Efsane Adam

TARİH:  12 Mayıs 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Dünyanın en hızlı ihtiyarı 

Orijinal Adı: The World’s Fastest Indian Yönetmen: Roger Donaldson Oyuncular: Anthony Hopkins, Diane Ladd, Paul Rodriguez, Jessica Cauffiel Türü: Macera – Dram Ülke: ABD 

Efsane Adam’ın özünde bize söylediği şu: ‘Hayallerinize bağlı kalır ve kararlılıkla onların pesinden giderseniz başaramayacağınız şey yoktur’. Her zaman doğru olmasa da güzel söz. Ama bu sözün genellikle bireyciliği yüceltmek için kullanıldını ve piyasanın bu savı ileri süren bir sürü Hollywood filmiyle dolu olduğunu biliyoruz.

“Efsane Adam” yani filmin kahramanı Burt Munro’nun (Anthony Hopkins) hayali de aslında “bana ne” dedirtecek birden bir hayal. Motosikletinin ne kadar sürat yapabildiğini öğrenmekten ibaret Munro’nun bütün derdi. Ama “Indian” marka motosikleti 1920’lerden kalma ve yıl 1967. Munro’nun kendisi de motosiklet yarışlarına katılacak yaşı hayli aşmış; üstelik kalbi tekliyor ve oldukça da yoksul ve de dünyanın dibinde Yeni Zelanda’da yaşıyor (kendi tabirleriyle “down under”da, yani “altta aşağıda”. Munro’nun ne kadar hız yapabildiğini ölçebileceği ortam ise ABD’de Salt Lake City civarındaki kurumuş tuz gölü yatağı. Burada düzenlenen yarışmalara katılabilmek için Munro’nun önce uçak bileti parasını denkleştirmesi, sonra da Los Angeles’tan başlayan uzun bir yolculuğa çıkması gerekiyor. Filmi, bütün klişe ve ağır duygusallık kokan kimi sahnelerine ve özellikle de iç bayan müziğine rağmen yukarı çeken bir şeyler var. Azraili ensesinde hisseden Munro’nun herkesin gardını indirmesini sağlayan insancıllığı ve yolculuğu boyunca karşılaştığı “dışardakiler”le kurduğu ilişkiler bunların başında geliyor. Biraz da David Lynch’in bizde gösterime girmeyen “Straight Story”sini hatırlatan bu yolculuk sırasında Munro mavi gözlü zenci bir travesti, yaşlı bir Kızılderili, Vietnam’a gönderilmiş ve iznini kullanmak üzere memleketine dönen bir asker ve dul bir kadınla tanışıyor. Sonuncusuyla bir gecelik aşk da yaşıyor. Bir ayağı çukurda, yoksul Munro gibi tanıştığı insanlar da ezilen, dışlanan ve değer verilmeyenlerden oluşuyor. Ve Munro bir anlamda hepsinin sözcülüğünü üstleniyor. Filmin orijinal adında “dünyanın en hızlısı” olarak betimlenen “Indian” (“Kızlılderili”anlamına geliyor) marka motosiklete de değinmek lazım. 40 yaşındaki bu motosiklet Munro tarafından modifiye edilmiş ve aslında yarışlara katılma koşullarına uymuyor. Munro’nun koyun yünü fanilası ve düğününde giydiği takım elbisenin parçası olan pantalonu da öyle. Ama Munro’nun kararlılığı yetkilileri ikna ediyor sonunda.

Ne kadar bireysel bir amacı olursa olsun “imkânsızı isteyen” ve bu isteğinin “gerçekçi” olduğunu da kanıtlayan Munro’ya şapka çıkartmak lâzım. Üstelik de hız gibi gençlikle özdeşleştirilmiş bir alanda bunu başarıyor Munro. “Efsane Adam” derine inmek gibi bir derdi olmamasına ve kusurlarına rağmen iç ısıtan bir film. Kendinizi iyi hissetmek için iyi bir seçenek. Efsanevi oyuncu Anthony Hopkins’in mükemmel oyunculuğu da cabası. 

Yürüyen Şato

TARİH:  9 Haziran 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Karmaşık bir masal dünyası 

Orijinal Adı: Hauru No Ugoku Shiro / Howl’s Moving Castle Yönetmen: Hayao Miyazaki Türü: Fantastik Ülke: Japonya 

Miyazaki’nin “Ruhların Kaçışı” adlı filmi geçtiğimiz yıl vizyona girmişti. Eğer onu izlediyseniz “Yürüyen Şato”yu izlemeye giderken nasıl farklı bir çizgi filmle karşılaşacağınız hakkında bir fikriniz vardır. Ve eğer bu farklı masal dünyası sizi büyülediyse yeniden büyülenmeye hazır olun. Miyazaki, ülkesi Japonya’nın en çok izlenen filmlerine imza atıyor ve dünya çapında büyük bir yaratıcı olarak kabul ediliyor. “Ruhların Kaçışı”nın aldığı en iyi animasyon film Oscar’ı da bunun bir kanıtı. 

“Yürüyen Şato” Miyazaki’nin her an değişen, iyiyken kötü, kötüyken iyi olabilen kahramanlarıyla dolu. Yine çevre kirliliğine dikkat çeken ve bu kez savaşa da karşı çıkan bir filmle karşı karşıyayız. 

Marksist bir dünya görüşü olduğunu da okuduğum Miyazaki’nin filmleri belli ki bu felsefenin izlerini yansıtıyor. Ama maddeci bir dünya değil karşımızdaki, tam tersine büyücülerin fink attığı, esrarengiz bir masal dünyası. 

İngiliz yazarın romanından 

Film İngiliz yazar Diana Wynne Jones’un romanından sinemaya uyarlanmış. Miyazaki bilgisayarlara çok az yüz verip filmi temelde elle çizmiş. Öykü, 19. yüzyıl sonlarında İngiltere’ye, bazen de Almanya’ya benzer bir yerde geçiyor. Şapka terzisi Sophie adlı genç kız filmin baş karakteri. Howl adlı bir büyücü yürüyen şatosuyla, kentin genç kızlarının hem korkulu hem de heyecan verici rüyalarını süslüyor. 

Sophie’nin Howl’un dikkatini çekmesi bir kadın büyücünün kıskançlığına neden oluyor ve büyücü Sophie’yi 90 yaşında bir kadına dönüştürüyor. Kendisine büyü yapıldığını söyleyememek de, Sophie’nin etkisi altında olduğu büyünün bir parçası. Sophie, pılını pırtısını toplayıp Howl’ın şatosunda temizlikçi olarak yaşamaya başlıyor. 

Sonrası anlatılabilir gibi değil pek. Filmin bir rüya mantığı izlediği de söylenebilir. Doğrusu Miyazaki’nin filmleri herkese göre değil ve ben sinemaseverler içindeki bu küçük gruba dahilim. Miyazaki’nin aşktan, barıştan ve doğadan yana tavrına katılmak ve estetiğine hayran olmakla birlikte filmlerini son derece karışık ve izlenmesi zor buluyorum. Ama, siz siz olun ve her zamanki gibi kendi kararınızı kendiniz verin. Miyazaki dünyasının içine girenler, çevremden biliyorum bağımlı hale geliyorlar. Kendinize bu şansı tanıyın. 

Bandidas

TARİH:  9 Haziran 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘İki Genç Kız’ ve seyirliği 

Orijinal Adı Bandidas Yönetmen: Joachim Roenning & Espen Sandberg Oyuncular: Penelope Cruz, Salma Hayek, Steve Zahn, Dwight Yoakam Türü: Aksiyon/Komedi/Suç Ülke: Avrupa & ABD 

Senaryoda Luc Besson imzası olan bir filmin üç aşağı beş yukarı nasıl bir film olacağını kestirmek zor değil, “Bandidas” da şaşırtmıyor; Besson’un sığ, dinamik ve az çok eğlenceli dünyası beklediğimiz gibi karşımıza çıkıyor. 1880’lerde Meksika’da geçen film büyük ölçüde “Sonsuz Ölüm”ü (Butch Cassidy and Sundance Kid) kendisine örnek almış. Ama bu kez erkeklerin yerinde kadınlar var. Besson’un senaryosu kapitalizm ve Amerikan emperyalizmi eleştirisi yapar gibi de yapıyor. Ama Besson Amerikan seyircisini yabancılaştırmayacak kadar akıllı ve ticari açıdan uyanık bir sinemacı. Nihayetinde her şey iyiler ve kötüler arasındaki bir kavgaya dönüşüyor ve Amerikan emperyalistleri de aklanıyor. Arada tabii ki çürük elmalar çıkabilir ama bu bütün emperyalistler kötü demek değildir, di mi ama? 

Kötü bir New Yorklu bankacı Meksika’daki arazilere bankası adına el koymaktadır. Bunu yaparken de insanları zehirlemekten veya kurşunlamaktan sakınmamaktadır. Bu kurbanların kızlarından ikisi, zengin ağanın Avrupa eğitimi almış kızı Sara (Salma Hayek) ile yoksul köylü kızı Maria (Penelope Cruz) farklı amaçlarla banka soymaya karar verirler. Sara salt intikam amacı gütmekteyken, Maria Robin Hood misali çaldıklarını yoksullara dağıtmak niyetindedir. Sonunda Sara da Maria’nın davasına katılır ve ikili Meksika’nın Amerikalılarca el konulmuş bankalarını soymaya başlarlar. Gerisi hava cıva. Cruz ve Hayek’in çekicilikleri filmi kurtaramıyor ve esnemelerin önünü alamıyor. 

Transamerika

TARİH:  9 Haziran 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Teyze, size baba diyebilir miyim?

Orijinal Adı Transamerica Yönetmen: Duncan Tucker Oyuncular: Felicity Huffman, Kevin Zegers, Fionnula Flanagan Elisabeth Pena Türü Komedi / Dram Ülke: ABD 

İnandırıcı film karakterleri yaratma konusunda sınıfta kalan ‘Transamerika’, kıyıda köşede kalmış sıradan insanlardaki değeri açığa çıkarmaya çalışan bir çaba örneği. 

Transamerika adı iki şeye gönderme yapıyor: Birincisi cinsiyet değiştirme, ikincisi ise Amerika’yı kateden bir yolculuk. Film ‘iki uyumsuz karakterin zamanla birbirlerini sevip bağlanması’ kalıbı üzerine kurulmuş. Bu eski ve çok bildik kalıba bir de Oscar avcısı küçük bağımsız film tavrını ekleyin. Yani ‘Erkekler Ağlamaz’ (Boys Don’t Cry) ve ‘Cani’ (Monster) filmlerinde ki gibi cinsel kimliği toplumsal normlarla uyuşmayan ve Akademinin pek sevdiği tipte bir baş karakter yaratın, işte size adından söz ettirecek bir film. Nitekim ‘Transamerika’nın başrol oyuncusu Felicity Huffman’ın Oscar adaylığı epey ses getirdi. Ama Huffman Oscar’ı alamadı. 

‘Transamerika’ adından çok söz edildiği için yüksek beklentilerle izlediğimiz bir film oldu ve 

belki de bu yüzden yaşadığımız hayal kırıklığı da aynı oranda büyüktü. Karakter merkezli filmlerin yapması gereken şey açık: karakterler yaratmak. ‘Transamerika’ burada sınıfta kalıyor. Hikaye o kadar şekere, o kadar toz pembe renklere büründürülmüş ki gerçek dramları anlatmanın yanına yaklaşamıyor bile. 

Transseksüelliğe giriş 

Huffman’in oynadığı Bree kadın kılığında dolaşan bir erkek ama travesti olarak tanımlamıyor kendisini.

Amacı ameliyatla kadın olmak; yani o önce potansiyel sonra fiilen bir transseküel. Ama ameliyatına bir kaç gün kala bir oğlu olduğunu öğreniyor. Henüz erkek kılığında dolaştığı okul yıllarında bir kızla bir gecelik bir ilişki yaşamış ve tesadüf bu ya kız da o gece hamile kalmış. Bree, oğlu Toby’yle (Kevin Zegers) ilişkisini rayına oturtmadan psikiyatrından ameliyat için onay alamıyor. New York’ta hapishane de bulunan genci kefaletle çıkarıyor ve birlikte geriye Los Angeles’a doğru yola çıkıyorlar. Filmin en zayıf halkasını Toby karakteri oluşturuyor. Annesi intihar etmiş, babasının her türlü şiddetine maruz kalmış, uyuşturucu kullanan ve fahişelik yaparak geçinen biri için Toby ultra-normal biri. Neredeyse her ailenin isteyeceği bir evlat. Bree de çok farklı değil doğrusu. Birazcık daha derin o kadar. Bu ikilinin birbirleriyle ilişkisi de çizilen karakterler ne kadar az heyecan vericiyse a kadar ilgi çekici elbette. 

Filmin liberal misyonu bu ‘kenar da’ yaşayan karakterlerin ne kadar normal ve sevilesi insanlar olduğunu göstermek. Bunun saygıdeğer bir çaba olduğunu teslim etmemek mümkün değil. Tabii ‘normal’ olanın iyi olduğunu da varsayıyorsak. Ama sevmek anlamaktan geçiyorsa, filmin bu yönde bir katkısı yok. 

Şehrin Adamı

TARİH:  16 Haziran 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu şehir adamı döver 

Orijinal Adı: Man About Town Yönetmen: Mike Binder Oyuncular: Ben Affleck, Rebecca Romjin, Mike Binder ve Gina Gershon Türü: Komedi – Drama Ülke: ABD 

Şehrin Adamı filminin orijinal adı “man about town” playboy, zampara, zevk düşkünü vb. anlamlara geliyormuş. Fakat şehrin adamı ne kadar manasızsa, zampara da bu film için o kadar manasız duruyor. Filmin kahramanı hayattan keyif almayı bilmeyen, hırslı ve cinsel açıdan da gayet mazbut yaşayan bir Hollywood menajeri olan Jack Giamoro (Benn Affleck). Jack’in bu tanımlara uyan tek yanı sadece kendini ve kariyerini düşünen bir egoist olması. “Şehrin Adamı” tutarlı bir ton tutturamamış bir film. Saçma sapan bir komediyle ağır bir dram arasında salınıyor. 

Filmin en iyi yanı belki de “erkek” olmanın travmalarıyla kariyerist, rekabetçi ve nihayetinde kapitalist düzene uygun bir birey olmaya giden yol arasında kurduğu bağ. Jack, kendine erkekliğini kanıtlamak için başarı peşinde koşarken, bir yandan kendisine en yakın olan insanı yani karısını kendisine yabancılaştırıyor bir yandan da kendi kendisine yabancılaşıyor. Onunla böyle bir kriz anında tanışıyoruz. Bir grup terapisine katılıyor ve ilk karşılaştığı soru “Sen kimsin?” oluyor. Jack’in ne buna ne de karısının kim olduğuna dair bir cevabı var. Jack’in karısı Nina’yı (Rebecca Romijn) tanımlamak için günlüğüne yazabildiği tek sıfat “iyi yüzücüdür” oluyor başlangıçta. Nina’nın kendisini aldattığını öğrenmesi Jack’i daha da sert bir adam haline getiriyor. 

Ama terapisi sırasında kendisi üzerine düşünürken ilkgençlik yıllarına dönüyor ve tombul bir çocukken, kendisinden çok daha çekici olan erkek kardeşine aşık olduğu kızı kaptırışını hatırlıyor. Babasının ilgisizligini de buna eklersek, Jack’in hayatı bir erkekliğini kanıtlama uğraşı olarak rayına oturuyor. Ama tabii sırf bu çocukluk travmaları yok hayatta. Düzenin de bu tip insanı ödüllendirmesi söz konusu. Başarı, başkalarının sırtına basarak yükselmekten geçiyor ve Jack de sadece bunu yapmak istiyor ve iyi de beceriyor. 

Bir yarısı dram, bir yarısı komedi gibi 

Ta ki başarılı iş ve aile adamı tablosunun karısının kendisini aldatmasıyla parçalanmasına dek. Bir de psikoterapisinin parçası olarak tuttuğu günlüğü, kendisinden yüz bulamadığı için intikam ateşiyle tutuşan başarısız senarist Barbi Ling (Bai Ling) tadrafınan çalınınca Jack’in hayatı iyice rayından çıkıyor. Bütün bu yazdıklarımdan filmin ağır bir dram olduğu sonucu çıkabilir ama “Şehrin Adamı” aynı zamanda bir komedi. Ve “Temel içgüdü”nün meşhur sorgulama sahnesinin yeniden canlandırıldığı hakikaten komik sahneleri de var. 

Monthy Pyton ekibinden John Cleese, canlandırdığı terapist tiplemesinde filmin komediyle dram arasındaki tonunu en kusursuz biçimde yakalıyor. Ama sonuçta “Şehrin Adamı” fazla derinlere inmeye niyetli bir film değil. 

Jack’in dünyalığını doğrulttuktan sonra, yarıştan el etek çekmesi herkes için ulaşılabilecek bir çözüm değil. “Şehrin Adamı” da sudan bir çözümle yetinip finalinde karı-kocayı akvaryumun içinde göstererek misyonunu tamamlıyor ve suya sabuna dokunsa da sonuçta sabun köpüğü gibi uçucu olmaktan kurtulamıyor. 

Acı Tatlı Hayat

TARİH:  7 Temmuz 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeraltından, yerüstüne

Orijinal Adı: Dalkomhan Insaeng – A Bittersweet Life Yönetmen: Kim Jee Woon Oyuncular: Lee Byung, Kim Young Chul, Shin Mina, Hwang Jung Türü: Suç-Dram Ülke: Japonya 

Kim Jee Woon’un yönettiği ve Lee Byung – Hun, Kim Young Chul, Shin Mina ile Hwang Jung – Min’in oynadığı Acı Tatlı Hayat (Dalkomhan Insaeng – A Bittersweet Life), yeraltı dünyasının yerüstüne çıkan özel ilişkilerini gündeme taşıyor. Filmin öyküsü şöyle; Sunwoo, kararlı ve iş bitirici kişiliğiyle yeraltı dünyası patronlarından Bay Kang’ın sağ koludur. Ancak sert adam Bay Kang’ın zayıf bir noktası vardır: Genç kız arkadaşı Heesoo. Onun sadakatsizliğinden şüphe duyan Kang, Sunwoo’ya sorunu halletmesini emreder. Sunwoo, Heesoo’yu başkasıyla yakalayınca, sıra dışı bir şey yaparak onların hayatını bağışlar. Kang kızgındır ve adamlarına Sunwoo’yu yakalamalarını emreder. 

Kayıp Şehir

TARİH:  7 Temmuz 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kayıp şehrin “kayıp’ filmi 

Sosyalizmi kötüleyen Kayıp Şehir’i Andy Garcia yönetiyor. Yapım, ‘Baba’ Kazablanka’ gibi göndermeleriyle bile, propaganda filmi olmaktan kaçamıyor

Orijinal Adı: The Lost City Yönetmen: Andy Garcia Oyuncular: Andy Garcia, Dustin Hoffmann, Ines Sastre Türü: Dram-Gerilim Ülke: ABD 

Arada sırada Küba aleyhinde bir film yapmak gerekiyor herhalde. Olur a birileri hâlâ sosyalizmin iyi bir şey olduğunu düşünüyordur, neme lazım, önlem almalı… Geçtiğimiz yılın Küba karşıtı filmi “Karanlıktan Önce’ydi, bu yılınki de ‘Kayıp Şehir’. Karayiplerdeki bu küçük ülkede Amerikan emperyalizmi en iğrenç, en hukuk tanımaz yüzünü Guantanamo Üssü’nde gösterirken, antidemokratik olduğu gerekçesiyle Küba’yı terk edip ABD’ye göç eden bir Kübalı kahramanı konu alan bir filmin gösterime girmesini nasıl yorumlamalı? Amerikan demokrasisini bütün uzantılarından, Irak’tan, Afganistan’dan ve bütün dünya üzerindeki gerici rolünden bağımsız düşünebilir miyiz? 

Irak’ta ırzına geçilen halk da Amerikan sisteminin bir parçası. Amerikan demokrasisinin kendi halkına sunduğu küçümsenemeyecek özgürlükleri bu sistemle birlikte düşünmek lazım. 

Ama Küba’yı kendi içinde, tek başına ele almak mümkün. Küba kimseye saldırmıyor, Ortadoğu’ya işgal orduları göndermiyor. Yıllardır, Amerikan ablukasına rağmen ayakta duruyor onuruyla. Mükemmel bir rejim değil muhakkak ki ama Karayipler’de daha iyisi var mı? İşte şimdi eşcinsel hakları konusunda da bir atılım içindeler ve Latin Amerika’nın en özgürlükçü yasalarından birini hazırlıyorlar. Ama hala Küba Devri mi’nin nasıl kötü bir şey olduğunu anlatan filmler yapılmaya devam ediyor ve edecek. Çünkü Castro ve Guevera’nın önderlik ettiği devrim bazılarının çıkarına çok fena dokundu. Batista iyiydi diyemiyorlar ama Batista rejiminde mutlu mesut yaşarlarken Castro’ya katlanamıyorlar. 

“Kayıp Şehir”in kahramanı Fico’nun – sey (Andy Garcia) bir fikir adamı olduğu söylenemez, Castro rejiminde ifade etmek isteyip de engellendiği bir fikri yok söyleyecek. Ama bir gece kulübü ve toprak ağası zengin bir amcası var. Bizim üniversitelerimizde de benzeri bolca bulunan örümcek kafalı, profesör bir babası var. Fico, kendisinin ve erkek atalarının çıkarlarının savunucusu ilan öç etmiş kendisini ve aile sözcüğünü ağzından düşürmüyor. İki kardeşi de devrim saflarına katılsa da Fico aile sözcüğünden kardeşlerine destek olmayı anlamıyor. O, babasının sevgili oğlu. 

Kumarhanedeki devrim rüyası 

Evet yıl 1959, Küba Devrimi’nin yılı ve El Tropico kulübünün sahibi Fico için dışarıda olan bitenin çok önemi yok. O bir işadamı ve kulübüyle uğraşmak istiyor. Ama filmde görülmeyen yoksullar El Tropico’nun pırıltılı dünyasının bir parçası değil. Dolayısıyla Fico’yu ilgilendirmiyorlar. 

Bir de şu devrim rüyasına kapılan kardeşleri ve de onunla ortak kumarhane işletmek isteyen ve reddedilince bir tehdit haline gelen şu mafya olmasa. Fakat devrim hevesine kapılan kardeşlerin bir yararı da geride güzel dul karılar bırakmaları olabiliyor. Fico, kardeşinin dul karısıyla kartpostallara konu olacak pozlar içeren bir aşk yaşarken, devrim de gerçekleşiyor. Che Guevera filmde katı bir Makyavelist olarak betimleniyor, yani “hedefe giden her yol mübahtır” diyen ve acımasızca adam öldüren biri olarak. 

Küba kökenli Amerikalı oyuncu Andy Garcia’nın bu ilk yönetmenliği her açıdan başarısız. Oyunculuklar dökülüyor, derinlikli karakterler yok, gereğinden fazla uzun tutulmuş her şey. Filmin senaristi Cabrera Infante, yazar (Bill Murray) karakteriyle bir yer açmış kendisine. Infante, karakteristik kelime oyunlarını yazarın ağzına yerleştirmiş. Ama yazar karakteri hayal mi, gerçek mi, filme neden konmuş anlamak pek mümkün değil; açıkçası film o kadar dökülüyor ki önemli de değil. ‘Yaşasın fırsatlar ülkesi Amerika’ ve ‘Kahrolsun sosyalizm’ demek için yapılmış, kötü bir propaganda filmi olmaktan öteye gidemiyor ‘Kayıp Şehir’. Filmin ‘Baba’ filmlerine ve ‘Kazablanka’ya da saklamadan öykündüğünü de son olarak ekleyelim. 

Bir ‘rüya’ sineması

TARİH:  7 Temmuz 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bubba Ho-Tep Orijinal Adı: Bubba Ho-Tep Yönetmen: Don Coscarelli Oyuncular: Bruce Campbell, Ossie Davis, Ella Joyce, Heidi Marnhout Türü: Fantastik-Dram Ülke: ABD 

Bubba Ho-Tep’in oldukça sıradışı bir konusu var: Elvis Presley’i Doğu Teksas’ta bir huzur evinde buluruz. 

Ölümünden yıllar önce bir başkasıyla kimlik değiştirdiğini ve bir daha gerçek kimliğine kavuşma şansı yakalayamadığını keşfederiz. Elvis kendinin aslında Başkan John F. Kennedy olduğunu düşünen bir başka huzur evi sakiniyle birlik olur ve bu iki yaşlı kurt, mutlu huzur evini kendine yeni av alanı olarak seçmiş olan iblis bir Mısır mumyasına karşı savaşırlar. Film, “Las Vegas’ta Korku ve Dehşet” i epey andırıyor. 

Kumpanya

TARİH:  7 Temmuz 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Altman’cılar tatilin tadını çıkartabilir! 

Orijinal Adı: The Company Yönetmen: Robert Altman Oyuncular: Neve Campbell, Malcolm McDowall, James Franco, Barbara Robertson Türü: Dram Ülke: ABD 

Yıl başında verilen Oscar ödülleri sırasında yaşam boyu başarı onuru Oscar ödülü ile taçlandırılan Robert Altman’ın yönettiği ve Neve Campbell, Malcolm McDowell, James Franco ile Barbara Robertson’un oynadığı Kumpanya filmi, tam bir sanat ve tür sineması örneği. 

Eser, Altmanvari referansı, doğaçlama tarzı, değişkenliği ile ile dans dünyasına imzasını atıyor. Filmlerindeki doğaçlama oyuncu koreografisi tekniği ile tanınan Altman, filmde izleyicilere dans dünyasındaki günlük çalışmaların zorluğunu, yoğun çalışmaların çok büyük baskısını, dansçıların dayanıklı bünyelerini, dansların şaşırtan, heyecanlandıran güzelliğini yansıtmış. 

Orada bir festival var Bodrum’da

TARİH:  16 Haziran 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bölgesel film festivalleri zincirine umut verici bir halka olarak eklenen Bodrum Film Festivali, organizasyon kalitesi ve programı ile, gelecek yıla da ‘sekiz kolla sarılacak’ 

Her film festivalinin kendisine has güzellikleri var. Her yıl bu festivallere bir yenisi ekleniyor. Şu sıralarda bu listeye Mardin Film Festivali de eklendi. Hayırlı olsun, inşallah gelecek seneye izleme fırsatı bulurum. Ama bu yazının konusu 3. Uluslararası Bodrum Film Festivali. İki yıldır izlediğim Bodrum Festival’i Altın Koza’yla çakıştığı için biraz gölgede kalıyor. Sırf bu nedenle de değil: Bodrum’da bir yarışma yapılmıyor ve ağırlıklı olarak belgesel filmler gösteriliyor. Dolayısıyla ne kazanan ve kaybedenler var ne de adı çok duyulmuş filmler. 

Ama kaldığım topu topu iki buçuk günlük süre içinde izlediğim filmler bile ufkumu genişletti desem yalan olmaz (ufkumun genişliği başka mesele!). “Komşu Filmler/Ortadoğu” başlığı altında gösterilen İsrail-Filistin çatışmasını konu alan belgeseller tek kelimeyle çarpıcıydı. Ne kadar bildiğimi sansam da Filistinlilerin çektiği çilelere ve İsrail devletinin uyguladığı ırkçı politikalara bu filmler aracılığıyla tanık olmak benim ve sanırım birçok izleyicinin açısından sarsıcı bir deneyim oldu. “Duvar” ve “Bombalama” adlı filmleri gösterilen Simone Bitton seyircileriyle filmleri ardından yaptığı söyleşide İsrail’in politikasını “Yahudiler ne gördülerse onu uyguluyorlar. Nazi Almanyası Yahudi varlığını bir sorun ilan etmiş ve onları gettolara ve toplama kamplarına hapsederek bu “sorunu” çözmeye çalışmıştı. Sorun çözmekten bunu anlayan Yahudiler de şimdi aynısını Filistinlilere uyguluyor. 

Dikilen duvar tam bir felakettir.” Bitton her şeyi geçmişin travmalarıyla açıklamaya kalkmıyordu ve yaşadığı dünyanın bilincinde olan bir aydın olarak gösterdiklerinin sadece kendi bakış açısını yansıttığını özellikle vurguluyordu. Juliano Mer Khamis ve Danniel Danniel’in yönettiği “Arna’nın Çocukları” bize “Vaad Edilen Cennet” filminde 

gördüğümüzden çok daha ayrıntılı intihar eylemci portreleri sundu. Çocukluklarından itibaren izlediğimiz bir çevrenin yirmili yaşlarına geldiğinde yok oluşunu izlemek acıtıcıydı. 

Evleri yıkılan, her gün şu ya da bu şekilde işkenceye maruz kalan gençler herkes için daha büyük trajedilere yol açmaktan başka manası olmayan eylemlerle yok oluyorlar ve yok ediyorlardı. Batı daha ne kadar Filistinlileri yok sayacak, ne zaman İsrail’e yaptırım uygulayacak? Çıkarları aksini göstermedikçe sanırım hiçbir zaman. 

Batının kahredici ikiyüzlülüğü Filistinlileri yok etmekle kalmıyor, İsrail Yahudilerinin de ne 

kadar hasta bir toplum haline geldiklerini görmesini engelliyor. Fakat bu filmleri yapanların da Yahudi aydınlar olduklarını unutmamak gerek. Ne yazık ki çok azınlıktalar, bütün dünyadaki benzerleri gibi. Ama onların cesaret ve çabalarına şapkamızı çıkarıyoruz. 

Bu ahtapot daha çok film izleyecek 
Festivalin belki de en önemli etkinliklerinden biri de “film kolektifleri”nin buluşmasıydı. Barış İçin Sinema, Vide-A, Atölyemor, Mezopotamya, GİSAM ve SineGöz sinema kolektifleri filmlerini gösterdiler, tartıştılar ve güçbirliği yapmanın yollarını araştırdılar. Bu buluşma genç sinemacıların dağıtım gibi ortak sorunlarına bir çözüm bulmalarının yolunu açar mı bilinmez ama en azından iletişim kurulmasından sanırım herkes memnun kaldı. Geçtiğimiz yıla göre Bodrum Festivali’nde, hem konuk, hem de katılan film sayısı adına büyük artış oldu. Bu hızla gelişmeyi sürdürürse Bodrum Film Festivali, Türkiye’nin en cazip film festivallerinden biri olacak. Aslında şimdiden öyle ama henüz herkes farkında değil. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com