Gecenin Sesi

TARİH:  6 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Aldatan yürek II 

Orijinal Adı: The Night Listener Yönetmen: Patrick Stettner Oyuncular: Robin Williams, Toni Collette, Joe Morton Türü: Suç-Dram-Gerilim Ülke: ABD 

Geçtiğimiz yıl Asia Argento’nun ‘Aldatan Yürek’ adlı filminde J.T. Leroy adlı bir çocuğun gerçek olduğunu sandığımız hayat hikayesini izlemiştik. Kısa bir süre sonra J. T. Leroy’un uydurma biri olduğu ortaya çıktı, herkes gibi Argento da aldanmıştı. Gecenin Sesi’nin bu ‘ger çek’ öyküye çok benzer bir konusu var. Radyo programcısı Gabriel (Robin Williams) sevgilisi Jess (Bobby Cannavale) tarafından terk edilir. Gabriel’e o sıralarda değerlendirmesi için 14 yaşında Pete Logand adlı bir erkek çocuğun yazdığı otobiyografi verilir. Gabriel ailesinin cinsel tacizine uğrayan bu çocuğun öyküsünden çok etkilenir. Pete, AIDS hastasıdır, tıpkı Gabriel’i terk eden sevgilisi Jess gibi. Artık sağlıklı bir görünümü olan Jess, Ga riel’i Pete’le telefonda konuşurken duyar ve bir şeye dikkat çeker: Pete ve onu evlat edinen Donna (Toni Collette) adlı kadının sesleri çok benzemektedir. Pete gerçekten var mıdır yoksa Donna’nın yarattığı bir karakter midir? Gabriel duymak istediği şeyleri mi duymaktadır; dinleyicilerine keyifle anlatabileceği bir malzeme bulmanın sevinciyle kuşkuyla bakması gereken bir duruma kolayca inanmış mıdır? Donna nasıl biridir? İlgi ihtiyacını patolojik bir biçimde yalan söyleyerek sağlayan hasta bir ruh mudur? 

Filmin konusu doğrusu oldukça ilginç. Robin Williams belki de en iyi oyunculuklarından birini sergiliyor. Ama ‘Gecenin Sesi’ yine de tatmin etmiyor. Filmin en ilginç karakteri olan Donna hakkında o kadar çok şey karanlıkta kalıyor ki ancak filmin bir devamı çekilirse tatmin olabileceğiz. 

İki Kız

TARİH:  6 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kızlar 2 Erkekler 0 

Orijinal Adı: Meurtrieres Yönetmen: Patrick Grandperret Oyuncular: Hande kodja, Celine Sallette, Gianni Giardinelli Türü: Suç-Dram Ülke: Fransa 

2 Kız filmin kahramanlarından Lizzy’nin (Celine Sallette) kanlar için de yolda yürüyen görüntüsüyle başlıyor. KIsa süre sonra diğer kız Nina’yla (Hande Kodja) da karşılaşıyoruz. Nina’nın elinde tuttuğu bıçak ve filmin orijinal adı (katil kadınlar) işlenen cinayete işaret ediyor. Burda flashback’le bu noktaya nasıl gelindiğini öğreniyoruz. Nina babasını kaybettikten sonra yollara düşüyor. Kendisini arabasına alan lezbiyen bir kadının ailesinin otelinde çalışmaya başlıyor. Çevredeki herkes erkek, kadın Nina’dan cinsel anlamda yararlanmaya çalışıyor. Nina bir depresyon krizinin ardından psikiyatri kliniğine gönderiliyor. Burada erkek arkadaşıyla yaşadığı sorunlardan dolayı intihar teşebbüsünde bulunan Lizzy’yle tanışıyor. Ve iki kız klinikten kaçıp yollara düşüyorlar. Onları acımasız bir dünya bekliyor. Beş parasız yapabilecekleri fazla bir şey yok zaten. Bir ara fahişelik yapmak gündemlerine gelse de cayıyorlar sonunda. Ve biriken öfkeleri bizi baştaki sahneye getiriyor. 

‘2 Kız’ bir parça ‘Thelma ve Louise’i hatırlatıyor. Ama karakterlerin iyi işlendiğini söylemek zor. İki kızın psikiyatri kliniğine düşmeleri de abartılı gözüküyor. Yine de film iki başrol oyuncusu, anne tarafından Türk Hande Kodja ve Celine Sallette’in hatırına izlenebilir. Filmin Cannes’da Monte Hellman’ın özel ödülünü aldığını da belirtelim. 

Şeytan Marka Giyer

TARİH:  6 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Burjuvazinin yüzeysel çekiciliği 

Orijinal Adı: The Devil Wears Prada Yönetmen: David Frankel Oyuncular: Meryl Streep, Anne Hathaway, Emily Blunt Türü: Komedi-Dram Ülke: ABD 

Meryl Streep ve Anne Hathaway ile zenginleşen Şeytan Marka Giyer filmi, bütün yüzeyselliğine karşın, keyifle izlenen bir ‘dikiz’lik sayılabilir. 

Bakmayın ‘Şeytan Marka Giyer’in moda endüstrisini eleştirir gibi gözükmesine. Filmin asıl derdi bu prıltılı dünyanın cazibesinden sonuna kadar yararlanmak. Güzel kadınları çok güzel giysiler içinde izlemek keyifli bir şey tabii ki. O güzel giysilere sahip olmak için büyük paraları gözden çıkarmak gerekir ki buna gücü yetenlerin sayısı çok sınırlıdır. Çoğunluk için yapılacak tek şey sinemada, dergi ya da Fashion TV gibi televizyon kanallarında moda endüstrisinin ürünlerini ve top modelleri seyredip iç geçirmekten ibaret. Giyim kuşam herkes için önemli. Kurulu düzenin değerlerini karşısına alan punk’ın dış görünümü bile bir modacının (Vivienne Westwood) dükkanında tasarlanmıştı. Filmde ‘şeytan Prada giyer’ken, 70’lerin devrimcisi de belirli bir markası olmasa da illa ki parka giyiyordu. Dolayısıyla ‘moda’yı bir kalemde silip atmak saçma bir şey olur. Ama bu haliyle moda özellikle de “haute couture’ sınıfsa farkları vurgulayan ve destekleyen, gösteriş ve gösteriyi her şeyin üzerinde tutan güzellik normları empoze eden olumsuz bir rol üstlenmiş durumda.

‘Şeytan…’ genç ve güzel Andy’nin (Anne Hathaway) ‘Runaway’ adlı moda dergisine girişi, orada başarıya ulaşması ve sonra özüne dönmesinin hikayesini anlatıyor. Anne’in patronu yani filmin adındaki şeytan ise derginin editörü Miranda Priestly (Meryl Streep). Miranda dehşet bir yaratık; hırslı, acımasız bir diktatör. Andy’nin ise modayla alakası yok, asıl amacı New Yorker’ gibi bir edebiyat dergisinde iş bulmak; Runaway de çalışmayı kendisine kapılar açacak bir ara aşama olarak görüyor. Ama Andy’nin her şeyiyle oraya ait olması gerekiyor eğer işini kaybetmek istemiyorsa. Bu da önce giysilerini değiştirmekten, sonra da Miranda’nın kölesi olmaktan geçiyor. Bu yolda ona mihmandarlığı derginin önemli adamlarından Nigel (Stanley Tucci) yapıyor. Andy başarıya adım adım yaklaşırken sevgilisi ve arkadaş çevresiyle ilişkileri bozuluyor. Fakat bu arkadaş çevresi ve sevgili filmde çok yüzeysel bir rol alıyor. Asıl romans Andy’yle Miranda arasında yaşanan. 

Evet, film Miranda’nın acımasızlığını gösteriyor; evet, bu iş dünyasında aşka yer olmadığını ama ayak oyunlarının belirleyici öneme sahip olduğunu vurguluyor ama yine de bu dünyaya hayranlıkla bakmayı sürdürüyor. Filmsanki sıradan insana ”moda dünyası pırıltılı bir yer ama orada gerçek mutluluk yok, dolayısıyla durumunuzdan çok da şikâyet etmeyin, sahip olduklarınızla yetinin” der gibi. Zaten bu sektörde yer almak için can attığı filmde sıklıkla söylenen milyonlarca kızın moda dünyasında istihdam edilme şansları yok. Herkes kendi evine, kısacası. Bize de bu pırıltılı dünyayı dikizlemek düşüyor. Kendimle çeliştiğimi bilerek söylemek gerekirse, ben bu dikizden keyif aldım. Streep ve Tucci çok iyiler, Hathaway ise şık giysiler içinde çok çekici. Film bütün yüzeyselliğine rağmen keyifle izleniyor. Moda dünyası da buna dair değil mi zaten? 

İki Süper Film Birden

TARİH:  29 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

1 adet süper olamayan film 

Yönetmen: Murat Şeker Oyuncular: Tim Seyfi, Beste Bereket, Murat Akkoyunlu, Uğur Polat Türü: Komedi-Dram Yapım: Türkiye

Murat Şeker’in ‘2 Süper Film Birden’ filminin bir manası, bir derdi yok. Öykü de ‘eften püften’ Ahmet Tulgar’ın 2 Süper Film Birden’in yönetmeni Murat Şeker’le yaptığı (27 Eylül Çarşamba) söyleşi festival sonrası yönetmenin psikolojisini göstermesi açısından oldukça aydınlatıcıydı. İbretle okudum, herkese tavsiye ederim. 

Jürinin kararını takmadığına ve gişe başarısını önemsediğine göre artık benim görüşümün de Şeker için bir önemi olmayacağını, daha da iyisi bu yazıyı hiç okumayacağını umuyorum. 

Ben yine de söyleyeyim: Valla, billa Kültür Bakanlığı bana bir telkinde bulunmadı. Ama ben yine de filmi beğenmedim. Tümüyle değil beğenmemem, zekice yapılmış (ama çok komik olmayan) espriler ve basta Tim Seyfi ve Beste Bereket olmak üzere iyi oyunculuklar var filmde. Başka da bir şey yok. Bir manası, bir derdi yok filmin. Anlattığı öykü de eften püften bir şey. İlk filmini çekmeye çalışan uçuk, kaçık bir yönetmenin eline yanlışlıkla mafyanın hazırladığı bir seks şantajı kasedi geçer ve olaylar gelişir. 

Antalya’da genelde beğenilen ‘2 SFB’nin gişe şansının olduğunu düşünüyorum. Bu filmle olmasa bile Murat Şeker’in ileride gişe açısından başarılı bir yönetmen olacağına ise neredeyse kesin gözüyle bakıyorum. 

Şeker’den beklentim gişe başarısıyla yetinmeyi bilmesi; hem bütün ödülleri ben alayım hem de en çok seyirci benim filmime gelsin diye ummak, fazla lüks kaçıyor. 

Beş Vakit

TARİH:  29 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Öle öle büyümek 

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Özkan Özen, Ali Bey Kayalı, Elit İşçan Türü: Dram Ülke: Türkiye 

Reha Erdem ‘Beş Vakit’te, büyümenin sancılarını, çocuk ruhların yetişkinlerce küçük küçük, onlarca darbe ile karartılışını işliyor 

Ergenliğe geçiş, hayatın sayısız zor dönemeçlerinden belki de en zoru. Çocuk desen çocuk değil, delikanlı genç kız desen onlar da değildir 13 yaş civarındakiler. Anne-babadan kopuş daha gerçekleşmemişken cinsel uyanış da başlamıştır.‘Beş Vakit’in kahramanları Ömer (Özkan Özen), Yakup (Ali Bey Kayalı) ve Yıldız (Elit İşcan) tam bu yaşlardalar. Çiftleşen hayvanlara bakarak gülüşürler. Yaşıtları henüz onlar için cinsel çekicilik kazanmamıştır. Yakup öğretmenine, Yıldız ise babasına ümitsizce aşıktır. Ömer’in öncelikli sorunu ise aşk değil, köyün imamı olan babasıdır. İmam (Bülent Emin Yarar) bütün sevgisini küçük oğlu Ali’ye yöneltmiştir. Ömer’e düşen ise sürekli bir aşağılanma ve hor görülmedir. O da buna babasını öldürme planlarıyla karşılık verir. Ama bu planlar ya hayata geçemez ya da nihayetinde bir işe yaramaz. 

Yıldız’ın rakibi ise annesidir ama bu Ömer’in babasıyla yaşadığı kadar sert yaşanan bir çatışma değildir. Yıldız, babası Yusuf’u (Yiğit Özşener) annesinden kıskanır. Kim bilir, Yıldız’ı ev işleri ve kardeşinin bakımıyla boğan annesi de belki benzer duygular içindedir. 

Yıldız’ın amcasının oğlu Yakup babasını, öğretmeni röntgenlerken görür. Ve o da Ömer gibi babası Zekeriya’yı (Taner Birsel) öldürme hayali kurmaya başlar. 

Ama çocuklar kimseyi öldüremez; duyguları törpülenerek, körleşerek yani yavaş yavaş ölerek büyümeyi sürdürürler. Bu biraz da hep böyle olmamış mıdır? Zekeriya ile Yusuf’un ortak babaları da çocuklarına benzer biçimde davranmıştır. Onun babası da, onun babasının babası da… diye anlatır köyün yaşlı ninesi. 

‘Beş Vakit’ büyümenin sancılarını, çocuk ruhların yetişkinlerce küçük küçük onlarca darbeyle nasıl karartıldığını sinemamızda az rastlanan bir atmosfer kurarak anlatıyor. Diyebilirim ki, görsellikle müziğin, sesin bu kadar iyi eşleştirildiği az film görmüşümdür. Çocukları oynatma, yönetmenlerimizin en beceremediği şeyler arasındadır. Sorunun çocuklardan değil, yönetmenden kaynaklandığı ‘Beş Vakit’in kanıtladığı şeylerden biri. 

Reha Erdem klasik öykü anlatımına ‘Kaç Para Kaç’ dışında fazla yakın durmuyor. Bu filmin de klasik anlamda bir giriş, gelişme ve sonucu yok. Ama sinemada kurgunun (hem görüntü hem ses) yaratıcı kullanımı açısından çok şey var. En başta bu nedenle – “Beş Vakit“ anlatması zor bir film, gidip görülmesi gerekiyor. Ama ne yazık ki bunu çok az kişi yapacak. Umarım yanılırım çünkü ‘Beş Vakit’ sinemamızın köşe taşlarından biri. 

Düzeltme

TARİH:  29 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

GEÇEN hafta basında çıkan görüşlerimi okuyanların kafası karışmış olabilir. Ya da benim kafamın fena halde karışmış olduğu düşünülebilir. Cuma günkü Birgün’de ‘Kardan Adamları’, cumartesi günkünde ise ‘Aura’yı beğenmediğimi yazmıştım. Oysa aynı filmler için pazar günkü Birgün’de ‘iyi filmler’ dediğim yazıldı. Anlaşılan cep telefonunda kötü bir bağlantıyla yaptığımız görüşmeyi muhabir arkadaşım yanlış anlamıştı. Neyse, son kararım, ilk kararımdan farklı değil: Ne ‘Aura’yı ne de ‘Kardan Adamlar’ı beğendim. Bir de Radikal’de çıkan Portakal Toto var. Orada da sorulan benim tercihlerimdi, kimin kazanacağı yönündeki tahminlerim değildi. Tahminim Birgün’de yazmış olduğum gibi ‘Kader’ken, tercihim ‘İklimler’di. ‘Toto’ başlığı tercihimin tahminim gibi görülmesine neden oldu. Durum budur. 

İklimler

TARİH:  21 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ayazda bir yürek 

Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan Oyuncular: Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan, Nazan Kesal, Türü: Dram

İnsanlar basit nedenlerle mutlu, daha da basit nedenlerle mutsuz olacak şekilde yaratılmıştır. Aynen basit bir nedenle doğmaları ve daha da basit bir nedenle ölmeleri gibi… İsa ve Bahar, ruhlarının sürekli değişen iklimlerinde artık kendilerine ait olmayan bir mutluluğun peşinde sürüklenen iki yalnız ruhtur.” Nuri Bilge Ceylan iyi ki edebiyata soyunmamış dedirtiyor, yukarıdaki satırlar. “İklimler” bu resmi tasvirinin acemiliğini hiç taşımayan, ustaca yapılmış bir film. Aslında filmin kahramanı İsa’nın (Nuri Bilge Ceylan) sürekli değişen bir ruh hali de yok. Tek bir şeye odaklanmış gözüküyor İsa, kadınlar üzerinden egosunu şişirmek, erkekliğini kanıtlamak. Başkaları İsa’nın egosuna hizmet ettikleri sürece İsa’ya bir şey ifade ediyor. Bazen vicdani rahatsızlıklar yaşıyorsa da, bu rahatsızlığı atlatır atlatmaz eski haline dönüyor. 

İsa’nın birlikte olduğu Bahar (Ebru Ceylan) ise daha belirsiz bir karakter. O, İsa’ya bağlı bir değişken gibi daha çok. Onun da ruhunun karanlığına, diğer kadınla rekabete verdiği öneme ilişkin ipuçları varsa da Bahar sonuçta biraz torpilli bir karakter olmuş. Yani Bahar bu tatsız ilişkinin masum unsuru. 

Peki, İsa’nın, ruhunun bu karanlığından çıkma şansı var mı? Yukarıdaki sözlere bakılacak olursa insanlar “yaradılış”ları kendilerine neyi dayatıyorsa onu yaşıyorlar. Bu da pek bir açık kapı bırakmıyor doğrusu. Oldukça “kader”ci bir yaklaşım. “İklimler”in tema itibarıyla en çok Zeki Demirkubuz’un “Bekleme Odası”nı hatırlatması boşuna değil. İki yönetmenin benzer yanları olduğu aşikar. İsa’nın hayatına başkaları gerçek anlamda girebilir mi? İsa buna izin verebilir mi? Cevabını bilmiyorum ya da belki de şöyle: Asiye nasıl kurtulursa İsa da öyle kurtulur. Sonuç olarak “İklimler” yabancılaşmış bir bireyin tasvirini başarıyla yapan, kusursuz bir bütünlüğü olan bir film. Tek kusuru, kendi içine bu kadar kapalı oluşu. 

Özgürlük Rüzgârı

TARİH:  21 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Barbarların istilası 

Orijinal Adı: The Wind That Shakes the Barley Yonetmen: Ken Loach Oyuncular: Cillian Murphy, Padraic Delaney, Liam Cunningham Türü: Savaş – Dram Ülke: Almanya, İtalya, İspanya, Fransa, İrlanda, İngiltere 

Sistemli bir biçimde politik filmler yapabilen ve filmlerini dünya pazarına sunabilen o kadar az yönetmen var ki, Ken Loach’ın varlığı bile kutlanması gereken bir şey. Filmlerini beğenin ya da beğenmeyin, Loach’ın filmlerine ihtiyacımız var ve keşke benzer politiklikte daha iyilerini yapanlar da çıksa. 

‘Özgürlük rüzgârı’ 1920’ler İrlanda’sında geçiyor. İngilizlerin ‘Black and Tans’ denilen paralı askerleri İrlanda’da terör estiriyor. İsmini İngilizler gibi telaffuz etmeyi reddeden bir delikanlının bu askerlerce öldürülüşü, Londra’ya gitme hazırlıkları yapan taze doktor Damien’in (Cillian Murphy) kararını değiştirmesinde önemli rol oynuyor. Damien kardeşi Teddy’nin (Padraic Delaney) yanında İrlanda bağımsızlık mücadelesinde saf tutuyor. İnsanları iyileştirme eğitimi almış bu genç, cellat rolü oynamaya başlıyor. İngilizler, krala bağlılık yemini etme koşuluyla İrlanda’ya kısmi özgürlük verince kurtuluş mücadelesindeki çatlaklar genişliyor. Sosyalist düşünceleri olan ve tam bağımsızlıktan aşağısına yanaşmayan Damien’le her zaman yerel burjuvaziyle iyi ilişkiler kurmuş olan reformcu ağabeyi Teddy karşı saflara düşüyorlar. 

Loach idealist Damien’in tarafını tutuyor. Loach’ın tavrı elbette tartışılır ve tartışılıyor da. Reel politikaya tümüyle sırt çevirmesi ve İngilizlere herhangi bir insaniyet bahşetmemesi eleştiriliyor. Loach’ın çok rafine filmler yaptığını hiçbir zaman düşünmedim ama o da olmasa emperyalizmin karanlık tarihi ve bugünüyle uğraşan kimse kalmayacak. Bir arkadaşım film çıkışında şu soruyu sormuştu: Burunlarının dibindeki İrlanda’da bunları yapanlar, Irak’ta neler yapıyordur? Cannes’da Altın Palmiye kazanan bu filmi herkesin seyretmesinde yarar var. 

Özgürlük Rüzgârı

Barbarların istilası 

Orijinal Adı: The Wind That Shakes the Barley Yonetmen: Ken Loach Oyuncular: Cillian Murphy, Padraic Delaney, Liam Cunningham Türü: Savaş – Dram Ülke: Almanya, İtalya, İspanya, Fransa, İrlanda, İngiltere 

Sistemli bir biçimde politik filmler yapabilen ve filmlerini dünya pazarına sunabilen o kadar az yönetmen var ki, Ken Loach’ın varlığı bile kutlanması gereken bir şey. Filmlerini beğenin ya da beğenmeyin, Loach’ın filmlerine ihtiyacımız var ve keşke benzer politiklikte daha iyilerini yapanlar da çıksa. 

‘Özgürlük rüzgârı’ 1920’ler İrlanda’sında geçiyor. İngilizlerin ‘Black and Tans’ denilen paralı askerleri İrlanda’da terör estiriyor. İsmini İngilizler gibi telaffuz etmeyi reddeden bir delikanlının bu askerlerce öldürülüşü, Londra’ya gitme hazırlıkları yapan taze doktor Damien’in (Cillian Murphy) kararını değiştirmesinde önemli rol oynuyor. Damien kardeşi Teddy’nin (Padraic Delaney) yanında İrlanda bağımsızlık mücadelesinde saf tutuyor. İnsanları iyileştirme eğitimi almış bu genç, cellat rolü oynamaya başlıyor. İngilizler, krala bağlılık yemini etme koşuluyla İrlanda’ya kısmi özgürlük verince kurtuluş mücadelesindeki çatlaklar genişliyor. Sosyalist düşünceleri olan ve tam bağımsızlıktan aşağısına yanaşmayan Damien’le her zaman yerel burjuvaziyle iyi ilişkiler kurmuş olan reformcu ağabeyi Teddy karşı saflara düşüyorlar. 

Loach idealist Damien’in tarafını tutuyor. Loach’ın tavrı elbette tartışılır ve tartışılıyor da. Reel politikaya tümüyle sırt çevirmesi ve İngilizlere herhangi bir insaniyet bahşetmemesi eleştiriliyor. Loach’ın çok rafine filmler yaptığını hiçbir zaman düşünmedim ama o da olmasa emperyalizmin karanlık tarihi ve bugünüyle uğraşan kimse kalmayacak. Bir arkadaşım film çıkışında şu soruyu sormuştu: Burunlarının dibindeki İrlanda’da bunları yapanlar, Irak’ta neler yapıyordur? Cannes’da Altın Palmiye kazanan bu filmi herkesin seyretmesinde yarar var. 

Hokkabaz

TARİH:  21 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Dörtgöz olma halleri 

Hokkabaz, görülmeyi hak eden bir film. Cem Yılmaz’ın kusursuz bir perform yapımdaki yan rollerin de hakkını yememeli. 

Yönetmen: Cem Yılmaz, Ali Taner Baltacı  Oyuncular Cem Yılmaz, Mazhar Alanson, Özlem Tekin Türü: Komedi 

Hokkabaz’ın afişinde bir gözlük resmi var. Gözlüğü hiç bir tür protez olarak; göz bozukluğunu  da bir sakatlık ya da daha kibar, daha “siyaseten doğru” tanımlarıyla bir özürlülük, bir engellilik durumu olarak düşündünüz mü? Kör ya da neredeyse kör olanlar mıdır sadece görme engelli olanlar? Resmimden de göreceğiniz gibi, bendeniz gözlüklü biriyim; son birkaç yıldır miyopime hipermetropi de eklendi, artık çift gözlüklüyüm üstelik. ‘Hokkabaz’ hem fiziken hem de ruhen ve zihnen görme özürlü iki arkadaşı anlatıyor. Göremiyorlar burunlarının dibinde olan biteni, çevrilen dolapları. Ama işin metaforik yanı bir yana ben gözlüklü olma hali üzerine bu kadar hoş gözlemler içeren bir film görmemiştim. ‘Gözlük’ ya da “dörtgöz” diye hitap edilmişliğim vardır; gözlüksüzlük özlemini, ameliyat korkusunu bilirim. Filmin afişindeki gözlük simgesel bir anlam taşısa da film gözlüklüler için doğrudan da çok şey ifade edecek. 

‘Hokkabaz’ için Cem Yılmaz ‘iyi yazılmış, iyi oynanmış, iyi çekilmiş’ bir film denmesini istediğini belirtmiş bir söyleşisinde. Doğrusu, Yılmaz’ı kırmak ya da kırmamak gibi bir kaygım yok ama film hakikaten de öyle. İyi yazılmış, konusunda yalnız çekincelerim var. Film finale doğru çok fazla sürpriz viraja giriyor. Meğer böyleymiş, derken yok öyle de değilmiş aslında şöyleymiş durumları biraz fazla kaçıyor ve nihayetinde Özlem Tekin’in canlandırdığı karakter daha da anlaşılmaz bir hale geliyor. 

Sihirbaz İskender (Cem Yılmaz) ve ortağı Maradona (Tuna Orhan) biraz para kazanabilme umuduyla Anadolu turnesine çıkarlar ama İskender’in eniştesinden ödünç aldıkları karavanın bir de hediyesi vardır: İskender’in karavanda yaşayan ve Çanakkale’ye gömülmek isteyen 

asker emeklisi babası Sait Tünaydın (Mazhar Alanson). Üçlüye evlenmek istemeyen bir gelin adayı da dahil olur kısa bir süre sonra. Kacak gelin Fatma’ya (Özlem Tekin) üç adam da yazılırlar kendi üsluplarınca. Ama en çok İskender abayı yakar. Gelinin ise kendi planları vardır. 

Babasına kendisini beğendirememiş ama aslında kendi kendisini de pek beğenmeyen, sevilmeye kurtlar gibi aç, çok da yaratıcı olamamış sihirbaz karakterinde Cem Yılmaz kusursuz bir performans sergiliyor. İskender’in hayranı, ortağı ve bazen de rakibi rolünde Tuna Orhan da bence muhteşem. Mazhar Alanson da iyi. Özlem Tekin’in ise daha önce belirttiğim gibi oynadığı karakterde sorunlar var. Aslında küçük rollerdeki bütün oyuncular da çok başarılılar. Kocaman kahkahalarla olmasa da “Hokkabaz’ güldürüyor da. Gözleri iyi görmediği halde göz boyamayı meslek edinmiş ama aslında gözleri birazcık ilgiyle kolayca boyanan kahramanlarıyla ‘Hokkabaz’ görülmeyi hak eden bir film. Gözlüksüzler de keyif alacaktır. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com