‘Gezici’ festivalin ‘kalıcı’ anıları

TARİH:  18 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Gezici’ festivalin ‘kalıcı’ anıları 

Kars’ta düzenlenen Uluslararası Altın Kaz Film Festivali ve Avrupa Gezici Filmler Festivali dolu dolu geçti. Etkinliğe, bundan sonraki durakları Tiflis ve Bakü’de de başarılar diliyoruz. 

12. Avrupa Filmleri Festivali bünyesinde yapılan Uluslararası Altın Kaz Film Festivali’nin birincileri belli oldu. Altın Kaz’ı Özer Kızıltan’ın ‘Takva’sı kazanırken Gümüş Kaz’ı bir Danimarka, İsveç ortak yapımı olan Per Christensen’in yönettiği ‘Sabun Köpüğü’ aldı. ‘Sabun Köpüğü’ SİYAD’ın verdiği Bronz Kaz ödülünün de sahibi oldu. 

Festivale katılım büyüktü. Özellikle Türk filmlerinin galaları doldu taştı. Final bölümü Kars’ta geçen ‘Kader’i Karslılarla birlikte izlemek özellikle keyifliydi. Kars ‘Edirne’den Kars’a kadar’ sözcüklerinde de ifade edilen bir uzak diyar. Kars’a öyle kolay kolay gidilmiyor. Oysa Kars birçok açıdan enteresan, güzel ve tarihi dokusu olan bir kent. Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’nun kente katkıları da gerçekten etkileyici. Kale çevresindeki gecekondularda yaşayanların toplu konutlara transfer edilerek tarihi dokunun ortaya çıkarılması ve yoksul insanlara çok daha sağlıklı barınma olanağı sağlanması bunlardan biri. Tabii ki sinema severler için en önemlisi Gezici Festivalin merkezinin Kars’a alınması.

Bu yıl Kars 120 konuğun yanı sıra bir o kadar da sinema öğrencisini ve meraklısını ağırladı. Kısa filmler gösterildi, söyleşiler yapıldı, atölyeler (workshop) düzenlendi. Bu atölyelerden belki de en önemlisi ilkokul öğrencileriyle yapılan canlandırma filmleri atölyesiydi. Petra Dolleman’ın yönetiminde yapılan atölyede çocuklara kısacık da olsa ilk çizgi filmlerini yapma olanağı sağlandı. Diğer atölyelerde ise Tuncel Kurtiz oyunculuk, Zeki Demirkubuz yönetmenlik, Cahit Berkay ve Replikas film müzikleri, Leyla Özalp yapımcılık, Işıl Özgentürk senaryo yapımı üzerine öğrencilerle söyleşti. 

Festivalin geceleri de doluydu. Macar film ve müzik kolektifi Mediawave, Cahit Berkay ve Replikas konser veren topluluklar arasındaydı. Replikas’ın konserinde Altın Portakallı oyuncu Vildan Atasever de ‘İki Genç Kız’ filminin müziğinde vokal yaptı. Konuklar Sarıkamış, Ani ve Çıldır Gölü gezileriyle şımartıldı. Ayrıca ilk kez bir cirit oyunu izleme şansı da bulduk. Bu son gezi sırasında Hülya Koçyiğit’e halkın gösterdiği ilgi star gücünün ne kadar etkili olduğunu bir kez daha gösterdi. Kısacası Kars’ta festival dolu dolu geçti. Gezici Festival’e bundan sonraki durakları Tiflis ve Bakü’de de başarılar diliyoruz. 

Kanlı Mesai

TARİH:  18 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Ekip’ çalışması! 

 Orijinal Adı: Severance Yönetmen: Christopher Smith Oyuncular. Danny Dyer, Laura Harris, Tim McInnerny Türü: Komedi – Korku Ülke: İngiltere 

‘KANLI Mesai’ baştan sona ilgiyle izlenen, bazen mide kaldıran, bazen güldüren ve bir miktar da düşündürmeyi başaran bir film. Bir silah şirketinin çalışanlarının, ‘ekip çalışması’ eğitimi için Macaristan’a gönderilmesinin öyküsü filmin anlattığı. Bunu yaparken şirketlerin ikiyüzlülüğü, ekip ruhu oluşturma faaliyetlerinin absürtlüğü, insancıl silah üretme fikrinin saçmalığı ve yeni kapitalistleşen eski sosyalist ülkelerin yaşadığı kaosa ve bu kaosun ürettiği canavarlıklara da değiniyor. İlgiye değer. 

Kader

TARİH:  18 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Karanlığın yüreğine yolculuk 

Yönetmen: Zeki Demirkubuz Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever, Müge Ulusoy Türü: Dram Ülke: Türkiye 

‘Kader’ filmi, karakterlerini ve seyircisini çok karanlık bir yerde, ‘pusulasız’ bırakıyor. 

Bekir (Ufuk Bayraktar), Uğur’u (Vildan Atasever) gördüğünde uykuyla uyanıklık arasındadır. Mantığın, henüz duygular üzerinde baskısını tam olarak inşa edememiş olduğu bir anda yasadığı bu karşılaşma, Bekir’in hayatının geri kalanını belirleyecektir. Uğur, Bekir’in zihninde mantığın toplumsal kaygıların etki edemediği bir yere yerleşir. Bekir, Uğur’a aşık olmuştur. Bu Uğur’un hem istediği hem istemediği bir şeydir. Uğur, belki can sıkıntısından, belki de sadece kendi egosunu tatmin etmek için Bekir’i baştan çıkarırken geleceğe yönelik bir beklenti içinde değildir. Onun zaten aşık olduğu birisi vardır: Hapisteki Zagor. 

‘Kader’ epik bir aşk öyküsü ama sonunda sevgililerin kavuştuğu, aşkın kişiyi yücelttiği türden bir aşk öyküsü değil. Aşağı inen bir sarmal gibi, bir girdap gibi kahramanlarını karanlığa çeken bir aşk öyküsü anlatıyor ‘Kader’. Bekir açıkça çıkarlarına aykırı, mantıksız bir biçimde davranır. Tek o değildir mantıksız davranan. Aşık olduğu kadın da benzer bir biçimde sevdiği adamın peşinde diyar diyar dolaşır, Bekir de peşlerinden sürüklenir. Herkes birbirine acı çektirir, birbirinin ve başkalarının hayatını mahveder. Kötünün gücü karşısında iyi başını kaldıracak fırsat bile bulamaz. Ama iyi nedir ki? Kim diyebilir ki insan her zaman çıkarları doğrultusunda rasyonel bir biçimde davranır? Bu yok edici aşkın alternatifinde de sıkıcı evlilikler, para kazanmak için yapılan bunaltıcı işler ve herkesin herkesi düzdüğü bir dünya vardır. 

Konuya geri dönelim. Zagor, hapisten çıkınca Uğur’un annesinin sevgilisi Cevat’ı öldürür. Cevat küçük bir çocuğa karşı yapılan haksızlığa karşı çıkarken kendi haksızca davranır, Zagor bu haksızlığa karşı çıkarken haksız davrananı, hak ettiğiyle orantısız, kabul edilemeyecek bir şiddetle cezalandırır. İyi niyetlerle başlanılan her eylem sonunda başlangıçtaki noktadan daha kötü bir yere varılmasına yol açar. Bu cinayetin ardından Uğur ve Zagor İzmir’e kaçar. Zagor yeni cinayetler işleyip tutuklanır. Uğur yine Bekir’in uykusunda çıkagelir ve ondan yardım ister. Artık evli birisi olmasına rağmen Bekir, hamile karısını bırakıp Uğur’un peşinde yollara düşer. Uğur da kentten kente sürgün edilen Zagor’un peşine. 

Kaybettikçe, fazlasını istemek 

Bekir ve Uğur kaderlerini başkalarına tabi kılmıştır. Uğur hiç olmazsa sevdiği adam tarafından sevildiğini bilir, Bekir’in durumu daha da vahimdir. Bir kumarbaz gibi, kaybettikçe, Uğur tarafından her defasında reddedildikçe daha da çok şeyi masaya sürer. Hep yenilir, her seferinde daha kötü yenilir. Bekir yaptığının yanlış olduğunun, kötü olduğunun bilincindedir ama karakterinin dışına çıkamaz. O karakteri oluşturan öğeler her neyseler değişmedikçe, ki değişmezler, belki ancak bilincine varılabilirler ve kabul edilerek etkisi altından kısmen çıkılabilirler, Bekir’in kaderini belirleyeceklerdir. Bekir böyle davranmaya, Uğur’a mecburdur. Uğur ise Zagor’a. İkisi de ailelerini acılar içinde bırakıp yollarına devam ederler. Kendileri de acıdan başka pek bir şey yaşayamazlar. Katlanılması zor, karanlık bir tablo bu. Zor mor, katlan ya da katlanma, bu böyle diyor Zeki Demirkubuz. İnsan ruhunun karanlığını önce itiraf edelim, bu kabul olmadan söylenen her şey, dağıtılan her umut boş diyor gibi. Bu kabulün ardından daha iyi bir noktaya gelip gelemeyeceğimiz ise meçhul. 

Ne Bekir ne de Uğur sıradan karakterler değiller; sıradan bir hayata uyum sağlayamayan insanlar ikisi de. Görünürde onlar için daha iyi olan, onlara yaşadıkları korkunç karanlıktan bile daha fazla acı veriyor. İkisi de evlilik deneyimini yaşıyorlar, çocuk sahibi oluyorlar ama bu ilişkilere bağlanamıyorlar. Televizyonlar karşısında yaşanan yabancılaşmış ilişkiler sürdürmek yerine mahvoluşlarına sebep olacağını içten içe bildikleri aşklarının peşinden bile isteye gidiyorlar. Ama bu açık ki sıradan bir davranış değil ve özdeşleşmek, sebep oldukları bunca acıdan sonra onları sevmek kolay değil. Hasta çocuğuna ilaç götürmeyi bile birinci önceliği yapmayan bir adamı nasıl severiz? Ama nefret de edemiyoruz. Ne onların engel tanımayan benmerkezciliği, ne de konformizmin riyakar ilişkileri iyi bir seçenek oluşturuyor. Öyleyse, imkansız bir durumla karşı karşıyayız. ‘Kader’e başkaldırmak lazım, ama nasıl? 

Bu yılın film rekoltesi, rekorluk 

Son bir yıl içinde çok iyi Türk filmleri izledik ve bence bu yılki rekoltesiyle Türk sineması dünyanın en iyi sineması konumunda. Bu çok iddialı bir laf ama ben hayatımda ilk defa böyle görüyorum, böyle hissediyorum. Ve bütün iyi Türk filmleri şu ya da bu şekilde kötülükle uğraşıyor. “Beş Vakit” ezelden ebede giden bir kötülüğün babadan oğula, anadan kıza aktarımını anlatıyordu, “İklimler” bir erkeğin ilişkilerindeki bencilliğine odaklanmıştı, “Eve Dönüş” kötülüğün politik yanına bakarken, sorumluluğu sadece iktidardakilere yüklemiyordu. Hiçbirinin aydınlık bir gelecek vaat ettiğini söyleyemeyiz. Bu dünyamızın da bir yansıması ama; bırakın adaletli insan ilişkilerine dayalı bir dünyanın elle tutulur bir olasılık olarak görünmesini, dünyamızın fiziksel olarak varlığını sürdürebileceğini, canlı hayatının, doğanın döngüsünün süreceğini bile söyleyemiyoruz. Hatta radikal bir şeyler yapılmazsa, sürmeyeceğini biliyoruz. Eski sosyalist ülkelerin filmlerine baktıkça ve onlardaki insanların nitelikleriyle karşılaştıkça sınıfsal ilişkilerin dönüştürülmesinin insanı dönüştürmekteki başarısızlığıyla da yüzleşiyoruz. Evet, bütün bunlar açıklanabilir, evet o ülkeler dünyanın geri kalanından soyutlanamaz ama tablo yine de iç karartıcı. O zaman insan umutsuz bir vaka mı? Bunu kabullenerek yaşamak mümkün ama çok acı. Ama ben bu filmleri yapan yönetmenlerimizin de bu kadar karanlık bir dünyada yaşadıklarını düşünmüyorum. Yoksa film yapmazlardı, herhalde… 

“Kader” başta Ufuk Bayraktar olmak üzere oyuncularının muhteşem performanslarıyla, diyaloglarının, mizansenlerinin küçük istisnalar dışında inandırıcılığıyla çok etkileyici bir film. Cannes’a, Venedik’e bu filmi kabul etmeyenlere aldırmayın, şu anda Inarritu’dan da Almodovar’dan da daha iyi bir yönetmen Zeki Demirkubuz. 

Ama “Kader” karakterlerini ve dolayısıyla seyircisini bütünüyle karanlık bir yerde pusulasız bırakıyor. Bu da hazmı zor bir gerçek. 

Dönüş

TARİH:  4 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadınların kentinden 

Orijinal Adı: Volver Yönetmen: Pedro Almodovar, Oyuncular: Penelope Cruz, Carmen Maura, Lola Dueñas Türü: Komedi-Dram Ülke: İspanya 

Almodovar sineması Franco rejiminin ahlakçı, baskıcı dünyasına bir başkaldırı niteliği de taşıyordu, ilk çıktığında. Franco rejimi cinselliği o kadar bastırmıştı ki, gazetelerin spor sayfaların boksörlerin fotoğrafları bile, belden yukarları çıplak olduğu için sansürleniyordu. Almodovar en marjinal cinsel eğilimleri normalleştiren, tutucu orta sınıflara kabul ettiren filmler yaparak Franco’nun kültürel mirasını reddetti. Şimdi karşımıza cinsellik karşıtı bir filmle çıkması doğrusu şaşırtıcı ve hayal kırıcı. 

‘Dönüş’te kadınlar kendi kendilerine yeterli varlıklar olarak kutsanıyorlar. Erkekler diyebileceğimiz bir grup zaten filmde yok. Erkekleri temsil edenler cinsel tacizciler ve tecavüzcülerden ibaret, onlar da zaten kadınlar tarafından yakılarak ya da bıçaklanarak ortadan kaldırılıyorlar. Onlar ortadan kalkınca da sorunlar da ortadan kalkıyor. Filmin geçtiği La Mancha’nın kadınları seksiler ama sekse ihtiyaçları yok. 

Bir tek (mesleğinden ötürü bir dışlanmaya maruz kaldığına şahit olmadığımız) kasabanın fahişesinin para kazanmak için sekse ihtiyacı var o kadar. Ensest, pedofili, tecavüz, ve cinayetler sonuçta sabun köpüğü kadar hafif bir filmin malzemeleri olarak varlar. Babası olduğunu düşündüğü adamı öldüren bir genç kız mesela bir iki yutkunma dışında bir travma yaşamıyor. Bu da böyle bir masal işte deyip geçmek lazım belki de ama olmuyor, diyemiyorum. Bu uyduruk hikâyenin bir kıssadan hissesi var da ben mi kaçırdım? Ortada şahane oyunculuklara malzeme verecek karakterler var da ben mi göremedim? Hiçbir yere varmayan, birbirinden kopuk sekanslarda nasıl bir kurgusal güzellik var? Hani meşhur bir söz vardır, eğer filmde bir tabanca gösteriliyorsa onun bir aşamada patlaması gerekir’ diye. Bu filmde böyle bir sürü patlamayan silah var. Bir de ‘müthiş emici kağıt havlu’ ya da ‘paslanmaz çelik mutfak bıçağı’ reklamı estetiğinde planlar. Niye bunca ödül (Cannes’da ‘en iyi senaryo’ ve ‘en iyi kadın oyuncular’, FIPRESCI’den ‘yılın en iyi filmi’ vb), niye bunca övgü, anlamıyorum. Almodovar’ın göklere çıkarılan olgunluk dönemi ürünleri olarak tabir edilen son dört filmini de ikişer kez izledim. “Konuş Onunla’yı çok sevdiğim için, diğer üçünü ise bu filmlerde bu kadar övecek ne buldular, ilk seyredişte yakalayamadım mı acaba?’ diyerek. 

‘Dönüş’ün kadınları iyi anlattığı söylenenler arasında. Hayır, anlatmıyor, klasik kadınlığa övgü düzüyor o kadar. Bir yandan da kadın cinselliğini sadece bakılık bir düzeye indirgiyor. Erkekler ise gölge etmesinler yeter, onlardan başka ihsana gerek yok zaten. Filmin espri düzeyi de Gazanfer Özcan’dan kellice. E, bu kadar konuşmak fazla bile ‘Dönüş’e. 

Lanetli Ada

TARİH:  4 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Lanetli yeniden çevrim 

 Orijinal Adı: The Wicker Man Yönetmen: Neil La Bute Oyuncular: Nicolas Cage, Ellen Burstyn, Kate Beahan Türü: Dram – Macera – Gerilim Ülke: Almanya, ABD 

Dört yıl kadar önce ‘Wicker Man’in 1974  tarihli orijinal versiyonunu ‘Gizemli Ada’ adıyla İstanbul Film Festivali’nde izlemiştik. Doğrusu o yıllarda söz konusu filmin dvd’si yayımlanmıştı ve pop kültürü içinde bir ‘Wicker Man’dir gidiyordu. Sevdiğim gruplardan Pulp’ın son albümünde ‘Wicker Man’ diye bir şarkı vardı ve filmin müziğinin folk müziği üzerinde büyük etkisi olduğu kabul ediliyordu. 

Filmin kült statüsüne erişmesinde orijinal kopyasının kaybolup yeniden ortaya çıkması da rol oynamıştı. Fakat orijinal filmin kendisi bile benim için bir hayal kırıklığı oldu. Hal böyleyken şimdi artık finalini de bildiğim bu ikinci yapım iyiden iyiye tatsız geldi. Üstelik bu filmde açıklanmayan, havada duran şeyler de var. 

Orijinal film paganizmle Hıristiyanlığı karşılaştırıyor ve çok da Hıristiyan bir tavır almıyordu. ‘Lanetli Ada’da ise ada halkına cadılık da atfedilmiş ve halkın sempatik yanları (sekse daha doğal ve özgür yaklaşımları gibi) törpülenmiş. Dolayısıyla bu garip pagan topluluktan geriye sadece Kötülük kalmış. Hıristiyanlığı sorgulamanın filan da dolayısıyla bir gereği yok. ‘Lanetli Ada’ sonuç olarak pagan bir topluluğun ortasına düşmüş bir polisin az buçuk gerilimli, bir miktar korkunç öyküsü olarak başarısız bir noktada duruyor. ‘Dönüş’ten sonra ‘Lanetli Ada’da da erkeklerin benzer bir kadere mahkûm oluşu haftanın ilginç bir yanı. 

HAYATIMIZI DEĞİŞTİREN FİLMLER 1995-2005

TARİH:  28 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Atilla Dorsay’ın yeni kitabı, tam 800 film içeriyor. Dorsay daha önce de ‘Hayatımızı Değiştiren Filmler’ adlı bir kitap yayımlamış ama o bir önceki 10 yıllık dönemi yani 1985-1995 arasını kapsıyordu. Yeni kitapta Dorsay’ın önemsediği 800 filmin eleştirisi bulunuyor. Bu eleştirilerin çoğu daha önce gazetelerde yayımlanmış olsa da, çeşitli nedenlerle yayımlanmamış olanları da var. 

Ayrıca Dorsay ciddi bir gözden geçirmede de bulunmuş. Jenerikleri eksiksiz hale getirmiş, gazete yönetimlerince kısaltılan yazıları bütünlüğü içinde vermiş, eksik bilgileri tamamlamış, yapım tarihlerini eklemiş. 

Filmlerin Oscar’ın yanı sıra, Cannes, Venedik ve Berlin gibi belli başlı festivallerde aldığı ödülleri belirtmiş. Kısacası Hayatımızı Değistiren Filmler iyi bir referans kitabı.

Korunma vakti

TARİH:  28 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün


Koruyucu 

Orijinal Adı: The Guardian Yönetmen: Andrew Davis Oyuncular: Kevin Costner, Asthon Kutcher, Sela Ward Türü: Aksiyon – Macera Ülke: ABD 

Kevin Costner ile Ashton Kutcher’in başrolleri paylaştığı ‘Koruyucu’ filmi, ‘sahil muhafazaya adam devşirmek için çekilmiş bir reklam’ gibi 

Rambo’ filmleriyle yetişen Amerikalı kuşağı ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan zaferle çıktığını sanırmış. Koruyucu’yu seyredenler de New Orleans ve çevresini vuran Katrina fırtınasının ardından muhteşem bir kurtarma çalışmasının yürütüldüğünü sanacaktır çünkü film bu fikri alenen dillendiriyor. Oysa New Orleans Belediye Başkanı bas bas bağırıyordu, ‘burada kimse yok’ diye. Amerika tarihini baştan yazmak hep filmlere düşer ve ‘Koruyucu’ da bu tarih yazımı işine kendince katkıda bulunuyor. 

Ben Randall (Kevin Costner) yaşını almış ama emekliliğe direnen bir sahil muhafaza dalgıcı. Alaska’nın buzlu sularında fırtınaya yakalanmış bir geminin mürettebatını kurtarmaya çalışırken bütün arkadaşlarının ölümüne şahit oluyor. Bir süreliğine aktif görevden kurtarıcı eğitmenliği görevine transfer ediliyor. Burada kendini beğenmiş, iddialı ve elbette unutmak istediği anıları olan Jake Fisher’in (Ashton Kutcher) hocası oluyor ve ikili arasında romantik komedilere uygun bir ilişki filizleniyor. İkili birbirlerine gıcık kapacak, yanlış anlayacak ama sonuçta kopmaz bir bağla bağlanacaktır. 

Koruyucu 2,5 saatlik süresiyle her şeyden önce çok uzun. Ama ‘Top Gun’ formülünün yeni bir versiyonu olması ve sahil muhafazaya adam devşirmek için yapılmış bir reklam filminden çok öteye gitmiyor oluşu ‘Koruyucu’nun asıl sorunu. Hakkını yemeyelim, filmin Randall’la karısı arasındaki sorunlara bir çözüm bulmaması pek klişe olarak adlandırılamaz. Ama filmin derinliği yine de sadece kahramanlarını içine attığı sularla sınırlı kalıyor. 

12 Eylül, şimdi!

TARİH:  4 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ömer Uğur’un 12 Eylül filmi ‘Eve Dönüş’, içerdiği erdemli unsurlar ve gerçekçi bakışıyla dikkat çekiyor: ‘Eve sık sık dönmeye’ ihtiyaç var. 

Eve Dönüş Yönetmen: Ömer Uğur Oyuncular: Mehmet Ali Alabora, Sibel Kekilli. Altan Erkekli Türü: Dram 

Türk filmleri biz eleştirmenlere nedense çok özenli davranmıyor. ‘Eve Dönüş’ü Antalya’da seyrettik ama İstanbul’da da bir basın gösterimi düzenleselerdi iyi olurdu, hafızamızı tazelerdik. Gerçi bir gala düzenlediler ama davetli miyim değil miyim, bilemedim ve ikircikte kaldığımdan gitmedim. ‘İklimler’in basın gösterimi de galası da olmadı. 

Antalya Film Festivali’ni değerlendirirken ‘Eve Dönüş’ için şunları yazmıştım: “Büyük erdemleri ve önemli kusurları olan bir film. Filmin başlangıç bölümü (şöyle 15-20 dakikalık bir bölümü sanırım) ciddi bir hayal kırıklığıydı. Diyaloglar, oyunculuklar çok aksıyordu. Ama sonra film bizi avucunun içine almayı başardı ve sonunda pozitif bir duyguyla sinemayı terk ettik. Sıradan, apolitik bir işçinin bir ihbar sonucu tutuklanıp işkenceye alınmasını ve hayatının kaymasını anlatıyor Eve Dönüş.” 

Dönem 12 Eylül’ün hemen öncesi ve sonrası. Doğrusu halkımızın kötülüğü bu filmde bana mesela ‘Kader’dekinden daha fazla dokundu. Haksız yere bile olsa düşene bir tekme daha atanlar, devrim yolunda başkalarını harcayabilen solcular, hepsi var. Ama işkenceye sonuna kadar direnenler de var. 12 Eylül’e bodoslama dalan, cuntacıları hak ettikleri yere koyan ve sonuç itibarıyla içimize su serpen bir film ‘Eve Dönüş’. Onlar hâlâ saygın konumlarını koruyorlar ve daha çok sayıda ‘Eve Dönüşler’e ihtiyacımız var.” 

Apolitik işçinin yaşadığı trajedi

Mustafa (Mehmet Ali Alabora) apolitik bir işçidir. Karısı Esma’yla (Sibel Kekilli) televizyonun taksidi, evin kirası gibi sorunlarla cebelleşirken görece mutludurlar. Sonra bir sabah darbe olur ama bu onları çok da etkileyecek gibi değildir. Sendikacılar bir bir içeriye alınırken seyreder Mustafa. Ama bir gün onu da içeri alıverirler. Hakkında bir ihbar vardır: Sol bir örgütün Gayrettepe sorumlusu olduğu iddia edilmiştir ve polis bunu Mustafa’ya itiraf ettirmeye kararlıdır. Mustafa’yı koruyan hiçbir güç yoktur. Fa kat Mustafa’ya devletin yaşattığı eziyetin büyük bir işbirlikçisi vardır, o da halkımızdan başkası değildir. 

Ev sahibi zaten fırsat kollamaktadır, Esma’yı patronu tazminatsız işinden atar vb. Mustafa daha mı iyidir? O da serbest bırakılırken işkencecisinin elini öper. Mustafa aklanmış olsa da, hiçbir şey onun için eskisi gibi olamaz. Bir kez lekelenmiştir ve kimse onunla adının birlikte anılmasını istemez. Karısı bile bir aşamada ‘başımıza bunca iş açtın’ diye azarlayabilir onu. 

Aslında 12 Eylül’le neden hesaplaşamadığımızın yanıtı ‘Eve Dönüş’te veriliyor. Cuntanın anayasasını onaylayan kitlelerin böyle bir talebi yok ki! Fakat ‘Eve Dönüş’ ‘Herkes biraz Suçlu’ gibi nihai olarak anlamsız, eylemsizliğe çağıran ve metafizik bir noktada da durmuyor. Gücü ellerinde tutanlara parmağını doğrultuyor ve bütün gücüyle suçluyor. ‘Eve Dönüş’ün senaryosunun çok hoş ayrıntıları da var çok çiğ kokan yanları da. Performansı müthiş oyuncuları (Civan Canova) da var, vasatı aşamayanları (Sibel Kekilli; Mehmet Ali Alabora) da. Ama ‘Eve Dönüş’ parçalarının toplamından daha büyük etkisi olan bir film. Çünkü bu günümüzü anlamak ve aşmak için yaşadığımız 12 Eylül travmasıyla hesaplaşmamız gerekiyor ve ‘Eve Dönüş’ bu yönde atılmış güçlü bir adım. Çünkü Mustafa’nın işkencehane çıkışı yaşadığı paranoya alttan alta varlığını bütün toplumda sürdürüyor ve artık iyileşmemiz lazım. Sibel Kekilli Antalya’daki basın toplantısında 12 Eylül’de olanları bilmemekten dolayı kendisini suçlu hissettiğini belirtmişti. 

12 Eylül tabii ki periferideki Türk ekonomisinin kapitalizmle tam entegrasyonu yolunda atılmış bir adım olmakla Batı’nın çıkarlarına da aykırı bir şey değildi. Almanya’da ya da Türkiye’de resmi tarihçiler 12 Eylül’ü anlatacak değiller elbette. Daha fazla bu tarzda filmlere ihtiyacımız varken, filmin her düzlemdeki erdemlerini hiçe sayıp sadece kusurlarına odaklananları açıkçası biraz da 12 Eylül’ün ürünleri olarak görüyorum. 

İlk Aşk

TARİH:  18 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Sevgilim ve biraderim 

Yönetmen: Nihat Durak Oyuncular: Çetin Tekindor, Vahide Gördüm, Tarik Pabuççuoğlu, Halit Ergenç, Erol Günaydın, Ayşen Gruda, Dolunay Soysert, Şenay Gürler Türü: Dram Ülke: Türkiye 

HAYATA “İlk Aşk’ gibi filmler de var, ne yazık ki. Şimdi bu tarz filmleri ‘Kader’ gibi bir filmle aynı türden bir ürün gibi görmek mümkün mü? ‘İlk Aşk’ın arkasındakiler ne düşünmüşler bu filmi yaparken bilemem ama benim gördüğüm, piyasada bir talep saptayıp arz sağlamaktan başka bir amaçları olmadığı. Yani bir meta üretmişler, çok satacağını umdukları. ‘Babam ve Oğlum bu kadar iyi sattıysa, bu da satar diye düşünmüşler. Ama iki filmin Ege’de ve büyük aile ortamında geçmek dışında ortak bir noktaları yok. Çetin Tekindor’u bile bu kadar kötü oynatmak beceri ister. Tekindor yine de rol yapmaya çalışıyor, bazı oyuncular sanki bunu bile denememişler. ‘İlk Aşk her şeyiyle berbat bir film. Bu kadar. 

Köstebek

TARİH:  25 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Scorsese imzası da kurtarmadı 

Orijinal Adı: The Departed Yönetmen: Martin Scorsese Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Matt Damon, Jack Nicholson Türü: Suç-Dram Ülke: ABD 

Köstebek’te, Jack Nicholson’ın iyice groteskleşen oyunu dışında aksayan bir yan bulmak zor. İki polis aynı dönemde teşkilata girerler: Biri aslında mafyaya hizmet etmektedir. Diğeri ise amirleri tarafından mafyaya sızmakla görevlendirilir. Ama hayatta bir tek yalan söyleyen kendileri değildir. Mafya babasının da sırları vardır. Ayrıca iki adam da aynı kadını severler, kadın da ikisini de. Bütün bu ikili oynamalardan çok da akılda kalıcı insanlık durumları çıkmaz ama. İyi yazılmış diyalogları, kaliteli oyuncularıyla sıkılmadan izlenilen ama kalıcı bir iz bırakmayan bir film çıkar, o kadar. Zaten filmin arkasında başarılı olmuş Hong Kong yapımı orijinali de vardır. Scorsese usta yeteneklerini konuşturuyor ama üstüne yeni bir şey eklemiyor sonuçta. Çin ve Çinlilerden korku ise orijinali Çinlilerin imzasını taşıyan bir film için garip bir durum doğurmuş. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com