Yuvarlanan taş yosun tutmaz

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yuvarlanan taş yosun tutmaz

Shine a Light Beacon Tiyatrosu’nda Rolling Stones’un Clinton Vakfı yararına verdiği bir konserin filmi ağırlıkla. Arada yönetmen Scorsese’nin film öncesi grubun çalacağı parçaların listesini umutsuzca alma çabaları ya da grupla zaman içinde yapılmış röportajlar da var. Her geçen gün daha da sevimsizleşen Hillary Clinton ve eşi de görünen kişilikler arasında.

Fakat yine de ‘Shine a Light’ın basit bir konser filmi olmadığını düşünüyorum. Aklıma gelen en yakın örnek sanırım çok az kişinin İf İstanbul’da gösterildiğinde izlediği ‘Zidane: Bir 20. Yüzyıl Portesi’ filmi. Söz konusu filmde Zinedine Zidane bir maç boyunca çeşitli kameralar tarafından izleniyordu. ‘Shine a Light’ böyle yapmıyor ama buna yakın bir şey yapıyor. Kamera grup elemanlarından kime yaklaşıyordu onun sesini amplife edilmiş şekilde duyuyoruz. Yani onun sesi ön plana çıkıyor. Bu da bir grubun birlikte verdiği konserin toplam duygusundan çok birlikte iş yapan ama birbirlerinin içinde erimiş değil, yan yana işini yapan insanlar duygusunu veriyor. Tabii ki en ön planda Mick Jagger var. Adam 62 yaşında ama 26 yaşındaki halinden farksız sahnede. Keçi gibi zıplıyor, hopluyor ve şarkısını söylüyor. Yüzü dışında vücudu hiç yaşlanmamış sanki. Gitarist Keith Richards ise yaşlı bir kadına benziyor sürmeli gözleri ve takıp takıştırdıklarıyla. Semiha Berksoy’un yaşlı haline benzeyecek, biraz daha abartsa makyajı. Seyirciler ise belli ki New York’un seçkinlerinden oluşuyor ve ön planda grubun yaşıtları değil çoğunlukla fıstık gibi kızlar bulunuyor. Acaba ön sıralarda 60’ını aşmış kadınlar ve erkekler olsaydı nasıl olurdu? Mick ve Keith aynı performansı sergileyebilirler miydi? Keith “merhaba mavili fıstık” diye kime laf atacaktı o zaman?

Konserin konukları da var: White Stripes’tan Jack White, Christina Aguillera bunlar arasında. Bir de blues’un aslını temsilen Buddy Guy. Keith Richards’ın sahneyi terk eden Buddy Guy’a gitarını hediye etmesi, nedense hoş bir saygı jestinden çok, tatsız bir lütuf duygusu veriyor (bana en azından). Ustalar çıraklara gitarını verir, tersi değil.

Mick’le Christina sevişme provalarını sahnede gerçekleştiriyorlar. Jack White kendisine yakışan bir performans sergiliyor.

Rolling Stones büyük bir gösteri topluluğu, büyük bir sirk. Ali Sami Yen’deki konserlerinde de böyle düşünmüştüm. Şarkılarını çok sevmeme rağmen sıkılmıştım konserde. Beacon Tiyatrosu çok daha küçük olmasına rağmen yine samimi bir konser duygusundan çok, o sirk duygusu ağır basıyor. Benim sirk yaşım geçti ama Mick’in geçmiyor. Filmde 60’lı yıllarda yapılmış bir röportajda daha iki yıllık bir sahne geçmişi olan Mick’e gazeteci (o dönemin gazetecileri çok salak) soruyor: “Daha kaç yıl müzik yapacağınızı düşünüyorsunuz?” Mick: “En az bir yıl daha idare edecek materyalimiz var”. O günlerdeki naif Mick’i görme şansımız olmadığına göre bununla idare etmekten mutlu olmaya çalışacağız.

Shine a Light Yönetmen: Martin Scorsese, Oyuncular: Mick Jagger, Keith Richards, Charlie Watts Türü: Belgesel, Müzikal Süre: 122 dakika

Sinema Adana’da solundan kalktı

TARİH:  14 Haziran 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Adana Film Festivali’nin zamanın akışına direnen bir ruhu var. Geçtiğimiz yıl ‘Yılmaz Güney Ödülü’ kel alaka ‘İlk Aşk’a verilmiş olsa da orada öyle duruyor ve Güney’in devrimci ruhu festivali etkilemeye devam ediyor. Ödül töreninde en büyük alkışı festivalde bu ruhu en iyi temsil eden filmlerden birinin sahibi Cem Öztüfekçi boşuna almıyordu. ‘Ayak Altında’ adlı kısa metrajlı filmine verilen ödülü alırken Öztüfekçi “Bu filmi işçilerle birlikte yaptık “diyor ve ödülünü “1 Mayıs bayramını kutlayamayan işçiler”e ithaf ediyordu. ‘Made in Europe’la Yılmaz Güney Ödülü’nü alan İnan Temelkuran da Yılmaz Güney’in filmlerinden ne kadar etkilendiğini söylediğinde büyük alkış aldı. Zaten festivalin büyük ödülü de bir devrimcinin son günlerini anlatan ‘Sonbahar’a gitti. ‘Sonbahar’, (‘Babam ve Oğlum’u da hatırlatan bir şekilde) hapiste ve ‘hayata dönüş operasyonunda’ sağlığını yitiren, çıktığında çevresiyle iletişim kurmakta zorluk çeken bir solcunun öyküsünü duyarlı bir dille, ağdalılığa düşmeden ve etkileyici bir görsel dille anlatmayı başarıyordu. Yönetmen Özcan Alper bir ilk film için çok başarılı bir filme imza atmıştı.

Sinemamızda ender rastlanan işçi filmlerinden bir örneği ise geç bir şekilde Adana’da izleme fırsatı buldum. ‘Hazan Mevsimi’ni basın gösteriminde izleyememiştim. Genelde beğenilmeyen, geçen sene Antalya’ya kabul edilmeyen bu filmi, doğrusu ben beğendim. Hatta kimi sahnelerini çok etkileyici buldum. Mehmet Eryılmaz’ın umudunun kırılmamasını ve yeni filmlerle karşımıza çıkmasını umuyorum.

Bütün bunlardan çıkan sonuç: Sinemamızda ümit var! Neoliberal dalga her şeyi silip süpürmüş değil ve canlı bir sol damar atmaya devam ediyor.

Bak, yeşil yeşil!

TARİH:  14 Haziran 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Artık ‘blockbuster’ (‘gişe canavarı’ diye tercüme edelim) tabir edilen filmler İngilizce adlarıyla oynuyor. Transformers’tan sonra sırada ‘The Incredible Hulk’ var. ‘Incredible’ inanılmaz demek, ‘Hulk’ özel isim gibi kullanılsa da onun da anlamı ‘irikıyım’ gibi bir şey.

Yaz sezonu, film eleştirmeninin kâbusu artık. Her yıl benzer çizgi film uyarlamaları, vasat Avrupa filmleri sinemaları dolduruyor, bizler de benzer şeyler yazıyoruz. ‘The Incredible Hulk’ askeri amaçlarının bilicinde olmadığı bir deneye maruz kalan bir bilim insanının hikâyesi. Bruce Banner (Edward Norton) bu deney sonrasında öfkeli yeşil bir deve dönüşüyor. Hulk oluyor yani. Ve kaçıp başına gelen bu beladan kurtulmaya çalışıyor. Ama Hulk olarak değil Bruce olarak çünkü yeniden normale dönüyor. Hulk’laşması kızdığı zaman gerçekleşiyor. Peki ilk deneyde neden hemen deve dönüşmüştü? Aman neyse…

Deneyin amacı gayet militarist; insandan bir silah yaratmayı hedefliyor. Bruce Banner ise silah olmak istemiyor. Gayet hoş bir başlangıç ama heyhat, hayat Bruce’a elbette silah olması gerektiğini öğretecek ve askerlerle uzlaşmasını sağlayacaktır. Yoksa bu filmler Pentagon’un yardımı alınmadan zor yapılır. Bu filmler derken Hulk’ın yakın akrabası ‘Iron Man’i kastediyorum. O film için Pentagon askeri üslerini Hollywood’un emrine vermişti. Burada da yardımlarını esirgememiş gibi görünüyor. Üstelik filmin devamında Iron Man’le Hulk’ın buluşacağı ve orduyla birlikte bir ekip oluşturacakları müjdesini alıyoruz.

KÖTÜLÜĞÜN KÖKÜ KOMÜNİZM

‘Incredible Hulk’ta kötü adam rolü, Tim Roth’un canlandırdığı ve Rus asıllılığı vurgulanan bir askere düşüyor. Kötü adamın kökü komünizmde yani. Kahramanın sevgilisini Liv Tyler canlandırıyor, konu mankeni şeklinde bir rolde. Bir de hem Hulk’ın hem de Hulk’ın sevgilisinin babası rolünde William Hurt var. Hurt, Liv’in filmde biyolojik babası, Hulk’ın ise Dr. Frankenstein olarak babası rolünde. Yani onu deney sonucunda deve dönüştüren kişi. Bu durumda iki sevgili bir anlamda kardeş oluyorlar ve aşklarını engelleyen babalarına karşı mücadele ediyorlar.

Hulk’la sevgilisinin ilişkisi bir sürü başka filmi, hikâyeyi çağrıştırıyor. King Kong, Güzel ve Canavar, Frankeştayn, Doktor Jekyll Mr. Hyde vs, vs. Ama seyircinin ruhuna değmeyi başaramıyor bu aşk hikâyesi. Sonuçta bir bilgisayar oyunu seyretmiş kadar tatmin oluyoruz filmden.

The Incredible Hulk Yönetmen: Louis Leterrier Oyuncular: Edward Norton, Liv Tyler, Tim Roth, Tim Blake Nelson, Ty Burrell, William Hurt, Greg Bryk Türü: Aksiyon, Fantastik Ülke: ABD Süre: 114 dakika

“BEN NASIL KURTULUR?”

TARİH:  26 Temmuz 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ben X’in kahramanı Ben çok ciddi sosyalleşememe sorunları yaşayan bir lise öğrencisi. Ben’in bu durumuna bir doktor ‘Asperger’ sendromu teşhisi koyuyor. Anlaşıldığı kadarıyla bu bir tür hafif otizm. Ben’in tek sosyalleştiği alan bilgisayar. Orada oynadığı savaş oyununda bir kızla ilişkiye geçiyor, sanal olarak. Ama okulda durumu berbat. Biri hariç bütün sınıf arkadaşları, Ben’in durumuyla alay ediyor, onu küçük düşürüyor. Okul öğrencileri adeta birer şeytan, okul da cehennem. Film Ben’in intiharın eşiğine gelişini anlatıyor bu süreç içinde.

AB’NİN MERKEZİNDEKİ CANAVARLIK

Filmin zaafı sınıf öğrencilerinin psikolojisiyle hiç ilgilenmemesi. Bu canavarlıklarının nedeni ne, nasıl bu kadar ‘uygar’ bir ülke (AB’nin merkezi Belçika’da geçiyor film) böylesine bir vahşet üretiyor? Bunlar filmin konusuna girmiyor. O zaman da, ‘zayıfları’ ezmeyin nevinden bir ahlak mesajı vermekle yetinmiş oluyor.

Korku sineması ve Ortodox liberaller

TARİH:  26 Temmuz 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

KORKU SİNEMASI VE ORTODOX LİBERALLER

Ortodox liberal kavramı Haluk Şahin’e ait. Ben de kendi alanımdan kavrama katkıda bulunmaya çalışacağım.

Bir ortodox liberalin aslında kurt adam olduğunu nasıl anlarsınız?

Ortodox liberale ‘emperyalizm’ deyin. Dişlerinin uzadığını ve tırnaklarının çıktığını göreceksiniz. ‘Ulusal çıkar’ gibi bir kavram kullandığınızda dönüşüm tamamlanacak ve kılları da uzayacaktır. Şimdi size “ya bizdensin ya da düşmansın, ortak bir noktamız yok” diye saldıracaktır. Hazırlıklı olun.

Bir Ortodox liberalin vampir olduğunu nasıl anlarsınız?

Ülkenizin ekonomik veya siyasal krize girmesini, büyük bir doğal felakete (deprem, tsunami, fırtına) uğramasını ya da borç batağına sürüklenmesini bekleyin. Liberal derhal harekete geçecek “sat, sat, sat, özelleştir, özelleştir, özelleştir, altyapıya, sağlığa ve eğitime para harcama!” diye bağırmaya başlayacaktır. Kanınızı son damlasına kadar emdikten yani varınıza yoğunuza el koyduktan sonra, ‘yeşil bölge’ tabir edilen kalın duvarlar arkasındaki sığınağına çekilecektir.

BELGESEL: ‘SON KUMSAL’IMIZI KORUYALIM!

TARİH:  26 Temmuz 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaşadığınız şehrin sahilinden denize girebilmek ne kadar büyük bir nimet olmalı. Mesela Boğaz doğal bir sahil şeridine sahip olsa, istediğimiz zaman plajlara gidip oradan denize girebilsek, ne şahane olurdu. İstanbul bu şansı kaybedeli çok zaman oldu. Ben yine de bir kısmına yetiştim, Tarabya’dan, Kilyos’tan, Fenerbahçe’den, Suadiye’den denize girdim. Uzun zamandır denize girmek deyince aklıma İstanbul gelmiyor. Hâlâ bu olanak kısıtlı olarak var olsa da.

Doğu Karadeniz insanı bu şansa büyük ölçüde sahipti. Yani kıyıda eğlenebiliyor, balık tutuyor, top oynuyor, sahil kahvelerinde yorgunluk gideriyor, sosyalleşiyor ve denize girebiliyordu. Ta ki Karadeniz Otoyolu inşa edilene dek. Doğu Karadeniz kıyılarını doldurup, oradan bir otoyol geçirdiler bildiğiniz gibi. Artık zaten sosyal hayat konusunda son derece yoksul olan kıyı kasabalarının ve şehrinin temel rekreasyon olanağı yok olmuş durumda. Çocuklar denize giremiyor, top oynayamıyor, sosyalleşemiyorlar. Daha da korkuncu otoyolu aşıp, kalan küçücük kıyı parçalarından denize girmeye çalışırken araba altlarında kalıyorlar. Kâzım Koyuncu’nun bir albümüne isim olarak koyduğu ‘viya’yı yapamıyorlar. ‘Viya’ bir tür aletsiz surf demek, dalgalara kendini bırakıp onla birlikte kaymak demekmiş, Ümit Kıvanç’ın ‘Şarkılarla Geçtim Aranızdan’ adlı nefis belgeselinden öğrendiğimize göre.

İşin bir de doğa kısmı var. Kıyılar deniz yaşamının en canlı olduğu yerler. Balıklar, yengeçler, aklınıza ne gelirse buralarda yumurtlar, buralarda beslenir. Sahiller binlerce yılda oluşuyor. Doğal bir sahili yok etmek oradaki deniz hayatını da yok etmektir. Yaşamayan, kıyısına kayığınızı çekemediğiniz, içinde yüzemediğiniz bir deniziniz olsa ne olur, olmasa ne?

HİZMETTE SINIR YOKTUR!
İşte bir başka belgesel, Rüya Köksal ve Aydın Kudu’nun birlikte hazırladıkları ‘Son Kumsal’ Doğu Karadeniz’in otoyol inşaatıyla neler kaybettiğini anlatıyor. Seyrederken içiniz acıyor ve 2000’lerde bu kadar cahilce, insanlık ve doğa düşmanı bir proje nasıl gerçekleştirilir diye düşünüyorsunuz. Ama aslında tam da bu zamanda böyle şeylerin gerçekleştirilebileceğini, biraz neo-liberal ekonomi politikalarına baktığınızda fark ediyorsunuz. Mühim olan, özel sektöre devlet eliyle kâr olanakları yaratmaksa, hizmette sınır yoktur. Yine de aynı mantık içinde bile bu projenin akıl alır yanı yok. Çünkü kâr etmekse amaç aynı şey turizmle de sağlanabilirdi. Turizm de kirletecek ve doğal dokuya zarar verecekti muhakkak ama bu kadar değil.

SALDIRIYA DİRENMELİ
‘Son Kumsal’ı yapan Kudu ve Köksal filmi çekmekle yetinmediler ama. Doğuyu kaybettik bari Batı Karadeniz’i de kaybetmeyelim diye kendi olanaklarıyla yola koyuldular. Amaçları filmlerini Batı Karadeniz kasabalarında gösterip neyin tehlikede olduğunu insanlara göstermekti. Projeksiyon makinesi ve ses düzeni satın alıp filmlerini çeşitli yerlerde gösterdiler. Ta ki İnebolu’ya kadar. İnebolu Belediye Başkanı AKP’li İdris Güleç filmin gösterimini durdurtup, Kudu ve Köksal’ı kasabadan kovdu. Sadece kovmakla kalmamış Kudu’nun iddiasına göre filmin sadece 7 dakikasını izleyen başkan şunları da söylemişti: “Senin şimdi kırarım ağzını burnunu dağıtırım. Sen beni ne sanıyorsun… Defolun gidin buradan…” (Radikal Gazetesi, 24 Temmuz 2008). Güleç’in iddiasına göre film Başbakan Erdoğan’a hakaret ediyormuş. ‘Son Kumsal’ı Documentarist’te seyrettim. Son derece başarılı bir belgeseldi ve içinde kesinlikle hakaret yoktu; ne Erdoğan’a ne de başka bir kimseye. Sinema Yazarları Derneği olarak filmi yılın en iyi belgesel adayları arasına aldık. En iyi film seçilme şansının oldukça yüksek olduğunu düşünüyorum. İşte 7 dakikada yasaklanan film, böyle bir film. İnebolu’dan korku içinde ayrılan Kudu ve Köksal gittikleri Abana’da da kaymakamın yasağıyla karşılaştılar ve filmlerini orada da gösteremediler. Şimdi Sinop’talar. Bir yandan Gerze’de sürmekte olan otoyol çalışmasını görüntülüyorlar, bir yandan da orada çok daha güçlü olan sivil toplum örgütleri yardımıyla filmlerini gösteriyorlar. Gerze’yi balina Aydın’ın favori kıyıları olarak bir zamanlar çok duyardık. Şimdi keşke otoyolun durduğu yer olarak yeniden gündemimize otursa.

Yorumsuz gösterilen çarpıcı görüntülerden biri de Karadeniz kasabalarına dikilen plastik palmiye ağaçlarıydı. Hani Boğaz Köprüsü’nün ışıklandırılması nasıl bir zevke işaret ediyorsa, bu palmiye ağaçları da öyle bir zevke işaret ediyor. Bu yapay ağaçları dikenlerden, doğaya sahip çıkmalarını bekleyemiz. Bunun için herkes elinden geldiğince Aydın Kudu ve Rüya Köksal’a destek olmalı, Karadeniz otoyolunu durdurmak için elinden ne geliyorsa yapmalı. Belgesel sinemaya, Antalya Film Festivali’nde ödül verilmemesiyle başlayan saldırıya direnmeli.

Çıplak gerçek

TARİH:  5 Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

ERKEKLER çok yaşlansa da hâlâ kadınların gözünde çekici olmaya gerçekten de filmlerde görüldüğü kadar devam ediyorlar mı? İnanması güç. ‘Hayatta İki Kez’den tat alabilmek için 8o’ine merdiven dayamış Jean Rochefort’un hâlâ çekici bir erkek olduğuna inanmak gerekiyor her şeyden önce. Gerçi buna inanınca sorun bitmiyor. Çünkü bir zamanlar bir çift olan iki sanatçının yıllar sonra karşılaşması, hesaplaşması ve tekrar bir araya gelmesini anlatan filmin akılda kalmaya değer hiçbir yanı yok. Eşcinsel bir karaktere Gaylord adını vermek gibi bayağılıkları da cabası. Charlotte Ramp-ling’i daha önce, mesela Ozon’un ‘Havuz’unda çıplak görmediyseniz, bu arzunuzu bu filmde giderebilirsiniz, başkacana da bir neden göremiyorum bu filmi seyretmek için.

Hayatta İki Kez
Orijinal Adı: Desaccord Parfait Yönetmen: Antoine de Caunes Oyuncular: Jean Rochefort, Charlotte Rampling, Isabelle Nanty, lan Richardson, Simon Kunz, James Thierree Türü: Komedi Ülke: Fransa, ingiltere, Romanya

Gevşek zamanın peşinde

TARİH:  19 Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün


RIZA’da Tayfun Pirselimoğlu, Zeki Demirku-buz’un sevdiği mekânlar ve insanlar arasında dolaşmış: Bekâr odaları ve ucuz otellerde, gazetelerin üçüncü sayfa kahramanlarının arasında. Başı maddi açıdan derde girince kendisini yapayalnız bulan, kimseden yardım görmeyen ve yavaş yavaş dibe vuran bir adamın, kamyoncu Rıza’nın öyküsünü anlatıyor film.

Rıza tek sermayesi olan kamyonu arızala-nanınca tamir için gereken 10 milyarı denk-leştiremiyor. İşsiz kalınca cebindeki parası da tükenmeye başlıyor. Eceliyle ölen bir arkadaşının cebindeki parayı çalmakla suça bulaşıyor. Ardından arkası geliyor. Rıza işlediği suçların sonuçlarıyla karşılaştıkça, vicdani rahatsızlığı artıyor ama zamanı geri döndürmek imkânsız ve Rıza yaptıklarıyla, daha doğrusu kendisiyle birlikte yaşamak zorunda artık. Kaderi pamuk ipliğine bağlı sıradan insanlardan Rıza. Özellikle kötü biri değil ama her koyunun kendi bacağından asıldığı bir düzende kendisini bütün çareleri tükenmiş bir şekilde buluveriyor işte birgün.

Filmin başrolünde aslında bir lokanta işletmecisi olan Rıza Akın, ilk kez kamera karşısına geçmiş birinden beklenmeyecek bir performans sergiliyor. Hem yönetmeni hem oyuncuyu kutlamak gerek. Fakat filmin hem kusuru hem de başarısı sıkıcı oluşu. Pirselimoğlu boşlukta yüzen insanların gevşek zamanını seyirciye hissettirmek istiyor ve başarıyor da. Ama bunun doğal sonucu sıkıntı oluyor.

Rıza
Yönetmen: Tayfun Pirselimoğlu Oyuncular: Rıza Akın, Nurcan Eren, Melissa Ahmedi, Emin Baş, Muhammed Cangören, Hayati Pirselimoğlu Türü: Dram Ülke: Türkiye

Kardeşimin aşkısın (ama fark etmez)

TARİH:  19 Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

ADAM,
erkek kardeşinin sevgilisine aşık olur, bilmeden. Kadının, kardeşinin sevgilisi olduğunu öğrenmesi de durumu çok değiştirmeyecek, kadının peşinde koşacaktır. Bakalım kadını, kardeşinin elinden alabilecek midir? Üstelik bu bir romantik komedi olduğu için kimsenin canı çok yanmamalıdır.

Eğer merak ediyorsanız buyurun ‘Şamar Oğlanı’na. Bu arada şamar oğlanı kimdir hiçbir fikrim yok. Filmin orijinal adı ‘Gerçek Hayatta, Dan’ anlamına geliyor. Herhalde Dan ola gerek. Dan (Steve Carell) 3 kız çocuğu sahibi bir duldur. Bir gazetede hayat üzerine öğütler yazdığı bir köşesi vardır. Ama kızlarıyla iletişim kurmaktan acizdir. Sonra birgün kızlarıyla birlikte an-ne-basının evine tatil yapmaya gider. Ailenin diğer üyeleri de gelir. Dan tesadüfen (aslında kendisini tezgâhtarmış gibi göstererek) bir kitapçıda Marie (Juliette Binoche) adlı bir kadınla tanışır. Kadına kendisini uzun uzun anlatır ve aşık olur. Biraz kadını dinlese belki de kardeşiyle birlikte olduğunu öğrenecektir ama film bunu ima filan etmiyor, benim yorumum. Sonra tabii ki evde büyük yüzleşme gerçekleşecektir. Kahramanın, “Kardeşimim aşkısın” diye kenara çekilmesini bekleyecek kadar geri kafalı değilsiniz herhalde?

İNSANİ KOMİKLİK
‘Şamar Oğlanı’ bazen iyi işliyor ve güldürüyor. Filmin başlarındaki, kitapçı sahnesinde Marie nasıl bir kitap istediğini söylüyor: “Komik olacak ama öyle cıvık olmayacak. İnsanlarla alay eden bir komedi tarzında olamayacak. İnsani biçimde komik olacak.” Film işte bu insani komikliği yakaladığında komik ama Marie’nin istemediği bütün özelliklere de sahip.

Mesela Dan’den hoşlanan Ruthie (Emily Blunt) adlı bir kadınla alay ediyor (kadının asıl kusuru galiba Dan’den hoşlanması). Cıvık biçimde komik olmaya da çalışıyor film. Ve o zamanlarda fena halde çuvallıyor. Derin ya da romantik olmaya çalıştığı anlarda da aynı başarısızlık filmi bekliyor. Marie karakteri özellikle hiçbir yere oturmuyor. Filmi seyretmek için yine de birkaç neden var: Juliette Binoche yarım yamalak çizilmiş bir karakterde bile başarılı ve çok çekici. Dan’in ortanca kızının aşkını yaşayışı etkileyici. Ve film bazen hakikaten komik.

Manhattan’dan felaket manzaraları

TARİH:  26 Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Öncelikle Uğur Kutay’ın ‘Ben Efsaneyim’ hakkındaki zihin açıcı, nefis yazısını okumadıysanız, onu okuyun: http://www.birgun.net/index.php?sayfa=73&view_author=113&articIe=11359. Film bir kanser araştırmacısının açıklamalarıyla başlıyor, n Eylül’de pilot koltuğuna oturup, Dünya Ticaret Merkezi’ne bindiren El Kaidecileri düşünün. Filmdeki bilim kadını kansere yol açan zararlı virüsleri böyle tarif ediyor: Çok hızlı bir arabanın sürücü koltuğuna oturmuş kötüler. Kanserle savaşta yapılacak iş sürücüyü değiştirmek. Filmin, Manhattan’da DTM’lerin bulunduğu yerde geçtiğini ve buraya aynen gerçek hayatta da olduğu gibi ‘ground zero’ yani sıfır noktası dendiğini de hatırlayın.

Filmde Manhattan’a sıfır noktası denmesinin nedeni terörist saldırılar değil. Kanserle mücadelede sürücü koltuğuna konulduğu düşünülen iyi sürücü daha büyük bir felakete yol açmıştır. Kanserle mücadele edelim derken başta iyi sonuç veren yöntemler iflas etmiş, iyi sanılan sürücü insanları insanlıktan çıkarmış, canavarlara dönüştürmüştür. Kanser yerine terörü koyun, sürücü olarak Bush’u düşünün.

AMERİKAN BAYRAĞI VE KİLİSE
İşte bu felaketten sonra Manhattan’da tek bir insan kalmıştır: Tanrıya inanmayan, Bob Marley dinleyen askeri doktor Robert Neville. (Bob Marley dünyanın belki de tek uluslararası süperstarı. Hem Batı’da hem de üçüncü dünyada bu kadar sevilen başka bir şarkıcı benim bildiğim yok. Gerçi filmin de vurguladığı gibi Batı’da unutulmakta. Oysa Endonezya’da, Hindistan’da Bob Marley’nin resimleri Che Guevera’yla yan yana duruyor her yerde) Sam adlı bir de kurt köpeği olan Neville cana-varlaştıran virüse karşı bağışıklık sahibidir ve hastalığın çaresini bulmak için çabalarını sürdürmektedir. Sadece geceleri dışarı çıkan canavarlardan saklanarak ve günün belirli bir saatinde radyodan da yaptığı yayınla hayatta kalan başka insanları arayarak günlerini geçirir Neville. Tam ümidini yitirdiği anda karşısına çıkan insana ise inanmak istemez. Bu insan Neville’e benzemez, tanrıya çok bağlıdır.

Bu noktada filmin mesajının bulanıklaştığını düşünüyorum. Film bilimadamı Neville’i mi yüceltiyor yoksa inanç sahibi kadını mı? Filmin finalinde gördüğümüz kasabanın en akılda kalıcı imgesinin bir Amerikan bayrağı ve kilise olması da kafa karıştırıcı.

ÇOK ZOR BİR İŞİN ALTINDAN KALKIYOR
‘Ben Efsaneyim’ bir yandan Bush’un dinsel söylemli terörle savaşına karşı şeyler söylerken, diğer yandan aynı söylemi yeniden üretir gibi. İnsanlığın geri kalanı kaderine terk edilirken, bir avuç öz-Amerikah korunaklı duvarların ardında umudu temsil ediyor. Ne dersiniz Uğur hocam? Bütün bunlar bir yana ‘Ben Efsaneyim’ çok zor bir işin altından kalkıyor. Neredeyse büyük çoğunluğu tek bir adam üzerine kurulu bir filmi ilgiyle izletiyor. Fakat bir ada olan ve köprüleri bombalan Manhattan’a dışarıdan birisinin nasıl geldiği gibi cevapsız soruları da var filmin. Hatta benim gibi ayrıntı meraklısıysanız, Amerika’ya özgü bir canlı olmayan aslanları, hele hele yavrularını gezdiren bir erkek aslanı da yadırgayabilirsiniz.

Senaryonun daha da ciddi sorunlu olduğu yerler de var doğrusu. Canavarlaşan köpeklerini Neville’in üzerine salan canavar insanların neden kendilerinin deliklerine geri girdikleri gibi… ‘Ben Efsaneyim’ yine de ilginç bir film.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com