD’ye kaptırdı. Şu sıralarda ABD’nin baş destekçisi olarak dünya sahnesinde yerini alıyor.

MIŞ GİBİ YAPIYOR
Fakat Batı emperyalizminin dünya kültüründeki en meşhur ajanı hâlâ 007 James Bond olmayı sürdürüyor. Bond, kendisini yeniçağa uyarladı. Artık görünüşte kadınlara daha çok değer veriyor ve hatta politik olarak da dünyanın sorunlarına duyarlıymış gibi yapıyor. Son “Spectre” filminde mesela iha’larla insan öldürmenin yanlış sonuçlar verebileceği, kurunun yanında yaşın da yakılabileceği ima ediliyor. Eski usül cinayetlerin, gökyüzünden bomba yağdırmaktan daha insani olduğu ima ediliyor. Ayrıca ABD’deki Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (National Security Agency-NSA) bütün dünyayı dinlediği Snowden sayesinde ortaya çıkmıştı. Dinlenmenin de rahatsız edici, etik olmayan bir şey olduğu Spectre’ın savları arasında. Ama bunlar ne derece ciddiye alınabilir, bütün derdi düşünmeden eğlendirmek olan bir filmde? Emperyal majestelerinin hizmetindeki bir süper kaharamanı konu alan “Spectre”, Bond filmlerinin kötü adam Anglo-Sakson olmaz kuralına uyuyor mesela. Kadınlara daha fazla kişilik verdiğini iddia ediyor ama bu iddiası da pek inandırıcı değil. Kadınlar yine özünde aynılar, Bond karşısında belki 5 dakika daha fazla soyunmadan durabiliyorlar.

SKYFALL, İYİ BİR FİLMDİ
Fakat bütün bunlar mesele değil. Skyfall, iyi bir filmdi. Bir Bond filmi de iyi olabilir. Fakat “Spectre”da uyumamak için kendimi zorladım. Bu kadar eften püften bir konuya, bu kadar yüzeysel karakterlere ve bu kadar merak uyandırmayan bir olay örgüsüne bir Bond filminde uzun zamandır rastlamamıştım. Esas kız olarak da sevimsiz bulduğum, Abdellah Kechiche’e “Mavi En Sıcak Renktir”den sonra açtığı savaşa tepki duyduğum Lea Seydoux konulunca, filmin çekici olabilecek bir unsuru daha tablodan çıkmış oldu, en azından benim için.

“Spectre” 2,5 saatlik bir vakit kaybı.

Bulantı: Dev bir adım

TARİH:  31 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Bulantı”, Zeki Demirkubuz kahramanları için bir yenilik içeriyor. Bu kahramanlar ya bir girdaba kapılmışçasına, tutkularının peşinden giderler ya da hayata kayıtsız kalırlar. Kayıtsız kalanlar durumlarını entelektüelize eder ve savunur. Bu sözlerim çok genel geçer ve yeniden sınanmaya muhtaç ama doğru olduklarını kabul edelim. Bulantı’nın baş karakteri kayıtsız Demirkubuz kahramanları içinde ilk kez ötekilere ihtiyacı olduğunu kabul eden biri olarak filmin finalinde eskilerden farklılaşıyor. Bugüne kadar sert bir kabuğun arkasında saklanan, bu korkak, kibirli ve sevgisiz karakterlerden biri ilk kez duygularını koyuveriyor. Bunun hayırlı bir haber olduğunu düşünüyorum.

Demirkubuz’un kendisinin canlandırdığı Ahmet, film boyunca 4 kadınla ilişkiye giriyor. Erkek kardeşiyle kısa bir ilişki dışında hiçbir erkekle yakınlaşmıyor. Erkek kardeşiyle de yakınlaşmıyor zaten, ona bir süre katlanıyor. Üç kadınla cinsel yakınlık yaşıyor, üçünü de sevmiyor, üçü de Ahmet’i terk ediyor. Ahmet hem kimseyi sevmemek istiyor hem de herkes tarafından sevilmek. Tipik bir Demirkubuz kahramanı olarak en büyük heyecanı başkasının kadınını baştan çıkarırken yaşıyor. Öyle ki, filmin en erotik sahnesi, kadın sevgilisiyle konuşurken Ahmet’in onu okşamaya başladığı sahne. Çok yazdım, yine yazacağım, bence bu Ödipal karmaşanın (ya da Oidipus kompleksinin) bir göstergesi. Babanın karısı olarak göründüğü zaman kadını çekici bulan biri Ahmet. En çekici kadın, başkasının kadınıdır, anne figürüdür. Ahmet’in filmin finalinde dul bir annenin ayaklarına kapanması, hem ona (anneye)karşı kurduğu fantezilerin özrünü dilemesi, hem onun kucağına dönme isteğinin göstergesi, hem de yasını tutmaya başlamasının işareti. Ahmet, filmin hemen başlarında karısını ve küçük kızını kaybeden ama onların yasını tutmayan bir adam. Ahmet ilk defa duygularına izin veriyor, ilk defa bir insana sana muhtacım mesajı veriyor. Bu hem Ahmet için, hem Demirkubuz kahramanları için hem de Demirkubuz sineması için dev bir adım. Bu adımın henüz çok zayıf olduğunu da düşünüyorum. Tıpkı, Ahmet’in ayağına kapandığı kadının topal, dul ve yoksul bir kadın oluşu gibi. Zaaf, ancak büyük zafiyet içindeki bir kadın karakter karşısında yaşanabiliyor. Beşiktaş taraftarı bir de erkek çocuk ötesinde, başkalarına, daha güçlü erkek ve kadınlara da açılabilmesine daha çok zamanı var bu kahramanların. Ama bir gedik açtılar.

Çok Pişmiş: Yeni hedonist dünya

TARİH:  31 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sinemada neredeyse yeni bir tür var: Aşçı filmleri. Türk sinemasının da Ferzan Özpetek (hemen hepsinde bir şeyler vardır ama özellikle Karşı Pencere), Fatih Akın (Soul Kitchen) ve Çağan Irmak (Issız Adam) vasıtasıyla ziyaret ettiği bir tür bu. Animasyonundan (Ratatouille) romantik komedisine (Aşk Tarifi), dramına (Eat Drink Man Woman) her tür örneği sinemalara yılda birkaç kez düşüyor. Bu yemek düşkünlüğünün, 1980 sonrası dünyasını; Reagan, Thatcher ve Özal’la simgelenen bir tüketim ve haz kültürünün egemenliğini gösterdiği düşünülebilir. Gurme kelimesi de dilimize bu dönemde girmişti. “Sosyalist” yazarlar gurme yazıları da yazmaya bu dönemde başlamıştı (misal Murat Belge).

Ama böyle deyip de geçmemek lazım herhalde. Çok büyük bir saptama değil bu zaten. Başka nedenleri de vardır belki ama şurası kesin: Aşçılık eskiden ikinci sınıf bir meslekti, şimdi birinci sınıf bir iş oldu. Eskiden üniversite mezunlarının, organik gıda yetiştirmek, aşçılık yapmak gibi hevesleri olmazdı. Şimdi var.

“Çok Pişmiş” bu yeni tür içinde çok hatırlanacak bir yere sahip bir film değil. Bradley Cooper’ın maço, sert aşçısının zamanla hayatta mesleki başarıdan daha önemli şeyler de olduğunu keşfetmesinin hikâyesi “Çok Pişmiş”. Tipik, zamanla yumuşayan ve sevmeyi öğrenen erkeğin hikâyesi. Ne çok haz veriyor ne de ağızda kötü bir tat bırakıyor.

Amy: Babacığının kızı

TARİH:  24 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amy Winehouse’un vücudu dövme içinde. İşin tuhafı bu dövmelerin çoğu bir gemicinin vücuduna yakışır cinsten; hiç de bir genç kızın yaptıracağı cinsten dövmeler gibi gözükmüyorlar. Çıplak kadınlar var mesela bu dövmeler arasında. Ama bu çıplak kadın dövmelerinden birinin üstünde bir yazı var: “Daddy’s Girl” yazıyor sol omzunda. Amy’nin trajedisini tanımlayan tam da bu sözcükler. İğrenç bir çarkın dişlilerine kapılmış, bir küçük kız çocuğu, “babacığının kızı” olarak kalmış, büyüyememiş bir genç kadın.

YARALI RUHLAR

Pop dünyasının raf ömrü 27 yıl olan ürünleri var: Janis Joplin, Jimi Hendrix, Jim Morrison ve Kurt Cobain gibi. Ortak özellikleri çok önemli sanatçılar olmaları. Yaralı ruhlar olmaları. Her birinin uyuşturucuya ihtiyaç duyuran acıları olması. Sinir uçları açıkta yaşamaları, kendilerini koruyamamaları. Ve nihayetinde onların etinden, sütünden sonuna kadar yararlanmak için salyaları akarak bekleyen çakalların, müzik şirketlerinin elinde heba olup gitmeleri.

Amy Winehouse bu 27’ler kulübünün son halkası oldu. “Amy”, Asif Kapadia’nın çok başarılı bulunan belgeseli “Senna”dan sonra yaptığı film (erkekler soyadları, kadınlar adlarıyla anılır filmlerde!). Kapadia yine başarılı bir iş çıkarmış, film, kimi zaman daha kısa olabilirdi diye düşündürse de. Winehouse’un hayatı anı filmleri, televizyon klipleri ile görselleşirken, ses bandında da arkadaşlarının, sevgililerinin onunla ilgili görüşlerini dinliyoruz filmde.

Amy, babasının annesinden ayrılmasının travmasını ömür boyu atlatamamış ve bunun farkında olan, şarkı sözlerine Freud’u dahil edecek kadar ruhsal karmaşasına hâkim ama o karmaşayı yaşamaktan kaçınamayan bir genç kız, genç kadın. Zamanının dışında bir müzik zevki var. Amy bir popçu değil, bir caz şarkıcısı olarak yetişiyor. Ella Fitzgerald’lar, Billie Holiday’ler, Tony Bennet’ler onun idolleri.

ACI,ÖFKE,SEVİNÇ…

Fark edilmesi ve zirveye çıkması uzun sürmüyor. Amy, hayatını müzikalleştirebiliyor. Acısını, öfkesini ve sevincini neredeyse dolaysız bir dille şarkılarına aktarabiliyor. Bir yandan seçkin caz dinleyicisine de hitap eden bir caz vokalisti iken, bir yandan da en rock’n’roll hayatı yaşayıp en edepsizce dürüst şarkı sözlerini yazıyordu (Back To Black şöyle başlıyor: Pişmanlığa ayıracak vakti yoktu/s*kini her daim ıslak tuttu).

Ama bu dürüstlük, onun her an düşmesini bekleyen paparazzileri üzerine çekiyor. Londra’nın en rock’n’roll çevresi olan Camden’a taşınması, burada uyuşturucuyla tanışması, kendisi gibi özyıkım eğilimi olan Blake Fielder’la fırtınalı birlikteliği ve babasının fırsatçılığı Amy’yi trajik sonuna hızla yaklaştırıyor.

Filmin belki de en önemli kusuru, neredeyse kusursuz biçimde yetenek öğüten ve 27 yılda tüketen bir çarkı yeterince ifşa etmemesi olabilir. İş çarkta başlamıyor ve bitmiyor tabii ki ama bu nadide yetenekleri korumak için daha fazla bir şey yapılabilmeli… Kimse kimseyi, uykusunda uçağa bindirip başka bir ülkeye konsere götürememeli. Paparazzilere karşı daha sıkı yasalar olmalı. Amy, Amy, Amy… Keşke yaşasaydın be kızım.

Sessiz Çığlık: Annenin ölümünün ardından

TARİH:  13 Şubat 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Joachim Trier, ilk filmi “Reprise” ile 10 yıl önce İstanbul’da Altın Lale’yi kazanmıştı. O günden bugüne Norveçli yönetmen 2 film daha yaptı. İkinci filmi “Oslo, 31 Ağustos” ile Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yarıştı. “Sessiz Çığlık” ise geçen sene Altın Palmiye adayları arasındaydı. “Sessiz Çığlık”, yönetmenin ilk İngilizce filmi olma özelliği de taşıyor. Ama Londra’da sinema eğitimi almış olan Trier için İngilizce çalışmak belli ki hiç zor olmamış. Trier, sanatçı bir aileden, hatta sülaleden geliyor. Dedesinden anne-babasına sinemayla ilgilenmemiş kimse yok neredeyse hayatında. Şanslı çocuk.

Merkezi nerede?
“Sessiz Çığlık” parçalı bir film. Parçalı derken, kopuk kopuk, ileri-geri sıçramalı, rüyayla gerçeğin iç içe geçmiş olmasının ötesinde bir şey de söylemek istiyorum. Trier, karaktere önem vermekle birlikte, formalist (biçimci) bir geçmişi olduğunu söylüyor. Bu biçimcilik, çizgisel ya da lineer bir anlatımı tercih etmemiş olmasının nedenlerinden. Ama asıl açıklayıcı olan Trier’in, filminin bir müzik albümü gibi olmasını hedeflemiş olması. Yani birçok şarkıdan oluşan bir albüm gibi olmasını istemiş “Sessiz Çığlık”ın. Her birinin hit olmasını arzuladığı çeşitli parçalardan oluşan bir müzik albümü gibi… Sonuçta ortaya, zamanda ve mekânda sıçramalı bir yapı çıktığı gibi, parçadan parçaya bakış açısının ve kahramanın da değiştiği bir anlatı çıkmış. Bu parçaların her biri hit olacak kadar iyi değil. Ama asıl sorun bütünün bu parçalı yapıdan mustarip olması. Filmin bir merkezi olmayınca, etkisi de o derece dağınık oluyor. Yapbozun parçalarını kavramaya çalışarak izlemek, seyirciyi aktif hale getiriyor getirmesine ama bütünün duygusal bir iz bırakmasını da zorlaştırıyor. Film bittikten sonra, her şeyi yeniden bir araya getirme gereği hissediyorsunuz. Belki de filmi ikinci bir kez izlemek farklı bir tat bırakır. Ama “Sessiz Çığlık” kimi parçalarının etkileyiciliğine rağmen, unutulmaya mahkûmmuş gibi duruyor.

Filmin en güzel sahnesi
Film, savaş fotoğrafçısı bir kadının ölümünden 3 yıl sonrasında geride kalan ailesine neler olduğuna bakıyor. Savaş fotoğrafçılığı tuhaf bir meslek. Her an ölümle baş başa olmayı gerektiriyor. Söz konusu olan başkalarının ölümü değil sadece. Bazen meslektaşlarınızın ölümüne şahit olmak, bazen yaralanmak söz konusu; tabii eğer şanslıysanız ve kendiniz ölmediyseniz. Bu mesleği yapmak için belirli bir psikolojide olmak gerekir herhalde. Hayattan bir tür kopukluk ve/veya bir tür kendini kanıtlama isteği söz konusu olsa gerek. Mesleğin kendisi de hayattan kopukluğu, bağ kuramamayı besleyen türden. Hem mekânlar, insanlar, koşullar sürekli değişiyor, hem de her şey, her an kayıp gidebiliyor. Isabelle Huppert filmde bu fotoğrafçının duygusal kopukluğunu başarıyla canlandırmış. Ama bir fotoğrafın ya da tek notalı bir şarkının ötesine geçmiyor karakterinin derinliği. Keza geride kalan eşi Gene (Gabriel Byrne) de benzer durumda, derin bir iz bırakacak karakter tasviri yok; Byrne’ün iyi oyunculuğuna rağmen. İki erkek kardeşten büyük olanı (Jesse Eisenberg) bir empati yaratamayacak kadar ikiyüzlü. Bir tek küçük kardeşin hikâyesinde, hit olabilecek bir ton var. Conrad (Devin Druid), annesinin ölümünden babasını sorumlu tutan, bilgisayar oyunlarına meraklı ve cheerleader (ponpon kız) kızlardan birine âşık yeni yetmede, seyirciye daha derinden dokunabiliyor. Çünkü karakterin kendisi bir başkasına hakikaten dokunmayı hem istiyor, hem de bunun olanaklı olduğuna inanıyor. Ve seyirci olarak biz de onun bu çabasıyla özdeşleşebiliyoruz. Conrad’ın âşık olduğu kızla bir akşam birlikte yürüdükleri sahne filmin en güzel sahnesi. Sonuç olarak “Sessiz Çığlık” hitlerle dolu bir albüm olmamış ama en azından hit olabilecek bir şarkı içeriyor.

Madrid, Ankara, İstanbul: 10’ar yıl arayla 3 bombalama

TARİH:  12 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

11 Mart 2004’te İspanya’da 4 trende 10 bomba patladı. 191 kişi öldü, 1800 kişi yaralandı. Sağcı Aznar hükümeti ABD’nin Irak işgalini desteklemişti. Aznar hükümetinin Irak’taki ABD vahşetini desteklemesine ciddi bir muhalefet vardı İspanya’da. Hem bu haksız işgale öfke duyuluyordu, hem de bu desteğin İspanya’ya bir bedeli olmasından korkuluyordu.

Bombaların El Kaide tarafından konulmuş olması, Aznar’ın Ortadoğu politikasının bedeli olarak görülecekti ki gerçek de buydu. Böyle bir bedel 3 gün sonra yapılacak seçimlerde pahalıya patlayabilirdi Aznar’a. Dolayısıyla suç hemen İspanya’nın PKK’si ayrılıkçı Bask örgütü ETA’ya yüklendi. İçişleri Bakanı Angel Acebes, “Bombalamayı ETA’nın yaptığı kesin, bu konuda hiç kuşkumuz yok” bile demişti. Yandaş İspanya medyası da hükümetten geri kalmayarak ETA’yı suçladı.

Ama yalancının mumu yatsıya kadar yandı. Bombalamaları El Kaide’yle ilişkili hücrelerin yaptığı anlaşıldı. Aznar seçimi kaybetti, Sosyalist Zapatero seçimlerden zaferle çıktı. Muhafazakârlar en çok da yalan söyledikleri için suçlandılar. Hükümetin, Ortadoğu’da bugün de içinde olduğumuz kanlı süreci başlatan Irak işgalini desteklemiş olmasından çok, gerçeği saklaması İspanyol seçmeni kızdırmıştı.

Türkiye’de ise işler farklı gelişiyor. Davutoğlu seçimi yine kazanacak, Ankara bombalamasında IŞİD’in suçu belki de hiçbir zaman net olarak açığa çıkmayacak, hükümet hâlâ PKK, DHKP-C gibi saçmasapan laflar edecek. Burada yalancıların mumu kolay kolay sönmüyor.O muma yeterince sert üfleyemiyoruz. O suçu açığa çıkaracak polis yok, savcı yok, hukuk yok.

Geçmişte bir İslamcı örgütle (İBDA-C ile) PKK’nin adının karıştığı bir bombalama daha olmuştu. 30 Aralık 1994’te İstanbul’da The Marmara Oteli’nin pastanesinde bir bomba patlamıştı. Onat Kutlar ve ablam Yasemin Cebenoyan bu bombalama sonucu ölmüştü. Bu bombalamayı İBDA-C adlı örgüt üstlenmişti. (Bu arada Ankara bombalamasını IŞİD’in üstlenmiş olmadığını da hatırlatalım.) Fakat yapılan soruşturma sonrasına bombayı PKK’nin patlattığı ortaya çıkmış, suçlu yakalanmış, suçunu itiraf etmişti. PKK reddedebilirdi ama ne o aşamada ne de sonrasında reddetmedi. Dolayısıyla aktif olarak üstlenmiş oldu. Ama ne özrünü diledi ne de bu cinayetlerin sözünü etti. Etmesi de gerekmedi çünkü kimse PKK’den hesap sormadı. Çünkü, hükümetine haklı olarak güvenmeyen aydınlara İBDA-C’nin bombayı patlatmış olması daha akla yatkın gözükmüştü. Ben yıllardır yazıp çiziyorum, PKK’nin suçlu olarak tanınması için. Artık vazgeçtim ama özür dilemesi için de yazıyordum. Bu suçun kimin tarafından işlendiğinin bilinmesi için çok çaba harcadım, harcayacağım da.

Bunu anlatmam şundan: Evet, PKK insanlık suçları işlemiş ve işleyebilecek bir örgüttür. Benim, ablamı öldürmüş olan bu örgüte sempati duymam söz konusu olamaz. Bunun tartışılacak bir yanı yok.

Ankara bombalamasında PKK’nin suçlu olmadığına eminim ama. Görünen köy kılavuz istemiyor çünkü. AKP hükümetinin IŞİD’le yıllardır süren flörtünün bedelini ödüyoruz. Suruç’u, Diyarbakır’ı bombalayanlarla türdeş bu katiller. Adana’da Sarin gazıyla yakalanan katillerin serbest bırakılmasını unutmadık. O sarin gazının bedelini Suriyeliler hayatlarıyla öderken, bizimkiler Obama’yla birlikte savaş tamtamları çalıyorlardı Esad’a karşı.

Tabii, şu da var: IŞİD ve PKK başka güçler tarafından kullanılıyor olamaz mı? Evet, elbette olabilir. Bu örgütlerin ne yapıp yapmadıklarına odaklanmaktansa, arkalarındaki güçlere odaklanmak kimilerine daha makul gelebilir. Haklı olabilirler ama bu, bana biraz ormana bakmaktan ağaçları görmemek gibi geliyor. Ormanı görelim tamam ama ağaçları da teşhiş edelim.

Bu bombalama, vatandaşının güvenliğini sağlayamayan devletin meşruiyetini sorgulanır hale getirdi. Devletin meşruiyeti sorgulanınca, akla darbe senaryoları gelmeye başladı. O zaman çare ne? Geniş tabanlı koalisyon! AKP’nin bütün gericiliği ve gayrımeşru işlerinin sineye çekilerek düzenin bekasının sağlanması. Zaten CHP’nin hesap sormaya niyeti olmadı hiç. Evet, büyük hesap bu olabilir. Buna karşı yapabileceğimiz çok az şey var maalesef. Ama buna bakarak, AKP-IŞİD suç ortaklığını görmezden gelmek yapılacak iyi şeylerden biri değil. Yalancıların mumunu söndürmek herkesin görevi.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com