Bu Dans Senin

TARİH:  14 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün



Fantezi Ve Gerçeklik

 
Sarah Polley’nin adını bir Leonard Cohen şarkısından alan (Take This Waltz) filmi “Bu Dans Senin”i kadın seyircilere özellikle tavsiye ederek söze başlayayım. Polley iki erkek arasında kalmış bir kadını, Margot’yu anlatıyor filminde. Margot rolünde son yılların en önemli kadın oyuncularından Michelle Williams var. Williams’ı en son Marilyn Monroe rolünde izlemiştik. Arzunun hiçbir zaman tatmin edilemezliği ve erotizmin kafada yaşanan bir şey olduğuna dair bir film denilebilir “Bu Dans Senin”  için.  Filmde sözel bir seks sahnesi var ki, sırf bu sahne için filmi seyretmeye değer. Onun dışında her zaman aynı etkiye sahip bir film değil BDS, özellikle sonu kafa karıştırıcı.  Fantezinin sürdürülebilmesi için sürekli yenilenmesi gerektiği ve bunun da bir tükenişe sürüklediğini de söylüyor film, bu kafa karıştırıcı final sahnelerinde. İlginç… 

Vahşiler

TARİH:  14 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Savaş, Seviş ve Kafayı Bul

 Oliver Stone’un hayatı da film kariyeri de bir sarkaç gibi, bir sağa bir sola salınıp duruyor. Varlıklı sayılabilecek bir anne-babanın çocuğu Stone. Annesi Hristiyan, babası Yahudi, kendisi ise Budizmi seçmiş. Stone gençliğinde tutmuş kendi isteğiyle askere yazılmış ve Vietnam’da savaşmış, bir sürü de madalya kazanmış. Vietnam sendromu da yaşamış olma ihtimali var çünkü uyuşturucularla başı derde girmiş. Rahatlıkla ırkçı denilebilecek “Geceyarısı Ekspresi”nin senaryosunu yazmış. “Salavador”la Amerikan standartlarında oldukça “sol” sayılabilecek bir film yapmış. Tutmuş, Yahudilerin soykırımını anlatan filmler çekilirken, Sovyetlerin kaybettiği 40 milyon insanın, Çingenelerin ve solcuların kıyımlarını anlatan filmlerin çekilmemesini Hollywood’daki güçlü Yahudi varlığına bağlamış. Tabii ki Stone bu sözlerinin arkasında duramamış ve affedilmek için defalarca özür dilemek zorunda kalmış. Savaşta ve barışta vahşetin izini sürmüş,“Vahşi Doğanlar” ve “Müfreze” gibi filmlerinde. “Dünya Ticaret Merkezi”yle, Amerikan kahramanlarına methiye düzmüş. Amerikan başkanlarını mercek altına almış. Fidel Castro’ya dair iki belgesel çekmiş ve Latin Amerika’nın solcu başkanlarını desteklemiş. Pusulası sık sık şaşan, bir sol liberal demek mümkün herhalde Oliver Stone için.
 
“Vahşiler” Stone sinemasında pek önemli bir yer tutmayacak gibi duruyor. Hayır, film akıyor akmasına ama tabiri caizse pek kokmuyor… Filmin üç Amerikalı, iki de Meksikalı kahramanı var denilebilir. Amerikalılar asıl hikayesi anlatılanlar ve iki erkek ve bir kadından oluşan üçlü bir ilişki içindeler. Ama iki erkeğin bir kadın için rekabeti değil, iki erkeğin aynı kadını birbirleriyle çatışmadan mutlu mesut paylaşması söz konusu olan. “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”in iki erkek kahramanının fantezilerini süsleyen ilişki biçiminin fiiliyata geçmiş hali… Ya da bu yıl Cannes’da yarışan “Yolda” filminin Beat kuşağı üyesi iki kahramanının aynı kadını paylaşmaları gibi… Ya da filmin kadın kahramanının adının “O” olmasının çağrıştırdığı, bir başka paylaşılan kadın filmi “O’nun Hikayesi” de akla geliyor. Filmde hatırlatılan “Sonsuz Ölüm”ü (Butch Cassidy and Sundance Kid) ve “Jules ve Jim”i de es geçmeyelim.
 
Erkeklerin aynı kadını paylaşma (ya da kadınların çok erkekle yaşama) fantezisi ve pratiği hayatta karşımıza çok çıkıyor. Birkaç yıl önce Antalya’nın  Varsaklar adlı varoşunda böyle bir ilişki kanlı bitmişti. Karısını paylaşan balıkçı, sonuçta kadına aşık olan kamyoncu tarafından öldürülmüştü. Üzerine çok şey söylenebilecek bir konu ama Stone’un filmi pek bir şey söylemiyor. İki erkeğin aslında birbirlerine aşık (eşcinsel?) oldukları imasından başka…
 
Bu iki erkek Amerikan erkekliğinin ve Oliver Stone’un iki yüzünü temsil ediyorlar. Birisi Budist bir çiçek çocuğu olan Ben, diğeri eski bir asker olan ve Irak ve Afganistan’da yaşadıklarını ruhunda ve bedeninde taşıyan Chon. Ben ve Chon esrar üretip satarak iyi bir yaşam sürüyorlar. Ben bir yandan kazandıklarını hayır işlerine yatırıyor, dünyanın dört bir yanında yoksullara yardım ederken, Chon “O”yla düzüşerek savaşı unutmaya ya da daha çok hatırlamaya çalışıyor. Ve fakat bir gün Meksikalı bir uyuşturucu karteli devreye giriyor. Ben ve Chon Meksikalılarla iş yapmayı reddedince, sorun başlıyor. Başını Selma Hayek’in canlandırdığı bir matriyarkın çektiği Meksikalılar reddedilmeyi sindiremiyor ve iki erkeğin hem sevgilisi hem de simgesel annesi işlevini gören “O”yu kaçırıyorlar (“O” bir ara iki erkeğe hiçbir zaman sahip olmadıkları yuvayı sağladığını söylüyor. Söylemek gereksiz olsa da; Yuva = anne+ çocuklar). Ben ve Chon O’yu geri almak için mücadeleye başlıyor ve olaylar gelişiyor, karakterler gelişmese de… Filmin sorunu bu, karakterler gelişmiyor, iz bırakmıyor, etkilemiyor. Ben, Chon ve O nerdeyse 0, yani yazıyla sıfırlar. Bu durumda sahne hiç olmazsa daha renkli tipleri canlandıran Salma Hayek ve Benicio Del Toro’nın Meksikalılarına kalıyor. Onlar da sadece daha renkli karikatürler, o kadar.  Ve çok çok daha vahşiler. Gerçi iki taraf da birbirlerini vahşi olmakla suçluyor ama Amerikalılar güneyli komşuları gibi sadist değiller. Bu da Amerikan sinemasında sık rastlanılan bir durum. Amerikalın (Batılı) vahşeti rasyonel, üçüncü dünyalının vahşeti içgüdüseldir. Bildik sömürgeci mantığı yani.
 
John Travolta ki nedense hoşlanmam kendisinden, yoz polis rolünde belki de filmin en iyisi…
 
Patlamış mısır eşliğinde, sıkılmadan izlenebilir “Vahşiler”. Ya da “Vahşiler” eşliğinde patlamış mısır yenilebilir…
 

Yasak Aşk

TARİH:  21 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün


Kokuşmuş Bir Şeyler Var(mış) Danimarka Krallığı’nda

“Yasak Aşk”ın mutlu sonu Türkiye’nin bugünkü ortamına hiç uygun değil. Film gerici ulema ve feodal toprak sahipleri ittifakına karşı liberal bir aydının mücadelesi fonu altında bir yasak aşkı anlatıyor. “Gericilik” siyaset bilimcilerince kabul edilen bir kavram değilse de oldukça anlamlı bir kavramdır kanımca, bu nedenle kullanmakta sakınca görmeyeceğim. Filmin kapsadığı süre boyunca dinci gericilerle, ilerici burjuvalar arasındaki kavga sürer gider, Danimarka Krallığı’nda. Film bittiğinde nihai zaferin burjuvazi lehine nasıl tecelli ettiği yazıyla izleyiciye bildirilir. Tahtın yeni sahibi, ordunun yardımıyla bir darbe yapmış ve gericileri (başta din adamları olmak üzere) iktidardan uzaklaştırmıştır. Sonuç Danimarka için daha fazla demokrasi, daha fazla insan hakkı, daha fazla eşitliktir. Yani konuşma ve basın özgürlüğü, işkencenin yasaklanması, sansürün kalkması, sosyal sağlık hizmetlerinin devletçe sağlanması gibi özgürlükler ve haklar bu sayede kazanılıyor. Olur mu hiç öyle şey, darbeyle demokrasi, en azından burjuva demokrasisi gelir mi? Bastırılan geri dönmez mi? Vallahi film, tarih böyle şekillendi; Danimarka modern ve laik bir topluma ordunun ve kralın darbesiyle, tepeden inme bir yöntemle dönüştü diyor; ben onların yalancısıyım. Tarihte zorun rolü diye bir şey var ve o rol her zaman aynı sonucu doğurmuyor.

Olaylar 1700’lerin Danimarka’sında gerçekleşiyor. Danimarka Avrupa’nın geri kalanına göre çok geri kalmış bir krallık. Burjuva özgürlüklerinden eser yok, toprak sahibi ağalar ve din adamları her şeyi kontrol ediyor. Serfler sanki birer köle, hayatları ağaların keyfine bağlı. Böyle bir ortamda Danimarka’ya, Britanya’dan bir prenses gelin gönderiliyor. Genç İngiliz prenses Anne (Alicia Vikander) Danimarka Sarayı’na vardığında her açıdan şaşkına uğruyor. En büyük şok evleneceği kral VII. Christian’ın (Mikkel Boe Foelsgaard) ruhsal olarak gelişmemiş, çok sorunlu biri olduğunu anlamasıyla gerçekleşiyor. İkinci şok ise sansürle tanışması oluyor: genç kraliçenin yanında getirdiği kitaplar sansüre uğruyor, saraya sokulmuyorlar. Voltaire’ler, Rousseau’lar filan yasak Danimarka’da…

Kocasının kabalığı ve ruhsal sorunları karşısında da şaşkına dönen genç kraliçe, zorunlu görevlerini icra ettikten, yani kocasına bir çocuk doğurduktan sonra, odasına kapanıyor. Kral ise fahişeler, avlar ve tiyatroyla vaktini geçiriyor. Sonra da karısı yanında olmadan iki yılığına bir geziye çıkıyor. Kral dönüşünde saldırgan bir ruh halinde olunca, ona bir doktor bulmak gerekiyor. İşte bu sırada devreye Danimarka’nın Almanya’daki sömürgelerinden birinde yaşayan Doktor Struensee (Mads Mikkelsen) sokuluyor. Saraydaki eski görevlerine dönmek isteyen iki soylu Struensee’yi bu göreve başvurması için ikna ediyorlar. Bu noktada filmin, Struensee’nin saray doktoru olma motivasyonları üzerinde durmaması, filmin sonrası için de maalesef gerçekleşen bir sığlığı haber veriyor. Struensee bize idealist, özgürlüklerden yana biri olarak tanıtılıyor. Ama neden saray doktoru olmak istiyor, neden ruhunu Doktor Faustus gibi paraya satıyor, üzerinde durulmuyor.

Film sadece karakterlerini derinlemesine anlatmama kusurunu işlemiyor. Tarihsel gelişmeyi de, düşüncelerin çatışmasına indirgiyor. O düşüncelerin var oluş sebebi olan, toplumsal, sınıfsal dinamikler filmin çerçevesine girmiyor.

Sonuçta yalnız bir liberal Alman olan Struensee, Kralın doktoru olarak Danimarka Sarayı’na giriyor. Streunsee kralın sadece ruh ve fizik doktoru olarak kalmıyor, onun bir anlamda babası haline geliyor. Çocuksu kral, “babası” olarak gördüğü Struensee’ye tapıyor. Yine şu sorun var: Kral Christian neden böyle biridir, neden bu kadar büyük sorunlar içindedir ve çocuksu kalmıştır? Bunu da anlamıyoruz.

Struensee krala iyi gelmesine iyi geliyor ama aslında doktorun kralı pek de umursadığını söyleyemeyiz ki film Struensee’nin bu ahlak yoksunluğuyla da pek ilgilenmiyor. Sarayın iki yabancısı, Alman doktor ile İngiliz kraliçe arasında kısa bir süre sonra bir “yasak ilişki” başlıyor. Kraliçeyi bu ilişkide yargılamak mümkün değil. O, sonuçta, bir eşya gibi oradan oraya satılan ve aşağılanan küçük bir kız. Fakat Streuensee hastasını, hastasının karısıyla aldatan, onun üzerindeki gücünü kendi kişisel ve politik çıkarları doğrultusunda kullanan yetişkin biri. Politik görüşlerinin ilericiliğiyle, kişisel ahlakının ilkesizliği arasında uçurumlar var. Fakat filmin bu uçurumla da çok ilgilenmediğini ve bu “yasak aşk”ı hemen hemen hiç sorgulamadığını düşünüyorum. Struensee, yasak aşkıyla yetinse belki sorun yaşamayacak ama dincilerin ve feodal ağaların çıkarlarına da çomak sokmaya başlıyor, üstelik filmde görüldüğü kadarıyla hiçbir destekçisi olmadan…

“Yasak Aşk” bu yıl Berlin’de Altın Ayı için yarıştı ve hem en iyi erkek oyuncu (Foelsgaard) hem de en iyi senaryo (Rasmus Heisterberg, Nikolaj Arcel) ödüllerini kazandı. İyi bir prodüksiyon olmasına karşın filmin ne karakterlerini ne de dönemin dinamiklerini derinliği olan bir bakışla anlatabildiğini söyleyemem. Ama seyredilir mi, seyredilir. Ayrıca dinsel gericiliğe, sansüre ve işkenceye karşı çıkıp, sosyal ve laik bir devleti savunuyor.

Polis

TARİH:  28 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Çocuklar, tacizcileri ve polisler

Spot: Zengin beyaz Fransızlardan göçmenlerin her türüne kadar çocuklara yapılan tecavüzler, ensest ilişkiler geçit resmi yapıyorlar. Bunlardan ne anlıyoruz? Polise daha fazla yetki verilmeli!

“Polis”, 2011 yılında Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı ve Jüri Ödülü’yle mükafatlandırıldı. Doğrusu bu ödüle çok şaşırmıştım. Maiwenn’in (Le Besco) yönettiği filmin orijinal ismi de Polis ama yanlış, çocukça yazılmış bir polis. Yani Police yerine Polisse. Emniyet Teşkilatının Çocuk Koruma Birimi’ni konu alan dolayısıyla çocuklarla ilgili olan filme bu ad verilmiş ama bu adın polisi sevimli göstermek gibi bir sonucu olduğu da söylenebilir rahatlıkla. Zaten sonuçta film de öyle yapıyor. Tabii karşımızdaki polisler gazetecileri tutuklamak, meşru protesto gösterilerini şiddetle bastırmak gibi işlerle uğraşmadıkları için bu durum hoş görülebilir. Filmden geriye kalan ise tacize uğrayan, aşağılanan çocuklardan çok polislerin kendi içlerindeki ilişkileri ve bir nevi aile oluşturmaları öyküsü oluyor.

Yönetmen Maiwenn başrollerden birinde de oynuyor. Melissa adlı bu karakter teşkilatın sözkonusu birimine fotoğrafçı olarak atanıyor. Toplu saçları ve gözlükleriyle başlıyor filme ve sonra filmlerde çokça rastladığımız türden bir sahnede, saçlarını açıp gözlüklerini çıkarıyor ve onun aslında ne kadar çekici bir kadın olduğunu görüyoruz. Modellik de yapmış olan Maiwenn’in kendi kendine bir kıyağı diyelim bu değişim sahnesi için. Film bize değişik polis karakterleri sunarken bir yandan da onların karşılaştıkları vakalara değiniyor. Ama sadece değiniyor.  Bu vakalar kimi zaman acı, acıklı, bazen de komik olarak resmediliyor. Zengin beyaz Fransızlardan göçmenlerin her türüne kadar çocuklara yapılan tecavüzler, ensest ilişkiler geçit resmi yapıyorlar. Bunlardan ne anlıyoruz? Polise daha fazla yetki verilmeli! Romen Çingeneler çocukları fena istismar ediyor,  Araplar kızlarını çocuk yaşta satıyor, politikacılar zenginleri koruyor  vs., vs. Şüphesiz böyle şeyler oluyor ama  filmden daha derin bir bakış beklemek boşuna. Onun derdi daha çok polis teşkilatı içindeki bir tür aile oluşturan bu insanlar ve özelde Fred (rapçi JoeyStarr’ın oynadığı bir polis karakteri) ile Melissa’nın aşkı.

Üniforma içindeki silah taşıyan “güçlü” erkekler bazı kadınlara çok çekici gelir. Bazen tersi de olur.  Erkekler de silahlı kadınlardan hoşlanabilir. Bikinili ve makineli tüfekli bir İsrail kadın polisinin fotoğrafı internette bir sansasyon yaratmıştı. Kadın, fotoğrafı çekilen, bakılandır genelde. Maiwenn kendisine bir fotoğrafçı rolü ve silah olarak da bir fotoğraf makinesi vererek, rolleri tersine çevirmiş. Ama sadece kendi çekiciliğine çekicilik katmak ve “bakılana” dönüşme sürecine heyecan katmak için. Yoksa bu rolleri sorguladığı söylenemez, aksine bu geleneksel rolleri desteklediği söylenebilir.

Murat Tırpan Altyazı’daki eleştirisinde “her dört Fransız’dan birinin, kendi çevresinde bir mağdurun (ensest ilişki mağduru) bulunduğunu söylemesi”, diye yazmış. Konu çok ciddi ve çok yaygın. Bu filminkinden daha derin bir bakış hak ediyor. Bir enteresan not da Roger Ebert’in yazısının sonunda var. Maiwenn Farnsa’nın en güçlü sinemacısı Luc Besson’la 15 yaşındayken tanışmış ve 16 yaşında ondan bir çocuk sahibi olmuş. Ama kendisini bir pedofili mağduru olarak görüyor mu, bilemiyoruz.

GÖLGEDE DANS

TARİH:  6 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Savaşmak değil konuşmak! Kuzey İrlanda sorunu için bir iç savaş durumu demek tam doğru olmaz ama tümüyle yanlış da değil. Kuzey İrlanda Büyük Britanya’nın bir parçası fakat kendi içinde bir bölünmüşlük yaşıyor. Protestanların büyük çoğunluğu Britanya’nın parçası olarak kalmayı istiyor. Katoliklerin kafası ise daha karışık. Serbest İrlanda ile birleşmek isteyen de var, Britanya’da kalmak isteyen de. Demografik dağılım açısından bakıldığında Protestan kökenliler yüzde 51 ile çoğunluktalar. Katolik kökenlilerin oranı ise yüzde 44. Bugün 1968-1994 arasında IRA ile Britanya arasında süren kanlı savaş durulmuş durumda.  Artık barış var denilebilir sanıyorum. “Gölgede Dans” işte bu iç/dış savaşın halâ harlı olduğu ama bitmesine bir yıl kaldığı bir dönemde geçiyor. Ama filmin başlangıç sekansı 1973’e tarihleniyor. İrlandalı bir ailenin evine giriyoruz. Baba, kızı Colette’ten bir paket sigara almasını istiyor. Colette küçük erkek kardeşini rüşvet de vererek bakkala gitmeye ikna ediyor. Ama sokağa çıkan küçük oğlan kendisini bir çatışmanın ortasında buluveriyor ve serseri bir kurşunun hedefi oluyor. Ölen kardeşinden Colette’e derin bir suçluluk duygusu kalıyor.  Film 20 yıl sonrasına atlıyor. Bu kez Colette’i (Andrea Riseborough) elinde şüpheli bir çantayla Londra metrosunda görüyoruz. Colette içinde saatli (ama saati kurulmamış dolayısıyla patlamayacak) bir bomba olduğunu sonradan öğreneceğimiz çantayı bırakıp kaçıyorsa da yakalanıyor. Kendisini sorgulayan Mac (Clive Owen) adlı detektif Colette’i muhbirlik yapmaya ikna ediyor. Colette’in ölen kardeşi yaşlarında bir oğlu var. Onun geleceğini de karartmaktan korkuyor Colette, teklifi bu nedenle kabul ediyor. Evine dönen Colette, IRA elemanlarının ve yine IRA miltanı olan iki erkek kardeşinin kuşkulu bakışları altında hayatını sürdürmeye çalışıyor. Bir yandan IRA’ya açık vermemeye çalışıyor bir yandan da İngliz gizli servisine istihbarat sağlamaya. Belgeselcilikten gelen James Marsh filmin bu ilk bölümlerinde çok başarılı. Gerilimi bir an bile gevşetmiyor. Fakat film ilerleyen süresi içinde aynı yoğunluğu sürdüremiyor. Polisiye gerilimi sosyal ve politik bir bağlam içine oturtmak zaten filmin ilgilendiği bir şey değil. Colette ile Mac arasındaki cinsel gerilim de yeterince işlenmiyor. Colette bir tür Stockholm Sendromu mu yaşıyor? Peki ya Mac? Şefinin dediği gibi Colette’in güzel yüzüne mi vuruluyor? Yeterince ayrıntı yok filmde. Entrikalar, güvenlik birimi içindeki çatışmalar, sürpriz bir başka muhbir vs. de filmin iyi anlatamadığı öğeleri. Ama film yine de iki ateş arasında kalmanın nasıl bir şey olduğunu, iç savaşın bireyler üzerindeki korkunç etkisini hissettirmeyi başarıyor. Akla ister istemez PKK ile devlet arasında kalan Kürt halkı geliyor. Savaşmakla değil, konuşmakla çözülecek bizim sorunumuz da, en azından görünüşe göre İrlanda’da bu başarılmış.    

ALTIN PORTAKAL “Birinci kim?“ ve diğer meseleler…

TARİH:  20 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün  

Başlıktaki sorunun cevabı göründüğü kadar basit değil. Evet, tabii ki “Güzelliğin On Par’Etmez” (GOPE) Antalya’da “en iyi film” seçildi. Ama GOPE bir ilk filmdi. “Zerre” de bir ilk filmdi. Ve “Zerre” “en iyi ilk film” seçildi. Zerre en iyi ilk filmse, diğer ilk filmlerden dolayısıyla GOPE’den de daha iyi bir film demektir. Ama GOPE birinci seçildi.  Bir ilk film “en iyi film” seçilirken, bir başka ilk film “en iyi ilk film” seçildi kısacası. Birkaç yıldır bu böyle gidiyor aslında. Yarışan filmlerin çoğunluğu ilk film olunca, en iyi ilk film ödülünün manası da kalmıyor. Ya da en iyi ilk film ödülü, teselli mükafatına dönüşüyor.   Zerre, GOPE ve Küf’e verilecek her ödül kabulümdür yazmıştım. Kendimi tekzip ediyorum. GOPE’den Abdülkadir Tuncer’e en iyi erkek oyuncu ödülü verilmesi anaç (ve babaç) duygularla verilmiş bir karara benziyor. Abdülkadir sevimliydi elbette ama performansında dikkate değer bir yan yoktu. Zaten filmin en zayıf yanı çocuk aşkı temasına hiçbir ilginçlik katamamasındaydı. Filmin ilginç karakterleri başkalarıydı, Abdülkadir’in canlandırdığı çocuğun abisi ya da ona akıl veren komşusuydu. En iyi kadın oyuncu ödülünün de Elveda Katya’daki performansıyla  Anna Andrusenk’e verilmesi bence isabetli bir karar değildi. Anna’da ben bir pırıltı görmedim. Zaten film de inandırıcılıktan yoksundu baştan sona. “Zerre”deki rolüyle Jale Arıkan’a ve “Küf”teki rolüyle Ercan Kesal’a daha çok yakışırdı en iyi oyuncu ödülleri. Ulusal bir yarışmadan Avusturyalı, Rus, Fransız, İsviçreli ve Azerilerin en karlı çıkmalarını garip bulduğunu söyleyen Polonyalı arkadaşım Krzystof Kwiatkowski’ye bütün enternasyonalciliğimle “Ne olmuş yani? Gayet normal!” demiştim. Şu anda kendimden o kadar emin değilim. Festivali düzenlemekten amaç ulusal sinemayı desteklemekse, bu amaç gerçekten hasıl olmuş oluyor mu? Özellikle, büyük para ödülünün nereye ve kime gittiğinin tartışmalı olması can sıkıcı. GOPE gerçekten de bir Avusturya yapım şirketinin filmi mi? Ödül parasının gittiği yer yoksul bir ülkenin yapım şirketi olsa iyiydi de, böyleyse insanın içine sinmiyor.   SANATIN MİLLETİ YOKTUR Biraz geyik bir laf olacak ama sanatın milleti yoktur. Bence en iyi çözüm ulusal yarışmaları ve büyük para ödüllerini kaldırmak. Ulusal yarışmalar bile sonuçta kazananların tabiiyetine bakıldığında görüleceği gibi aslında uluslararası yarışmalar. Berlin, Venedik ve Cannes uluslararasılar ama sırasıyla Alman, İtalyan ve Fransız yapımlarına fazlaca yer veriyorlar. Bizde de böyle olsun. Hem bu sayede hiç de yarışmayı hak etmeyen bir ton yerli filmden de kurtulmuş oluruz. Ayrıca ülkemizde düzenlenen uluslararası yarışmalar hep gölgede kalıyor. Antalya’da ya da İstanbul’da uluslararası yarışmaları kim kazandı diye sorsam, çok az kişi bilir, hatırlar. Açıkçası kimsenin de pek umurunda değildir. Ulusal ve uluslararası diye ayrı yarışmalar düzenlemek yerine bu festivaller tek bir uluslararası yarışmaya yönelse daha iyi olmaz mı? Bu festivallerde yerli filmlere verilen para yine başka biçimlerde sinemaya aktarılabilir. Antalya ve İstanbul Film Festivalleri’nin bu konuyu düşünmelerini öneririm. Sinemamız uluslararası yarışmalarda boy gösteriyor ve hatırı sayılır ödüller de alıyor. Korkacak bir şey yok yani.        İHBARIN GEREKÇESİ KÜRTÇE KONUŞMAK! Festivalin sorumluluğu olmasa da festival sırasında yaşanan en sinir bozucu olay ise iki genç belgeselcinin, Antalya sahilinde otururken polis tarafından terörize edilmeleriydi. Uğur Vardan, pazartesi günü Radikal’deki köşesinde bu tatsız olaya yer verdi. Zaten belgeselcilerden Zeynep Oral (gazeteci Zeynep Oral’la karıştırılmasın) ödül konuşmasında da bu konuya değinmişti. Zeynep Oral ve Bülent Öztürk adlı genç belgeselciler, bir akşam otelin önündeki sahilde oturup sohbet ederken, iki sivil polis tarafından “hakkınızda ihbar var” deyip, sert bir muameleye maruz bırakılıyorlar. İhbarın gerekçesi de Kürtçe konuşmak! Oral ve Öztürk Kürt olmadıkları gibi Kürtçe de bilmiyorlar. Maazallah bir de gerçekten Kürt olsalardı, üstüne üstlük Kürtçe konuşsalardı ne olacaktı? Bu olay bana tanık olduğum bir başka olayı hatırlattı. Taksim’de merdivenlerden Gezi Parkı’na çıkıyordum. Yanımdan geçen Kürt oldukları şivelerinden ve tiplerinden belli olan iki gençten biri biraz yüksek sesle ama bağırmadan, nara hiç atmadan “ah ulan ah, bu merdivenlerde sürünecek adam mıydık” tarzında bir söz söyledi. Orada bulunan polis derhal “Ne bağırıyorsun lan? Gel bakayım buraya” dedi. “Abi, biz size söylemedik” falan derken gençlerin çevresi 7-8 polis tarafından sarıldı. O çocuklar Kürt olmasalar, bunlar başlarına gelir miydi? Belki de gelirdi. Kaldırımı olmayan bir yolda yürürken, arkamdan gelen bir sivil polis aracına bekle dediğim için neredeyse ben de karakola çekiliyordum bir keresinde. İç  geçirmek, kıyıda oturup denize taş atmak ve yolda yürümek tehlikeli bu ülkede. Ama hem Kürt hem de bunları yapan biriyseniz vay halinize! İleri Türk polis devleti demokrasisinde hayat böyle…   Not: Geçem hafta sözünü ettiğim “İşgücü çağırdık, insanlar geldi” sözü İsviçreli yazar Max Frisch’e aitmiş. Menend Kurtiz başta olmak üzere bana bu bilgiyi sağlayan okurlara teşekkür ederim.  

Bulut Atlası

TARİH:  27 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün  

Altı öykü, Üç yönetmen  

Wachowski Kardeşler’in hep isyankar, hep politik bir yanları oldu. Tom Tykwer biraz daha flu bir yönetmen. Bu üç yönetmen yani Andy ve Lana Watcowski ile Tykwer başka örneğini hatırlamadığım bir işbirliğine girmişler ve Bulut Atlas’ını birlikte çekmişler. Gerçi aynı sahneleri üçü birden çekmemiş, Watchowski’ler beli bölümleri, Tykwer başka belli bölümleri çekmiş. Bulut Atlası büyük felsefi iddiaları olan bir film. Büyük derken, derin demiyorum. Daha çok new age tanımına uyacak cinsten, ruhani iddialar bunlar. Ve tabii filmin isyandan yana olan güzel bir yanı da var. Ama anlatılan hikayelerin bütününe bakınca pek de umut yok. Tarih bir şekilde tekerrürden ibaret. Mücadele hep var ama ezen-ezilen ilişkisi baki kalıyor.   Bulut Atlası iç içe geçmiş altı öykü anlatıyor. Bu öyküler geçmiş, günümüz ve gelecekte geçiyorlar, yüzlerce yıla yayılıyorlar. Temel bir fikir var film boyunca söylenen: “Hayatlarımız bize ait değildir. Geçmişte ve bugünde başkalarına bağlıyız. İşlediğimiz her suç ya da yaptığımız her iyilikle geleceğimizi doğururuz.” Kitabın yazarı David Mitchell ise “Kitaptaki bütün karakterler, biri hariç aynı ruhun yeniden doğuşlarıdır ve bu bir doğum iziyle simgelenir. Bu insan doğasının evrenselliğinin bir sembolüdür. Kitabın teması birilerinin ötekileri avlayarak, harcayarak yaşamasıdır, insanların insanları, grupların grupları, kabilelerin kabileleri, ülkelerin ülkeleri…”   Çok enteresan sözler değil bunlar doğrusu. Soyut ve bulanıklar. Yeniden doğum, insan doğası, ruh elbette hepimizin kullandığı ve kullanacağı kavramlar ve bunları kullanınca bir yerlerden bir doğruya dokunursunuz. Başkalarının hayatına bağlı mıyız? Evet, elbette. Ama bu bize içinde yaşadığımız toplumsal ilişkiler hakkında ne bilgi verir? Geçmiş bugünü belirler mi? Tabii ki. Ama geçmiş işlenen iyilikler ve kötülüklerin toplamı mıdır? Ruh nedir peki, insan doğası nedir? Neden biri iyiyken diğeri kötüdür? Tarih evet, sömürünün de tarihidir. Birileri diğerlerini sömürmüş, avlamış, harcamıştır. Ama nedir bunun dinamiği?   “Bulut Atlası”nın hikayelerini anlatmayı anlamlı bulmuyorum. İnternette bulunulabileceği gibi, hatırlanmaya değer öyküler de değiller bunlar. Kölelilik, eşcinsel aşk, güçlünün güçsüzü ezmesi üzerine öyküler bunlar, pek yeni bir şey söylemeyen ve pek akılda kalmayan. İçiçe bir kurgu yerine, kronolojik bir kurgu izlese film bence öyküler daha fazla iz bırakırlardı. Sonuçta isyandan ve erdemden yana durmasına ce iyimser olmaya çalışmasına rağmen, oldukça umutsuz bir film “Bulut Atlası”. Çünkü filmin “insan doğası” dediği şey değişmiyor ve görünen o ki, yıllar sonra durum pek de parlak olmayacak. Filmin gösterdiği umut ışığı, ne yazık ki ne inandırıcı ne de güçlü. Bu anlamda amacına hizmet eden bir film de olmamış “Bulut Atlası”, eğer o amaç politik bir direniş çağrısıysa. 

KATİL JOE: Şeytanı Çıkarmamak

TARİH:  10 Kasım 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün


William Friedkin en çok “Şeytan” (1973; The Exorcist) filmiyle tanınır. Meryem ana görüntüsü üzerine binen ezan sesiyle açılan “Şeytan”, kötülüğün kökenini Irak Kürdistan’ında saptar. Sanki Amerikan politikalarının geleceğini öngörmüş gibidir bu saptama. Tabii şunu da söylemek lazım; küçük kızın cinselliğinin kızın bilincine çıkışıyla, içine şeytan girmesi aynı şeydir filmde. Bir rahip, kızı düzenle uzlaşır hale getirir, kendini feda ederek filmin sonunda.
Friedkin, “Katil Joe”da sanki şeytanla uğraşmayı bırakmış gibi. Bu filmde de içine şeytan girmiş kadar kötü karakterler var. Ama film onların bayağılıklarını,

aptallıklarını, kendilerini ve başkalarını yok oluşa sürükleyen davranışlarını eğlenerek izliyor. Neredeyse herkes herkesi aldatıyor, ensest ve cinsel sömürünün çeşitli türleri yaşanıyor. Cinayetler işleniyor, işkence yapılıyor. Bir işkence sahnesi dışında bütün bunları garip bir biçimde eğlenceli bulduğumu itiraf etmeliyim. Belki ahlakın tamamen yok olduğu bu dünyada, kendimizi bir şekilde özgürleşmiş ve ahlaken yüksek hissediyoruzdur ve bu bizi rahatlatıyordur… Geçici bir zaman diliminde ve sinema salonunun karanlık ortamında da olsa.
2011’de Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan “Katil Joe”, ABD’de sadece 13 salonda gösterilebilmiş. Dolayısıyla çok az seyircinin önüne çıkabilmiş durumda. Evet çok sert bir film “Katil Joe” ama düşkün insanları göstererek kendinizi iyi hissetmenizi de sağlayabilir.

Havana’da 7 Gün

TARİH:  17 Kasım 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün


Havana’nın ruh hali
“Havana’da 7 Gün”ü, Havana’da seyredeli neredeyse bir yıl oluyor. Yedi yönetmenin yedi ayrı hikâyesinden oluşan bu film doğrusu pek başarılı sayılmaz. Fakat içlerinden bir tanesi var ki filmi seyretmeye değer kılıyor. Filistinli yönetmen Elia Suleiman’ın çektiği bölüm, Havana’daki ruh halini çok başarılı yansıtıyor. Suleiman kendisine Buster Keaton ve Jacques Tati gibi komedyenleri örnek alıyor ve onlar gibi hem oynuyor hem de yönetiyor. Bu tarz oyunculuk anlamında  genellikle ifadesiz bir surat ve tepkisiz bir beden diliyle olaylara tanık olmaya tekabül ediyor. Film boyunca Suleiman, bir beklenti içinde uzaklara bakan ama sokak ortasında eğlenmesini de bilen Havanalıları gözlemliyor. Adada yaşamanın, hem bir özgürlük hem de bir kopukluk duygusu vermesi, sanki orada uzaklarda daha mutlu bir yaşamın olduğu fikri, yokluklarla mücadele hali, Castro’nun sevimli ama bitmek bilmez konuşmaları… Suleiman hepsini saptamış. Bir de aklımda Gaspar Noe’nin çektiği hipnotik ayin görüntüleriyle, Emir Kusturica’nın kendisini ayyaş bir yönetmen olarak canlandırdığı bölümlerden görüntüler kaldı filmden. Bu da bir şey, sonuçta.

Amerikan Sinemasının Sol Damarlarından John Sayles ile Malatya’da

TARİH:  17 Kasım 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amerikan sinemasında bağımsız yönetmen deyince ilk akla gelen isim John Sayles’dir demek abartılı olmaz. Sayles ayrıca Amerikan sinemasındaki en sol damarlardan birini de temsil ediyor. Amerika’nın iç ve dış suçlarıyla ilgili filmler yapıyor. “Matewan”da maden işçilerinin grevinin şiddetle nasıl kırıldığını anlatır, “Amigo”da ise Amerika’nın Filipinler’de işlediği suçları. Sayles Malatya’da bir master class verdi, ayrıca kendisiyle bir röportaj yapma fırsatını da buldum. Bu röportajı daha sonra uzun haliyle yazmak istiyorum. Ama birkaç başlık vereyim şimdiden. Sayles psikoloji okumuş, oyuncu olarak sinemaya girmiş, sonra da piyasaya senaryo yazmaya başlamış. Sayles’in hayatını kazandığı mesleği şimdi de senaristlik. Bugüne kadar 100’e yakın senaryo yazmış. Kısacası o bir sinema emekçisi. Kendi yazıp yönettiği filmlerden ise geçinmesi söz konusu değil. Ki bugüne kadar 18 film yapmış. Senaristlerin greve gitmesi ise Sayles’in roman yazarı kimliğini devreye soktuğu dönemlere dönüşüyor. Sayles bu “tatillerde” boş durmayıp, roman yazıyor. Grevler konusunda da ilginç görüşleri var. Sermaye, işçilerin greve gitmesini istediği zaman greve gitmemizi zorluyor ve sağlıyor diyor. Sonuçta senaryo yazarları grevinin yine de az da olsa bazı kazanımları olduğunu, gitmeseler daha da zararlı çıkacaklarını düşünüyor. Sayles konuşurken kültür emperyalizmi gibi, bugün Türkiye’de ağzımıza alsak dinozorlukla suçlanacağımız kavramları kullanıyor. John Sayles’i Malatya’ya getirmek, festivalin yaptığı en iyi şeylerden biriydi.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com