‘Dheepan’: İnsanlığa mesaj ve Filmekimi

Bu hafta Saint Petersburg’da (Rusçada Sankt Peterburg) 25. İnsanlığa Mesaj Uluslararası Film Festivali’ndeydim. FIPRESCI jürisi olarak, uzun metraj belgeselleri değerlendirdik ve ödülümüzü İsviçreli yönetmen Markus Nestroy’un “Yukarısı ve Aşağısı” (Abıve and Below) adlı filmine verdik.

Festivalde yarışmalar dışında da zengin bir program vardı. Cannnes Festivali’nden Altın Palmiye’yle dönen ve bu hafta Filmekimi’nde gösterilecek olan “Dheepan” bu filmlerden biriydi. Filmekimi vesilesiyle “Dheepan”a ilişkin görüşlerimi yazmak makul görünüyor.

Jacques Audiard’ı son 3 filmiyle tanıyorum: “Bir Peygamber”, “Pas ve Kemik” ve şimdi de “Dheepan”. Audiard kesinlikle stil sahibi bir yönetmen. Filmlerinin seyirciyi içine alan bir ritmi var. Toplumun kenarda kalmış, sesi pek duyulmayan karakterlerine de özel ilgisi var yönetmenin. “Bir Peygamber”de genç bir Arap, “Pas ve Kemik”te bir sokak dövüşçüsü, “Dheepan”da ise Sri Lankalı göçmenler ön planda. Ama Audiard’ı asıl ilgilendiren sanki şöyle bir şey: Bir defa yönetmen şiddette meyyal ve şiddeti çok da iyi uygulayabilen karakterlere bir hayranlık duyuyor. Bu karakterlerin marjinaller, esmerler olması belki de onlara mistik bir hale ekliyor. Bilinmeyene inanmak daha kolay. Bu marjinal kahramanlara inanmak da belki bu yüzden daha kolay.

Şiddetin türlü halleri
Şiddeti estetize ederken bir yandan da son derece ortalama bir hayatı vaaz ediyor Audiard. Kahramanlar şiddetin içinden geçtikten sonra, bilinmeyen değil, tam da bilinene ulaşıyorlar: Kendi ailelerini kuruyorlar. Zaten şiddetlerinin de siyasi bir içeriği yok, bireysel bir içeriği var. Filmlerin kahramanlarının rakipleri, hem “Bir Peygamber”de hem de “Dheepan”da mafya üyeleri. Dheepan’ın filme politik bir karakter, bir Tamil Kaplanı olarak başlamış olmasının, onun savaş sanatına hâkimiyetini açıklamaktan başka bir işlevi yok. Audiard’ın filmi anti-politik bir film. “Göçün eski kolonyalistlerinizin ülkesine, 5 çayınızı için ve huzura kavuşun” dediği bile söylenebilir. Abartmıyorum.

Filmin hikâyesi
Filmin konusunu biraz anlatmakta yarar var bu aşamada. Filmin kahramanı Dheepan bir Tamil savaşçısı. Ama Tamil Kaplanları’nın yenilgisi kesinleşince, Dheepan yoldaşlarını gömüp Fransa’ya göç eder. Ona, daha önceden tanımadığı ama inandırıcı görünmek için ailesi olarak tanıttığı Yalini adlı genç bir kadın ve İllayal adlı genç bir kız eşlik ederler.

Dheepan mafyanın hâkimiyetindeki bir sosyal konut kompleksinde kapıcı olarak iş bulur. Yalini ise hasta bir eski mafya üyesinin bakıcılığını üstlenir. Yalini bir femme fatale gibi kendi çıkarının peşinden koşarken hem Dheepan’ı tavlar hem de mafya lideriyle flört eder. Dheepan bir aşamada eski liderlerinden biriyle karşılaşır. Tek gözlü, çirkin bakışlı bu adam artık politikadan kopmuş olan Dheepan’ı, “titreyip kendine dönmediği” için döver. Seyirci olarak, hepimiz, Dheepan’ın politikadan elini ayağını çekmiş olmasına çok seviniriz.
Dheepan için mafya liderine haddini bildirmenin ve kadını hizaya getirmenin zamanı gelmiştir. Erkek dediğin kadınını savaşarak kazanır ve bu aşamada Dheepan’ın içindeki Tamil kaplanı canlanır.

Mesajı almayayım
Üslubumdan da belli ya, beni bu konu etkilemedi hiç. Evet, filmi ilgiyle izledim ama ben bu filmin mesajını almayayım. Hele filmin, Sri Lanka’nın eski efendisi İngiltere’de biten bir son sahnesi var ki, “lekesiz zihnin ebedi pırıltısı”nın tablosu gibi. Şaka mıydı acaba? Belki de ben asıl mesajı hiç anlamamışımdır. Ama bu şiddet erbabı erkeklerin, herkesi pataklayıp ailelerini kurdukları Audiard filmleri bana bir şey vermiyor. Mesele politikayı reddedip aile kurmaksa, bunun için cehennemin içinden geçmeye de gerek yok zaten.

14. Dakka Film Festivali: Sivas’a bir ödül daha

TARİH:  23 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kaan Müjdeci’nin Sivas adlı filmi, Venedik’teki başarısının ardından Bangladeş’in başkenti Dakka’da yapılan film festivalinden de uluslararası sinema eleştirmenleri federasyonu Fipresci’nin en iyi film ödülünü kazandı. Dakka’ya Türkiye’den yüksek bir katılımımız vardı. Alin Taşçıyan Avustralasya filmleri jürisinde, Cambridge merkezli vakıf Balık Arts’ın kurucusu Yeşim Güzelpınar kısa film jürisinde görev alırken, Norveç’te yaşayan sinemacı ve akademisyen Nefise Özkal Lorentzen genç sinemacılarla bir workshop düzenledi.

Festivalin ana jürisi ise İran filmi “3 Metre Küp Sevgi” en iyi film seçti. En iyi yönetmen ödülü “Son Cellat” filmiyle Taylandlı yönetmen Tom Waller’a gitti. En iyi senaryo “Üç Balık” filmiyle yine İran’ın olurken, en iyi görüntü ödülü Filistin filmi “Sara”ya gitti. En iyi kadın oyuncu ‘Nabat’ filmindeki performansıyla Azeri oyuncu Fatimeh Mutemed Arya’ya verilirken, en iyi erkek oyuncu ödülü ise “Çoban’ın Sessizliği” filmindeki performansıyla Iraklı oyuncu Mahmud Abu El Abbas ile, “Son Cellat” filmindeki performansıyla ‘Vithaya Pansringaram’ arasında paylaştırıldı.

Yine festival kapsamında bu yıl 2. kez “Uluslararası Sinemada Kadın Konferansı” düzenlendi. Ayrıca iki büyük kadın yönetmen Agnes Varda ve Anne Breien retrospektifleri yapıldı.

Yoksulluk kol geziyor
Bangladeş dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Devasa yoksulluk, çevre ve ses kirliliği, nüfus yoğunluğu ve trafik problemleriyle boğuşuyor. Buna rağmen insanları son derece sıcak kanlı ve iyimser. Doğrusu burada çok güzel zaman geçirdik. Bu çapta bir uluslararası film festivali düzenlemek çok derin bir idealizm gerektiriyor.

Özgürlük mücadelesi
Bangladeş 1971’de bağımsızlığına kavuşmuş bir ülke. Daha önce Pakistan’ın bir parçasıymış. Bangladeşliler kendi dillerini konuşmak için başlattıkları mücadeleyi sonunda bağımsızlıkla noktalamışlar. Batılı ülkeler ve Türkiye, Bangladeş’in bağımsızlık mücadelesinde karşı cephede Pakistan’ın yanında yer almış. SSCB ve Hindistan ise Bangladeş’i desteklemiş. Pakistan’ın 3 milyon Bangladeşliyi öldürmesine, yüzbinlerce Bangladeşli kadına tecavüz etmesine ve milyonlarcasının göç etmesine neden olmasına rağmen, Bangladeşliler bağımsızlıklarını kazanmışlar. Kurucuları Mucibür Rahman bağımsızlıktan birkaç yıl sonra CIA destekli bir darbede katledilmiş. Bangladeş bugün birçok uluslararası şirketin vahşice sömürdüğü bir ülke. Ucuz iş gücünden yararlanan firmalar, buranın muhteşem doğasını kirletmekte özgürce davranıyorlar. Bir delta ülkesi olan Bangladeş’in nehirleri ölüyor. Öte yandan ülke, küresel ısınmadan en çok etkilenecek olan ülkelerin başında geliyor.

Sinema engel tanımıyor
Bütün bunlar sinemacıları durdurmuyor. Festivalde mansiyon ödülü alan Bangladeşli genç kadın yönetmen Rubaiyat Hosseyn, “İnşaat” adlı filminde ülkesindeki sınıf farklılığı, kentsel dönüşüm ve kadın sorunu gibi meselelere etkileyici bir bakış getiriyor. Yine bir başka Bangladeşli genç yönetmen Ebu Şehid Emon, gişe canavarı filmi “Celal”ın Hikayesi”nde benzer sorunlara, öksüz bir çocuğun biraz da gerçeküstü hikayesinin prizmasından bakıyor.
Bu iki film, Bangladeş sinemasının yıldızının parlamakta olduğunu düşündürtüyor. Bangladeş sinemasından daha çok şey beklemek için çok neden var.

45 Yıl: Her şey bir yalanmış

TARİH:  Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aslında çok basit bir konusu var “45 Yıl”ın. 45 yıldır evli bir çiftin erkeği, evlenmeden önce başka bir kadına aşıkmış ve bu kadını hiç unutamamışmış. Evet, bu kadar basit ve bu kadar sıradan bir hikâye bu. Ama asıl hikâye erkeğe dair olan değil. Kocasının hayatında aslında birinci değil ikinci kadın olduğunu keşfeden eşin hikayesi aslolan. Kocasının aldığı her kararda, attığı her adımda ilk aşkının izi var. O kadar ki, adamın ilk aşkının adı Katya, karısının adı Kate. Ve kadının rekabet etme gücü de yok. Rakibesi Katya genç yaşta İsviçre dağlarında bir buzulda sıkışıp kalmış, zaman onun için durmuş. Hiç yaşlanmayan bir ölüyle nasıl rekabet edersiniz?

Andrew Haigh’in filmi başrol oyuncuları Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’a Berlin’de en iyi oyuncu ödüllerini kazandırmıştı. 45 yıllık bir dünyanın bir hafta içinde bilinmedik başka bir renge bulanması, kendi hayatında başrolü başkasına kaptırmanın acısı gibi cümleler kurulabilir filmi özetlerken. Film kısa ama daha da kısa olabilirmiş. Seyredilesi.

Diren: Kimlikçiliğin sefaleti

TARİH:  16 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

İngiliz sinema sektörü her yıl piyasaya İngiltere tarihinden özenle derlenmiş birkaç film sunar. Bu sayede İngiltere’nin ya da doğru terimiyle Birleşik Krallık’ın krallarını, kraliçelerini, prenseslerini, başbakanlarını, gay cemaatlerini, isyancı madencilerini tanıma fırsatı buluruz. Aman da ne şirin şeylerdir hepsi de! Tabii arada sorunlar, sürtüşmeler filan yaşanır ama ne gam! Sonunda her şey mutlu sona ulaşır. Bütün sorunlar bir takım önyargılardan, yanlış anlamalardan, hadi belki bazı kötü adamlardan ibarettir. Çözülmeyecek mesele yoktur. Her şey bir kimlik sorununa indirgenir, asıl sorun olan sınıfsal çelişkiler arka plana atılır.

Diren 1912’de başlıyor. Kadınlara, erkeklerle eşit oy hakkı isteyen süfrajet (suffragette) hareketi küçük çaplı terör eylemleri yapmaktadır. Şimdi, burada bir durmak ve bir soru sormak lazım: Erkeklerle eşit oy hakkı istemek, ne anlama geliyordu o dönemin İngilteresi’nde? Bütün erkekler oy verebiliyorlar mıydı? Maalesef hayır! İşçiyseniz, yoksulsanız oy veremiyordunuz! Belirli bir statünüz olması gerekiyordu toplumda. Peki süfrajet hareketi ne istiyordu? Belirli statüdeki varlıklı kadınlara oy hakkı istiyordu, yani eğer oy verme hakkı olan erkeklerle aynı statüdeyseler, o statüdeki kadınlar da oy verebilmeliydi. Yoksa, yoksul, zengin ayırt etmeden herkese oy hakkı istemiyorlardı. Diren filminin zurnası burada zırt ediyor. Ve anlattığı hikâye tümüyle boşluğa düşüyor.
Çünkü Diren bize ayrıcalıklı kadınların oy hakkı mücadelesine katılan yoksul bir işçi kadının hikâyesini anlatıyor. Maud Watts (Carey Mulligan) kocasıyla birlikte bir çamaşırhanede çalışıyor. Zaten orada doğmuş, orada büyümüş. Yedi yaşında yarı zamanlı, 12 yaşında tam zamanlı çalışmaya başlamış. Babasını bilmiyor ama babasının oradaki tacizci ustabaşılardan biri olma ihtimali yüksek. Maud’un oğlu ve kocasıyla iyi bir ilişkisi var başlarda. Ama Maud işyerindeki bir süfrajetin etkisine girince hızla hareketin içine çekiliyor. Bu durum ailesinin çözülmesine, sık sık hapse girmesine vs yol açıyor.


EŞİTLİK KİMİN UMRUNDA
Süfrajetlerin başını Emmeline Pankhurst (Meryl Streep) adlı burjuva bir kadın çekiyor. Maud’la, Emmeline arasındaki eşitsizlik, Maud’un işyerindeki işçi erkeklerle arasındaki eşitsizliğe kıyasla çok daha devasa boyutta. Ve o dönemin kadın hakları hareketinin umurunda değil bu eşitsizlik. Ve Maud’un gerçekte bu hareket içinde olması akla yatkın değil, hatta imkânsız. Tabii o dönemde sosyalistler de var ve bugünkünden çok daha etkinler. Ne de olsa Sovyet devriminin yaklaştığı yıllardayız. Ve Maud gibi duyarlı bir kadının herkese eşitlik isteyen bu harekette yani sosyalistlerin yanında yer alması asıl akla yatkın olan. Ama tabii ki bu ihtimal özenle filmin konusu dışında kalıyor. Emmeline Pankhurst, hayatının ilerleyen yıllarında Muhafazakâr Parti’ye katılıyor, milliyetçi ve savaş yanlısı propagandalar yapıyor; bir başka kadın hakları savunucusu lideri ırkçılığa kadar taşıyor bu çizgiyi. Ama bunlar da filmi ilgilendirmiyor. Pankhurst’ü anaç, güler yüzlü ve kararlı bir lider olarak görüyoruz.
Kimlikçiliğin sefaletine iyi bir örnek Diren. Kimlik mücadeleleri elbette işlevsel de oluyor ama ufkunu genişletemediği müddetçe gerici konumlara da rahatlıkla düşüyor. Kimlikçi bir siyasetçi Malala’ları kurtarmak için Afganistan işgalini savunabilir ve böyle şeyler oluyor da. Afgan kızın National Geographic’teki resmine bakıp, iç geçirilebilir ama Afgan delikanlı sadece olası bir teröristtir.
Batılıların kendilerine pek yakıştırdıkları, Doğulu ezilen kadını kurtarmaya yönelik bu şövalyece duygunun, Mustang filminin Batı’daki olağanüstü başarısında rolü olduğunu da düşünüyorum. Ama bu başka konu.

İKNA EDİCİ DEĞİL!
Diren, bütün bunların dışında vasat bir film. Çok fazla yakın plana gömülüyor ve karakterin gelişimini jet hızıyla gerçekleştiriyor. İkna edici de olmuyor. Hele bir de babacan polis şefi var ki, nerdeyse işini gücünü bırakıp, Maud’un başının derde girmesini engellemek için çabalayacak! Hadi be! Diren’in senaryosunda Thatcher’a son derece sempatiyle bakan Demir Leydi filminin senaristi Abi Morgan’ın imzası var! Ne iş olsa yaparızcı bir senarist demek ki Morgan. İşçi anlatılacaksa işçi, faşist anlatılacaksa faşist anlatılır!

Yine de süfrajetlerin kadınların oy hakkı için verdiği mücadeleye saygı duyuyoruz. 1928’de İngiltere’de herkese eşit oy hakkı geliyor. Sovyet devrimi bunu 11 yıl önce 1917’de gerçekleştiriyor. Türkiye Cumhuriyeti de son derece hızlı; 1934’te kadınlar eşit oy hakkına kavuşuyor! Şimdi bu hakkı kullanan bazı kadınların, kadınları ikinci sınıf gören erkek bir liderin götünün kılı olmayı seçmiş olmaları ne acı!

Brooklyn: Büyüklere masallar

TARİH:  30 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Brooklyn son haftalarda gördüğüm en tuhaf film. Bu kadar çelişkiden arınmış karakterler, bu kadar çatışmadan yoksun bir hikaye, bu kadar steril bir dünya bulmak kolay değil sinemada. Bu filmin 138 ödüle aday gösterilmiş ve bunların 29’unu kazanmış olduğunu okumak yaşadığımız dünyanın ve insanlarının ne kadar sığlaştığını göstermesi açısından anlamlı.

Film 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümde kahramanımız Eilis’i (Saoirse Ronan; Şirşe okunuyor) ve ailesini İrlanda’daki dünyalarında tanıyoruz. Eilis, bir dükkanda tezgahtarlık yapıyor. Tam bir cadı olan patronu ve pek para kazandırmayan işi Eilis’i mutlu etmiyor. ABD’deki bir papazın yardımıyla, New York’a göç ediyor. Geride ablası ve annesini bırakarak. Filmin en heyecanlı (!) sahnesi burada. Ya gümrük memuru, Eilis’ten hoşlanmazsa…? Neyse ki meleksi ve saf Eilis sorunsuzca New York’a kapak atıyor.

Eilis aşık mı?
İkinci bölümde Eilis’in yeni dünyada önce yalnızlık çekmesini, sonra bir aşık edinerek kendini bulmasını izliyoruz. Aşığının ısrarıyla Eilis, evlenmeyi de kabul ediyor. Eilis aşık mı? Bunu hiç anlamıyoruz. Ama film için nedense bu çok önemli bir soru gibi gözükmüyor.

İki arada bir derede
Üçüncü bölümde ise, artık o utangaç halini geride bırakmış Eilis’in trajik bir olay nedeniyle İrlanda’ya dönüşünü, burada varlıklı bir ailenin oğlunun ilgisine mazhar oluşunu görüyoruz. Eilis, bir süre ABD’deki kocasıyla İrlanda’daki yeni talibi arasında kalıyor. Eilis bu adama da aşık oluyor mu, bilemiyoruz. Eilis, ilgiye ilgisiz kalmayan ama tutku, şehvet, aşk gibi duygulardan arınmış biri gibi. Film bize, duygularından çok hesap kitap yapan ve çıkarını kollayan, masum görünüşlü bir şeytanın hikâyesini anlatmıyor. Eilis’i sevmemiz bekleniyor. Film, onun iki erkek arasındaki kararsızlığından etkilenmemizi istiyor ama bunun için bir neden sunmuyor. Eilis insan mı? Aynı yıllarda geçen Carol filminin iki kadın kahramanı ne kadar insandılar, ne kadar çelişkilerle doluydular. Yaşadıkları dünya da öyleydi. Eilis’in dünyası steril, neredeyse meleklerle dolu. Eilis de zaten öyle, bir masaldan çıkmış gibi. Brooklyn ve İrlanda ise dekordan ibaret. 1950’lerde çekilmiş filmler, dönemin sansürüyle baş ederken bile daha cesurdu. Hemen hemen hiç beğenilmeyen James Gray’in “The Immigrant”ı (Bir Zamanlar New York) farklı bir dönem de geçse de ne kadar daha farklı bir tablo çiziyordu. Brooklyn’de masal kitaplarından bile daha az sorun var.

Brooklyn ne diyor?
Kısacası “Brooklyn” yalan dolan. Kahramanı Eilis gibi. Eğer, beklemediği bir pürüz çıkmasaydı, filmin bize Eilis’in asıl aşkı olarak gösterdiği şeyin de yalan çıkması büyük ihtimaldi. Sorun, filmin Eilis’i seyirciye, işte bu da böyle aşktan yoksun, hesapçı bir karakter diye sunmamasında. İki saate yakın, hiç gerilmeden, fazla heyecanlanmadan, fazla da sıkılmadan güzel insanları, güzel kıyafetler ve güzel dekorlar içinde izlemek istiyorsanız Brooklyn, bunu veriyor. Başka da bir şey vermiyor.

Haftanın 4 filmine dair kısa kısa

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saklı’yı aylar önce seyrettim ama bende kalıcı bir etki bırakan tek film o. Yaşlı bir erkekle genç bir kızın hikâyesini anlatan film özellikle Türkü Turan’ın iyi oyunculuğuyla ve sinemamızda anlatılmamış farklı hikâyesiyle haftanın en ilginci bence. Filmde kızın babasını canlandıran Settar Tanrıöğen de fırsat buldukça döktürüyor ve belli ki bazen gol pozisyonu yokken bile gol atıyor. Bir tek İlhan Şeşen’in oyunculuğu ve tipini filme uygun bulamadım.

Kor
Zeki Demirkubuz’un Kor’u, bildiğimiz ZD karakterleri ve diyalogları içeriyor. Filmin hikâyesi Nuri Bilge’nin Üç Maymun’uyla paralellikler taşıyor. Bu filmin aslında 90’larda yapılması lazımmış. Çünkü bu film o dönemin Zeki’sine ait. Bu dönemin Zeki’si için geride kalmış bir konusu var. Bunu Bulantı’ya dayanarak söylüyorum. Bence Bulantı geçen yılın en iyi Türk filmiydi. Ve biçimi ve hikâyesiyle yeni bir Demirkubuz’du. Bu film Bulantı’ya göre eskiye dönüş içeriyor konu açısından. Fakat biçim daha durağan, daha minimal; bu anlamda yeni ZD sinemasına daha uygun. Sonuçtan kendi adıma memnun değilim. İçine dalamadığım, donuk bir film olmuş Kor. Ve canlı yayında kadına dayak görmekten de bıktım. Filmlerde kadın oyuncuların gerçekten tokat yemesi gerekmiyor, film hilesi denen bir şey var. Bu filmde neyse ki yumruk yeme sahneleri çerçeve dışında gerçekleştirilmiş. Neyse… Zeki Demirkubuz’un yüreğindeki dikeni bu filmle söküp attığını ve geriye bakmadan kendi yoluna devam edeceğini umuyorum.

Gerisini siz anlayın
Avcı: Kış Savaşı Pamuk Prenses ve Avcı filminin devamı. İlk film Pamuk Prenses masalını eğip büküyordu. Sapkın bir senaryo yazarı sanki isterik kahkahalar atarak kaleme almıştı filmin senaryosunu. Kötü Kraliçe Ravenna ile erkek kardeşi arasında ensesti çokça çağrıştıran bir ilişki olduğunu söyleyeyim gerisini siz anlayın. Fakat filmin hoş sürprizi Pamuk Prenses’in gerçek aşkını kendi sınıfından bir prens olarak değil de, halktan bir avcı karakteri olarak sunmasındaydı. Prensesi derin uykusundan prensin öpücüğü uyandıramıyordu, avcınınki uyandırıyordu. Neredeyse bir devrimdi bu.
Ama Avcı: Kış Savaşı sanki böyle bir şey hiç olmamış gibi davranıyor. Film önce geriye gidiyor ve avcının ve ilk aşkının hikâyesinin başlangıcını anlatıyor. Ravenna’nın kötüleştirdiği kız kardeşi Freya’nın tıpkı yeniçeriler gibi devşirdiği çocukları eğittiği ve bir orduya dönüştürdüğü bu bölümde Avcı ve kız arkadaşı tanışıyor, evleniyor ve ayrı düşüyorlar. Sonra film yedi yıl sonrasına atlıyor. Ve öğreniyoruz ki Pamuk Prenses, Prens ile evlenmiş! İlk filmin avcı-prenses birlikteliği vaadi silinmiş! Sonrasında avcı ile karısının bir araya gelişi, tuhaf 7 cücelerle karşılaşması ve kaçırılan aynayı ele geçirmeye çalışmasının hikâyesi anlatılıyor. Bence ilk film tuhaflığıyla daha çekiciydi. Ve hiç olmazsa sınıf hiyerarşisini kıran bir yanı vardı. Bu filmde onlar da yok. Yine de Charlize Theron, Emily Blunt, Jessica Chastain ve Chris Hemsworth var.

Bildiğimiz sahneler
Kral İçin Hologram (KİH) bildiğimiz sahnelerle açılıyor: Amerikalı kahraman tuhaflıklarla dolu bir Ortadoğu ülkesinde, “Benim burada ne işim var” edasıyla dolaşıyor. İnsanlar hep irrasyonel ve sahtekâr. Fakat karısıyla ayrılmış, kızının üniversite parasını nasıl ödeyeceğini düşünen kahramanımız sonunda aşkı bu ülkede bulmasın mı? Mekân, ABD’nin sevgili dostu Suudi Arabistan, bu arada. Vasat bir film, her haliyle KİH. Yine de Araplarla bu kadar yakınlaşabilen bir Amerikalı kahraman içermesini iyiye delalet diye yorumlayabiliriz.

35. İFF: Festivalden kalanlar

TARİH:  18 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Önce belgeseller ve belgeselimsiler:

Vatanım (Irak Yıl Sıfır)

Beş buçuk saatlik, iki bölümden oluşan bu belgesel sanırım festivalin en çok iz bırakan filmi oldu bende. Filmin yönetmeni, kameramanı, kurgucusu ve yapımcısı Abbas Fahdel, Fransa’da yaşayan bir Iraklı sinemacı. Mart 2003’te Irak’ın ABD tarafından işgalinin hemen öncesinde Fransa’daki sinema eğitimine ara verip, Bağdat’a geliyor. Yakın ailesini, abisini, yeğenlerini vs. savaşa hazırlanırken filme alıyor. Başka Iraklılarla da görüşüyor; savaş başladığında, çocukların gönderileceği kırsal kentlere gidiyor. Ayrıca televizyondan görüntülere yer veriyor. Çıkacağı kesin olan bir savaşı beklemek… İnsanlar yine de morallerini yüksek tutuyor, erzak depoluyor, su kesintilerine önlem olsun diye kuyular açıyor. Irak’ın başında zaten bir bela var: Saddam Hüseyin’in kanlı, zorba rejimi. Bu rejim muhalefete nefes aldırmamış. Yönetmenin ailesi de rejime kurban vermiş ki içlerinde siyasi nedenlerle öldürülen 13 yaşında çocuklar da var. Amerikan ambargosu, Irak’ı perişan etmiş. Üniversite mezunları edindikleri mesleklerde geçinemeyecekleri için tarımda çalışıyor. Yıllarca süt gibi temel gıda maddeleri bulunamamış, entelektüeller çocuklarına bakabilmek için evlerinde sütünü sağabilecekleri keçi gibi hayvalar beslemişler. Birkaç kuşak eğitim alamamış.

Öte yandan her yerde Saddam var: Okul kitaplarında, şarkılarda, televizyonlarda… Ülkesini savaşa hazırlamaya çalışıyor. Filmde bir kişi şöyle diyor Saddam dönemi için: “Şizofreniktik, göz önündeyken Saddam’ı destekler, sonra arkasından eleştirirdik.” Bu ikiyüzlülüğün utancı da insanlara sinmiş. Saddam rejiminin güçlü bir direnç sergilememiş olması da bir utanç kaynağı. Fakat Saddam’ın düşmesine sevinmiş çoğu, savaşa karşı çıksalar bile.

Savaştan sonrası, ilk başta fazla bir değişiklik yok gibi gözüküyor. Her yerde dolaşan Amerikan askeri araçları dışında. Sonra yıkımın büyüklüğü yavaş ortaya çıkıyor. Her yerde Amerikan askerleri var ama kanun ve düzen yok. Şüphelendikleri an ateş açan Amerikan askeri nedense yağmacılara ses çıkarmıyor. Yağmacılar bütün devlet binalarını yakıp yıkıyorlar. Ortada bir devlet kalmıyor, anarşi hüküm sürüyor. Petrol bakanlığı dışında! ABD bir tek o bakanlığı koruyor!

Güvenlik kalmayınca insanlar silahlanıyor. Akşam olunca sokağa çıkmak imkansız hale geliyor. Kadın ve çocuklar için yanlarında kendilerini koruyabilecek bir erkek yoksa gündüz çıkmak da imkânsız. İnsan kaçırmalar, cinayetler sıradan hale geliyor. Saddam rejimi sırasında bastırılan dinciler başlarını kaldırmaya başlıyor. Abbas Fahdel, film çekimi sırasında bir yeğenini serseri bir kurşuna kurban veriyor. Ve bu çektiği filmlere 10 yıl boyunca bakamıyor bile. Sonra “bir mezarlık” dediği bu filmle kendi tabiriyle “yasını tutuyor”. Bugünün Irak’ını ise savaştan sonraki ilk aylara göre “bin beter” olarak tanımlıyor. IŞİD işte buralardan çıkıyor ki Fahdel’in bazı akrabaları IŞİD rejimi altında yaşıyor şu anda. Şu ana kadar birçok ödül alan film, Ankara Film Festivali’nde de yönetmenin katılımıyla gösterilecek.

Göçmen krizi ve Lampedusa Adası

Lampedusa, Sicilya’nın güneyinde, Afrika’ya yakın bir İtalyan adası. Nüfusu 5.000 kişiden oluşuyor. Bu adaya dair iki belgesel vardı festivalde: Berlin’de Altın Ayı’yı alan “Denizdeki Ateş” ve yine birkaç ödülü olan Avusturyalı yönetmen Jacob Brossman’ın belgeseli “Lampedusa’da Kış”. İki filmin benzerlikleri ve farklılıkları var. Denizdeki Ateş filmin merkezine 10 yaşındaki Lampedusalı bir oğlanı koyuyor. Film boyunca onun sapan yapışını, sapanıyla oynayışını, kaktüsleri oyarak “heykeller” yapışını, tembel gözünü tedavi etmeye çalışmasını filan görüyoruz. Onun yanı sıra oğlanın ailesi de perdeye yansıyor. Yemek yapışları, kalamar avlayışları vesaire.

Öte yandan denizde facialar yaşanıyor. Adaya binlerce göçmen ulaşmaya çalışıyor. Çürük teknelerde yapılan bu yolculuklarda günde ortalama 5-6 göçmen ölüyor. Gemi batmasa bile gemilerde koşullar çok kötü. Yeterince parası olmayanlar, geminin havasız, mazota bulanmış bölgelerinde seyahat ederken canlarını yitiriyor. Gemilerin batması da yeterince sık rastlanan bir durum.

Film, mesafeli bir yerden göçmenlere de bakıyor. Can çekişen ya da ölü göçmenler görüyoruz. Askeri teknelerde syahat izni almayı başaran yönetmen bu avatajını kullanarak bizi bu ölüm teknelerine yaklaştırıyor. Fakat hiçbir göçmeni birey olarak tanıtmıyor. Hiçbiriyle söyleşi yapmıyor. Göçmenlerin adalılarla karşılaşması da yok filmde. Bir tek adadaki bir doktor görev icabı muayane ettiği, otopsi yaptığı göçmenlerden acıyla söz ediyor.

Peki, bu iki ayrı dünyayla yönetmen ne söylemek istiyor? Filmini Lampedusalılara neden adıyor? Adadaki kamplardaki kötü koşullardan, oralarda çıkan isyanlardan neden bahsetmiyor? Ben pek bilemedim. Verebileceğim cevaplar da beni tatmin etmedi.

Brossman’ın filmi de göçmenlerden hiçbiriyle söyleşi yapmaması ya da hiçbirini birey olarak tanıtmamasıyla “Denizdeki Ateş”e benziyor ama “Lampedus’da Kış” farklı bir film. Bu filmde adalılar Rosi’nin bize gösterdikleri kadar yalnız yaşamıyorlar. Balıkçılar grev yapıyor, adanın Sicilya’yla bağlantısını kuran özel gemicilik şirketinin duyarsızlıkları ile mücadele ediyorlar. Göçmenler de birlikte direniş yapıyorlar. Adada ya da İtalya’da kalmak istemediklerinden burada parmak izlerinin alınmasına karşı mücadele ediyorlar. Anladığım kadarıyla göçmenler, mültecilik başvurusunu nerede yaparlarsa orada kalmaları gerekiyor. Buna karşı direniyorlar. Öte yandan bu filmde de Lampedusa hakkında merak etmediğim, ilginç de bulmadığım başka bir sürü şey var. Bunları yönetmene sorduğumda, hayatın göçmenlerin gelmesiyle hiç de başkalarının iddia ettiği gibi değişmediğini göstermek için koyduğunu söyledi. Göçmenleri tanıtamaması ise onların bunu istememesinden kaynaklanıyordu. İki filmden de yine de benzer bir duyguyla çıktım: Lampedusa hakkında merak etmediğim çok şey öğrenmiş, göçmenlere ve yaşadıkları drama dair ise çok az bilgilenmiştim. Ama yönetmenler de bana, “bilgi arıyorsan araştırmacı gazetecilere başvur, bize değil” diyebilirler. Bu da onların hakkı.

Köpeğin Kalbi
Bir başka belgesel sayılabilecek film de Laurie Anderson’un “Köpeğin Kalbi”ydi. Anderson yakın zamanda birçok kayıp yaşadı: Kocası Lou Reed’i, annesini ve köpeğini kaybetti. 11 Eylül’den sonra da kenti New York çok değişti. Anderson bu kayıplarını belki de üzerine en kolay konuşabildileri olan New York ve köpeği Lolabelle üzerinden anlatıyor en çok. Kocası Lou Reed sadece bir fotoğrafta bir kez görünüyor ve filmin sonunda şarkısıyla yer alıyor, annesi ise yine sonda anılıyor. Filmin kesif melankoli duygusu beni etkiledi. Fakat filmin Budist felsefeye fazlasıyla daldığı yerlerde etkisi azaldı.

Francofonia
Sokurov’un Francofonia’sı da belgesel sayılabileceek bir filmdi. Louvre Müzesi’nin Alman işgali sırasında başına ne geldiği ya da gelmediği filmin merkezindeydi. Naziler, Fransa’nın kültürel mirasını korumak için büyük çaba harcamışlar. Aynı çabayı iş Rusya’ya gelince göstermemişler, Leningrad’daki Hermitage Müzesi’ni bombalamaktan kaçınmamışlar. Nazileri hep yaptıkları soykırımla, kötülüklerle biliyoruz. Peki kimileri aristokrat olan ve sanat düşkünü bu Nazi subaylar nasıl yaşıyorlardı. Nazi devletinin gündelik işleyişi nasıldı? İnsan merak etmiyor değil. Louvre’un başına getrilen Nazi subayı bir soylu. Nazileri sanki Almanya’yı işgal etmiş bir çete gibi görüyoruz çoğunlukla. Ama faşizm asıl gücünü dayandığı sermaye ve aristokrat sınıfından alıyordu. Akla Passolini’nin “Sodom’un 120 Günü”ndeki soyluları geliyor. Onlar da muhakkak ki yüksek sanattan anlayan ve sanat eserlerini korumak için ellerinden geleni yapacak olan insanlardı.

Yüce Sezar!
Konulu filmlerde benim için öne çıkanların başında Coen kardeşlerin “Yüce Sezar!”ı geliyor. 1950’lerin Amerikasını ve Hollywood’unu tiye alan bu filmde Coen kardeşlerin elinden kimse kurtulmuyor. Buna o dönem büyük baskılara maruz kalan, hakları yenilen komünist yazarlar, senaristler de dahil. Onlarla da dalga geçilmesini bu haksızlığa katkı olarak görmek mümkün ama ben bu dalga geçmenin içinde sempati gördüm. Ya da bana öyle geldi. Coen’lere “Casuslar Köprüsü” ve “Deephan”a verdikleri ödül nedeniyle kızgınım aslında. Ve muhtemelen ben haksızım, Coenlerin sosyalistlere sempati duydukları falan yok. Fakat yine de bu konuda Marksist terminolojiyi kullanacak kadar bilgililer. Neyse bu işi çözeriz bir gün. “Yüce Sezar!” da ben eğlendim kısacası.

Ansızın
Aslı Özge ve değişmez görüntü yönetmeni Emre Erkmen artık sinemada istediklerini yapabileceklerini “Ansızın” ile kanıtlıyorlar. Ellerinin altındaki mecraya son derece hakimler, tempoyu, atmosferi, gerilimi istedikleri gibi kontrol edip, seyirciyi ellerinde tutmayı beceriyorlar. “Ansızın”a bir tür gerilim filmi diyebiliriz sanırım. Defne Joy Foster’in Kerem Altan’ın (Ahmet Altan’ın oğlu) evinde ansızın ölümü ve Altan’ın hemen ambulans çağırmayışı günlerce gazetelere konu olmuştu. “Ansızın”da bu olay Almanya’ya uyarlanmış. Film, Alman karakterler arasında ve Almanya’da geçiyor. Filmin ilk bölümü ölümden sorumlu tutulan karakterin çevresi tarafından nasıl yalnız bırakıldığını gösteriyor. İkinci bölüm ise aynı karakterin bu kez ipleri eline almasıyla gelişen olayları anlatıyor. Bu bölüme dair bir çekincem var fakat. Filmlerde her şeyin kahramanın planladığı gibi gitmesi ve insanların tam da kendilerinden beklediği gibi davranmaları beni hep rahatsız eder. Burada da aynı duyguyu yaşadım. İkinci bölüm başlı başına sürprizdi ama sürprizin işleyişi sürpriz içermiyordu. Ne demekse.

Filmin perdeye yansıttığı karakterlerin birbirleriyle ilişkilerindeki güvenilmezlikleri ve kaypaklıkları kesif bir karanlık yayıyor. Belki bu kesif karanlıkta bir iki pırıltı da olsaydı diye de düşünüyorum. Belki bir iki komik sahne…

Seyrettiğim 30’a yakın filmden bende en çok kalanlar bunlar. Nice festivallere!

Yeniden Başla: Yas ve yabancılaşma

TARİH:  9 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yeniden Başla”, karısını bir trafik kazasında kaybettikten sonra, hayatını kelimenin tam anlamıyla yıkıp yeniden kurmaya çalışan bir işadamının öyküsünü anlatıyor.

“Yeniden Başla”nın kahramanı Davis (Jake Gillenhaal) kendi ifadesiyle son 10-12 yıldır hiçbir şey hissetmemiş birisi. Kendi duygularına yabancılaşmış, sadece başarı odaklı yaşayan ve başarılı da olmuş bir işadamı. Zengin bir adamın kızıyla evlenmiş ve aynı adamın yanında çalışmaya başlamış. Kayınpederinin beğenmeyen bakışları altında işini sürdürmüş. Her şey böyle de sürüp gidecek gibiymiş, ta ki başta sözünü ettiğimiz trafik kazası gerçekleşene kadar. Davis, duygusuzluğuyla yüzleşmek zorunda kalınca kendisindeki anormalliği derinden fark eder. Davis’in sıradan fanilere göre büyük bir avantajı vardır. Davis çok zengindir. Dolayısıyla hayatını kelimenin tam anlamıyla yıkmaya başladığında, kaybettiklerini yerine getirebileceğini bilir. Yıkmak deyince evet, basbayağı yıkmaktan söz ediyorum. Nihayetinde yaşadığı evi yıkmaya kadar giden bir süreç bu.

Filmin hikâyesi ve kahramanları
Davis’e bu yolculuğunda yoksul bir anne ve onun klasik rock meraklısı oğlu da eşlik ederler. Doğrusu “Yeniden Başla”yı izlerken keyif aldım. Jake Gyllenhaal pek de inandırıcı olmayan hikâyeyi ve kahramanı ilginç hale getirmişti. İnandırıcı olmayan derken şunu da eklemek lazım: Ölüm karşısında insanın gidebileceği mantık dışılığın sınırı pek yok. Kavrayamadığımız, başa çıkamadığımız bir şey varsa o da ölüm. Belki de bütün dinlerin varoluş nedeni ölüm, daha doğrusu ölümle baş etmekte yaşadığımız zorluk. Dolayısıyla Davis’in hikâyesini de metaforik almakta yarar var. Filmin kestirmeden ulaşılan sonu yoksa hiç yenilir yutulur gibi değil. Ama metaforların, fazlasıyla ete kemiğe bürünmüş olması gibi bir sorunu da var filmin. Hayatını yıkıp yeniden kurmanın, her şeyi yıkmaya dönüşmüş olması gibi.
Sinemanın standart kusurlarından biri bu filmde de mevcut. Kadınlar birer gölgeden ibaret. Hem Davis’in karısı, hem de sonradan edindiği halkla ilişkilerci tek çocuklu kadın (Naomi Watts) birer karaktere dönüşmüyorlar. “Yeniden Başla”yı keyifle seyrettim dedim ama yazmaya koyulduğumda da hatırlamakta zorluk çektim. İyiye işaret değil.

Yitik Kuşlar: Parçalanmış hayatlar

TARİH:  2 Nisan  2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yitik Kuşlar”, Türkiye Ermenileri için bir ilk niteliği taşıyan bir film. İlk kez Türkiyeli bir Ermeni yazar/yönetmen (Aren Perdeci ve Ela Alyamaç) 1915 yılında yaşananlar üzerine bir film yapıyor. Sırf bu açıdan bile “Yitik Kuşlar” önemli bir film. Ama muhtemelen yine bu yüzden dönem, oldukça ürkek ve çekingen bir şekilde dile getiriliyor.

Masalsı bir dünya
Film iki küçük çocuğun, iki kardeşin dünyasını anlatıyor. Masalsı bir görsel dünya kuruyor. 1915 öncesi bir tür kayıp cennet bu çocuklar için. Çocuklar, anneleri ve büyük anne/büyük babalarıyla birlikte yaşıyorlar. Babaları Osmanlı Ordusu için savaşıyor. Fakat bir gün herkesin ikametgâhlarını bildirmeleri talebi geliyor devletten. Sadece bir an, Ermenilerin o kadar da huzurlu bir yaşamları olmadığını kilisedeki tartışmada anlıyoruz. Kimi gençler isyan bayrağı açmış, Osmanlıya karşı direnişe geçmiş. Ermenilerin tarlalarını yakmış birileri. Bunlar o kısa tartışmada söylenenler.
Ve sonra, bir gün çocuklar dışarda ormandayken, köy/kasabadaki herkes sürgüne gönderiliyor. Ailelerini aramak için yola koyulan çocuklar da bir süre sonra ayrı düşüyor.

Filmin eksikleri yok değil
“Yitik Kuşlar”ın ürkek olduğunu söylemiştim. Filmde hiçbir şiddet sahnesi yok. Kötü biri de yok. Masalsı atmosfer baştan sona korunmuş. Soykırım ya da katliam sözü edilmiyor. Bunlar çok da tuhaf değil aslına bakarsanız. Kolay olsaydı bu konu üzerine film yapmak, bugüne kadar çok sayıda film görmüş olurduk. Fakat filmin sorunları bunlarla sınırlı değil. Oyuncu performansları genelde kötü. Çoğu mizansen fazlaca amatör.

Yine de görmeye değer “Yitik Kuşlar”ı.

Bir konuda bu vesileyle bir laf etmek isterim. Bizde ülkenin bölünmesi denilince sadece ülke toprağının bölünmesi anlaşılır. Bölününce bir bölüm toprak yitecektir. Peki neden topraktan daha da önemli olması gereken insan anlaşılmaz bölünmeden? Bir bölüm insanın yitmesi toprağın yitmesinden daha mı önemsizdir? Ermenileri yok edenler ülkeyi bölmüşlerdir.

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dikkat: Bu yazı filmin finaline yönelik ipucu vermektedir!

Zavallı ABD halkı! Topraklarında düşman güçlerini sadece bir kez, o da anakaradan uzakta Pearl Harbor’da olmak üzere sadece 1 kez gören ABD, yine de işgal korkusu altında yaşamaktan kurtulamıyor. Öyle olmasa, Amerika’yı işgal altında gösteren bunca film çekilmezdi değil mi?

Hiçbir nesnel temeli olmayan bu korku beslendikçe Amerikan militarizmi semiriyor. Şöyle ya da böyle her yıl çoğu Ortadoğu halkları üzerine tonlarca bomba atılıyor ve yeni intihar bombacılarının yetişmesi için verimli bir ortam yaratılıyor.

Film, evdeki eşyalarını toplayan genç bir kadının görüntüsüyle açılıyor. Michelle evi terk etmektedir. Arabasına atlayan kadın akşam saatlerinde bir kaza geçirir. Uyandığında bir evde hapistir. Kendisini tutsak alan adam, bir saldırı olduğunu, uzaylıların ya da bir gücün ülkeyi işgal ettiğini, dışarısının yaşanamayacak denli tehlikeli olduğunu (nükleer ya da kimyasal kirlilikten dolayı) söyler kadına. Kadını kaza yapmış halde bulmuş ve kurtarmıştır.

Michelle bu söylenenlere inanmaz. Ama ya gerçekse? Ya gerçekten bir saldırı olmuşsa? Film, bu gerilim üzerinden yürür…

Mary Elisabeth Winstead ve John Goodman iyi oynuyorlar. Film de iyi çekilmiş ama sonuçta seyretmeseniz de olur.


Durun! Siz kardeşsiniz!

TARİH:  26 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Batman Süpermen’e Karşı: Adaletin Şafağı

Filmin Türkçedeki adı “Batman Süpermen’e Karşı” değil. Filmin adı: “Batman v Superman: Adaletin Şafağı”. Batman ile Superman arasındaki “v” İngilizcedeki “versus”ün yani “karşı”nın kısaltması. Bunu da ortalama bir Türkiyeli’nin elbette bilmesi gerekir ama ben yine de Türkçeleştirdim. Adaletin Şafağı bölümü ise Türkçeleştirilmiş. “Dawn of Justice” ne demek bilir halkımız elbette ama haklılar, ne olur ne olmaz. Ben ilk bölümü de Türkçeleştirerek karmaşaya son vermiş oldum. Batman’a hadi Batman diyelim ama Süpermen’i Superman diye yazamıyorum nedense. O konuda tutarsızım.

Batman Süper’i kıskanıyor
Batman niye Süpermen’e karşı? Çünkü Süpermen, dünyayı kurtarayım derken etrafı çok yakıp, yıkıyor. Haliyle bir sürü insan zayii oluyor. Bunların arasında Batman Holding’in, yani Wayne Enterprises’ın çalışanları da var. Haliyle Batman çok kızıyor. Batman biraz da Süper’i kıskanıyor sanki.
11 Eylül benzeri imgelerle açılıyor film. Yıkılan yeni binalar, gökdelenler ve onların sokakları dolduran tozu dumanı çok net olarak 11 Eylül’ü hatırlatıyor. Süpermen’in bolca neden olduğu, Amerikalıların “collateral damage” dediği istenmeyen savaş zayiatları da bu dönemde dilimize girdi. Keza, işkence tartışmaları Ebu Greyb’in ortaya çıkmasıyla Amerika’nın, dolayısıyla dünyanın gündemini belirledi. İşkence nerden çıktı derseniz, filmin ilerleyen bölümlerinde Batman’in düşmanlarına muamelesi resmen işkenceye giriyor da ondan. Batman kötü adamları dağlıyor!

ABD olmanın sorunları

Yani, süper bir güç olmanın, ABD olmanın sorunları iki süper kahraman üzerinden önümüze getiriliyor. Ve deniliyor ki: Güç, ister istemez kötü yan etkileriyle birlikte gelir. Nihayetinde iyiyiz ama maalesef kötü olmak zorunda da kalıyoruz. Bu filmin mesajını bu kadar doğrudan siyasi bir şekilde okumak abartılı gelebilir. Ama inanın değil. 17 Şubat 2016’da Amerikan başkan yardımcısı John Kerry tweet’inde, Hollywood patronlarıyla yaptığı toplantıya dair “çok olumlu geçti” diyordu. Toplantıda IŞİD’e karşı Hollywood’un nasıl bir “karşı anlatı” geliştireceği konuşulmuştu. Hollywood, Amerikan devletinin propaganda araçlarından biridir, nokta. Propaganda illa devlet stüdyolarında üretilir diye bir şey yok, özel sektör kendi devletine elbette her türlü hizmeti verir. Vermiştir, verecektir. ABD, Hollwood’un dünyaya ne mesaj vereceğini, rastlantıya bırakmaz.

Süper bildiniz Süper!
Filme gelirsek… Aslında ortada doğru dürüst bir senaryo olmadığı için ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Süpermen, Lois Lane ile aşkını sürdürüyor. Lois mümkün olduğu kadar çıplak, Süper mümkün olduğu kadar giyinik halde banyoda işi pişiriyorlar. Süper, Lois’i yine kucağına alıp kurtarıyor. Batman’e gelirsek, o da dekolte konusunda oldukça yaratıcı kıyafetler giyen bir kadınla yakınlaşıyor. Sonradan bu kadının da bir süper kahraman olduğunu anlıyoruz. Adaletçi süperler liginden “Wonder Woman”mış kendisi. Başlıktaki “Adaletin Doğuşu” adı da ona işaret ediyormuş, yani bir sonraki süper kahraman filmi “Wonder Woman”ı konu alacakmış. Yoksa gerçek anlamda adalet doğmayacak, Hollywood bile bunun farkında olabilir.

Film, üçüncü saatine girdiğinde Süper ile Batman kapışıyorlar. Ama gel gör ki, ikisinin de annesinin adı “Martha” değil miymiş? Bu onları kardeş yapmaz mı? Yapar, bence. Bu nedenle de ikili, akıllarını başına toplar, kardeş kavgasına son verir ve asıl düşman Lex Luthor’a ve onun canavarına karşı savaşır. Lex Luthor’u Jesse Eisenberg’in, Sosyal Ağ’daki Zuckerberg karakterine benzer bir şekilde oynadığını not edelim. Yeni, kötü işadamı tipi artık, bu hippiden bozma, spor ayakkabı giyen Zuckerberg ve Jobs gibler olacak gibi. Diğer oyuncular ise Bat’te Ben Affleck, Süper’de Henry Cavill, Lois’de Amy Adams ve Wonder Kadın’da Gal Gadot. Hiçbiri bir iz bırakmadı.

Başka ne var filmde? Bol bol kavga, dövüş, kafa ütüleyen bir müzik ve benzeri şeyler. Ne desek boş, seven yine sevecek.

Son söz THY’ye
Ama son bir söz THY’ye. THY bu filme sponsor olmuş, filmde bir ürün yerleştirmesi dahi var. Hollywood’a bu desteği vermeye gerçekten gerek var mıydı? Yazık olmuş, milletin parasına. Türkiye sinemasına bir faydası olmayan THY’nin, paramızı çarçur etmesine sinirlendim ve üzüldüm.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com