Duygudan da Öte

TARİH:  22 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kasım’ın en zor kararı 

Orijinal Adı: A Fond Kiss Yönetmen: Ken Loach Oyuncular: Atta Yaqub, Eva Birthisle Türü: Romantik Dram Ülke: İngiltere, Belçika, Almanya, İtalya, İspanya

Ken Loach, ‘Duygudan da öte’ filminde, bildik bir temayı her zamanki toz pembe renklere bürümeden, kendi rengini katarak anlatıyor. 

‘Duygudan da Öte’ son yıllarda soyunun tükenmeye başladığını sandığımız yaratıcı adlandırmalardan biri. Filmin orijinal adı ise ‘tatlı bir öpücük’ gibi basit bir anlama geliyor. Kısacası kafanızı “duygudan da öte ne ola ki?” diye yormayın. Film daha başka şeylerin yanı sıra gayet aşina olduğumuz ve “Romeo ve Jülyet’ten beri sık sık sinemalarda karşılaştığımız insan duygularından söz ediyor. Yani farklı yerlere ait olan insanların aşkı ve çevresel baskılara karşı direnmesi filmin konusu. Bildik bir tema ama Ken Loach yine de kendinden bir şeyler katmasını biliyor. 

Filmin kadın kahramanı Roisin (Eva Birthisle) sözleşmeli olarak bir lisede müzik öğretmenliği yapıyor ve bir gün kadroya geçmeyi umuyor. Çalıştığı okul bir devlet okulu ama Katolik Kilisesi’ne de bağlı. Yani rahipler okul yönetiminde söz sahibi. 

Casim (Atta Yaqub) ise Pakistan göçmeni bir ailenin oğlu. Akşamları bir klüpte dj’lik yapıyor. Casim’in (bildiğimiz Kasım ismi aslında) küçük kız kardeşi Tahara (Shabana Bakhsh), Roisin’in ders verdiği Katolik lisesinde okuyor. Irkçı sataşmalara karşılık vermeye çalışan küçük kız kardeşini korumak ve kavga etmesini önlemek için okula giren Casim burada Roisin’le (Roşin okunuyor) tanışıyor. Ve kısa sürede ikili arasında aşk başlıyor. Ama Pakistan kökenli olmak Britanya’da kolay bir şey değil. Britanyalıların kendilerini hep dışlayacağını düşünen (ki bu dışlanmanın azalacağına 11 Eylül’den sonra daha da arttığı malum) Casim’in ailesi ve özellikle babası oğlunun böyle bir ilişkiye girmesine şiddetle karşı çıkıyor. Cemaatin ancak sıkı bağlarını korursa ayakta kalabileceği fikrini sadece bir geri kafalılık olarak sunmuyor Ken Loach. Bu tutuculuğu onaylamamakla birlikte bu anlıyor ve anlaşılır kılıyor. Öte yandan Roisin de okulunun Katolik rahibiyle “papaz” oluyor. Çünkü rahip bir Müslümanla evlilik dışı bir ilişki sürdüren Roisin’in kadroya alınmasına karşı çıkıyor.

Dahası Casim’la Roisin’in aşkı Casim’in büyük kız kardeşi Rukhsana’nın (Ghizala Avan) izdivaç hayallerini de yıkıyor çünkü Pakistanlı cemaat aileyi dışlamaya başlıyor. Casim’la evlenmesi planlanan bir kızcağız da var bu arada. İşler karşıyor kısacası. Casim’a şu soruyu soruyor Rukhsana: “Kısa bir süre sonra bitecek bir aşk için bütün bunları yıkmaya değer mi: Modern ve sinik izleyici pek alâ biliyor ki artık aşkların ömürleri uzun değil ve sevgililer kavuştuktan sonra ilelebet mutlu yaşamıyorlar. 

Ama yine de aşka bir şans tanımazsa Casim’in hiçbir zaman kendisi olamayacağını da gayet iyi gösteriyor Loach. Kısacası bildik bir temayı her zamanki toz pembe renklere bürümeden, kendi rengini katarak anlatıyor son Cannes Festivali’nin birincisi yönetmen. 

Clic

TARİH:  22 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

İcadın böylesi

Orijinal adı: Clic Yönetmen: Ffrank Coraci Oyuncular. Adam Sandler, Kate Beckinsale, Christopher Walken Türü: Fantastik-Komedi Ülke: ABD 

Evli ve iki çocuklu bir baba olan Micheal; yoğun çalışma temposu yüzünden karısı ve çocuklarına bir türlü vakit ayıramamaktadır. Yine yoğun geçen bir günün sonrası eve geldiğinde o kadar yorgundur ki hangi kumandanın televizyonu açtığını bir türlü bulamaz ve sinir olur. Hayatını biraz olsun kolaylaştırmak için evdeki bütün teknolojik araçları kontrol edebilecek tek bir uzaktan kumanda bulmaya karar verir. İcat ettiği kumanda, hayatını beklediğinden de kolaylaştıracaktır. 

Kardan Adamlar

TARİH:  22 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kara çizilen görüntüler 

Yönetmen: Aytan Gönülşan Oyuncular: Hazım Körmükçü, Ogün Kaptanoğlu Türü: Dram Ülke: Türkiye 

Kardan Adamlar bir iş için yola koyulan ve kaybolan iki iş adamının hikâyesini anlatıyor. Klasik bir gelişme izliyor öykü. Bildikleri yoldan sapmak ve kullandıkları 4 çekerin olanaklarının tadına varmak istemek filmin kahramanlarının başını belaya sokuyor. Araç kara saplanıyor, derken aralarında tartışma çıkıyor. Karakterler bir de yoldan uzaklaşmak gibi vahim bir hata işleyince karlı ormanın içinde kayboluyorlar. Tabii tartışıyorlar, kavga ediyorlar, üşüyorlar, acıkıyorlar, ateş yakmak için uzun uzun uğraşıyorlar. Zor koşullarda insanların ilişkilerini incelemek gibi bir derdi varsa da filmin bunu etkili bir biçimde yapamıyor. Her tarafları suyun bir biçimi olan karla kaplı insanların, akan bir suyla karşılaştıklarında çölde susuz kalmış gibi davranmaları ve kaygısızca buz gibi bir havada suya girmekte çekinmemeleri gibi mantığı zorlayıcı sahneleri de var filmin. Kardan Adamlar sinemadan çıktıktan sonra güneşe maruz kalmışlar gibi eriyip hızla çıkıyor hafızamızdan. 

Sudaki Kız

TARİH:  15 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Öykü adında bir su perisi 

Orijinal Adı: Lady in the Water Yönetmen: M. NightShyamalan Oyuncular: Paul Giamatti, B. Dallas Howard, Jeffrey Wright Türü: Korku-Gerilim Ülke: ABD

“Biraz naif, biraz fazla basit, biraz fazla metafizik olsa da Shyamalan’ın öyküleri kendilerini merakla izlettirirken yüreklerimize dokunmayı da başarıyor” 

Shyamalan her şeyden önce bir derdi olan bir sinemacı, Derdi olmayan birinin zaten sanatla uğraşmaması gerekir diyemiyoruz ne yazık ki çünkü piyasa öyleleriyle dolu. Ama derdi olmak insanı sanatçı yapmaya yetmiyor ve Shyamalan yüksek bir estetik düzey tutturmayı hemen hemen her filminde başararak da ayrıcalıklı bir yer ediniyor. Shyamalan’ın filmlerinde hep aynı tema var aslında: İnancını yitiren bir insan ya da insan grubunun bastırdıkları travmalarıyla yüzleşerek yeniden yaşama sarılacak, sevecek, iyileşecek gücü bulması/bulmaları. Bu yüzleşme sıradanın içindeki cevherin farkına varmak ve ondan destek almaktan da geçiyor. 

“Sudaki Kız’ın geçtiği mekân bir apartman bloğu. Bu sıradan apartman bloğunun sıradan havuzundan Story (Bryce Dallas Howard) yani ‘Öykü’ adında bir su perisi çıkarıyor Shyamalan. Ama öncesinde su perileriyle ilgili bir hikaye anlatıyor bize. Eskiden insanlar deniz kenarlarında su perileriyle içiçe yaşarlarmış. Su perileri insanlara yol gösterirlermiş. Zamanla insanlar iç bölgelere taşınmış, su perileriyle irtibatları kopmuş ve yol göstericilerini kaybettikleri için savaşlardan başlarını kaldıramaz hale gelmişler. İnsanlığın masumiyet çağını geride bırakışı apartmanın bakımından sorumlu Cleveland Heep’in (Paul Giamatti) kişisel tarihiyle paralellik taşıyor. Asıl mesleği doktorluk olan Cleveland bir saldırganın evine girip karısı ve çocuklarını öldürmesinden sonra apartman görevlisi olmuş. O sırada onların yanında olup onlara yardım edememiş olmasının suçluluk duygusuyla baş edemeyince geçmişiyle arasına bir duvar örmeye çalışmış. Cleveland yeniden başkalarıyla ilişki kurmayı, onlarla ortak bir an amaç doğrultusunda bir araya gelmeyi su perisine yardım ederken öğrenecektir. Sadece o değil, apartmanda yaşayan diğer insanların bir kısmı da. Hiç ders alamayan tek kişi ise her “öykü’yü bildiğini sanan ukala ve soğuk sinema eleştirmenidir. 

Yaşadığımız banal gerçeklikte nasıl büyük travmalar varsa aynı banal gerçeklikte insanı hayata bağlayacak şeyler de vardır diyor gibi Shyamalan. Yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevher! Biraz naif, biraz fazla basit, biraz fazla metafizik olsa da Shyamalan’ın öyküleri kendilerini merakla izlettirirken yüreklerimize dokunmayı da başarıyor. 

Kırmızı Başlıklı Kurt

TARİH:  22 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Lolipop Orijinal Adı: Hard Candy Yönetmen: David Slade Oyuncular: Patrick Wilson, Ellen Page, Sandra Oh Türü: Gerilim-Dram Ülke: ABD 

”Lolipop” internet üzerinden ‘chat’leşme görüntüleriyle başlıyor. ‘Chat’leşenler buluştuklarında birinin 14 yaşında Hayley (Ellen Page) adında bir kız, diğerinin ise Jeff (Patrick Wilson) adında 30’unun üzerinde bir moda fotoğrafçısı olduğunu görüyoruz. Klasik bir pedofil hikâyesi gibi görünüyor her şey. 

Kız büyüklerin dünyasından, adam ise gençliğin zevklerinden ne kadar çok anladığını kanıtlamaya çalışıyor birbirlerine, Adamın evine gidiyorlar kızın ısrarı üzerine. Çünkü şarkıcı Goldfrapp’in konserinde kaydedilmiş bir mp3’e sahiptir adam ve kız da onu muhakkak dinlemek istemektedir. Doğrusu adam o kadar da tehlikeli gibi görünmemektedir. Kıza gelince, onun tehlikeli olduğunu niye düşünelim ki zaten? 

Ama birkaç içkiden sonra filmin sürpriz dönüşümü başlar. Adam kendinden geçer ve ayıldığında kendisini bir sandalyeye bağlanmış şekilde bulur. Kızın adama soracağı önemli soruları vardır. Adamın ise vereceği bir hesabı. 

‘Lolipop’ sürpriz dönüşümün yaşandığı noktaya kadar çok başarılı akan bir film. Hem pedofil, hem de olgun erkek meraklısı genç kız tiplemeleri ve bu ikilinin ilk buluşmalarının gerilim ve heyecanı çok iyi anlatılıyor. Ama filmin dönüşüm geçirdigi noktadan sonra yaşananlar bir türlü inandırıcı olamıyor. Hayley karakterinin kendisine neden böyle bir intikam misyonu seçtiğini, bazı bilgilere nasıl ulaştığını anlayamıyoruz. Ama Patrick Wilson ve özellikle Ellen Page’in başanlı oyunculuğuyla ve gerilimi ayakta tutmayı başarmasıyla film kendisini izlettiriyor. Yine de geriye kalan hafif bir mide bulantısından başka bir şey olmuyor. 

Altın Portakal’ın Altın Dilimleri

TARİH:  23 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Cüneyt Cebenoyan, bu akşam sona erecek Altın Portakal Film Festivali’nin ses getiren yerli ve yabancı filmlerine yakından bakıyor. 

Açılış Gecesi’nde Yılmaz Erdoğan’ın tek kişilik şovu keyifliydi. Erdoğan konuşmasında geçen yılki jüri deneyimini, Hollywood’a gidişini vs tatlı tatlı ama eleştirilerini de katarak anlattı. 

Tabii açılışın yıldızı Faye Dunaway’di ve Erdoğan ona da her fırsatta ‘sataşmayı ihmal’ etmedi. Bu yılki organizasyon geçen yıla göre sanki biraz daha sorunlu. Kimileri festival kartlarını almakta sorun yaşadılar, festival kataloğu geç ulaştı, basın odası geç açıldı vs. Ama en ciddi şikâyet yönetmenlerden geldi. Yarışmadaki Türk filmlerinin gösterildiği salonun projeksiyonu sorunluydu. ‘Kader’in yönetmeni Zeki Demirkubuz bu filme çok para harcadığını söyledi ve emeklerinin karşılığını perdede göremediğinden yakındı. Sesteki aksaklıkların yanı sıra görüntüde filmin çekildiği formata uygun değildi. Demirkubuz festivalde öncelikle bu konuya para harcanması gerektiğinin altını çizdi. ‘Eve Dönüş’ filminin yönetmeni Ömer Uğur da aynı konudaki şikâyetlerini film başlamadan söyledi. Seyirciden projeksiyondan kaynaklanabilecek sorunlardan dolayı özür dileyen Uğur, festival yönetiminin de kendilerinden özür dilemesini beklediğini belirtti. Antalya Atatürk Kültür Merkezi’nin rahatsız koltukları dahil bir yenilenmeye ihtiyacı olduğu açık. Ama sonuç olarak (fırtınada yaşananları dışarıda tutarak) festival başarılı geçiyor ve Türk filmlerinin kalitesi seyirciyi memnun ediyor. Ayrıca bu yıl seyirci sayısında belirgin bir artış var. 

YABANCI FİLMLER 

Bükreş’in Doğusu

Katalogla ilgili bir soruna örnek. Film katalogda var ama bulmak için detektiflik yapmak gerekiyor çünkü adı farklı girilmiş. “Bükreş’in Doğusu” Romanya’da Çavuşescu rejimi yıkılırken küçük bir kentte neler olduğunu sorgulayan bir televizyon programını merkezine alıyor ve çok başarılı bir toplum portresi çiziyor. Televizyon kanalının sahibi ve programın yapımcısı ‘Bizim kentimizde devrim oldu mu?’ sorusunu soruyor konuklarına. Yani rejimin çöktüğü belli olmadan önce başkaldıran kimse var mıydı yoksa insanlar sokaklara Çavuşescu’nun düşüşü kesinlik kazandıktan sonra mı dökülmüştü? Yalanlar, ikiyüzlülükler, sosyalist dönemin iyi yerlere konuşlanmış bürokratlarının sonradan da nasıl başarılı kapitalistlere dönüştükleri ironik bir dille ve son derece kısıtlı bir bütçeyle bu kadar anlatılabilir. 

Kağıt Mavi Olacak 

Yine Romanya’dan ve yine devrim’e, yani Çavuşescu rejiminin çöküşüne dair bir film. Bu kez olaylar tam da rejimin çökmekte olduğu ve kim kime dumduma bir ortamda geçiyor. Milis kuvvetleri içinde yer alan genç bir asker birliğini terk edip direnişçilere katılıyor. Ama hain zannediliyor ve esir alınıyor. 

Komutanı ise ikilem içinde, hem görevine sadık kalmak ve başını belaya sokmamak istiyor hem de rejimi gönülden savunamıyor. Film iki tarafa da mesafeli bir bakışla bakıyor ve kaybedenlerin ne yazık ki hep idealistler olduğunu gösteriyor. Romanya sineması anlaşılan güçlü bir çıkış içinde. 

Kış Vakti 

İşçi olmaktan çok beat kuşağının bir üyesine benzeyen bir kahramanı var ‘Kış Vakti’nin. Çalışmayı sevmeyen sorumsuz kahramanımız yeni geldiği kentte, kocası iş bulmak için şehri terk ettiği için kızıyla birlikte yalnız yaşayan bir kadınla tanışıyor. “Koca’nın öldüğü haberi gelince serbest kalan kadınla da evleniyor. Ama karakter kolay değişen bir şey değil ve kahramanımız işinde dikiş tutturmayınca kadın için tarih tekerrür edecek gibi gözüküyor. Filmin kadını hemen hemen hiç odağına almayışı ve çiftin ilişkisini geçiştirişi en büyük kusuru. Ama ‘Kış Vakti’ yine de eli yüzü düzgün sayılabilecek bir film. 

İşgal Altında 

Katalogda okuduklarımdan Vietnam Savaşı’nın halkta yarattığı travmayla ve güncel göndermeler içerebileceği kanısıyla filme gittim ve bu uğurda iki Türk filmini (‘Araf’ ve ‘İki Süper Film Birden’i) pas geçtim. Karşıma ABD yanlısı bir film çıktı. 

Filmin Amerikan işbirlikçisi kahramanı kendisini tutuklayan gerillalara ‘özgürlük’ konusunda ders verirken çıkış kapısına yönelmiştim bile. Filmin yönetmeni Vietnamlı bir ad taşıyor ama nerede doğup büyüdüğüyle ilgili bir bilgi katalogda yok. 

Ölesiye Aşk 

Fransa’nın cinsel konularda en geniş mezhepli ülkelerden biri olduğu düşünülür. Ama kazın ayağı pek öyle değil. Bir kampingde orta yaşı aşmış evli bir adamla genç bir kız birbirlerine aşık olunca Fransa’nın tutucu yüzüyle karşılaşıyorlar. Gerçek bir olaydan yola çıkan film yakında sinemalarımıza gelecek. 

YERLİ FİLMLER 

Aura 

Aura’nın başta adı bir sorun. Ne anlama geldiğini sadece seyircilerin çoğu değil ne yazık ki filmin başrol oyuncusu da bilmiyor. Filmde Haydar karakterini oynayan Gani Rüzgar Şavata ‘aura’nın ‘aşktan da öte bir aşk’ demek olduğunu söyledi ama sözlüklerde böyle yazmıyor. Yaratıcı bir yorum deyip geçelim ama filmin tek sorunu bu olsa keşke. ‘Romeo ve Jülyet hikayesi yine karşımızda. Yezidi bir kızla Alevi bir erkeğin aşkı konumuz. Erkeğin cemaatiyle yaşadığı tek sorun sevdiği kız değil, abisinin işlediği bir suçu da üstlendiği için cemaatten dışlanması söz konusu. Kızın ölümcül bir hastalığı var ve bir gece krize giriyor. Adam kızı hastane ye taşırken müze soyguncularıyla karşılaşıyor. Biraz aşk, biraz ölüm kültleştirmesi (Yılmaz Güney’i çağrıştırıyor), biraz müze soygunu gibi bir güncel hikaye ama hiç biri olmamış. 

Kader 

Zeki Demirkubuz’un ‘Masumiyet’teki meşhur monoloğunun filmleşmiş hali. Oyuncular başta Ufuk Bayraktar olmak üzere çok başarılı. Aşk ve delilik neredeyse özdeşleşiyor filmde. Zeki Demirkubuz’un yönetmenliği çok iyi. Seyirciyi alıyor ve orta sınıf esnaf dünyasının, pavyon hayatının, gündelik şiddetin ortasına bırakıyor. Demirkubuz’un tasvir ettiği dünya o kadar tatsız, o kadar ikiyüzlü, o kadar sevgisiz ki filmin aşıklarının takıntılı ve hastalıklı aşkları asil bir nitelik kazanıyor. ‘Kader’ hem hayranlık uyandıran hem de sevmekte zorluk çekilebilecek bir film. Bence jürinin tercihi ‘Kader’ olacak.

Cenneti beklerken 

‘Cenneti Beklerken’i seyredenler ikiye ayrılmış gibi görünüyor. Filmin görselliğine, çok katmanlılığına hayran olanlar ve ‘peki ama bu film ne anlattı?’ diyenler. Derviş Zaim ilk filmi ‘Tabutta Rövaşata’nın yalınlığını çoktan terk etti. Bu filmde doğu batı gerilimi ve iki dünya görüşünün, iki estetik anlayışının etkileşimi ve çatışması; iktidar-sanat/sanatçı ilişkileri, oğul kaybı teması, istemediği bir işi yapmak zorunda kalan bir adamın dramı ve daha birçok şey var. Zaim’in entelektüel derinliği ve minyatürden yola çıkarak bir estetik kurma çabası hayranlık verici. Ama ‘Cenneti Beklerken’in dramatik belkemiği zayıf ya da bana göre değil. Ama önemli bir çalışma olduğunu herkes teslim edecektir. 

Eve dönüş 

Büyük erdemleri ve önemli kusurları olan bir film. Filmin başlangıç bölümü (şöyle 15-20 dakikalık bir bölümü sanırım) ciddi bir hayal kırıklığıydı. Diyaloglar, oyunculuklar çok aksıyordu. Ama sonra film bizi avucunun içine almayı başardı ve sonunda pozitif bir duyguyla sinemayı terk ettik. Sıradan, apolitik bir işçinin bir ihbar sonucu tutuklanıp işkenceye alınmasını ve hayatının kaymasını anlatıyor “Eve Dönüş”. 

Dönem 12 Eylül’ün hemen öncesi ve sonrası. Doğrusu halkımızın kötülüğü bu filmde bana mesela ‘Kader’dekinden daha fazla dokundu. (Şimdi ‘halkın gazetesi’nde bunu yazmak ne kadar doğru bilemiyorum ama!) Haksız yere bile olsa düşene bir tekme daha atanlar, devrim yolunda başkalarını harcayabilen solcular, hepsi var. Ama işkenceye sonuna kadar direnenler de var. 12 Eylül’e bodoslama dalan, cuntacıları hak ettikleri yere koyan ve sonuç itibarıyla içimize su serpen bir film ‘Eve Dönüş’. Onlar hala saygın konumlarını koruyorlar ve daha çok sayıda ‘Eve Dönüşler’e ihtiyacımız var. 

İklimler 

Nuri Bilge Ceylan’ın heyecanla beklediğimiz filmi doğrusu tatmin etti. Ceylan kötülüğün özellikle de kendi ruhunun kötülüğünün hesabını filmlerde yapıyor. Ama bu Ceylan’a özgü bir kötülük değil. Filminin kahramanları çok da uzağımızda değil, birçoğumuz için aynaya bakmak yeter. Atomize olmuş, kendi egosunu tatmin emekten başka bir şey düşünmeyen entelektüeller, yürümeyen ilişkiler, bencillikler, bencillikler, bencillikler. Ama en çok da erkek bencilliği. Ceylan filmlerinde hep kendisine ve yakın çevresine bakıyor ve bildiğini iyi anlattığı için bunda bir sorun da yok. Ceylan sineması için değil ama bütün bir 12 Eylül sonrası entelektüel kuşağı için dileğim biraz kabuklarından çıkabilmeleri. Çıkabilmemiz. “İklimler” sonuç olarak oldukça iyi bir film. 

Takva 

“Takva”yı beğenenler ve iddialı görenler çoğunlukta ama onlara katılmıyorum. “Takva” gerçekten de iyi başlıyor. Dünyevi arzularını bastırıp kendini dine adamış bir adamın dönüşümünü anlatıyor film. Ama filmin kahramanı bağlı olduğu tarikatın muhasebeceliğine ya da tahsildarlığına getirildikten sonra çelişkiler yaşamaya başlıyor. Tarikat için kira geliri toplamak, ahlaki ve dinsel duygularıyla çelişen durumlar yaşamasına neden oluyor. 

Ayrıca yeni konumu ona bir anlamda sınıf atlatıyor. Buraya kadar iyi ama kahramanımızın düşüşü çok hızlı gerçekleşiyor. Rüya sahnelerinin filmin estetiğine uymaması, düşüncelerin fazla geveze biçimde anlatılması ve hatta zikir sahnelerinin turistik kokusu filmi zedeliyor. Reha Erdem ‘Kaç Para Kaç’la benzer bir dönüşüm geçiren bir karakteri ele almış ve daha iyi bir film yapmıştı. 

Festivalin en iyi filmi hangisi derseniz tek bir filmle yanıt veremiyorum. ‘Kader’. ‘İklimler’ ve ‘Eve Dönüş’ en iyileriydi. Ama ipi ö‘Kader’ göğüsler derim, kim kazanacak derseniz. 

Davetsiz Gelen

TARİH:  29 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Her şey dahil’ korku filmi 

Orijinal Adı: The Reeker Yönetmen: Dave Payne Oyuncular: Devon Gummersall, Tina İllmann, Scott Whyte Tür: Korku Ülke: ABD 

UZAK ve sessiz bir oto yol, açıklanamaz bir şekilde kapandığında, beş öğrenci kendilerini çölün ortasında buluverir. Yeni şartların eğlencelerini bozmasına izin vermeyen gençler, ister istemez lânetli varlıklar tarafından rahatsız edileceklerdir. 

Otelde akşam yemeği sırasında tanıştıkları bir yabancı, karısının kayıp olduğunu ve en büyük korkularının gerçek olduğunu anlatır. O da ölü insanlar görmüştür. Cinayet kurbanlarından biri, karısını alarak karanlık bir gücün yardımı ile ortadan kaybolmuştur… 

Gözleri görmeyen, fakat duyuları son derece güçlü bir öğrencinin yardımı ile geceyi hayatta kalmaya çalışarak geçirmeye karar verirler. 

Sen, Ben ve Dupree

TARİH:  6 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Daima genç kalanlar 

Orijinal Adı: You, Me and Dupree Yönetmen: Anthony Russo , Joe Russo Oyuncular: Owen Wilson, Kate Hudson, Matt Dillon Türü: Komedi Ülke: ABD 

Owen Wilson gerçek hayatta nasıl biri bilemeyiz ama sinemada kendisine bir tür Peter Pan kimliği edindi. Canlandırdığı tipler hep benzer bir yapıda yani olgunlaşmayı reddeden, yeni yetme özelliklerini koruyan adam çocukları oynuyor Wilson. Filmin adındaki Dupree de o. 

Bu kez Davetsiz Çapkınlar’daki gibi düğünlere duhul etmenin ötesine geçip arkadaşı Carl’ın (Matt Dillon) evliliğinin içine yerleşiyor. Carl’la Molly henüz evlenmişken, Dupree’yi kucaklarında buluyorlar çünkü evsiz, işsiz ve arabasız kalan arkadaşının barlarda sabahlamasına gönlü elvermiyor Carl’ın. Dupree her türlü rahatsızlığı veriyor evli çifte. Carl’ın zaten bir de kendisini damat olarak kabullenemeyen ve aynı zamanda işte patronu olan bir kayınpederi (Michael Douglas) var. Bir de kayınpeder Dupree’yi Carl’dan daha sempatik bulmaz mı? Zaten Dupree’nin karısında gözü olduğunu düşünen Carl zıvanadan çıkar ve fakat Dupree muazzam bir dönüşüm geçirip karısının kalbinde taht kurmuştur bile. İşler bakalım nasıl düzelecektir… 

‘Sen, Ben ve Dupree’ zaman zaman eğlenceli oluyor ama bir bütün olarak başarılı bir film değil. Bira içip, maç seyreden ve dolayısıyla karılarını kızdıran erkekler, kıskanç kayınpeder hepsi fazlasıyla bildik. Dupree’nin mucizevi dönüşümü ise hiç inandırıcı değil. Hele finalde sistem dışı kalmaya mahkum görünen ve bu haliyle sevimli olan Dupree’yi bir de yaşam guru’su yapmıyor mu film, ağzımızın tadı işte o an tamamen kaçıyor. 

13

TARİH:  6 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

13’e daha kaç var? 

Orijinal Adı: Tzameti Yönetmen: Gela Babluani Oyuncular: George Babluani, Philippe Pascalt Bongard Türü Gerilim Ülke: Fransa – Gürcistan

Filmin adı baştan hayırlı bir final vaat etmiyor ve film bu vaadini tutuyor. Göçmen bir işçi tamirat işleriyle uğraştığı evde bazı konuşmalara şahit oluyor. Büyük bir paranın söz konusu olduğu bir iş vardır. Ev sahibi yüksek dozda morfinden ölünce ve kendisine bu durumda ödeme yapılmayacağını öğrenince genç işçi ev sahibine gelen mektubu çalar ve onun yerini alır. Neyle karşılaşacağını bilmeden söz konusu işin parçası haline gelir. Ama iş beklendiği gibi hayırlı bir iş değildir. Filmin sürprizlerini açık etmeden daha fazla bir şey yazmak zor. Filmin, sıkılan zenginlerin insan hayatına verdiği değer üzerine bir şeyler söylediği, sınıfsal bir eleştirisi olduğunu söyleyenler var. Bana biraz zorlama gözüküyor bu yorumlar. Filmin kahramanlarının içinde bulunduğu ortam, yapılan ‘iş’ bu yorumlara kapı açsa da filmin tek derdi stilize bir gerilim filmi olmak. Bunu da başarıyla yapamıyor ve kısa süresine rağmen ne zaman bitecek diye saatlerimize baktırıyor. 

Dünya Ticaret Merkezi

TARİH:  29 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Dünya Propaganda Merkezi’ne buyrun 

Orijinal Adı: World Trade Center Yönetmen: Oliver Stone Oyuncular: Nicolas Cage, Michael Pena, Maria Bello Türü: Dram, Macera Ülke: ABD 

Son derece politik bir konuda politik olmayan bir film yapmak mümkün mü? Oliver Stone’a göre 11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezi’nin enkazı altında kalan iki insanın öyküsünde politik bir şey yok. Oliver Stone’a göre dedik ama yönetmen New York Times’a verdiği bir demeçte ‘bu film politik değil’ mantra’sının (sürekli tekrarlanan sözcükler) kendisine verildiğini söylemiş. Stone’un ‘Büyük İskender’ felaketinden sonra kendisine verilenlere itiraz edebilecek bir konumu yok. Bu filmi çekmesine izin verilmesi bile onun için artık bir lütuf. Kısacası komplo teorilerinin üstadı artık süt dökmüş kedi gibi.

‘Dünya Ticaret Merkezi’ndeki hikaye kendisini çevreleyen bağlamı olmasa gerçekten de bir yere kadar felakete uğramış iki adamın, onların ailelerinin ve onları kurtarmaya çalışanların öyküsü olarak görülebilir. Ama filme hakim olan duygu, saldırıya karşı beraberlik ve dayanışma olunca, o saldırının öncesi ve sonrası da gündeme gelmek zorundadır. Yoksa filmde bir ara televizyon ekranında görünüp “Büyük milletimizin kararlılığı sınanmaktadır ama kimse hayale kapılmasın, bu sınavı başarıyla geçeceğiz” diyen Bush’un sözleri onaylanmış olur. Bush’un başarıdan ne anladığını gördük, görüyoruz. DTM’de ölen üç bin masum insan bahane edilerek Irak ve Afganistan işgal edildi, yüz binlerce Arap ve Iraklı öldürüldü ya da ölmesine neden olacak koşullar oluşturuldu. Ayrıca 11 Eylül saldırılarının da Bush yönetiminin (en azından) aymazlığı olmasa engellenebileceği söyleniyor. Bunlar yaşanmışken sadece Amerikan ulusunun saldırı karşısında dayanışmasından söz etmek, 11 Eylül sonrasındaki Amerikan politikalarına destek vermek demektir. Kaldı ki filmde bir deniz piyadesi tipi var ki, cisminde neo-con’ların temsil ettiği, yücelttiği herşeyi barındırıyor ve bu piyade olumlu bir tip olarak çiziliyor. Film bittiğinde bu şahsın Irak’ta iki dönem askerlik yaptığı da belirtiliyor. Bize de “yuh artık” demek düşüyor. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com