Sicario: Orada, bir Meksika var uzakta

TARİH:  19 Eylül  2015 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir süredir hayatımızda Denis Villeneuve diye Kanadalı bir yönetmen var. Kendisi iddialı, sanat sineması ile ticari sinema arasında konumlanan bir yerde filmler yapıyor. Kimlik meseleleri, modern Oedipus hikayeleri, kaçırılan çocuklar ve adalet ele aldığı temalardan bazıları. Ama Villeneuve’ün filmlerinde bu temaları taşıyacak bir ağırlık yok. Bir derdi var mı belli değil. Yönetmen neyi hedefliyor, anlamak güç. Sıkı yumruk atıyor ama boşluğa.

Son filmi “Sicario” da aynı boşlukta salınıyor. Boşluk kavramı belki de tam ifade etmiyor, meselemizi. Malum tabiatta boşluk yoktur. “Sicario” varoluşsal bir boşluğa işaret etmek istiyor, sanki. Çizdiği dünya öyle karanlık, öyle kirli ve vahşi ki, taraf olmak filme göre çok güç. Ama bu filmin baktığı çerçevenin darlığından kaynaklanan bir sorun. Yoksa taraf olmak o kadar da güç değil. Filmin adı olan “Sicario” (ki ne gerek var böyle bir isme, o da tartışılır), Romalılara karşı mücadele eden sofu Yahudiler için kullanılırmış. Gel zaman, git zaman Meksika’da “tetikçi” anlamında kullanılır olmuş.

Fakat filme ismini veren tetikçi (Benicio del Toro), filmin asıl kahramanı değil. Filmin kahramanı Kate Macer (Emily Blunt) adlı güzel ve “idealist” bir FBI ajanı ya da polisi. Genç ve güzel bir kadın neden FBI ajanı olur, nasıl bir çocuksu idealizmle yola çıkar ve hayatını tehlikeye atacak ortamlara girer, filmin ilgi alanında değil. Bizden istenen bu polisi, bu düzen bekçisini sevmemiz. Peki.

DÜZENİN FARKINDA BİLE DEĞİL
Fakat düzen, Kate’in bildiği gibi değildir. Kate, kimin elinin, kimin cebinde olduğu belli olmayan, doğru tarafta olduğunu bellediği CIA’in, gri bir alanda “mücadele vermek zorunda olduğundan” habersizdir. Yargısız infazlar, bu düzenin parçasıdır. Güpegündüz, büyük bir kalabalığın ortasında çıkan çatışmaların gazetelere çıkamayacağından, gizli bir elin sansür mekanizmasını işlettiğinden habersizdir. “Aaa, işte film düzeni eleştiriyor”, demeyin. Düzenin farkında bile değil bence film. Analitik değil, izlenimci bir bakışla durumun çok kötü olduğunu söylüyor ve bu durumun kaçınılmaz olduğunu ima ediyor, film. Seyirciye kalan ise, Meksika’da bu pisliğin içinde olmadığına şükretmekten başka bir şey değil. O uzaktaki köy varsın uzakta ya da daha iyisi, filmde kalsın.

Bir yanda, uyuşturucu talep eden bir kitle var. Bir yanda da uyuşturucu üreticisi Güney Amerika mafyası. Yapılacak şey, arzla talebin belli bir denge ve düzen içerisinde sürmesini sağlamak. Devletin yaptığı da bu. Mafyalar arası rekabetin fazla çirkinleşmesini önlemek, mümkünse bir tekelin bu işi tek başına yapmasının koşullarını oluşturmak. Pis bir iş, evet, ama yapacak başka bir şey yok.

HER ŞEY VATAN İÇİN
Film bu ortamı anlatırken, son derece becerikli, işinde yetkin bir CIA resmi çiziyor. Evet, sevimsizler ama Polyannacılık oynanacak bir dünya da değil bu. Pis işlerin, pis ve hasta adamlarca yapılması gerekiyor. CIA, kimi zaman kişisel meselelerini gündeme getirenlerle çalışsa da, o da görev icabı. Her şey vatan için.

CIA ajanları ya da onlara hizmet eden tetikçiler, bütün sevimsizliklerine karşın yine de bir tür üstün yetenekli kahramanlar filmde. Güçlü erkek modelleriler. Attıklarını vuruyorlar, tereyağından kıl çeker gibi düşmanlarını bir bir elemine ediyorlar. Meksikalılar ise… Orada mafya dışında bir şey var mı ki? Oryantalizm dört nala gidiyor.

Kırmızı Lale Film Festivali

TARİH:  6 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

RODE TULP FILM FESTIVAL

Bu hafta Hollanda’da, Kırmızı Lale Film Festivali’nin eleştirmenler jürisinde görev aldım. “Grupcak” (doğum günün kutlu olsun Melisa Sözen, nice nice yıllara!) Rotterdam, Amsterdam ve Lahey arasında mekik dokuduk. Ama film seyretme görevimizi Hollanda’ya gelmeden tamamlamıştık. Seyahatlerimiz Ferzan Özpetek’in master class’ı, jüri toplantısı, elçilik kokteyli, kapanış gecesi gibi etkinlikler içindi.

Kapanış gecesinde ilk ödül Ferzan Özpetek’e verilen Ustaya Saygı ödülüydü. Şahsım ve Hollandalı genç meslektaşım Kaj van Zoelen’den oluşan eleştirmen jürisinin ödülü Ayhan Sonyürek’in yönettiği “İyi Biri”nin oldu. “İyi Biri” Antalya’da da seyirci ödülü almış, baştan sona Cengiz Bozkurt’un sırtladığı acı-tatlı bir komedi. Çok sayıda nitelikli film arasından “İyi Biri”ni seçmemizin tek bir nedeni var, film bir şekilde ikimize de dokunmuştu.

Seyirci oylarıyla seçilen en iyi film ise Murat Düzgünoğlu’nun “Neden Tarkovski Olamıyorum”u oldu. Düzgünoğlu, ödüle hem şaşırdı hem de çok sevindi. Derviş Zaim’in başkanlığındaki ana jüri en iyi yönetmen ödülünü Kaan Müjdeci’ye verdi. Kaan Müjdeci, ödülünü festival boyunca her işe bir kuruş almadan koşturan festival gönüllülerine ithaf etti. “Sivas”ı adından dolayı çok eleştirdiğimi okurlarım bilir. Bu konudaki eleştirim baki fakat filmi çok beğendim. Müjdeci’de iyi bir sinemacı kumaşı var.

Ana jürinin en iyi film ödülü ise Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları”nın (KK) oldu. KK, 1981’in o karanlık günlerinde Kars’ta, kömür peşinde koşan 3 delikanlının hikâyesini son derece duyarlı bir dille anlatıyor. Film, Berlinale’ye boşuna seçilmemiş. Yakında vizyona girecek diye umuyoruz. Ödül alan dört filmin de yönetmenlerinin törende hazır bulunmaları, kapanışın keyifli geçmesini sağladı. İyi Biri’nin oyuncuları Cengiz Bozkurt ve Asuman Çakır’da ayrıca törendeydiler. Tabii törenin sıcak geçmesinde sunucu Janset Paçal’ın da büyük katkısı vardı. Janset Paçal sinema oyuncuları meslek birliği BİROY’un da başkanı ve sunuculuk dışındaki mesleki faaliyetlerine Amsterdam’da da ara vermedi. Türkiyeli oyuncuların filmlerinin ya da dizilerinin Hollanda’da gösterilmesi durumunda, oluşacak telif haklarını koruyan bir anlaşmayı imzaladı. Şu oyunculuk işinde dikiş tutturursam hemen BİROY’a üye olacağım ben de!.

Sıradışı Anne: Muhafazakâr ve asi

TARİH:  12 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sartre’ın devrimci ile asi arasındaki farkı tanımlayan sözleri var. Sartre, asinin, aslında düzenle çatışan biri olmadığını, tek istediğinin kendi sınırsız özgürlüğü olduğunu, kendine yönelik bu megaloman fanteziyi gerçekleştirmeye çalıştığını söyler. Kral ya da kraliçe olmak gibi, her şeye egemen olan ama sorumluluk taşımayan biri olmaktır asinin hayali. Rock’n’roll dünyasında bu düşün peşinde koşan çokça bulunur.

Oysa devrimci, disiplinli bir çalışma içindedir. Kendisinin olduğu kadar ve bazen daha da önce başkalarını da düşünür. Hedefi düzen içinde kral olmak değildir, krallığı kaldırmaktır.

Bir asinin muhafazakâr olması ilk başta şaşırtıcı gelebilir ama aslında doğaldır. “Sıradışı Anne” asi ve muhafazakâr bir kadının hikâyesi ve kendisi de muhafazakâr bir film. Asiliğe yaptığı güzelleme bir şey değiştirmiyor. Film “Amerikalı” olmaya bir güzelleme. Rock’n’roll bir sosyal tutkal, sınıfları, kültürleri birbirine yapıştıran bir zamk ve aynı zamanda yatıştırıcı işlevi görüyor filmde, çoğu zaman hayatta da olduğu gibi. Filmin son derece kimlikçi, son derece liberal bir ideolojisi var. İster Amerika yerlisi ol istersen Zenci, istersen gay ol, istersen heteroseksüel, ister ot içen yoksul bir rock’çı ol, ister son derece zengin Beyaz bir Amerikalı işadamı; hepimiz biriz, hepimiz Amerikalıyız ve bu ne şahane bir şey, diyor film. Sınıf farkları dediğin ise Bruce Springsteen’in bir şarkısı içinde kaynaşmamızla anında yok olur, bir önemi yoktur! Kimlikçiliğin sefaletinin sıkıcı bir örneği “Sıradışı Anne”. O kadar sıkıcı ki, sıkılmaya daha filmin afişini gördüğüm anda başladım. Bruce Springsteen’in, “Live” albümünün kapağını çağrıştıran bu afiş, filmin Springsteen’e yaptığı tek haksızlık değil. Bruce, bu filme malzeme olmaktan çok daha fazlasını hak ediyor.

Ricki (Meryl Streep) filmin başında Tom Petty’nin “American Girl” şarkısını söylüyor. Ben sizin sevgili, tipik Amerikanlı kızınızım diyor Ricki. Bir zamanlar evli ve çocuklu bir kadınken, kocasını ve çocuklarını terk edip, hayallerinin peşinde rock’çı bir müzisyen olmuş Ricki. Herkesin herkesi sevdiği bir barda şarkı söylüyor. Gitaristle bir ilişkisi var ama sahnedeyken inkâr etmeyi seçtiği bir ilişki bu. Derken eski kocası, Ricki’yi, yeni boşandığı için bunalımda olan kızına destek olması için çağırıyor. Sonrası, herkesin nasıl eskisinden de daha çok birbirini seveceğinin hikâyesi. Ricki’nin, Ortadoğu’da savaşan Amerikan askerlerini destekleyen, Bush’a oy veren biri olduğunu söylemeyi es geçmeyelim. İster Cumhuriyetçi ol, ister Demokrat fark etmez! Amerikalı dediğin, tek millet, tek devlettir. İçindeki farklılıklarla birlikte. Ne güzel değil mi? Sınıf mı dediniz? Başka ülkelerin halkları mı dediniz. Bu filmde yerleri ve önemleri yok, onların.

Şan, şeref ve politika

TARİH:  30 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Aksiyon filmi denilen türden hiç hoşlanmam. Çok sıkılırım kavga dövüş seyretmekten. Ama Savaşçı’yı seyrederken garip bir şey oldu: Filmdeki şiddetten zevk aldım. Maorilerin düşmanlarını korkutmak için yaptığı tuhaf mimiklere, dil çıkarmalara, göz pörtletip bakmalara vuruldum. Şiddet karşıtı bir mesaj vererek biten bir film için belki kötü puanlar bunlar. Ama belki de şiddetin çekiciliğini inkâr etmeden şiddet karşıtı bir mesaj vermek daha da etkileyicidir. Her zaman şiddetten nefret eden ben bu filmde neyi cazip buldum?
İnsanlığın oldukça ilkel bir aşamasında yaşayan Yeni Zelanda Maorilerinin arasında geçiyor film. Henüz Avrupalı istilası başlamamış, henüz Maorilerin düşmanı yine başka Maorilerken yaşanıyor filmin hikâyesi. Maori toplumları avcı, toplayıcılığın ötesine geçememiş, tarım devrimini gerçekleştirmemişler. Yemyeşil ormanlarda yaşıyorlar ama yine de gıda kaynakları kıt. Çok fazla av hayvanı yok ve anlaşıldığı kadarıyla yamyamlık da hayatta kalmak için kimi zaman tek çıkış yolu.

Filmin mitolojik boyutu
Kan davaları sürüp gidiyor. Yine böyle bir kan davası genç Hongi’nin kabilesini vuruyor. Babası kan davasından kurtulmak için Hongi’yi kurban etmeyi önerse de düşmanları teklifi kabul etmiyor ve geceyarısı bir baskınla Hongi’nin kabilesini katlediyor. Erkek evlatların babaları tarafından kurban edilmeleri İbrahim’i dinlerden tanıdığımız bir şey. Filmin geçtiği zaman diliminin, bu kadar temel insanlık hikâyelerine karşılık gelmesi, filme mitolojik bir boyut katıyor.

Hongi bu katliamdan kurtulan tek erkek oluyor. Henüz 16 yaşında olan Hongi bütün deneyimsizliğine rağmen babasının ve kabilesinin intikamını almak zorunda kalıyor. Ama bunu nasıl yapacak? Bir başka baba figürüyle, filme adını veren “Savaşçı”yla işbirliği yapması gerekiyor Hongi’nin. Savaşçı herkesin korktuğu, “Ölü Topraklar” denilen yerde karılarıyla yaşayan, kimilerinin bir canavar olduğuna inandığı korkunç bir adam. Ve karanlık bir sırrı da var…

Savaş çıkmazı
Nihayetinde Savaşçı’yla Hongi ittifak yapıyor ve savaş başlıyor. Peki, savaşta şan, şeref diye bir şey var mı? Yoksa her şey pis, kanlı, ihanetlerle, aldatmalarla dolu bir oyun mu? Baba ile oğul rakip mi yoksa müttefik mi? Araya bir kadın girdiğinde baba-oğul ilişkisi neye dönüşür?

Film çok derinlere dalmasa da, bu konulara da bir yandan değiniyor. Karşımızda mitolojik bir hikâye var ve mitolojiye yakışır bir şekilde çekilmiş. Ben çok beğendim. Tavsiye ederim.

Yeni ayet indi!

TARİH:  19 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

STAR WARS “GÜÇ UYANIYOR”

Bir Star Wars fanatiği değilim, hiç olmadım. Hatta Star Wars benim için sinemada kötüye gidişe işarettir: Sinemanın daha çocuklara yönelik, daha ürün odaklı, daha patlamış mısır tükettiren bir şeye dönüşmesinin ve toplumsal sorumluluklar üstlenen 70’ler sinemasının sonunun habercisidir. Zamanında Time dergisi alınırdı eve. Dergi, Star Wars’u kapak yapmış, sayfalarını filme ayırmış ve o zamanlar daha yeni duyduğum bir kavramla tanıştırmıştı beni: “Special effects” yani özel efektler. Sanki bir filmin değeri ne kadar çok özel efekt kullanıyorsa o kadar artıyordu. Bunu da anlamamıştım. Artık special effects yerine CGI (“computer generated image” yani bilgisayarda üretilmiş imge”) kullanılıyor ve doğrusu çok da matah bir şey olarak anılmıyor. Hatta son Mad Max filmi ya da Michel Gondry’nin filmleri CGI kullanmadıkları için daha değerli sayılıyor. Makine işiyle el işi farkı gibi; artık el işi bilgisayar işinden daha değerli görülüyor.

Star Wars’un yaratıcısı George Lucas elbette boş adam değildi. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” kitabını hatmetmişti. Efsanelerin ortak özelliklerini biliyordu. Western’den beri Amerikan folklorunda yer edinmiş bir anlatı tarzı olmadığını düşünüyordu ve Amerikan değerlerini yüceltecek yeni bir folkor yaratmaya hevesliydi. Neydi bu değerler? Cumhuriyetçilik, başkanlık sitemi ve parlamentarizm ve tabii ki üstün savaşma kabiliyeti. Gerçi Bülent Somay, Altyazı’daki yazısında ilk Star Wars üçlemesinin Batı’dan çok Doğu felsefesine yakın olduğunu söylüyor ama sözünü ettiğim öğeler de çok ortadalar.

Tabii ki en önemli efsanelerden biri de Kral Ödipus efsanesidir. Luke Skywalker ile Darth Wader arasındaki baba-oğul çatışması resmi tamamlamıştı.

Kısacası ne yaptığını bilen ve yetenekli bir yönetmen, gerçekten de modern Amerika’nın folklorunu yaratmıştı. Hedef Amerika’ydı ama Amerika kazanılınca dünya da haliyle kazanılıyordu.

Yeni filmde yeni şeyler var. Kimlik politikaları çağında, elbette cinsiyet ve ırk da filmde yerini alacaktı. Yeni kahraman genç bir kadın mesela. Onun aşığı bir Siyah. Bir çimdik Mad Max tarzında kıyamet sonrası resmi, bir tutam Apocalypse Now görüntüsü ile “kıyamet” çağrışımları da eksik değil. Ne de olsa kıyametin eşiğinde bir dünyada yaşıyoruz.

Ödipal karmaşa da filmde yerini alıyor. Bu kez olayın tarafları Han Solo ve oğlu Kylo Ren (Adam Driver). Harrison Ford filme insanlık katıyor, her göründüğünde. Genç kadın kahraman Rey’de Daisy Ridley çok çok kötü fakat. Bu kadar ifade yoksunu bir oyuncu zor bulunur.

Onun dışında daha fazla patlama ve savaş var filmde, zamanın ruhuna uygun olarak… Hayranları bu yeni filme de bayılacak. Benim gibilerse yine sıkılacak. Din gibi bir şey Star Wars hayranlığı. Ya müminsin ya da kafir. Ben SW dinine göre de kafirim.

Antalya Film Festivali: Antalya soğuğu

TARİH:  12 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlık yanıltmasın, havalar gayet iyiydi Antalya’da. Denize girilebilecek kadar iyiydi. Soğuğun iki manası var. Birisi benim için festivalin en büyük sürprizi olan Kalandar Soğuğu filmi; ikincisi ise gazeteciler olarak ilk defa bir festivalde soğuk karşılanmış (festival kataloğunu festivalin yarısı bittikten sonra alabildik vs.) olmak. Haklarını teslim edelim, toplantı talebimizden ve şikâyetlerimizi ilettikten sonra, sorunları düzeltmek için ciddi bir çaba sarf ettiler. Ama sonra yine, son günlerde herkese dağıtılan bir festival kitabının (Türk Sinemasında Kadın Yönetmenler adlı kitap) sinema yazarlarına verilmemesi, iyiye işaret değildi.

Kalandar Soğuğu ise ilk kez bu festivalde seyrettiğim filmler içinde en iyisiydi. (Sarmaşık, Misafir, Saklı vb, daha önce Malatya jürisindeyken seyrettiğim ve bu yüzden üzerine yazmayacağım iyi filmler). Kalandar Soğuğu’nun finali ciddi sorunlar içeriyor. Maden arayarak maddi sorunlarına çözüm bulmak isteyen ve bu haliyle Umut’un arabacı Cabbar’ını hatırlatan bir adamın hikâyesi Kalandar Soğuğu. Filmin “Her işte bir hayır var”cı, “aptala malum olur”cu (çünkü onlar tanrıya daha yakındırlar!) ve yöre halkının madenlere direnişini gözardı edici tavrı bana son derece ters düşüyor. Ama karşımızda Mustafa Kara adlı yeni ve çok iyi bir yönetmen var; bu çok sevindirici.

Antalya’daki yeni bir olgu ise TRT’nin desteklediği filmlerdi. Kalandar Soğuğu bunlardan biriydi. Ama asıl büyük destek Muna ve Çırak adlı filmlere gitmişti. Bu filmlerin ideolojik olarak sağda durdukları söylendi, ben festivale katıldığımda bu iki filmin de gösterimi yapılmıştı. Ama şöyle bir gerçek de var: Bu desteklerle sağ da eninde sonunda kendi sanatçılarını yetiştirecek. O zamana kadar festivallerin kapanış törenlerine, Can Dündar’lar, Erdem Gül’ler, Tahir Elçi’ler, Yılmaz Güney’ler, Nâzım Hikmet’ler ve Karadeniz’in direnen kadınları damgasını vuracaklar, bu yıl olduğu gibi… Egemenlerin sansür çabaları ise sadece kendilerini rezil edecek, kendi kendilerini gülünç duruma düşürecekler. Her şeye rağmen festivaller hâlâ bizim!

Sakin Batı: Batı’da kan var

TARİH:  28 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Sakin Batı”yı çok beğenen de var, hiç beğenmeyen de. Bir yandan ‘saçmalıyor muyum acaba?’ diye düşünsem de ben çok beğenenlerdenim. Saçmalıyorsam da, yalnız değilim ve söz konusu olan alt tarafı bir film. Hem de uzun metraj kategorisinde anılmayı, 84 dakikalık süresiyle kıl payı kazanan bir film.

“Sakin Batı” ne bildiğimiz anlamda bir western ne de bildiğimiz anlamda bir spagetti western. Nevi şahsına münhasır bir western; yavaş, absürd, komik ve çok kanlı bir western. Avrupa ve Asya’da 1800’lerin sonlarında kadim devletler bütün afra tafralarıyla hüküm sürerken, Kuzey Amerika’nın Batı’sında vahşi bir süreç yaşanıyordu. Kim kime dum duma bu ortamda, ölmek ve öldürmek hayatın sıradan gerçekleri arasındaydı. En azından filmlerden anladığımız, durumun böyle olduğu. “Sakin Batı”da da çok kan dökülüyor. Kimi zaman çocuklarını besleyemeyen yoksul göçmenler dükkân fareliği yaparken enseleniyor ve birden kanlı bir hesaplaşma başlıyor, kimi zaman asker ya da asker kılığındaki caniler Amerikan Yerlilerini avlıyor, kimi zaman da ödül avcıları para kazanmak için adam öldürüyorlar. En traji-komiği ise “benim niye ‘aranıyor’ başlıklı posterlerim duvarlara asılı değil!?” diye kederlenip daha fazla adam öldüren psikopatların varlığı.

İşte bu ortama, İskoçya’dan saf, temiz ve âşık bir delikanlı düşer. Jay (Kodi Smit-McPhee) adlı bu delikanlı âşık olduğu kız Rose’u (Caren Pistorius) aramaktadır. Jay zengin, Rose ise yoksul ailelerin çocuklarıdır. Trajik bir olay, Rose ve babasının Amerika’ya göç etmesine neden olmuştur. Jay bütün naifliğiyle Rose’u bulacağını umarken yolu “eski” bir ödül avcısıyla kesişir. Silas (Michael Fassbender) adlı bu ödül avcısı, para karşılığında Jay’in hamiliğini üstlenir ve ikili Rose’a ulaşmak hedefiyle yola çıkar. Jay’in bilmediği ise Rose ve babasının başına ödül konulduğudur.

Sakin Batı’nın olay örgüsü klasik bir “kahramanın yolculuğu” yapısına benzese de filmde büyümesi gereken kahraman olan Jay’in büyüdüğü söylenemez. Jay bir kez rüyasında tuhaf bir sahne görür. Silas ve Rose evlidirler ve Jay onların bebeğidir. Âşık olduğu kadını rüyasında annesi olarak gören bir kahramanın büyüme sorunları olması sürpriz değil. Rüyanın gösterdiği tablonun nasıl trajik bir şekilde sonuçlanabileceğini Sofokles bize anlatmıştı. Ama hayır, Jay babasını öldürüp annesiyle evlenenlerden değil.

Filmin sonunu açık etmeden söylenebilecek tek şey, nihayetinde filmin öyküsünün bugünün Amerikasına nasıl gelindiğini, kimlerin kazanıp kimlerin kaybettiğini sembolize ettiği olabilir.
Hiç de iyimser olmasa da, tuhaf bir şekilde sıcak, sinikliğine rağmen insancıl, son derece kanlı olmasına rağmen komik bir film “Sakin Batı”. Filmin yönetmeni John MacLean’in The Beta Band’in üyelerinden olması, belki bazı müzikseverleri de ekstra heyecanlandıracaktır. Fassbender ve Smit-MacPhee çok iyiler. Kurgu ve sinematografi de çok iyi. Spielberg’in, Coen kardeşler destekli “Casuslar Köprüsü” adlı propaganda çalışmasını boş verin. Sakin Batı çok daha iyi bir film.

Hayatın Kıyısında: Yas, röntgencilik ve evlilik

TARİH:  21 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Angelina Jolie ve Brad Pitt’in adlarını aynı filmin afişinde görmek magazinel bir filmle karşı karşıya olduğunuz hissi verebilir. “Hayatın Kıyısında”nın pop’la uzaktan yakından alakası yok oysa. Jolie’nin bu üçüncü yönetmenliğinin sonucunu karşılaştırabileceğimiz filmler daha çok 60’ların ve 70’lerin sanat sinemasından geliyor. Benim aklıma Bertolucci’nin “Çölde Çay” ve “Paris’te Son Tangosu” geldi, başkaları Kubrick’in “Gözü Tamamen Kapalı”sı, Antonioni’nin “Macerası”nı ve Rosselini’nin “İtalya’ya Yolculuğu”nu anmış. Şimdi düşününce Ceylan’ın “İklimler”i de bu kategoride değerlendirilebilir.

Film, krizdeki bir evliliği anlatıyor. Filmin çifti New Yorklu iki entelektüel: Yazar Roland (Brad Pitt) ve emekli dansçı Vanessa (Angelina Jolie). “Çölde Çay”ın seyyah çifti gibiler; turistten çok, Fransa kıyısındaki sakin bir kıyı kasabasına yaşamaya gelmişe benziyorlar. Otel odasına girer girmez, mobilyaların yerini yaşam tarzlarına uygun halde yeniden yerleştiriyorlar. O odada uzun süre yaşayacaklarını düşündükleri belli.

Fakat erkek de kadın da derin bir mutsuzluk içindeler. Yazar yazarlığını yapacak halde değil. Kadın ise tamamen içine kapanmış. Ne kocasına ne de hayatta başka herhangi bir şeye ilgi duyuyor. İçki kadehi ellerinden düşmüyor. Ama aralarında yine de çok cidddi bir fark var. Adam hayatla ve karısıyla bağ kurmaya çaba harcarken, kadın ilgisiz ve tepkisiz kalıyor. Adamın bunalımının nedeni, karısının bunalımı gibi gözüküyor. Film, kadının neden bu kadar melankolik olduğunu uzun süre saklıyor. (Dolayısıyla ben de bu yazıda açık etmemeliyim. Tabii, bu da yorumu çok kısıtlayan bir şey.)

Bir süre sonra çiftin yanındaki odaya, yeni evli genç bir çift yerleşiyor. Vanessa yandaki odaya bakan bir delik keşfediyor odalarında ve yandaki çifti dikizlemeye başlıyor. Ve işler giderek tuhaflaşıyor. Roland da Vanessa’ya komşularını dikizlemede eşlik etmeye başlıyor. Çiftler tanışıyor. Vanessa, çiftin erkeğine kendi kocasınınkiyle tıpatıp aynı olan bir ceket seçiyor (Paris’te Son Tango’da sevgilisine kocasının robdöşambrından alan bunalımlı ve evli kadını hatırlıyor musunuz?)

Kadının derdi ne; ne yapmaya çalışıyor? Yas, haset, kıskançlık, melankoli, röntgencilik (voyörizm) ve evlilik krizi… Ben filmi bütün yavaşlığına rağmen ilgiyle izledim. Yakın zamanda iki göğsünü birden kaybeden Jolie’nin, melankolik bir film yapıp hem de yeni memelerini bol bol sergilemesi anlaşılır bir durum. Yavaşlığı ve tekrarlarıyla çoğu izleyiciyi sıkacağı kesin filmin. Ben yine de tavsiye ederim.

Spectre: Ilımlı emperyalizm

TARİH:  7 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ilımlı İslam gibi bir kavram var ama içerik olarak Siyasi İslamın pek de ılımlı olabildiğinin bir kanıtı henüz görülmedi. Aynı şey emperyalizm için de geçerli. Ilımlı emperyalizm diye bir şey yok sadece çok vahşisi ve kanlısı var. Büyük Britanya vahşi emperyalizmin en önde gelen temsilcisiydi 20. yüzyıla kadar, sonra koltuğunu ABD’ye kaptırdı. Şu sıralarda ABD’nin baş destekçisi olarak dünya sahnesinde yerini alıyor.

MIŞ GİBİ YAPIYOR
Fakat Batı emperyalizminin dünya kültüründeki en meşhur ajanı hâlâ 007 James Bond olmayı sürdürüyor. Bond, kendisini yeniçağa uyarladı. Artık görünüşte kadınlara daha çok değer veriyor ve hatta politik olarak da dünyanın sorunlarına duyarlıymış gibi yapıyor. Son “Spectre” filminde mesela iha’larla insan öldürmenin yanlış sonuçlar verebileceği, kurunun yanında yaşın da yakılabileceği ima ediliyor. Eski usül cinayetlerin, gökyüzünden bomba yağdırmaktan daha insani olduğu ima ediliyor. Ayrıca ABD’deki Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (National Security Agency-NSA) bütün dünyayı dinlediği Snowden sayesinde ortaya çıkmıştı. Dinlenmenin de rahatsız edici, etik olmayan bir şey olduğu Spectre’ın savları arasında. Ama bunlar ne derece ciddiye alınabilir, bütün derdi düşünmeden eğlendirmek olan bir filmde? Emperyal majestelerinin hizmetindeki bir süper kaharamanı konu alan “Spectre”, Bond filmlerinin kötü adam Anglo-Sakson olmaz kuralına uyuyor mesela. Kadınlara daha fazla kişilik verdiğini iddia ediyor ama bu iddiası da pek inandırıcı değil. Kadınlar yine özünde aynılar, Bond karşısında belki 5 dakika daha fazla soyunmadan durabiliyorlar.

SKYFALL, İYİ BİR FİLMDİ
Fakat bütün bunlar mesele değil. Skyfall, iyi bir filmdi. Bir Bond filmi de iyi olabilir. Fakat “Spectre”da uyumamak için kendimi zorladım. Bu kadar eften püften bir konuya, bu kadar yüzeysel karakterlere ve bu kadar merak uyandırmayan bir olay örgüsüne bir Bond filminde uzun zamandır rastlamamıştım. Esas kız olarak da sevimsiz bulduğum, Abdellah Kechiche’e “Mavi En Sıcak Renktir”den sonra açtığı savaşa tepki duyduğum Lea Seydoux konulunca, filmin çekici olabilecek bir unsuru daha tablodan çıkmış oldu, en azından benim için.

“Spectre” 2,5 saatlik bir vakit kaybı.

Bulantı: Dev bir adım

TARİH:  31 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Bulantı”, Zeki Demirkubuz kahramanları için bir yenilik içeriyor. Bu kahramanlar ya bir girdaba kapılmışçasına, tutkularının peşinden giderler ya da hayata kayıtsız kalırlar. Kayıtsız kalanlar durumlarını entelektüelize eder ve savunur. Bu sözlerim çok genel geçer ve yeniden sınanmaya muhtaç ama doğru olduklarını kabul edelim. Bulantı’nın baş karakteri kayıtsız Demirkubuz kahramanları içinde ilk kez ötekilere ihtiyacı olduğunu kabul eden biri olarak filmin finalinde eskilerden farklılaşıyor. Bugüne kadar sert bir kabuğun arkasında saklanan, bu korkak, kibirli ve sevgisiz karakterlerden biri ilk kez duygularını koyuveriyor. Bunun hayırlı bir haber olduğunu düşünüyorum.

Demirkubuz’un kendisinin canlandırdığı Ahmet, film boyunca 4 kadınla ilişkiye giriyor. Erkek kardeşiyle kısa bir ilişki dışında hiçbir erkekle yakınlaşmıyor. Erkek kardeşiyle de yakınlaşmıyor zaten, ona bir süre katlanıyor. Üç kadınla cinsel yakınlık yaşıyor, üçünü de sevmiyor, üçü de Ahmet’i terk ediyor. Ahmet hem kimseyi sevmemek istiyor hem de herkes tarafından sevilmek. Tipik bir Demirkubuz kahramanı olarak en büyük heyecanı başkasının kadınını baştan çıkarırken yaşıyor. Öyle ki, filmin en erotik sahnesi, kadın sevgilisiyle konuşurken Ahmet’in onu okşamaya başladığı sahne. Çok yazdım, yine yazacağım, bence bu Ödipal karmaşanın (ya da Oidipus kompleksinin) bir göstergesi. Babanın karısı olarak göründüğü zaman kadını çekici bulan biri Ahmet. En çekici kadın, başkasının kadınıdır, anne figürüdür. Ahmet’in filmin finalinde dul bir annenin ayaklarına kapanması, hem ona (anneye)karşı kurduğu fantezilerin özrünü dilemesi, hem onun kucağına dönme isteğinin göstergesi, hem de yasını tutmaya başlamasının işareti. Ahmet, filmin hemen başlarında karısını ve küçük kızını kaybeden ama onların yasını tutmayan bir adam. Ahmet ilk defa duygularına izin veriyor, ilk defa bir insana sana muhtacım mesajı veriyor. Bu hem Ahmet için, hem Demirkubuz kahramanları için hem de Demirkubuz sineması için dev bir adım. Bu adımın henüz çok zayıf olduğunu da düşünüyorum. Tıpkı, Ahmet’in ayağına kapandığı kadının topal, dul ve yoksul bir kadın oluşu gibi. Zaaf, ancak büyük zafiyet içindeki bir kadın karakter karşısında yaşanabiliyor. Beşiktaş taraftarı bir de erkek çocuk ötesinde, başkalarına, daha güçlü erkek ve kadınlara da açılabilmesine daha çok zamanı var bu kahramanların. Ama bir gedik açtılar.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com