Anna’nın bakışı

.

TARİH:  2 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

KÜÇÜK bir kız çocuğu için önemli olan sahip olduğu düzeni korumak, mümkünse daha iyileştirmektir. Tabii, bu sadece 9 yaşındaki kız çocukları için geçerli bir durum değil. Fakat Anna’nın hayatı hiç anlamadığı nedenlerden dolayı büyük değişime uğrar. Anne ve babası önemli kararlar alırlar ve hayatlarını kökünden değiştirirler çünkü. Konformist bir burjuva hayatı sürerlerken, Şili’nin devrimci davasına hizmet eden, kadın haklarını savunan aktivistlere dönüşürler. Bu değişimi,Franco’nun yakın bir akrabalarını öldürmesinden sonra vicdan azabıyla birlikte yaşarlar.

Eski evlerinden, dadılarından ayrılırlar, daha küçük bir eve taşınırlar. Anna çok mutsuzdur ve komünistlerden anneannesinin de doldurmasıyla nefret eder. Anna düşe kalka büyürken, Şili’deki ilerici hükümet Pinoc-het’nin darbesiyle kanlı bir biçimde devrilir. “Fidel’in Yüzünden” hikayesini tamamen küçük bir kızın perspektifinden anlatan sevimli bir film. Ama bu sevimlilik bazen zaafa da dönüşüyor. Yetişkin karakterler son derece yüzeysel kalıyorlar. Ama olsun, “Fidel’in Yüzünden” görülmeye değer bir film.

Bir ayağı çukurda, diğeri Everest’te

TARİH:  2 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

ÖLMEK üzereyken bir peri gelip de “Ömrünün geri kalanında ne yapmak istersin? Dile ve olmuş bil” dese… “Şimdi ya da Asla” böyle bir fikirden yola çıkıyor. İki çok farklı adam, hastanede aynı odada kalıyorlar. İkisi de kanser hastası ve ikisinin de en fazla bir yıl ömrü kalmış. Biri çok zengin, hatta kaldıkları hastane de ona ait. Diğeri Amerika standartlarında orta-alt sınıftan bir araba tamircisi ama yoksul da denemez. Zengin olanı yani Edward (Jack Nicholson) burjuva diktatoryası lafının sağlaması gibi, insan ilişkilerinde son derece sevimsiz bir ceberut. Dilek perisi rolü de bu zorbaya düşüyor çünkü her şeyin kilidini para açıyor sonuçta. Zaten zorbaya zorbalık yapma hakkını veren de parası.

Tamirci olanı yani Carter’ın (Morgan Freeman) bazı dileklerini yazdığı bir kağıt parçası Edward’m eline geçiyor ve Edward bu listeyi geliştirerek geleceklerine yönelik bir plan yapıyor. İkili paraşütle atlıyor, Himalayalar’a gidiyor, arabayla yarışıyor vs.

Dünyaya hükmettiğine inanan ve belki de bu yüzden tanrıya inanmayan diğer burjuvalar gibi (Charlie Wilsonin Savaşı’ndaki Teksaslı zengin kadın ve Kan Dökülecek’teki petrolcü de dinsiz zenginlerden) Edward da bir ateist. Dolayısıyla da yalnız! Evi de metalik renkte. Oysa dindar Carter’ın evi sarı-sıcak ve insan sevgisi dolu! Yani zenginliğin kaynağıyla ilgili bir sorunu yok filmin, zenginin inancını yetersiz buluyor yalnızca. Bir de tanrıya inansa, aslında şeker adam şu Edward.

Bu filmi üstüörtük bir eşcinsel aşk öyküsü olarak da görmek mümkün bir yandan. İki erkeğin ilişkisi öyle noktalardan geçiyor ki, Brokeback’e gönderme yaparak Everest Tepesi diye adlandırılsa da yakışırmış filme. Aslında böyle bakınca son derece sıkıcı bu film biraz ilginçlik kazanıyor ama bir saatten sonra o da fark etmiyor.

Bu derse ihtiyaç yoktu

TARİH:  9 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün


Bu derse ihtiyaç yoktu
SON DERS
iddia ettiği gibi ne kahkahalarla güldürüyor, ne hü-zünlendiriyor. İddiası kendinden menkûl bu film sadece sıkıyor. Ne karakterlerin, ne mizansenlerin ne de olay örgüsünün bir inandırıcılığı var. Diyaloglar da oyunculuklar da olmamış. Politik iddiaları da son derece yanlış ve sevimsiz filmin. 68 kuşağından bir grup militan öğrenci polis baskınından paçayı sıyırıyor. Bunlardan Saffet (Ferhan Şensoy) aşık olduğu kıza onu sevdiğini söyleyemeden ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor. Saffet yurtdışında öğretim üyesi oluyor ve yıllar sonra ülkeye sahte bir kimlikle geri dönüp, bir üniversitede ders vermeye başlıyor. Ne dersi veriyor derseniz… Yanıtlaması zor. Hayat bilgisi dersi desek, üniversitede ne işi var bu dersin diyeceksiniz. Ama öyle, Saffet kafasına göre takılıyor, kalbinizin gittiği yere gidin nevinden ucuz felsefe yapıyor.

Öğrenciler arasında çok çekingen bir delikanlı da var, o da Saffet gibi sevdiğini söyleyemiyor beğendiği kıza. Bu kız polise göre siyasi olmayan çevreci bir grubun üyesi. Bir polis “siyasilerle birlikte çevrecileri tutuklamanın acımasızlık” olduğunu söylüyor. Yönetmen belli ki bugün ’68 kuşağının’ ruhunu çevrecilerin temsil ettiğini düşünüyor. Çevrecilerle kapitalistler uzlaşabilirler de diyor film, finalinde.

POZ KESEN SOLCU GENÇLER
Bu arada siyasi gençleri de görüyoruz. Ama sadece biçime takılmış, ki onlardan hakikaten çok vardır, bir küçük grup temsil ediyor onları. Solcu gençler sadece poz kesiyorlar, yani çevreciler veya apolitik diğerleri gibi şirinlik muskası değiller. Düzene uyum sağlamış, zengin olmuş, emniyet müdürlerini arayıp operasyon talep edebilen eski 68’liler de nihayetinde iyi insanlar. ‘Son Ders’te Saffet “kimsenin kendinden alacak derse ihtiyacı olmadığını” söyleyip duruyordu ama aslında hayat dersleri veriyordu. Bu film de öyle, hayat dersi veriyor ama kendisinin o derse ihtiyacı var.

Charlie pis komünistlere karşı

TARİH:  9 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Charlie Wilson’in Savaşı bize Amerikan’ın dış politikasının 8o’lerde nasıl işlediği üzerine fantastik bir resim sunuyor. Bu resimde entelektüel çabalara hiç yer yok. Hani şu meşhur think-tank’lerden, sağ politikalar üreten akademisyen taifesinden, büyük petrol ve silah şirketlerinin CEO’larından filan eser yok. Onu bırakın CIA ve dışişleri bakanlığı filan da bir şey yapmıyor bu dönemde.

Dönem dediğimiz de Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a girdiği, Taliban’la ya da o dönemki adıyla mücahitlerle çatıştığı dönem. Peki ne var? Birkaç birey var alışageldiğimiz gibi: Teksaslı zengin bir kaltak (Julia Roberts), onun erkek versiyonu play-boy-senatör Charlie Wilson (Tom Hanks) ve Yunan asıllı olduğu için yükselemeyen bir fırlama Central Intelligence Agency (CIA) elemanı (Philip Seymour Hoffman).

İşte bu pek de kahraman olmayan ama sapına kadar Amerikalı yani liberal, yani laik, yani prag-matik olan 3 birey (bir de raportör var) işi bitiriyor: Taliban’a silah yardımı yapılmasını sağlıyorlar; Taliban da Sovyetler Birliği’ni Afganistan’dan çıkarıyor. Ve hatta nihayetinde bu yenilgi sosyalizmin çöküşüne kadar gidiyor.

Ama gel gör ki iş kurumlara kalınca yine tıkanıyor. Yani okul inşasında kullanılacak 1 milyon dolar gibi küçük paralar Afganistan’dan esirgenince, gericilik ülkeye egemen oluyor. Bu da nereye varıyor: 11Eylül’e. Yaa, gördün mü bak, bir okul yapsan iş bitecekmiş. Filistin sorunu ve ABD’nin burada üstlendiği rol filan mesela hiç önemli değilmiş.

‘MÜSLÜMAN EŞİTTİR TERÖRİST’ DENKLEMİ
Bu basitin basiti tarih yorumunu kim yutar bilmem ama bu bakışın ciddi bir propaganda malzemesi içerdiği açık. Film hiç de gerekli olmayan bir sahneyle başlıyor. Nefis, yıldızlarla dolu bir çöl akşamında, bir Müslüman’ın dua eden siluetini görüyoruz. Çok romantik, büyüleyici bir manzara, dindar olmayanlar için bile. Sonra siluet doğruluyor ve elindeki roketatarı seyirciye doğrultup ateşliyor. Müslüman eşittir terörist denklemini seyircinin kafasına daha başka nasıl kakarsınız?

Film zaten her şeyi bireysel çabalara indirgiyor, bir sistemden ve Amerika’nın Ortadoğu’daki çıkarlarından filan hiç söz etmiyor. Amerika’nın tek derdi sanki kötülük timsali Ruslarla. Ruslar da o kadar kaba bir şekilde kötü çiziliyor ki artık bir şey söylemek güç.

ALLAHSIZ KOMÜNİSTLERİN ÖLÜMÜ
Rus pilotlar, kadınlar üzerine sohbet ederken (seks Amerikalıların ağzına yakışıyor bir tek, Rusların ağzında pis kaçıyor) sokaktaki halkı mermi yağmuruna tutuyor. Sonra aynı Rus helikopterlerinin coşkulu bir müzik eşliğinde avlanışını izliyoruz. Allahsız komünistleri ölürken görmenin çok güzel bir şey olduğunu düşünmüş olmalı yönetmen. Güzel değil, söyleyelim.

Allahsız demişken, Teksaslı zengin hatunun da sadece görüntüde dindar olduğunu belirtelim. Peki bu hanım niye Afganistan’la bu kadar ilgili, çıkarı ne? Bilmiyoruz ama Amerika’da dünya halinden tek anlayan insan nedense o. Teksaslı ve zengin oluşu, derdinin petrol olduğunu akla getiriyor ama başkacana bir ipucu yok.

APTAL BİR FİLMLE KARŞI KARŞIYAYIZ
Filmde Ziya ül-Hak ve generalleri, mücahitler falan da görünüyorlar tam bir oryantalist bakış açısıyla. Amerikanın mücahitlere yardım çabalarının ardında savaştan kaçan Afgan mültecilere duyulan acıma duygusunun da bulunduğu iddiası ise gülünç. Irak’tan kaçan milyonlarca insana niye aynı sorumlulukla yaklaşmıyor ABD?

Bu filmin bugün yapılma nedeni şu olabilir bir tek: Taliban’ı ABD yarattı iddialarına “ama biz o sırada iyi bir şey yapıyorduk” diye yanıt vermek. Sonuç olarak kaba saba bir şekilde İslam ve komünizm aleyhtarlığı yapan, Amerika’nın Ortadoğu politikasına en suya sabuna dokunmayan eleştiriyi getirmekle yetinen ve liberal değerlere saygı duruşunda bulunan aptal bir filmle karşı karşıya-yız. Mike Nichols’m ‘Daha Yaklaş’ı (Closer) da yüzeyseldi ama cilasıyla çoğu izleyiciyi tavlamıştı. Bu kez çekirge umarım sıçrayamayacak.

Yumurta, yeniden

TARİH:  23 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yumurta, yeniden
GEÇENDE
berberde oturmuş, gözlerim kapalı tıraş edilirken, “Yumurta” filmindeki tıraş sahnesi aklıma geldi. Filmin kahramanı, tıraş olurken ana kucağınday-mış gibi uykuya dalıyordu. Ben de kendimi aynı bırakmışlık, teslim olmuşluk içinde hissediyordum, tıraş olurken. Sanki beni seven biri saçlarımı okşuyordu, çocukluğumda olduğu gibi. Kendimi berberin ellerine teslim ettim, diye düşünürken, teslim kelimesinin İslam’la aynı kökten geldiğini düşündüm. Ve birden Yumurta’nın Müslüman olmayı, teslim olmak üzerinden anlat tığını fark ettim. Filmin kahramanı tam an lamıyla teslim oluyordu. Kasabadan ayrıl maya çabalıyor ama sanki görünür, görün mez bir sürü şey onun gitmesini engelli yordu. 0 da en sonunda direnmeyi bırakı yor ve teslim yani Müslüman oluyordu. Bu aydınlanma anını kayda geçmek istedim. Daha önce bunu yazan oldu mu diye merak da etmeye başladım.

Barbarların gönüllü ‘sürgün’den dönüşü

TARİH:  23 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sürgün Barbar Film geri döndü! Her zaman belli bir standartın üzerinde film getirmeye çalışan Barbar Film uzun zamandır sessizdi. Barbar filmin sessizliği küçük film ithalatçılarının kaderi konusunda da karamsarlığa neden oluyordu. Ama bu hafta uzun zamandan beri ilk kez Barbar Film’in getirdiği bir filmi, ‘Sürgün’ü sinemalarımızda izleyeceğiz. ‘Sürgün’ün yönetmeni Andrei Zvyagintsev ‘Dönüş’ adlı ilk filmiyle Venedik’te Altın Aslan kazanmıştı. İkinci filmi olan ‘Sürgün’ ise, Cannes Festivali’nde Konstantin Lavronenko’ya En İyi Erkek Oyuncu Ödü-lü’nü kazandırdı. ‘Dönüş’ müthiş bir atmosfer filmiydi. Dinsel imgelerle doluydu ama kartlarını yine de çok açık etmiyordu. Baba ve oğulları arasında gerilimli ilişki de baba neyi simgeliyordu? Devleti mi, İsa’yı mı? Film gösterdiklerinden çok göstermedikleriyle akıllarda yer etti. Sonuçta belki ‘Dönüş’ten sadece bazı fotoğraflar akıllarda kaldı.

Zvyagintsev’in ikinci filmi o kadar gizemli değil. Yine dinsel temalar mevcut ama o kadar belirgin değil. Biraz Habil ile Kabil, biraz Cennetten kovulma öyküsü belki… Fakat bu kez hikâye hem daha net hem de daha az inandırıcı. Saroyan’ın bir öyküsünden yola çıkılarak yazılmış filmin senaryosu. Bu arada William Saroyan bir anlamda bizden biri, kendisi Amerika’da doğmuş ama ailesi 1905’te Bitlis’ten Amerika’ya göç etmiş.

Film kentten kırsal bir bölgeye göç eden bir aileyi anlatıyor. Adam duygularını belli etmeyen, katı biri. Kadın ise bu durumdan bunalmış, fena halde ilgiye muhtaç. Adamın iki erkek kardeşi var. Biri gayrı meşru işler yapıyor, bir tür mafya elemanı. Diğeri hakkında çok az şey biliyoruz. Abisinin karısıyla bir yakınlığı olduğu dışında hiçbir şey bilmiyoruz hatta.

Birgün kadın kocasına hamile olduğunu söylüyor. Hatta çocuk senden değil de diyor. Sonrası trajik ve anlatmasam daha iyi. Ama kadının yürüttüğü akıl ya da davranış tarzı pek anlaşılır gelmedi bana. Hele günümüz gerçekliğine hiç uymuyor. Kadının çok ciddi psikolojik sorunları olmalı. Sadece kocasının soğuk davranışlarına tepki gösteren, romantik bir kadın olarak gösterilmesi açıkçası beni tatmin etmedi. Ama Zvyagintsev yine çok güzel görünen bir film çekmiş. Oyuncular da oldukça karizmatik tipler doğrusu. Seyrettiğimizde çok beğeniriz ya da hiç beğenmeyiz ama görmesek içimizde kalacak olan filmler getiren Barbar Film’e tekrar hoş geldin diyoruz.

Mavi ışık saçanlar(*)

TARİH:  27 Eylül 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

CanneslIca’da blue-ray’li bir gece: Bazı meslektaşlarımız Cannes’da kırmızı halı maceraları yaşarken, benim de içinde bulunduğum bir grup eleştirmen çarşamba akşamı Kanlıca önlerinden tekneyle süzülüp geçiyordu. Kıyıda ne halı ne de kilim serilmişti bizim için; biz de teknede kalmayı yeğledik. DVD şirketi Tiglon blue-ray disc adlı high-definition teknolojisini tanıtmak için düzenlemişti zaten bu geziyi ve teknede yapılacak işimiz vardı. Blue-ray disc’ten film seyredince teknolojinin gittiği yönün, “film sinemada seyredilir” sözünü yanlışlar nitelikte olduğunu gördüm. Uzun zamandır, sinemalarımızda kusursuz bir film gösterimine şahit olmadım desem, çok da abartılı olmaz. En iyisinde bile, netlik ayarı altyazıya göre yapıldığından mıdır nedir, yakın planlar netken, genel planlar son derece bulanık kalıyor. Blue-ray’i görmesem, netlik nedir bilmiyorum, bozuk görüyorum filan diyeceğim. Blue-ray neredeyse gerçeküstü denebilecek kadar büyük bir netlik sağlamış. Fakat blue-ray disc fiyatları o kadar pahalı ki, şu an sadece zenginlere hitap edebilir. Bir film 50 YTL civarında! Asgari ücret ne kadardı? Yaşınıza göre net 430 ile 500 YTL arasında. Kültür sadece ayrıcalıklı bir kesimin hizmetinde. Cannes yerine, Kanlıca’ya gitmek insana böyle servet düşmanı şeyler yazdırıyor işte!

(*) 1973 tarihli ‘Electra Glide in Blue’ adlı film ülkede bu adla oynamıştı. ‘Blue ray’ de ‘mavi ışık’ demek.

Dünyada tek başına

TARİH:  27 Eylül 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şu festivaller olmasa ne yapacağız? Son haftalarda ‘İşte Özgür Dünya’ ve ‘Tatil Kitabı’ gibi çok iyi iki film vizyona girdi gerçi ama koca bir yaz neredeyse boşa geçti! Bu hafta ciddiye alınmayacak ve iz bırakmayacak olmalarına karşın yine de kimi özellikleriyle kalburüstü sayılabilecek iki film var: ‘Vol.i’ ile ‘Hellboy II: Altın Ordu’. ‘Vol.i’nin sorunu fazla sanatsal olmaya çalışması. İlk yarım saati diyalogsuz geçen bir filme çocukların bayılacağını sanmıyorum. Nitekim kızım bayılmadı. Gerçi ilk defa altyazılı bir film izliyordu ama ‘Vol.i’nin zaten sessiz film olmaya özenen bir hali var. ‘Vol.i’ yüzyıllar sonrasında geçiyor. Tek bir şirket dünyayı ele geçirmiş ve yaşanmayacak hale getirmiş. Çevre kirliliği ölümcül boyutlara ulaşmış. Bunun üzerine insanlar uzay gemisine bindirilip, uzayın karanlığına yol almışlar. Geride tek canlı hamamböceği kalmış. Bir de temizlikçi robot yani Vol.i. Derken birgün Vol.i bir canlı bitkiye rastlar. Aynı sıralarda, uzay gemisinden araştırmacı bir robot dünyanın yaşanılır olup olmadığını kontrole gelmiştir. Ama nedense canlı olabilecek her şeye ateş etmektedir. Vol.i bu vahşi, kız robota aşık olur. Ve olaylar gelişir deyip, gerisini filme bırakalım. ‘Vol.i’ küçükler için zor takip edilir bir anlatıma sahip. Yetişkinler içinse fazla çocuksu bir öykü anlatıyor. Yine de iyi iş yaptı ve çok iyi eleştiriler aldı. Demek ki bir büyüsü var, bana nüfuz etmeyen.

Vol. I

Orijinal Adı: Wall•E Yönetmen: Andrew Stanton Oyuncular: Ben Burtt, Elissa Knight, Jeff Garlin, Fred Willard Türü: Animasyon Ülke: ABD

Cehennemden gelen kahraman

TARİH:  27 Eylül 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Hellboy’ için uzun uzadıya yazmak çok manalı değil. Hoş ama boş bir film. Eğlendiriyor, aksamıyor, iyi oynanmış vs. vs. Bittikten sonra da akılda bir şey kalmıyor. Babasına isyan eden bir oğul, onunla çelişen kız kardeşi, insanları yok etmeye kararlı bir ordu, tabii ki insanlığı kurtaracak olan süper kahramanlarımız Hellboy, Abe Sapiens ve ateş kız Liz maceradan maceraya koşuyor. Filmin devlet karşı bir mesajı da var alttan alta ki takdir ediyoruz elbette. Fakat Abe Sapiens”i dizinin ilk ayağındaki hali ve tavrından dolayı gay sanmıştık. Meğerse o da ‘üreyenler’denmiş. İlk gay süper kahramanına kavuştuğunu sanan gaylere bu haberi vermekten üzgünüm. Hatta aşkı için ‘dünyayı yakmaya’ hazır cinsten romantik bir heteroseksüel erkekmiş Abe.

Hellboy II: Altın Ordu

Orijinal Adı: Hellboy II: The Golden Army Yönetmen: Guillermo del Toro Oyuncular: Ron Perlman, Selma Blair, Doug Jones, James Dodd, John Alexander, Luke Goss, Thomas Kretschmann, Anna Walton Türü: Aksiyon, Dram, Macera, Fantastik, Korku Ülke: ABD

Metro kasabı

TARİH:  11 Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

O kadar kanlı ve karanlık olmasına rağmen ‘Dehşet Treni’ sonuçta uzun bir reklam filmi seyretmiş duygusu veriyor insana. Kamera açıları, görüntülerin sterilliği (kanlı olsalar bile) en çok reklam filmlerine benziyor. Konu da sonuçta hiçbir yere oturmuyor. Meğer yeraltında yaşayan canavarlar varmış da dünyanın düzeninin sağlanması için bunların beslenmesi gerekiyormuş ve birileri bu işi yaparmış. Bunun nasıl bir metafor olduğu üzerine kafa patlatıp, anlamlı bir sonuca varmak mümkün isterseniz ama niye isteyesiniz ki?

Dehşet Treni

Orijinal Adı: The Midnight Meat Train Yönetmen: Ryuhei Kitamura Oyuncular: Bradley Cooper, Leslie Bibb, Brooke Shields, Vinnie Jones, Roger Bart, Tony Curran Türü: Gerilim Ülke: ABD

© 2020 -CuneytCebenoyan.com