Cannes’da hacı olmak

TARİH:  14 Mayıs 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ve sonunda Cannes’dayım. Şimdilik çok parlak filmler izlemedik. Aldığımız son duyumlara göre Nuri Bilge Ceylan’ın yarışmadaki filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da” bahisçilerin en büyük favorisiymiş!!!…

 Hacı olmanın zamanı çoktan gelmişti. Gittiğim her festivalde defalarca karşılaştığım  “Cannes’a geliyor musun?” sorusuna olumsuz yanıt vermekten bıkmıştım. Sinema festivallerinin en büyüğü ve en önemlisine gitmeden kendimi ‘film eleştirmeni’ olarak tamamlanmış hissetmeyecektim. Ve sonunda Cannes’dayım.

Burasının bir sahil kasabası olduğu söyleniyor. Doğrudur herhalde. Denizi uzaktan gördüm. Gelir gelmez, soygun filmlerinde görülebilecek hızlı bir operasyonla akreditasyon kartımı aldım, bavulumu Defne’nin (Gürsoy) arabasının bagajına attım ve kendimi ilk yarışma filminin sırasına attım. Burada yaşa başa bakmıyorlar, festival kartım basın hiyerarşisinin sonunda yer alıyor. Bu da, daha iyi kart sahibi olan başkaları elini kolunu sallayarak filmlere girerken, uzun sıralarda beklemek ve yer bulamama ihtimali ile karşı karşıya olmak demek. Tam bir kast sistemi hüküm sürüyor burada. Defne bana kol kanat germese ve yol yordam göstermese bazı filmleri zor seyrederdim.

ÇAĞDAŞ BİR VAROLUŞÇU SİNEMA ÖRNEĞİ

Daha kalacağım yeri görmeden, yarışma filmlerinden ilkine giriyorum böylece. Avustralyalı yönetmen Julia Leigh ilk filmi ile Cannes’da ana yarışmada yer almayı başaran ender yönetmenler arasına girmiş. ‘Uyuyan Güzel’ (Sleeping Beauty) adlı filmini çekmeden önce Leigh’in bir yazar olarak oldukça başarılı bir kariyeri varmış fakat. ‘Avcı’ (1999) adlı ilk romanıyla birçok ödül almış. Leigh, ilk filmini çekmeden önce yapması gereken her şeyi yapmış, atölyelere katılmış, kitaplar okumuş, setlere gitmiş. Sonuçta da etkileyici bir film yapmış ama… Filme yapım desteği veren Jane Campion ‘Uyuyan Güzel’i çağdaş bir varoluşçu sinema örneği olarak tanımlamış. Bu galiba şöyle bir şey demek oluyor: Sınıfsal ve politik okumalar o kadar da önemli değil, perdede gördükleriniz böylesi çağrışımlar yapsa da asıl söylemek istediğimiz insanlık hallerine ilişkin bir şey. Bunun da belirli nedenleri yok. Bir insanın neden öyle değil de böyle olduğu, neden öyle değil de böyle davrandığı varoluşa dair bir şey. ‘Beni Asla Bırakma’ son derece politik konusunu nasıl apolitikleştirdiyse, ‘Uyuyan Güzel’de de politik bir konuyu politika dışında ele alma hali olduğunu düşünüyorum. Tabii ki her şey politik değil. Ama bazı şeyler politiktir. Kaldı ki çağdaş varoluşçu sinemada psikolojinin de hakkı verilmiyor.

Filmin kahramanı Lucy (Emily Browning) üniversite öğrencisi genç bir kadın. Arkadaşlarıyla bir evi paylaşıyor, bir yandan da para kazanmak için acayip işler yapıyor. Tıp deneylerinde kobay oluyor, fotokopi çekiyor vs. Sonra zengin ve yaşlı adamların fantezilerine hizmet etmeye başlıyor. Lucy lüks bir malikanede ilaçlı bir çay içirilerek uyutuluyor, çırılçıplak soyulup yatırılıyor. Ardından yaşlı adamlar gelip onunla ilgili fantezilerini yaşıyorlar. Lucy kendisine ne yaptıklarını bilemiyor. Lucy’nin durumunu yönetmen ‘radikal pasiflik’ olarak tanımlamış. Uyuyan güzel olarak çalışması bir tesadüf ya da parasal sıkıntıların sonucu değil yani. Lucy bu işin kadını olduğu için bu iş onu buluyor. Dolayısıyla genç bir üniversite öğrencisinin değerli zamanının çoğunu manasız işlerde çalışarak geçirmesi filmin sorguladığı sosyal bir gerçeklik değil. Yaşlı zenginlerin, genç bedenleri sömürüsü de asıl meselemiz değil. Peki ama ne o zaman? Lucy’nin radikal pasifliğinin psikolojik nedenleri de ortada yok. Sonunda Lucy bir değişim geçiriyor, isyan ediyor. Film bittiğinde alkışlayan da oldu, yuhalayan da. Genelde çok beğenilmedi galiba.

Seyrettiğim ikinci yarışma filmi ‘Morvern Callar’dan tanıdığımız Lynne Ramsay’in ‘Kevin Hakkında Konuşmamız Lazım’ (We Need to Talk About Kevin) adlı filmiydi. Kısaca söylemek gerekirse Ramsay’in filmi de çok iz bırakacak filmlerden değil. Oğluna doğduğu andan itibaren kötü davranan, onu özgürlüğünü kısıtlayan bir engel olarak gören annenin (Tilda Swinton) hikâyesini anlatıyor film. Son derece düzgün bir kocası var Eva’nın. Ama Eva hep başka hayatlar, başka maceralar düşlüyor ve oğluna bir düşmanmış gibi davranıyor. Sonuçta oğlu bir toplum düşmanına da dönüşüyor gerçekten. Gus Van Sant’ün ‘Fil’ adlı filminde anlattığı katliamcı gençlerden biri oluyor. Çizgisel olmayan bir anlatımı olan filmin en büyük kozu Tilda Swinton.

GENÇ YAŞTA ÖLÜMLE TANIŞAN GENÇLER

Cannes’ın yarışmalı yan bölümü Belirli Bir Bakış’ın açılış filmi ise Gus Van Sant’den geldi. Sant’ün filmi ‘Huzursuz’ (Restless) kendisinin en sevdiği tema olan ‘gençlik ve ölüme’ dairdi. ‘Fil’, ‘Paranoid Park’ ve ‘Son Günler’ gibi, bu filmde de genç yaşta ölümle tanışan gençleri anlatmış Sant. ‘In Treatment’ dizisiyle tanıdığımız, sonra ‘Alis Harikalar Diyarında” da gördüğümüz Mia Wasikowska üç ay ömrü kalmış, beyin tümörü olan Annabel adlı bir hastayı oynuyor. Anne ve babasını bir trafik kazasında kaybeden Enoch (Henry Hopper) ile Annabel tanımadıkları insanların cenazelerinde karşılaşmaya başlıyorlar. İkisi de kendilerini ölüm fikrinden uzaklaştıramıyor. Mezarlıklar, morglar, veda törenleri iki genci çekiyor. ‘Beni Asla Bırakma’daki aşk hikâyesinin, ayakları daha yere basan ve gerçekten de politik göndermeleri olmayan daha iyi bir versiyonu ‘Huzursuz’. Aslında yıllar öncesinde ‘Aşk Hikâyesi’ (Love Story) de benzer bir öykü anlatmıştı. Sant’ün filmi insancıl, duyarlı ve düzgün bir film. Fakat unutulmayacak bir film değil.

Kısacası şimdilik çok parlak filmler izlemedik. Aldığımız son duyumlara göre Nuri Bilge Ceylan’ın yarışmadaki filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da” bahisçilerin en büyük favorisiymiş!!! Hadi bakalım! Ne yazık ki filmi büyük ihtimalle göremeden festivalden ayrılacağım.

Cannes’da finale yaklaşırken

TARİH:  21 Mayıs 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes’da olmak, dünya sinemasının nabzını hissetmek demekse, o nabız çok güçlü atmıyor. Her filmin ardından seviyenin düşüklüğü karşısında biraz daha üzülüyorum…

Cannes’da her seyrettiğim yarışma filminin ardından Nuri Bilge Ceylan’ın şansının arttığını düşünerek seviniyor ama seviyenin düşüklüğü karşısında üzülüyorum. Şu ana kadar en iyi film, festivalin en sıkı solcu yönetmeninden geldi. Aki Kaurismaki’nin “Le Havre”ı yönetmenin en iyi filmlerinden biri değil ama yine çok düzgün bir film. Kaurismaki her zamanki “soğuk ama sımsıcak” stiliyle bize insancıl bir masal anlatmış. İnsancıl hikâyeler dinlemeye ne kadar çok ihtiyacımız var! Gerçekçi olmadığını bilsek de, iyilik ve iyilerin galip geldiği, dostluk, fedakârlık ve dayanışmanın zafere ulaştığı bir masal seyretmek festivalde herkese iyi geldi ve Kaurismaki’nin filmi yıldız listelerinde zirveye çıktı.

NURİ BİLGE’NİN ŞANSI BİR HAYLİ YÜKSEK
Film kaçak göçmen Afrikalı bir çocuğu koruyucu kanatları altına alan bir ayakkabı boyacısı ve ona yardım eden mahalle halkının hikâyesini anlatıyor. Bu gruba iyi kalpli bir komiser de yardım ediyor.  Lars von Trier ‘Melancholia’ ile Bela Tarr’ın ‘Torino Atı’nda anlattığı temayı çok benzer öğelerle ama tamamen başka bir stille ele almış. ‘Melancholia’ tıpkı Tarr’ın filmi gibi dünyanın sonunu ‘atlarıyla’ birlikte dış dünyadan kopuk bir şekilde bekleyen bir grup insanın son günlerini anlatıyor. Tarr’ı sıkıcı bulmuştum ama von Trier, Tarr’ın estetik bütünlüğünün de uzağında, melankolikler haklıdır demek dışında bir şey söylemeyen bir film yapmış. Sonradan özür diledi ama basın toplantısında “Hitler’i anlıyorum” gibi tiksinç laflar etmesiyle Trier kendi sonunu hazırladı. Dünyanın sonu temasının bu kadar çok tekrar ediyor oluşu ne kadar korkunç bir çağda yaşadığımızı gösteriyor.
Terrence Malick nefes kesici güzellikte anlar içermesine karşın, sonuçta metafizik bir saçmalıktan ve tanrı yalakalığından başka bir şey olmayan ‘Hayat Ağacıyla’ umarım bir şey kazanmaz. Bertrand Bonello’nun 19. Yüzyıl sonu – 20 yüzyıl başı randevuevlerini anlattığı ‘Hoşgörü Evi’ de derin bir iz bırakmadığına göre, Nuri Bilge Ceylan’ın şansının bayağı büyük olması gerekiyor. Bugün Almodovar da ‘Altında Yaşadığım Deri’ ile sahneye çıktı. Film olumlu bir tepki aldı seyirciden. Son derece karanlık dehlizlerden, sapık doktorların intikamları, zorla yapılan cinsiyet değiştirme ameliyatları, tecavüzler, cinayetler ve daha nelerden geçtikten sonra bir erkeğin sevdiği kadına kavuşması gibi romantik bir finalle son bulan film yarışma filmleri içinde görece iyi bir yer edindi. Tabii Almodovar filmlerinde erkek ve kadın gibi kavramlar hiçbir zaman saf ve net bir içeriğe sahip değillerdir. Bu kez de öyle. “Hara-Kiri: Bir Samuray’ın Ölümü” yarışma filmleri içindeki tek 3 boyutlu filmdi. Takeşi Miike’nin filmi yönetici sınıfın ideolojisinde onur kavramının içinin ne kadar boşaltıldığını gösteren başarılı sayılabilecek ve insanın içini acıtan bir filmdi. Ama sanki Altın Palmiye deyince akla gelecek bir film gibi durmuyordu. Alain Cavalier’nin “Pater”i ise galiba sadece Fransa’da yaşayanlar için çekiciydi. Yarısında çıktığım tek yarışma filmi o oldu. Siz bu yazıyı okuduğunuzda ben Ceylan’ın filmini seyretmeden dönmüş olacağım ama filmin büyük bir ödül kazanma şansının çok yüksek olduğunu tahmin ediyorum.
Ana yarışma dışında da filmler izliyoruz . Belirli Bir Bakış’ta yarışan filmler de ne yazık ki çok doyurucu değillerdi. Romen filmi ‘Loverboy’ yakışıklı genç pezevenklerin dünyasını anlatıyordu ama başarılı değildi. ‘Karamel’le tanıdığımız Nadine Labaki’nin ‘Eee, Şimdi Nereye?’si tatlı, sevimli ve birleştirici bir filmdi ama o kadar…  Cannes’da olmak dünya sinemasının nabzını hissetmek demekse, o nabız çok güçlü atmıyor.

Sınıftan kimliklere geçiş
François Ozon düzenli bir şekilde filmler üretiyor. Belli bir seviyenin altına düşmüyor ama belli bir seviyenin üstüne çıkmıyor da. “Kadın İsterse” en azından benim için standart Ozon filmlerinden daha ümit vadeder bir şekilde başladı ama parodi/pastiş tarzı bir süre sonra etkisini yitirdi ve yavanlaştı. 1977’nin bugün bize çok komik gelen giysileri içinde Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu’yü seyretmenin yine de belli bir zevki var. Filmin orijinal adı, “zengin kocayla evli kadın” anlamına geliyormuş.
OZON, SINIRLARINI YİNE AŞAMIYOR
Catherine Deneuve aslında kendisi zengin bir babanın kızı ama filmde artık her şeyi kocasına teslim etmiş bir kadın rolünde. Koca ise sevimsiz bir fabrikatör. Sadece işçi düşmanı değil, kadın düşmanı da. Film kadının kocasının iktidarını kendi eline alışına paralel olarak makro boyutta sınıf politikalarından kimlik politikalarına geçişi de anlatıyor. 1977’de Fransız Komünist Partisi, oyların yüzde 20 gibi yüksek bir oranına sahipken bugün bu oran yüzde 2’lere kadar düşmüş.  Depardieu’nün şahsında komünist bir politikacının yerini kadın kimliğiyle politika yapan liberal burjuvalara kaptırmasının da öyküsünü anlatıyor film yani. Kısacası aslında oldukça ilginç bir materyal var ama yüzeyin cazibesinden çıkamayan Ozon kendi sınırlarını yine aşamıyor.

Babasının büyük çaresizliği

Sophia Coppola bu kez minimal sanat sinemasının kalıplarına sokmuş filmi. Planlar uzun, kamera statikleşmiş, diyalog az…
‘Başka Bir Yerde’ (Somewhere) adlı yeni filminde Sophia Coppola ‘Lost in Translation’da (“Bir Konuşabilse” diye korkunç bir Türkçe adla oynamıştı) anlattığı hikâyeyi neredeyse aynen yeniden anlatmış. O filmdeki tematik öğeleri hatırlamaya çalışalım. Kadın (kız) ile erkek arasında büyük kuşak farkı vardır. Adam kadının babası olacak yaştadır. Adamın karısını (anne figürünü) görmeyiz. Anne telefonla ulaşılabilen ve duyarsız davranan biridir. Kocasının sorunlarını anlamak ve onu rahatlatmak gibi bir kaygısı yoktur. Diğer kadınların da bir farkları yoktur, hepsi sığ ve fırsatçıdır. Tek dertleri şöhretli biri olan babayla yatmak, onu fetihleri arasına eklemektir. Bu duyarsız ve bayağı kadınlar silsilesinin tek istisnası adamın kızı yaşındaki genç kadındır. Bir tek o adamın sıkıntısını anlar, bir tek o duyarlıdır. Sadece kadınlar değil, yabancılar da sığ ve duyarsızdır. Tek ilgilendikleri adamın pazarlanabilecek olan niteliği, yani şöhretidir. Yabancıların en kötü huylarından biri de yabancı dillerinde konuşmakta ısrar etmeleridir. Kahramanlarımızın o dili anlamadığını bilmelerine rağmen kendi ilkel dillerinde konuşmakta ısrarcıdırlar. Ancak yaşlı adamla genç kadın, bir araya gelemezler.
BU KEZ YOLCULUK İTALYA’YA
Neden bir araya gelemeyeceklerinin cevabı ilk filmde biraz muğlaktı, artık son derece net: Adam ile kadın aslında baba ile kızıdır çünkü. İlk filmde sembolik olan, yeni filmde doğrudan bir niteliğe kavuşmuş durumda. Başta da söylediğim gibi Sophia Coppola’nın sözünü ettiğim iki filmi tamamen aynı öğeleri içeriyor. “Bir Konuşabilse”de kadın ve erkek daha yaşlıydılar ve doğrudan baba ile kızı değildiler. Ama ikilinin yaş farkı “Başka Bir Yerde”nin (BBY) baba ve kızıyla aşağı yukarı aynıydı. İlk filmde olduğu gibi ikilinin temel yaşama mekânları yine oteller ve iki filmde de yabancı bir ülkeye yapılan bir yolculuk var. İlk filmde gidilen ülke Japonya’ydı, bu sefer İtalya. Dolayısıyla anlaşılmayan ilkel yabancı dil Japoncayken şimdi İtalyanca olmuş. Bu mekân değiştirmenin, gurbette olmanın filmlerin melankoli duygusunda önemli bir rolü var. Gurbette olmak yasta olmaya benzer diyordu ‘Ağaç’ın yönetmeni Julie Bertuccelli. Âşıkların birbirlerine kavuşamayacağı belliyse, melankoli duygusu kaçınılmaz.
BBY yani ‘Başka Bir Yerde’ tıpkı BBÇ, yani ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ gibi bir kayıpla açılıyor üstelik. Filmin erkek kahramanı, sinema oyuncusu baba (ilk filmde yönetmendi) daha ilk sahnede düşüyor. Düşüşle birlikte fiziksel özgürlüğünü kısmen yitiriyor çünkü kolu kırılıyor. Ama bu fiziksel düşüş ruhsal bir çöküşü de tetikliyor. Adam belki de hayatının tek eğlencesi olan sekse de ilgisini büyük ölçüde yitiriyor. Kadınlardan gelen davetleri sonuna kadar takip etmiyor ya da cinsel etkinliğin tam ortasındayken iki kez uyuyakalıyor.
İki filmde duyulamayan diyaloglar yaşanıyor baba-kız arasında. Duyulamayan diyaloglar belki de söylenemeyen, söze dökülmesi düzeni yıkabilecek nitelikte olana işaret ediyor. Yani Barış Bıçakçı/Seyfi Teoman’ın “büyük çaresizlik” olarak nitelendirdiği şeye.
Sophia Coppola bu kez minimal sanat sinemasının kalıplarına sokmuş filmini. Yani planlar daha uzamış, kamera daha statikleşmiş, diyalog daha azalmış. Bence hiç yaratıcı değil ve yönetmenin iddiasının aksine bu yöntemle kameranın varlığını değil unutmak bir an bile akıldan çıkarmak mümkün olmuyor (Sight& Sound’a verdiği bir demeçte kameranın varlığının hissedilmemesini hedeflediğini söylemiş Coppola). Eğer seyircinin izlediği kişi çerçevenin dışına çıkıyor ve kamera hareket ederek o kişiyi izlemek yerine sabit kalıyorsa, sanat sinemasının alanında olduğunuzun farkında olmamak mümkün değil çünkü. Kadın düşmanlığı konusuna bir şey daha eklemek istiyorum: Sophia Coppola kadar kadın vücudunu aşağılayan, kadın sevmeyen başka bir yönetmen sanat sineması dünyasında zor bulunur. Eğer erkek olsaydı bence çoktan çarmıha gerilmişti.

Cannes: Nihai yazı

TARİH:  28 Mayıs 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes’da uçağa biner gibi olmasa da, birkaç aşamalı bir aramadan geçiliyor filmlere girerken. Para harcamamak için evden sandviç hazırlayıp getirmek artık zor…

Festival sona erdi, ödüller sahiplerini buldu. Festivalde 9 gün geçirip, Nuri Bilge Ceylan’ın filmini seyredemeden neden döndüm? Biletimi aldığımda henüz program açıklanmamıştı ve aldığım bilet diğer seçeneklerden yüzde elli daha ucuzdu. Dönüş tarihimi bir gün uzatmam fiyatı çok artırıyordu ve belirli bir bütçe içinde geziyi tamamlamam gerekiyordu. İki önemli filmi göremedim. Biri malum: “Bir Zamanlar Anadolu’da”. Diğeri ise Paolo Sorrentino’nun “Burası Olmalı” (This Must Be The Place) adlı filmiydi.
Bu iki filmi dışarıda tutarak diğer her şey hakkında bir sohbete başlayalım, o zaman. Cannes Akdeniz kıyısında güzel bir kasaba. Asayiş berkemal, hava mülayim, insanlar genelde uygar ve sıcak, kadınlar özgür; saçım-kıçım göründü dertleri yok, onları rahatsız eden de. Cannes’ın bulunduğu denizin öte yakasında Fransız ve diğer NATO ülkelerinin uçakları Libyalıları öldürüyorsa da bizim bunlarla ilgimiz yok. En fazla dilenen Kuzey Afrikalılarla karşılaşmalarımız bize denizin diğer tarafını hatırlatabilir. Bir de yeni uygulamaya koyulduğunu öğrendiğim güvenlik önlemleri, buradaki barışla, dışarıdaki savaş arasında bir ilişki olduğunu söylüyor. Uçağa biner gibi olmasa da, birkaç aşamalı bir aramadan geçiliyor filmlere girerken. Para harcamamak için evden sandviç hazırlayıp getirmek artık zor. Yakalanırsa el konuluyor. Keza içecek ve fotoğraf makinesi de alınmıyor salonlara. Gerçi uygulama her zaman aynı sıkılıkta olmayabiliyordu.
İnsanlar uygardı derken şunu da eklemek lazım: Lars von Trier’in filmi “Melankoli”ye girerken nerdeyse eziliyordum, canım acıdı çünkü arkadan iten kitle ile güvenlik barikatı arasında sıkıştım. Evet, sabahın sekiz buçuğunda filme girmek için böyle işkenceler çektik. Von Trier demişken, skandallara da giriş yapalım. Cannes ile “Danimarkalı faşizan yönetmen” veya “anti-semitik” lafları biraraya gelince herkesin aklına Von Trier gelecek ama benim aklıma başka isimler geliyor daha önce. Mesele Mel Gibson da festivaldeydi ki kendisi harbi faşodur, harbi Yahudi düşmanıdır. İstenmeyen adam filan değildi Gibson Cannes’da, Jodi Foster’ın son filminin (The Beaver-Kunduz) oyuncusuydu ve krallar gibi ilgi gördü. Hadi Gibson’ı geçtik, en iyi yönetmen seçilen Nicolas Winding Refn’in filmi “Drive”a (Sür) ne demeli? Refn vatandaşı Von Trier gibi bütün savunma duvarlarını indirip, abuk sabuk konuşmadı kamuoyu önünde. Yaptığı filmle şiddeti yüceltti, yalnız ve kahraman birey mitine katkısını yaptı ve en iyi yönetmen oluverdi. Yaptığı film bence faşizan öğeler içeriyordu ama kimin umurunda? Hatta kim farkında? Filmi seyrettikten sonra içimde Danimarka karşıtı bir şeyler oluştuğunu dehşetle görüp, kendime geldim. Bu arada Lars von Trier’in, Susanne Bier (“Daha İyi Bir Dünyada” filminin Danimarkalı, Oscar ödüllü yönetmeni) düşmanlığını paylaştığımı da belirtmeliyim. Trier basın toplantısında onun hakkında da atıp, tutmuştu. Bier, Refn ve Trier arasında seçmek zorunda kalsam, Trier’i seçerim. Trier, oyuncuları çıplak sahnelerde rahatlasın diye, sette kendisi de soyunan, sınır koyma soyma sorunları yaşayan, çok problemli biri. Ama her şeyiyle kabak gibi ortada duruyor.

İMPARATOR ÜLKEDEN ENTERESAN ŞİKÂYET
Bir acayip açıklama da film festivalinde “The Big Fix” (Büyük Ayar) adlı belgeseli gösterilen Peter Fonda’dan geldi. Fonda Türk vatandaşı olsaydı, şimdi kesin Silivri’deydi. Fonda’nın filmi, çöken petrol platformu ve BP ile ilgiliydi. Fonda iddiasına göre Barack Obama’ya bir e-mail göndermiş ve başkana “.iktiğimin vatan haini” (fucking traitor) diye hitap etmişti. Peter Fonda başkana böyle demesini de gayet ulusalcı bir söylemle açıklıyordu. Fonda’ya göre Obama, yabancıların çizmelerinin Amerikan topraklarını çiğnemesine ve Amerikan ordusu ile halkına ne yapıp ne yapmayacağını söylemesine müsaade etmişti. Yabancı çizmelerle kasıt Britanyalı BP şirketinin temsilcileri, sahipleri oluyor, bu örnekte. İmparator ülkeden böyle emperyalizm şikâyetleri çıkması enteresan. Fonda’nın kapitalizmi dert edip etmediğini ise öğrenemedim. Sinemanın en eski asilerindendir kendisi, “Born To Be Wild” şarkısı eşliğinde karşı-kültürün efsane filmi “Easy Rider”da motosiklet sürmüştür ama bunlar adamı sosyalist yapmıyor.

YANLIŞ OLAN TARAF GÜNAY VE ŞÜREKÂSI
Peki Nuri Bilge Ceylan’a ödülünü takdim eden Emir Kusturica’ya ne diyeceğiz. Bizim Kültür Bakanı, “bırakınız yıksınlar, bırakınız yasaklasınlarcı” Ertuğrul Günay’ın ve yandaş medyanın Bursa’da bir güzel ağırladıktan sonra, Antalya’dan “ırkçı” olduğu gerekçesiyle kıçına teneke bağlayıp kovduğu Kusturica’nın Ceylan’a ödül veriyor olması ne acayip bir durum? Ödülü alan Semih Kaplanoğlu olsaydı ne olacaktı? (Kaplanoğlu, Kusturica’yı şiddetle protesto etmişti). Bu olmayacak bir durum değil, Kaplanoğlu da Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı almış bir yönetmen. Olur mu, olur! Kusturica’nın iddia edildiği gibi bir ırkçı olduğuna dair ben bir belge bulamamıştım ama sonunda iddialara inanır hale de gelmiştim. Cannes’ın ünlü yönetmeni şereflendirmesi, ona Belirli Bir Bakış Yarışması’nın jüri başkanlığını vermesi onların da bu belgelerin varlığından haberdar olmadığı anlamına gelebileceği gibi bir çifte standarda da işaret edebilir.  Ama bu durumda bana yanlış olan taraf Günay ve şürekası gibi geliyor. Kusturica iddia edildiği gibi bir Sırp faşisti olsa, herhalde bunu bir tek biz bilmezdik.  Ayrıca kimin faşizme ne kadar duyarlı olduğu da belli.

TRIER’E KIZMAKTAN ÇOK ACIYORUM
Von Trier’e dönersek, adamın söyledikleri kendisini ve çevresini küçük düşürerek insanları eğlendirmeye çalışmasının tipik bir örneğiydi. Ve basın toplantısındaki gazeteciler eğleniyorlardı da. Trier o kadar salakça bir söylem tutturmuştu ki…  Sürekli belden aşağı espriler yapıyor, Charlotte Gainsbourg ve Kirsten Dunst’u zor duruma düşürüyordu ama insanlar eğleniyorlardı. Trier’e göre Gainsbourg bu filmde de illa bir mastürbasyon sahnesi olsun diye tutturmuştu. Sonunda bu sahneyi çekmişlerdi ama filme koymamışlardı. Dunst da çırılçıplak soyunmak konusunda çok istekliydi. Hatta bir sonraki filmleri hard-core bir porno olacaktı ve bu iki kadın yıldız oynayacaklardı. Gainsbourg sonuçta Serge Gainsbourg’un Fransa vatandaşı kızı, böyle salaklıkları kaldırır ama Kirsten Dunst’un zor dayandığını tahmin edebiliyorum. Trier her şeyi söyleyebilirdi ama hem “İsrail bir baş belası” hem de “ben bir Nazi’yim” diyince zurna zırt dedi. Trier’e kızmamak mümkün değil ama ben daha çok acıyorum galiba.
Birinci gelen film de bence iyi bir seçim değildi. Şunu önce bir kenara yazmakta yarar var. Elbette ki bütün yarışma filmlerinin güçlü sanatsal yönleri var. Faşizanlıkla suçladığım “Drive”ın (Sür) araba sahneleri nefis. Malick’in “Hayat Ağacı” da nefis sahneler içeriyor. Ama benim Malick’e göre İncil’e ya da yaradılışçı bir evrim belgeseli seyretmeye ihtiyacım yok. Birbiriyle iç içe geçemeyen, dağınık ve son derece dindar bir filmdi Malick’inki. Ama sabahın köründe, en ön sıranın en köşesinden seyrettiğim bu filmi elbette daha sakin bir ortamda seyretmeyi isterim.
Peki Jüri Ödülü alan “Polisse” filminin polis aşkına ne demeli? Çocuk Koruma masasında çalışan insanlara elbette sempati duyuyorsunuz ama filmin polis sempatisi bende antipati yarattı. Dardenne Kardeşler’in “Bisikletli Velet”ine verilen Büyük Ödül ile Joseph Cedar’ın “Dipnot”una verilen senaryo ödülüne tamamen katılıyorum. En iyi erkek oyuncuya ise itirazım var çünkü Jean Dujardin’in oynadığı “Artist” yarışmalık bir film değildi. Hoştu ama tamamen boştu. İngilizce ya da Fransızca konuşulan filmlerin daha çok ödül aldığı bir festivaldi. Anlatacak daha çok şey var ama şimdilik bu kadar.

İsrailli Yahudi sanatçı eylemci İstanbul’daydı

TARİH:  4 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

UDİ ALONİ

Nisan ayında Cenin’de öldürülen İsrailli Arap/Yahudi yönetmen Juliano Mer Khamis’in katillerinin kimliği tespit edilmedi. Udi Aloni, “Cenin’de kimin ne yaptığını herkes bilir” diyerek katillerin neden bulunamadığına yönelik fikrini de bir anlamda açıklamış oldu…

İstanbul’da gerçekleşmekte olan Documentarist Belgesel Günleri’nde önemli konuklar ağırlanıyor. Bunlardan biri de İsrailli Yahudi yönetmen/yazar/ressam Udi Aloni oldu. Aloni’yi İstanbul’da ilk kez görmüyoruz.  Aralık 2009’da da Slavoj Zizek ile birlikte Boğaziçi Üniversitesi’nin konuğu olmuş, İsrail – Filistin meselesi bağlamında teoloji, laiklik ve siyaset konulu bir sempozyuma katılmıştı. Bu sempozyumda Aloni’nin Yerel Melek (Local Angel, 2002) ve Bağışlamak (Forgiveness, 2006) adlı filmleri gösterilmiş ve filmler gösterimin ardından tartışılmıştı. Bu konferans bağlamında Aloni’nin “Bir Yahudi Ne İster?” adlı kitabı, “Bağışlamak” filminin dvd’siyle birlikte Encore yayınlarınca bir set olarak satışa sunulmuştu. Aloni kariyerine ressam olarak başlamış İsrail’de. 90’larda New York’ta reklamcılık yapar ve binalar üzerine asılan dev reklam afişlerini “icat” eder (icat kendi sözcüğüydü). “Bağışlamak” adlı filmini Ramallah’ta gösterime sokar ilk kez. Film İsrail hükümetince engellenmeye çalışılan tek İsrail yapımı film olur. Paris’teki İsrail Konsolosluğu, Paris İsrail Film Festivali bu filmle açıldığı taktirde festivale yardım yapmayacağını ilan eder.

FİLİSTİN TRAJEDİSİNİN BOYUTLARI
Aloni Documentarist’te geçtiğimiz nisan ayında Cenin’de öldürülen İsrailli Arap/Yahudi yönetmen Juliano Mer Khamis’in “Arna’nın Çocukları” filmi öncesinde bir sunum yaptı. “Arna’nın Çocukları” Juliano’nun annesi Arna’yı, onun Cenin’de kurduğu Özgürlük Tiyatrosu’nu, burada yetiştirdiği Arap gençleri ve bu gençlerin Filistin gerillaları olarak son bulan trajik hayatlarını konu alıyor. Arna’nın tiyatro eğitiminden geçen dört genç, İsrail askerlerinin kurşunlarıyla değişik tarihlerde hayata veda ediyorlar.
Bu filmi yıllar önce Bodrum Film Festivali’nde izlediğimde derinden etkilenmiş ve Filistinlilerin trajedisinin boyutları hakkında ilk kez bu kadar doğrudan bilgi sahibi olmuştum. Aloni de filmi seyrettikten sonra Mer Khamis’e bir yönetmenin başka bir yönetmene yapabileceği en büyük iltifatı yapmış, ona “seni kıskandım!” demiş. Mer Khamis, birçok ödül alan bu filminin ardından bekleneni yapmamış, yeni filmler yaparak oluşmuş şöhretini değerlendirmemeyi seçmiş. Bunun yerine annesinin ölümünden sonra kapanan Cenin’deki Özgürlük Tiyatrosu’nu yeniden açmış. Fakat Mer Khamis’in her cenahtan düşmanları olmuş hep, dostları da olduğu gibi.
Nisan ayında başından yedi kurşunla ölü bulunan Khamis’in katillerinin kimliği tespit edilmedi. Aloni, “Cenin’de kimin ne yaptığını herkes bilir” diyerek katillerin neden bulunamadığına yönelik fikrini de bir anlamda açıklamış oluyor. Aloni ile Khamis yakın arkadaşlar ve Khamis öldürüldüğünde ikili Özgürlük Tiyatrosu’nda birlikte çalışıyorlarmış. Aloni, Cenin’de çalışmaya başlarken “Benim Yahudi olarak yaşamamın tek yolu Filistinliler ile tam dayanışma içinde olmamdır” diye düşünmüş. Bunu da yapabileceği en iyi yerin de Juliano’nun yarattığı bu şiddet içermeyen, sanat ve direniş merkezi olduğuna karar vermiş. Juliano öldüğünde üzerinde çalıştıkları filmlerden biri “Antigone Cenin Mülteci Kampı’nda” adında bir kurgusal filmmiş. Film hem İsrail baskısı altında olmanın, hem de kampta yaşayan erkeklerin baskısı altında yaşamanın kadınlar için nasıl bir şey olduğunu anlatan bir aksiyon filmi olacakmış. Ve iki mücadelenin özünde “bir ve aynı şey” olduğunu savlıyormuş. Juliano öldürüldüğünde Aloni tiyatrodaki çocukları ortamdan uzaklaştırmak için Ramallah’a götürmüş. Aloni şimdi o çocuklarla bir yandan “Godot’yu Beklerken” oyununu sahnelemeye çalışıyor, bir yandan da Juliano’nun hayatını anlatan bir belgesel çekiyormuş. Belgeselde Juliano’yu öğrencileri canlandırıyormuş.

İKİ FİLM ARASINDA TEMEL FARK
Aloni’ye kendi filmi “Bağışlamak”la “Beşir’le Vals” arasında bazı benzerlikler olduğundan, ikisinin de hatırlamaya-unutmaya ve bilinçdışına dair yanları olduğunu söylediğinde biraz kızgın olduğunu gördüm. “Bana iki film arasında ne fark var biliyor musun?” dedi. “Benim filmimde Filistinlileri öldüren İsrail askerine ‘sen katilsin’ deniliyor. ‘Beşir’le Vals’te’ ise İsrail’li askere sen masumsun, katliamı sen yapmadın!” deniyor. İki film arasındaki temel fark bu ve bu yüzden benim filmim yasaklanmaya çalışıldı.“

Aloni 30 Mayıs akşamı yapılan “Mavi Marmara” anma gösterisine de tanık olmuş.  Aloni gösteriyi rahatsız edici bulmuş. “Elbette, Müslümanların olması gerekiyor. Ama Mavi Marmara’nın içinde bulunduğu gemi konvoyunun her dinden her inançtan, farklı cinsel kimliklerden oluşan insanlardan oluştuğunu unutmamak lazım. O akşamki gösteriler, meseleyi bir Müslüman meselesi yapıyordu.  Eğer, Cenin Mülteci Kampı’nda çalışıyor olmasaydım ben de o gemilerden birinde olacaktım. O gemiler bir tür Nuh’un gemisi gibiydi. Komünistler, soykırımdan kurtulanlar, Yahudiler, eşcinseller… herkes vardı o gemilerde, sadece Müslümanlar değil. Taksim’de gördüğüm ise tamamen İslamcı bir görünümdü.”

Aloni’yle daha birçok tema üzerine konuştuk. Bir gün yeri geldiğinde o konular üzerine de yazma umuduyla…

Yılın en iyi filmlerinden biri

TARİH:  11 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ömrümüzden Bir Sene

Usta yönetmen Mike Leigh’nin bu filmi şu ya da bu mesajı vermiyor, hatta doğru dürüst bir hikâye de anlatmıyor. Ama filmin bütün karakterleri akılda kalıyor, özellikle de Mary karakteri. Geçen yıl Cannes’da yarışıp da ödülsüz dönmesi bana inanılır gibi gelmiyor…

“Ömrümüzden Bir Yıl” büyük bir depresyon yaşayan bir kadının görüntüleriyle başlıyor, büyük bir depresyon yaşayan başka bir kadının görüntüleriyle bitiyor. Hayata şu ya da bu şekilde tutunmakta güçlük çeken  başka karakterler de var filmde. Ama yine de filmden geriye çok ağır bir duygu kalmıyor. Bütün karakterler son derece inandırıcı çizilmiş ve son derece iyi oynanmış. Belki sonuçta ne olursa olsun bu karakterlerin başına çok büyük belalar gelmeyeceğini de düşünüyoruz. Irak’ta ya da Filistin’de ya da Türkiye’de yaşamıyorlar; eski halinden çok şey yitirmekte olsa da bir refah devletinde, İngiltere’de yaşıyorlar.

DÖRT MEVSİMLİK BİR FİLM
Film adında yazdığı gibi bir yıl içinde geçiyor ve dört mevsimi izliyor, ilkbahardan başlayarak. Filmin kilit karakteri Mary adlı bir sekreter olsa da film bir çiftin ekseninde dönüyor. Tom ve Gerry sinemada pek örneğine rastlamadığımız çiftlerden. Birbirleriyle ve çevreleriyle son derece dengeli bir ilişki kurmuşlar. Oğulları Joe evden ayrılmış ama anne-babasıyla sıcak bir ilişkisi var. Tom mühendis olarak, Gerry ise doktor olarak kamu sektöründe çalışıyor. İkisi de çevreye duyarlı, belli ki 68 ruhundan çokça etkilenmiş, rock’çı dönemlerini ve gençlik isyanını kendince yaşamış ve hiçbir zaman çok para kazanmayı hedef olarak koymamış iki insan. Çiftin çevresinde en çok gördüğümüz kişi ise Gerry’nin işten arkadaşı ve her haliyle bir kaybeden olan Mary. Mary belli ki Gerry’yi annesi yerine koyuyor ve Gerry’ye bir yandan sığınırken bir yandan da onunla anne–kız rekabetine giriyor. Mary, Gerry’nin bütün erkeklerine vurgun. Tom’a ulaşmak Mary için çok zor, aslında çiftin oğlu Joe için de aynı şey geçerli. Mary, Joe’nun teyzesi olacak yaşta. Ama yetişkinliğe zihnen geçemeyen bütün karakterlerde olduğu gibi, Mary de gerçek yaşının farkında değil ve Joe’yla akran olduğunu sanıyor. Joe kendi yaşıtı bir kadınla ilişki kurunca Mary yıkılıyor ve kıskançlığını gizlemiyor. Ve elbette davranışı karşılıksız kalmıyor. Gerry, Mary’ye mesafesini koyuyor.

AİLENİN ETRAFINDAKİ KAYBEDENLER
Ailenin çevresinde başka kaybeden karakterler de var. Tom’un arkadaşı Ken ve karısını kaybeden abisi Ronnie ile Ronnie’nin oğlu Carl şu ya da bu şekilde hayatta denge sağlayamamış karakterler. Bütün bu karakterler için Tom ve Gerry’nin evi bir tür vaha işlevi görebiliyor. Gerçi Tom’un alaycılığı Gerry tarafından sınırlanmasa bayağı acıtıcı  olabilecek cinsten.
Sonuçta usta yönetmen Mike Leigh’nin bu filmi şu ya da bu mesajı vermiyor, hatta doğru dürüst bir hikâye de anlatmıyor. Ama filmin bütün karakterleri akılda kalıyor, özellikle de Mary karakteri. Oyunculuklar hem abartılı gibi hem de yine de şaşırtıcı derecede iyi geliyor. Diyaloglar inanılmaz derecede iyi yazılmış. Tom ve Gerry’nin müthiş uyumlu ailesine ister sinir olun ister hayran, bu filme kayıtsız kalmayın. Yılın en iyilerinden, belki de en iyisi. Geçen yıl Cannes’da yarışıp da ödülsüz dönmesi bana inanılır gibi gelmiyor.

Romen sineması canlılığını koruyor

TARİH:  18 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

10. Uluslararası Transilvanya Film Festivali (TIFF)

Romen sinemasının en parlak yılı olmasa da geleceğe yönelik umutların canlı olduğu bir yıldı, bu yıl da. Transilvanya’da gerçekleşen festival TIFF ise 10 yıl içinde çıkabileceği en üst seviyeye çıkarak hızlı bir gelişme kaydetmiş…

Bu yıl, Romanya’nın Cluj-Napoca kentinde düzenlenen Uluslararası Transilvanya Film Festivali için önemli bir yıldı. Festival hem 10 yaşına bastı bu yıl, hem de Uluslararası Film Yapımcıları Birliği (FIAPF), TIFF’i  A kategorisindeki festivaller arasına aldı. 2002’de internet bağlantısı olan tek bir bilgisayarla yola çıkan TIFF, 10 yıl içinde çıkabileceği en üst seviyeye çıkarak çok hızlı bir gelişme kaydetmiş.

Sadece festival değil, Cluj şehri de birinci sınıf bir Avrupa kenti. Romanya, Avrupa Birliği’nin görece yoksul ülkelerinden biri olabilir ama Cluj oldukça görkemli bir kent. Şehir son derece zevkli, eski taş binalarla dolu. Kentin tarihinde Alman ve Macar kültürlerinin önemli yeri var ve nüfusun önemli bir oranını Macarlar oluşturuyor. Tabii Osmanlılar da zamanında gelmiş buralara ve kimi sözcüklerde Türk mirası da kendisini gösteriyor. Cluj’daki şehirciliğin gelişmişliği, insan ilişkilerinin uygarlığı, parklar, ırmaklar ve göllerin bolluğu insana keşke burada yaşasaydım dedirtiyor.

Tabii sinema salonlarında girip de filmleri izlemeye başladığımızda başka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Onca güzellik varken Romen yönetmenler iyi gitmeyen şeylerden söz ediyorlar ve Romanya’nın bugünü ve yakın tarihiyle hesaplaşıyorlar; sorumluluk sahibi her sanatçının doğal olarak yaptığı gibi. Ve Türkiye’deki yönetmenlerin karşılaştığı eleştirilerin benzerleriyle karşılaşıyorlar: “Festivallerde ödül almak için mi böyle filmler yapıyorsunuz?”, “Neden cennet vatanımızın güzelliklerinden söz etmiyorsunuz?” gibi…

TÜRKİYE SİNEMASI GİBİ ‘YENİ’
Romanya sinemasıyla Türk sinemasının ortak bir yanı var: İki sinema da uluslararası başarılara imza atıyor son 10 yıldır ve iki sinema da ‘yeni’ sıfatıyla tanımlanıyor. Hatta şöyle bir ilişki de var: Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da Büyük Ödül kazanan filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da”dan söz eden birkaç yazar referans olarak Romen sinemasından iki filmin adını verdi. Bunlardan biri 2009’da Artvin’de düzenlenen Gezici Festival’de en iyi film ödülün kazanan Corneliu Porumboiu’nun yönettiği ‘Polis; sıfat’, diğeriyse Christi Puiu’nun yönettiği ‘Aurora’ idi.
(Porumboiu’yu festivalin afişinde sanki Hagi’nin 10 numaralı GS formasıyla gol diye bağırırken görmek bizi şaşırtmıştı. Futbolcu formasıyla bağıran bir adam resmi ile film festivali arasında alaka kuramamıştık önce.  Ama festivalin 10. yılı ve futbolda 10 numaralı formanın mükemmellik simgesi olması, Porumboiu’nun babasının hakemlik ve futbol kulübü yöneticiliği yapması durumu aydınlığa kavuşturdu. Ama ben yine de afişi beğenmedim, o başka.)
Romanya, Çavuşesku başkanlığındaki ‘komünist’ rejimden 1989’da çıktı ve kapitalizme geçti. Rejim değişikliği sosyalist ülkelerin çoğunda çok sancılı oldu ve olmaya devam da ediyor. Fakat Romanya’daki değişim Doğu Avrupa’daki benzerleri içinde Yugoslavya’dan sonra en kanlı olanıydı. Çavuşesku ve onun temsil ettikleriyle hesaplaşma hâlâ bütün hızıyla sürüyor Romen sinemasında. Fakat hem ‘devrim’in kendisi, hem de sonrası da soru işaretleriyle, güvensizliklerle dolu. Geçmişte devlet bütün kötülüklerin anası olarak görülürken, bu kez ekonomik zorluklar insanları savuruyor. Fuhuş birçok filmde en büyük sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Fakat yeni karşılaşılan sorunlar da ‘Kapitalizm Geliştirilmiş Formül’ (Documentarist’te gösterildi) filminde gördüğümüz gibi kapitalizmin doğasına değil de, kapitalizmden de kendi çıkarları doğrultusunda yararlanmasını bilen eski komünist parti mensuplarının kötülüğüne atfedilebiliyor. Sanki İsveç tipi bir sosyal devlet ve görece uygar kapitalizm isteğe bağlı bir şekilde kurulabilirmiş gibi düşünülüyor…
Festivalin onur konuğu ve ‘mükemmeliyet’ ödülünün sahibi Romanya sinemasının en önemli yönetmeni kabul edilen Lucian Pintilie’ye verildi. Pintilie’nin filmlerinin toplu bir gösterimi de yapıldı festivalde. Cluj’da kaldığım kısa süre içinde bunlardan üçünü gördüm. Üçü de birbirinden farklı filmlerdi. Pintilie’nin ilk filmi “Pazar, Saat 6’da” (1965) oldukça biçimci bir üsluba sahipti ve modern Avrupa sinemasından (Robbe-Grillet, Resnais) etkilenmişti. 1940’larda Nazi işgali altında sevdiklerine ihanet etmek zorunda kalan insanları anlatan film, Pintilie’nin favori konusunun yani ‘kimlik kaybının’ ya da ‘kimlik arayışının’ da habercisiydi. Pintilie’nin yıllar süren bir sürgünden sonra ülkeye döndüğünde yaptığı ‘Meşe’ (1992) ise ülkenin kapitalizme geçişinin bir yıl öncesinde, eski rejimin son yılı olan 1998’de geçiyor. Pintilie ülkeyi bir nevi tımarhane olarak resmetmiş bu filminde. Romenlerin çok beğendiği filmin absürdite dozu ve karnavalesk havası bize aşırı geldi doğrusu. Ama filmin amacı da zaten aşırılığı aşırılıkla görünür kılmak ve aşmak olduğu için bu eleştirimin pek de geçerli olmadığının farkındayım. ‘Meşe’de Pintilie bir doktor ile bir öğretmen üzerinden yine çılgın bir dünyada kimliğini koruma temasını ele alıyor. Pintilie’nin en beğendiğim filmi ‘Niki ve Flo’ (2003) aynı zamanda yönetmenin son uzun metrajlı filmi de olmuş. Filmin bir diğer özelliği de Romen yeni dalgasının önemli ismi Christi Puiu’nun (Bay Lazarescu’nun Ölümü; Aurora) senaryoda imzası olması. O güne kadar eski rejimi eleştiren Pintilie bu kez Flo karakteri üzerinden yeni burjuva kuşağı eleştiriyor. “Her şeyi ben bilirim” havasındaki bir burjuvanın emekli bir albayın dünyasını nasıl adım adım yok ettiğinin ve adamın kimliğini sildiğinin hikâyesi ‘Niki ve Flo’.
Peki yeni Romen sineması ne? 2001’de çektiği ‘Para Pul’ ile Yeni Romen Sineması’nı 10 yıl önce başlattığı kabul edilen Christi Puiu yaptığı konuşmada böyle bir şey, yani yeni bir dalga olmadığını iddia ediyordu. Bu tür kavramlar zaten yönetmenler tarafından değil eleştirmenler tarafından konulur çoğunlukla. Evet, ‘yeni Romen sineması’ diye bir şey var elbette. Yönetmenler bir araya gelip nasıl filmler yapacaklarını tartışmasalar da, gerçekçi, gündelik hayatı doğallığı içinde yansıtmaya çalışan, eski ‘komünist’ rejimle ve yerine geçen kapitalist sistemle hesaplaşma çabası içinde olan bir sinema var. Bu sinema büyük bir değişimin, Çavuşesku nezdinde baba figürünün yok edilişinin, devlet güvencesinden ve korkusundan çıkıp vahşi kapitalizmin kucağına düşüşün bireyler üzerindeki etkilerini de yansıtıyor. Ne yapacağını bilmeyen, kaderini kontrol edemeyen, değerleri altüst olmuş kahramanlara yeni Romen sinemasında sıkça rastlamak mümkün. Eylemlerinde bir nedensizlik, bir rastlantısallık, bir boşluk var çoğunlukla bu kahramanların. Kamera da genellikle sanki eylemin içinde, bir sonraki anda ne olacağını bilmeden ve perdede gördüklerimizle bir mesafe oluşturmadan olayları izliyor oluyor. Ulusal Film Konseyi’nin hazırladığı (ve bize de hediye ettiği!) 11 filmlik ‘Yeni Romen Sineması’ box-set’i ise her sinemaseverin arşivinde bulunması gereken bir seçki içeriyor. Darısı başımıza, keşke Türkiye’de de devlet desteğiyle ‘yeni Türk sineması’nın seçkin örneklerini içeren bir box-set hazırlansa!

BENİM ÖDÜLÜM GABRİEL SPAHİU’YA…

Festivalde ödül alan yeni Romen filmlerine gelince: Constantin Popescu’nun yönettiği ‘Yaşam İlkeleri’ epey bir festival dolaştıktan sonra Cluj’a gelmiş. Popescu bu filmiyle festivalin ana bölümünde yarıştı ve en iyi yönetmen ödülünü ‘Volkan’ filminin yönetmeni Runar Runarsson’la paylaştı. Film Romanya’nın kendinden pek emin, halinden pek memnun burjuvalarından birini anlatıyor. Yeni yaptırdığı villası, güzel bir arabası ve iyi işleyen bir matbaası olan Velicanu’nun görünüşte her şeyi var. Eski karısından bir oğlu ve yeni karısından olan bebeği de bu resme dahil. Ama ergen oğluyla ilişkisi filmin sonunda öyle bir hal alıyor ki, Velicanu’nun hayatının bütün anlamı sorgulanır hale geliyor. Festivali Romen Günleri Uzun Metraj Film Ödülü’nü ise bizde de İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘Morgen’ kazandı. Marian Crişan’ın yönettiği film Almanya’daki oğlunu görmeye giden bir Türkiye Kürdüyle, ona yardım eden Romen bir çiftçinin hikâyesini anlatıyor. İki adam arasında gelişen dostluk, karşısında devletleri ve onların çizdiği sınırları buluyor. Bogdan George Apetri’nin yönettiği ‘Merkezin Dışında’ (Periferic) ise yine Romen Günleri bölümünün en iyi ilk film ödülünü kazandı. ‘Merkezin Dışında’nın da uzun bir festival serüveni ve birçok ödülü vardı Cluj’a gelmeden önce. Hapisten annesinin cenazesine katılmak üzere bir günlüğüne çıkan genç bir annenin öyküsünü anlatıyor film. Eski pezevengi, erkek kardeşi ve onun karısı ve bir yetimhaneye bırakılmış oğluyla eski hesapları kapatıp, yeni bir hayata başlamaya çalışan genç kadını pek de umutlu bir gelecek beklemediğini öngörmek zor değildi. Festivalde gösterilen bir başka film olan ‘Loverboy’ da fuhuşu konu alıyordu. Cannes’da da Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan film Cluj’dan da eli boş döndü. Fakat ‘Loverboy’un yönetmeni Catalin Mitilescu’ya benzetilmek ve hatta o zannedilmek festivalden bende kalan hoş bir anı oldu.

Benim festivalde büyük ödülüm ise iki filmiyle kendisine hayran olduğum oyuncu Gabriel Spahiu’ya gider. Spahiu, hem Radu Jude’nin orta metrajlısı ‘Dostlar İçin Bir Film’inde intiharını filme alan umutsuz adamı, hem de Gabriel Achim’in “Adalbert’in Rüyası”nda işini bilen mühendisi mükemmel biçimde canlandırıyordu. Jude’nin tek bir plan-sekanstan oluşan filmi ise galiba bende en çok iz bırakan film oldu. “Adalbert’in Rüyası” ise festivalin afişine uygun biçimde bir futbol maçından, Steau Bükreş’in Şampiyonlar Ligi şampiyonu olduğu ve Romen kaleci Ducadam’ın üst üste 4 penaltı kurtardığı Şampiyonlar Ligi finalinden söz etmesiyle akılda kalacak en çok. Yoksa filmin sosyalist sistemin bozuk işleyişi hakkında söylediklerinde fazla yeni bir şey yok.

Sonuç olarak Romen sinemasının en parlak yılı olmasa da geleceğe yönelik umutların canlı olduğu bir yıldı, bu yıl da. Bizi festivale davet eden Romanya Kültür Enstitüsü’ne, sayın Silvana Rachieru nezdinde teşekkür ederim.

Müjde: Komünizm korkusu yaşıyor!

TARİH:  25 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Film insanlık tarihini, ‘komünizm esaretinden kurtularak özgürleşme’ öyküsü olarak özetleyen görüntülerle biter. Bu görüntüler içine özgür dünyanın yani Batı kapitalist sisteminin desteklediği darbeler, yetiştirdiği işkenceciler, sebep olduğu savaşlar ve katliamlar, yarattığı eşitsizlikler, yoksulluk ve çevre felaketlerinin hiçbiri girmez.

“Özgürlük Yolu” en bayağısından bir propaganda filmi. İnsan bazen şaşırıyor, hâlâ böyle filmler yapılabildiğine. Ama belki de tam da böyle filmlere uygun bir zamanda yaşıyoruz. Kapitalizmin krizi derinleştikçe, komünizm korkusu da alevleniyor olsa gerek.

Konuya girmeden bir varsayım yapalım. Diyelim ki ülkemizde “Milli Coğrafya Derneği” diye bir dernek olsun ve bu derneğin “Milli Coğrafya” diye bir de dergisi olsun (Milli yerine Ulusal sözcüğü de olabilir). Bu dergi bazen ordunun tank, helikopter ya da savaş uçağı gibi – eski ve yeni “anti-militarist milli görüşçülerin” yıllardan beri yapmayı hedefledikleri türden -savaş araçlarını kapağına taşısın. Sonra bu dergi yine milli (ulusal) düşmanlarımızın geliştirdiğini varsaydığı ama aslında olmayan silahları da “kitle imha silahları” diye kapak konusu yapsın. Böyle bir dergiyi aklı başında, sol duyu sahibi kimse ciddiye almaz sanırım. “National Geographic” dergisi tam da böyle bir dergi. Amerikan uçak gemilerini de, Irak işgalinin eşiğinde kitle imha silahlarını da kapağına taşıdı. Derginin kapsama alanı bütün dünya ama adındaki milli, Amerikan çıkarları bütün dünyayı kapsadığı için yanlış değil. İmparator devlet için bütün dünya milli mesele olacak elbette.   İşte bu dergi sinema işlerine de el atmış ve yapımcıları arasında olduğu filmlerden biri de karşımızdaki “Özgürlük Yolu”. Bu filmin ilkel bir biçimde anti-komünist propaganda yapmasına şaşırmamak lazımdı, şaşırmadık.

YALANCININ FOYASI
Filmin bize gerçekmiş gibi sunduğu öykü aslında uydurukmuş, o da ayrı hikâye. 1956’da Slavomir Rawicz adlı Polonyalı bir subay, “Uzun Yürüyüş” adında bir kitap yazmış ve güya Sibirya’daki Sovyet esir kampından nasıl kaçtığını anlatmış. Kitap çok satmış, yazarını zengin etmiş ama yalancının foyası 50 yıl kadar sonra olsa da ortaya çıkmış sonunda. Meğerse kitabın yazarı birkaç yıl yattıktan sonra serbest bırakılmış. Yani öyle kaçma falan olmamış. Belki ayrılırken “hadi ben kaçayım artık“ demiştir, orasını bilmiyoruz.

NE ROMANS NE REKABET
İşte bu fanteziye göre Sibirya’daki bir esir/mahkum kampından Polonya, Amerika ve Rusya menşeli bir grup mahkum firar eder. Grubun liderliğini Janusz adlı Polonyalı subay yapar. Polonyalı savaş sırasında casusluk yapmıştır galiba. Yapmışsa olsa olsa Naziler için yapmıştır casusluğu. Amerikalı ise kendini MR. Smith diye tanıtan biridir. Neden bu kadar gizemlidir bilinmez. İddiasına göre Büyük Bunalım’dan kaçıp SSCB’ye gelmiştir. Rus, insanlıktan pek az nasibini almış adi bir mahkumdur. İçlerinde Stalin’i seven tek kişi de odur, doğal olarak. Başkaları da vardır aralarında ve hepsi de İngilizce konuşurlar. Bu grup inanılmaz bir yolculuk yaparak Sibirya’dan Hindistan’a kadar yürür. Kimi yolda ölür ama kimi de kurtulur. Bütün bu yolculuk ne inandırıcıdır ne de heyecan verici. Zaten çoğu kahramanı birbirinden ayırt etmekte güçlük çekeriz. Yolculuklarının bir noktasında aralarına Polonyalı firari bir genç kız katılır ama bu erkek grubunda yaprak kıpırdamaz. Ne bir romans filizlenir, ne de bir rekabetin izlerine rastlanır. Kampta çok şap mı yemişlerdir, bilemeyiz. Film insanlık tarihini, “komünizm esaretinden kurtularak özgürleşme” öyküsü olarak özetleyen görüntülerle biter. Bu görüntüler içine özgür dünyanın yani Batı kapitalist sisteminin desteklediği darbeler, yetiştirdiği işkenceciler, sebep olduğu savaşlar ve katliamlar, yarattığı eşitsizlikler, yoksulluk ve çevre felaketlerinin hiçbiri girmez. Komünistler, sosyalizm deneyimini umarım bir gün kendileri adam akıllı ele alırlar, hakkıyla eleştirirler, nasıl kokuştuğunu irdelerler de meydan bu yalancı pehlivanlara kalmaz. Ama komünistlerin böyle işler yapmaya gücü de niyeti de şu anda yok gibi. Özgürlük Yolu’nun tek güzel yanı, manzara fotoğrafları. Peter Weir gibi usta bir yönetmenden beklenmeyecek kadar yavan bir film bu, kısacası.

BİR AYRILIK: Ayrımlar ve ayrılıklar üzerine

TARİH:  2 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: BirgünYılın en iyi filmleri yaz aylarıyla birlikte sökün ediyorlar. Değerli sonbahar ve kış aylarında değil de eskiden ikinci vizyon filmlerin gösterildiği ‘ölü’ sezonda. Sezon canlanmış filan değil, iş yapacak filmler bu dönemde heba edilmiyor, dolayısıyla meydan sanatsal değeri olan filmlere kalıyor. Geçtiğimiz haftalarda da Mike Leigh’nin 2010’da Cannes’da yarışan ama anlaşılmaz biçimde ödüle layık görülmeyen başyapıtı ‘Ömrümüzden Bir Yıl’ vizyona girmişti.  Bu hafta gösterime giren ‘Tanrılar ve İnsanlar’ Cannes’da aynı yıl Büyük Ödül almıştı. ‘Bir Ayrılık’ ise bu yıl Berlin’de en iyi film, en iyi erkek ve en iyi kadın oyuncu ödüllerini alarak büyük bir başarıya imza attı. ‘Tanrılar ve İnsanlar’ın ödülünü abartılı bulurken ‘Bir Ayrılık’ın ödüllerine aynen katılıyoruz. Filmde ayrılık sözcüğü farklı anlamlara geliyor. En ön planda Nadir ile Simin isimlerindeki erkek ve kadının ayrılık süreci var. Buna neden olarak ise Simin’in ülkeden ayrılma isteği bulunuyor (bu haftanın diğer filminde de ülkeyi terk etme/etmeme teması var). Nadir ülkesi İran’da kalıp Alzheimer hastası babasına bakmak zorunda hissediyor kendisini. Simin ise kızının geleceğini kurtarma derdinde. İran’ı bir kız çocuk yetiştirmek için uygun bir ülke olarak görmüyor.

FİLM BOYUNCA PERSPEKTİF DEĞİŞİYOR

Fakat ayrılık kelimesinin içi en çok sınıfsal ayrım konusunda doluyor. Sınıfsal önyargılar, öfkeler, nefretler… hepsi Simin ve Nadir’in ayrılığı sırasında kendisini sahnede buluyor. Simin’in evden ayrılması üzerine Nadir, 10 yaşındaki kızı Termeh ve hasta babasıyla yaşamaya başlıyor. Babasına bakması için Raziye adlı yoksul bir kadınla anlaşıyor. Ama bir gün eve geldiğinde babasını yatağa bağlı, Raziye’yi ise evin dışında buluyor. Raziye eve geldiğinde ise kadını sorumsuz davranışından dolayı suçlayıp itiyor. Ayrıca Raziye’nin para çaldığından da şüpheleniyor. Tipik bir ev sahibi, temizlikçi kadın vakası yani.

Daha sonra Raziye hamile olduğunu ve itmeye bağlı olarak çocuğunu düşürdüğünü iddia edecek ve dava açacaktır. Film boyunca perspektif sürekli değişiyor, kah Raziye’yi sorumsuz ve yalancı biri olarak görüyoruz, kah Nadir’i. Raziye’nin kocası Hocat ise sınıfsal öfkesiyle, maddi sorunları arasında kısılmış kalmış. Bazen onurunu kurtarmak peşinde, bazen para tırtıklamak,  bazense sadece sınıfsal öfkesini kusmak.

İran deyince aklımıza hep rejimin ideolojik niteliği, İslamiliği aklımıza gelir, ekonomik düzenin niteliği tartışılmaz. İran’da keskin sınıfsal ayrımların olduğu kapitalist bir rejimin varlığından kimse söz etmez. O zaten doğal olandır sanki. Yoksulların daha dindar, İslam’a daha bağlı oluşları ise bilinen bir çelişkidir. Rejim hem en çok onları hem de en az onları temsil eder. AKP’nin Türkiye’deki konumu gibi.
‘Bir Ayrılık’ İran’daki sınıfsal ayrıma, hem ideolojik hem de ekonomik açıdan bakıyor, farklılığın bireyler üzerindeki yansımasını çok iyi saptıyor, ne dine dayalı ahlakın ne de seküler ahlakın yanında tavır alıyor. Yönetmen Asghar Farhadi bireysel ahlaki sorunları çözmek zor iş ama bakın bu insanlar ekonomik olarak fena halde kıstırılmışlar, bu konuda bir şeyler yapılabilir der gibi.

Bu yıl Cannes’da izlediğim ve Mahmut Resulof’un ‘Görüşmek Üzere’ adlı filminde de filmin hamile kadın kahramanı ülkesi İran’dan ayrılmaya çalışıyordu. (Resulof bu filmiyle ‘Belirli Bir Bakış’ bölümünde en iyi yönetmen ödülü aldı). İnsanın kendi ülkesinden ümidini kesmesi ne korkunç!  Son seçimlerden sonra Türkiye’de birçok insanın aynı ruh halinde olduğunu düşünüyorum. ‘Bir Ayrılık’ı kaçırmayın. Usta işi bir film.

Forrest Gump yaşıyor!

TARİH:  9 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tom Hanks’in Larry Crowne’la yönetmenliği denemesi, Forrest Gump’a yakışır bir hareket olmuş. Aptalca yani. Ama Gump’ın yaptığı her aptallık nasıl şansı sayesinde başarıya dönüştüyse, Hanks de herhalde bu filmden zararla çıkmaz. Zarar eden, iyi bir film seyretmek isteğiyle sinemaya gidenler olur.

Tom Hanks ‘Forrest Gump’ karakteriyle acaba çok mu özdeşleşti? O filmde saf, hatta aptal bir karakteri canlandırmıştı. Forrest Gump adlı bu karakter adını verdiği filmde biraz şansının, biraz temiz kalpliliğinin, biraz da yeteneklerinin yardımıyla büyük başarılar kazanmıştı. Hanks de oyunculuk kariyerinde büyük başarılar elde etti. Büyük paralar kazandı. Aptal birinin harcı olmayacak şeyler yaptı. Ama ‘Larry Crowne’la yönetmenliği denemesi, Forrest Gump’a yakışır bir hareket olmuş. Aptalca yani. Ama Gump’ın yaptığı her aptallık nasıl şansı sayesinde başarıya dönüştüyse, Hanks de herhalde bu filmden zararla çıkmaz. Zarar eden, iyi bir film seyretmek isteğiyle sinemaya gidenler olur.

HER AMERİKALININ OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ
Hanks’in filmi, sosyal bir  gerçekliği de temel alan bir romantik komedi. Yani son ekonomik kriz ve etkileri filmde görülüyor.  Larry (Hanks), iyi bir Amerikan vatandaşının olması gerektiği gibi biri. Yıllarca vatanına orduda hizmet vermiş. Sonra girdiği işyerinde rekor sayıda ‘ayın çalışanı’ unvanını elde etmiş. Yerde bulduğu çöpleri alıp çöp kutusuna atan, sorumlu, düzgün bir vatandaş Larry. Tek bir kusuru var, o da üniversite okumamış. Bunun bir kusur olduğu kriz zamanında ortaya çıkıyor ve terfi imkânı olmadığı için işten çıkarılıyor. Karısından boşanırken evin yarı hissesini üstüne almak için bankadan kredi almış bulunan Larry, şimdi bu borcunu nasıl ödeyeceğini bilemez bir halde iş aramaya koyuluyor. Bu arada da bir devlet üniversitesinde dersler almaya başlıyor: Ekonomiye giriş ve hitabet sanatı dersleri… Bir lokantada da iş buluyor ardından. Ekonomiye giriş dersiyle bir anda bankaları yere serecek bilgileri ediniveren Larry,  dayanılmaz cazibesiyle de hitabet sanatı dersleri öğretmenini (Julia Roberts) yatağa atacak kıvama getiriyor. Ama Larry iyi bir vatandaşın yapması gerektiği gibi yapıyor ve öğretmeniyle sevişmek için uygun zamanı bekliyor.

ROMANS YERLERDE, OYUNCULUK FELAKET
İşte böyle  bir hikâyesi var Larry Crown’ın. Kısaca finans sisteminin de azimli bir vatandaşın karşısında elinin kolunun bağlandığını görmek içimizi rahatlattı. Filmin sadece sosyal gerçeklik yanı değil sakil olan, bütün romans da yerlerde sürünüyor. Hanks’le Roberts arasında bir kıvılcım, bir elektrik görmüyoruz. Bu aşk da nerden çıktı şimdi oluyor. Oyunculuklar deseniz bir felaket. Bir oyuncunun bu kadar oyunculuktan anlamayan bir yönetmene dönüşmesi de acı bir sürpriz. Şaşırtıcı derecede aptalca bir film ‘Larry Crowne’. Forrest Gump ruhu hakkaten yaşıyormuş dedirtiyor insana.

Bolivya’nın Metin Lokumcu’ları

TARİH:  16 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmde İnka yerlilerinin lideri kazanacağı paraya ya da şöhrete bakan biri değil; o suyuna, kuyusuna ve hatta yağmuruna bile el koyanlardan haklarını geri almayı kafasına koymuş bir devrimci. Bolivya’nın Metin Lokumcusu… Seyredilmesi elzem bir film, özellikle BirGün okurlarının gitmesi şart

“Yağmuru Bile” Bolivya’da 2000 yılındaki su savaşları sırasında geçiyor. İspanyol bir film ekibi, Kristof Kolomb’un (Christopher Columbus) Güney Amerika’ya ayak basışını ve ardından kıtayı sömürgeleştirmesini anlatan bir film çekiyor. Tarihsel gerçeklere uymadığı halde İnka yerlilerini figüran olarak kullanıyor film ekibi çünkü Bolivya’da emek çok ucuz. Filmin yönetmeni Sebastian (Gael Garcia Bernal) çekim serüveninin başlarında oldukça duyarlı davranıyor yerlilere. Filmin yapımcısı Costa (Luis Tosar) ise her kuruşu hesaplayan ve insan hayatına pek de değer vermeyen biri olarak gözüküyor. Filmde yerlilerin lideri Hatuey’i canlandıran Daniel (Juan Carlos Aduviri) ise öfkeli ve gerçek hayatta da lider niteliklerine sahip, güçlü bir karakter. Film içindeki filmde İspanyol fatihler, yerlileri acımasızca sömürür, işkence eder ve öldürürken günümüzde de pek bir şeyin değişmediği ortaya çıkıyor. Sebastian’ın duyarlılığı, figüranlara açlık sınırının üzerinde ücret sağlamazken, özelleştirmenin ardından Bolivya’nın suyuna el koyan çokuluslu şirket, Kolomb’u aratmayacak bir sömürü düzenini polis copu, gazı, kurşunu ve panzerlerinin desteğiyle halka dayatmaya çalışıyor.

İYİ/KÖTÜ SINIRLARI BULANIKLAŞIYOR
Kolomb’un döneminde bazı rahipler yerlilerin haklarını savunuyor. Tıpkı, filmin geçtiği 2000 yılının Bolivya’sında sularının özelleştirilmesine karşı hayatlarını riske atarak mücadele eden yerlilere destek olan film ekibindeki kimi İspanyollar gibi. Ama burada bizi bazı sürprizler bekliyor, film ekibindeki iyilerle kötüler arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor, saf değiştirmeler yaşanıyor. Filmde Hatuey adlı Yerli direnişçiyi canlandıran Daniel su savaşlarında da halka önderlik ediyor.  Daniel polisten dayak yiyor, yüzü gözü şişiyor ve tutuklanıyor. Daniel’i sağ salim aralarında görmek isteyen film ekibi için bu büyük sorunlara yol açıyor. Ama Daniel kazanacağı paraya ya da şöhrete bakan biri değil; o suyuna, kuyusuna ve hatta yağmuruna bilen el koyanlardan haklarını geri almayı kafasına koymuş bir devrimci. Bolivya’nın Metin Lokumcusu…

Iciar Bollain’in (“Gözlerimi De Al”dan biliyoruz) yönettiği filmin senaryosunu Ken Loach’ın filmlerinden tanıdığımız Paul Laverty yazmış ve ABD’li yazar, tarihçi ve aktivist Howard Zinn’e ithaf etmiş. Bazen şematikliğe düşse bile, çok önemli ve güncel bir meseleye çok doğru bir açıdan bakan, iyi oyunculukları ve özellikle sokak savaşı sahnelerindeki başarısıyla hayranlık uyandıran “Yağmuru Bile” seyredilmesi elzem bir film. Özellikle BirGün okurlarının gitmesi şart. Bunu, Hopa’da suyun özelleştirilmesine karşı verdiği mücadelede hayatını yitiren hocamız, yoldaşımız Metin Lokumcu’ya da borçluyuz.

YERİ DOLDURULAMAZ VARLIKLAR
Yazının bu kısmında filmle doğrudan alakası olmayan birkaç şey daha söylemek istiyorum. Her insan biriciktir, her insan “yeri doldurulamaz bir varlıktır”. Ne kadar doğru sözler! Altına imzamı atarım. Belirli bir kişinin “nicelik”ten ibaret olmadığını, biricik olduğunu ifade etmek için o insanı adıyla anmak gerekir. Bu, yeterli değildir elbette ama başlangıç noktasıdır. Ablam, bilindiği gibi 1994’ün 30 Aralık’ında, PKK’nın yerleştirdiği bir bombayla hayatını kaybetmişti. Ustam, meslektaşım ve iş arkadaşım, büyük aydınımız Onat Kutlar da aynı patlamada ağır yaralanmış ve o da nihayetinde hayatını kaybetmişti. Medyada haber, ablam Yasemin Cebenoyan’ın adı bilindiği halde şöyle verilmişti: “Yazar Onat Kutlar, The Marmara Oteli’nin pastanesinde patlayan bomba sonucunda ağır yaralandı. Patlamada bir kadın da hayatını kaybetti.” Bir kadın denilen kişi, benim ablam, annem ve babamın biricik kızları Yasemin’di. “Bir kadın öldü” ibaresi hepimizi çok rahatsız etmiş, Yasemin’e adını ve kimliğini kazandırmak için mücadele etmek zorunda kalmıştık. Yasemin’in kamuoyuna mal olmuş bir kimliği olmaması, onun bir niceliğe indirgenmesine neden olmamalıydı.  Neyse ki çok uğraşmamız gerekmemişti ve Yasemin adıyla ve nitelikleriyle anılmaya başlamıştı. Başta Füsun Akatlı, Filiz Kutlar ve Füruzan olmak üzere birçok aydın annem ve babama destek olmak için ellerinden geleni yaptılar. Ve onlarda oluşan ayrımcılığa uğramışlık duygusunu zaman içinde sildiler. Yasemin’in adının konmamış olmasının açtığı yara yine de uzun süre açık kaldı.

BOLİVYA’YA SELAM, YOLA DEVAM
Bunları yaşamış olduğum için Metin Lokumcu’dan “Hopa’da ölen adam”, ya da sadece “ölen adam” diye söz edildiğini duyduğumda Lokumcu ailesine, sevenlerine ve dostlarına nasıl bir zarar verildiğini sanırım çok iyi anlıyorum, hissediyorum. “Yeri doldurulamaz bir varlığı” bir “niceliğe” indirgeme girişimi bu. Üstelik de teorik çerçeveyi son derece düzgün kuran biri tarafından yapılıyor. Her bir birey “yeri doldurulamaz bir varlıktır” dedikten sonra pratikte bu kadar yanlış davranmak nasıl mümkün oluyor anlamıyorum.

Türkiye’nin su savaşlarında Metin Lokumcu’nun adı ilk anılanlar arasında olacak. Bolivya’ya selam, yola devam!

© 2020 -CuneytCebenoyan.com