David Lynch: Yaşam Sanatı/Sanat Hayatı

david-lynch-yasam-sanati-sanat-hayati-263795-1.

TARİH:  25 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

David Lynch’in hayatını kendisinden dinlerken, sinemanın Lynch’ten mahrum kalmasının ne kadar da mümkün olduğunu düşünüyor insan. Tabii ki Lynch’in dehası ve çabası olmasa hiç bir şey olmaz. Ama yaptığı ilk animasyonlu tabloyu, zengin bir okul arkadaşı beğenmese ve Lynch’ten bir benzerini de kendisi için yapmasını isteyerek ona 1000 dolar vermese, Lynch’in sinemayla macerası o tablo/filmle sınırlı kalacak. Bu arada o tablo filmin adının ‘Six Men Getting Sick-Six Times’ (Altı Adam Hastalanıyor-Altı Kere)olduğunu ve her nedense filmde yer almadığını belirteyim. Bundan, tam 50 yıl önce çektiği bu resim/film Lynch’e 200 dolara mal oluyor. Bu, Lynch için o kadar yüksek bir para ki, film yapmaya devam edebileceğini düşünmüyor. Arkadaşı ona yeni bir film sipariş edince sinema hayatı yendien başlıyor.

Lynch 1000 dolarla kendisine bir kamera satın alıyor. Fakat ilk denemesi ya teknik bir arızadan ya da Lynch’in hatasından bozuk çıkıyor. Yine de arkadaşı paranın tümünü veriyor ve Lynch ikinci filmi ‘Alfabe’yi yapıyor. Her şeyin yine durduğu bir nokta burası. Parasızlıktan ve bir aile babası olmanın sorumluluğundan bir işte çalışmaya başlıyor. Bir basımevinde çalışırken, epey de umutsuzca bir sinema okulunun destek fonuna başvuruyor. Elinde başvuru için gerekli minimum malzeme var: İki kısa film ve bir senaryo. Kendisine kıyasla çok daha fazla sinema geçmişi olan sinemacılar karşısında şansı olmadığını düşünürken, fon Lynch’e (de) çıkıyor.

Los Angeles’a taşınıp, ilk uzun metrajlı flmi ‘Eraserhead’e (filmden çıkardığım kadarıyla ucunda silgi olan kurşun kalem) başlıyor. Fakat yıllar geçiyor film bitmiyor. Babası ve kardeşi gelip, “David, kendine bir iş bul, bu filmin biteceği yok”, diye bir söylev çekiyorlar. Çok kırılıyor ama vaz geçmiyor David. Beş yılın sonunda ‘Eraserhead’ bitiyor. Cannes filan yüz vermiyor Eraserhead’e (şimdi kıçlarına kına yakıyorlardır). Sonunda film, küçük bir festivalde gösteriliyor Los Angeles’ta (aşağı yukarı tam 40 yıl önce, Mart 1977’de). Bir gece sinemaları işletmecisi filmi görüyor ve gece sineması kuşağında vizyona sokuyor. Nasıl oluyorsa oyuncu, yönetmen ve yapımcı Mel Brooks filmi görüyor ve beğeniyor. Lynch’ten ‘Fil Adamı’ çekmesini istiyor. Gerisi tarih.

Gerisi tarih dedim ama ne sonrası ne de öncesi kolay geçmiyor Lynch için. Sonrasını olmasa da başını filmde izleyebiliyoruz. Lynch’in ruhundaki o özel karanlığın açıklamasını filmde bulacağınızı sanmayın. Birkaç muğlak ipucu dışında bir şey yok. Seven bir anne ve babası ve mutlu bir çocukluğu var yönetmenin. Buluğ çağında yaşadığı karanlık bir dönem var ki, normal. Philadelphia’da şiddetin çok yoğun olduğu bir mahalledeki zor hayatı sıradışı denilebilir. Ama o da artık yetişkin olduğu bir çağda yaşanıyor. Kişiliğini belirleyebilecek bir şey değil gibi geliyor insana. Ama Lynch hayatta kendisini en çok Philadelphia’daki hayatının etkilediğini söylüyor.

Lynch’in karanlıkla özel bir ilişkisi var. Bir şekilde korkularına, bastırdığı arzularına erişimi var. Bunları filmlerinde entelektüel bir süzgeçten geçiriyor ama yine de ham bir şeyler bırakıyor. Lynch’in resimleri ise filmlerine göre çok daha ilkel, çok daha ham. Mümkün olsa sanki resimlerini kendi kanı ve etiyle yapacak. Bu resimleri, odama asmak istemezdim. Adama kabus gördürürler.

Filmin adını yazmamaya çalışıyorum çünkü çok basit ama bir o kadar vahim bir hatayı sürdürmek istemiyorum. Filmin orijinal adı ‘David Lynch: The Art Life’. Yani ‘David Lynch: Sanat Hayatı’. Oysa filmde ‘sanat hayatı’ , ‘yaşam sanatı’ diye çevrilmiş. Üstelik sadece filmin adında değil, filmin içinde de ‘sanat hayatı’ hep ‘yaşam sanatı’ olarak geçiyor. İkisi bambaşka şeyler. Zihinde bambaşka şeyler çağrıştırıyorlar. Bu tür hatalar hep yapılıyor. Kim bilir ne çok şeyi yanlış anlıyoruz, çevirmenlerin yetersizliği yüzünden.

Fakat bu filmin vizyona girmesi bile mucize deyip, sevinelim. Film açıkçası sadece Lynch’e özel merakı olanlara hitap ediyor. Bana etti. Çok aydınlanmış olmasam da, belki filmde anlatılanların birçoğunu zaten biliyor olsam da, Lynch’e dair herşeyi merak ederim. Ta, ‘Fil Adam’ı ilk seyrettiğimden beri, yani yaklaşık 35 yıldır böyle bu. ‘Mavi Kadife’ ilk vizyona girdiğinde film sadece Kadıköy yakasında oynuyordu ve ben işten çıkar çıkmaz bir cuma akşamı hemen sinemaya gitmek için karşıya geçmiştim diye hatırlıyorum. Bir Lynch filmi anlasanız da anlamasanız da, peşinizi kolay bırakmaz. Sarsıcı bir rüya gibidir.
Lynch, mayıs ayında Twin Peaks’in yeni bölümleriyle televizyona dönüyor. Heyecanla, bekliyoruz.

Kabuktaki Hayalet: Renkli, üç boyutlu ve tatsız

TARİH:  1 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Kabuktaki Hayalet’in orijinal versiyonu 1995 tarihli bir Japon animesi. Bu orijinal filmi izlemedim; bu eksiğimi İstanbul Film Festivali’nde tamamlamayı düşünüyorum. Bu hafta vizyona giren film ise beni açıkçası hayal kırıklığına uğrattı. Tabii ki teknoloji çok iyi ama hikâye çok bildik. Robocop, Matrix, Blade Runner karışımı bir hikâye anlatıyor Kabuktaki Hayalet. Bu filmlerde filmin kahramanlarına bir tür yakınlık duyarız ve onların kaderlerine kayıtsız kalmayız. Kabuktaki Hayalet’in sorunu ise filmin kahramanına ve onun eşlikçilerine ilgi duymamız için bize bir sebep vermemesi. Binbaşı (Scarlett Johansson) adıyla tanıdığımız filmin kahramanı bir tür robokop. Beyni, insan beyni ama vücudu insan görünümlü robot. Tabii ki bu yarı robot, yarı insan varlığın kimlik sorunları olacak, geçmişini merak edecek, tabii ki…

Karşımıza çıkan ucube
Filmin ruhsuzluğu dışında ideolojik olarak da ciddi sorunları var. Filmi yapanlar, devlet ile sermayedar sınıfı arasında bağ kurmayı bilemediği ya da bundan kaçındığı için karşımıza şöyle bir ucube çıkıyor: Ortada gayet güzel bir devlet var ama korkunç kötü bir şirket de var. Bu şirket olmayınca her şey iyi güzel. Ortada son derece ticarileşmiş tuhaf bir hayat var; reklamlar kelimenin tam anlamıyla insanların burunlarından girip kulaklarından çıkıyorlar. Distopya gibi ama tam değil. Dediğimiz gibi kötüler olmasa hiç de kötü değil o hayat. Ne güzel rengarenk! Filmin başındaki ışıkla, sonundaki ışığı karşılaştırın, farkı göreceksiniz.

Filmin adındaki hayaleti görünce karşınıza cinli perili bir film çıkacağını sanmayın. Hayalet burada ruh anlamında kullanılıyor. Robokopun mekanik ve elektronik aksamı kabuk, beyni ise ruhu. Fakat dediğim gibi filmin ruhu, muhu yok. Çok renkli ama tatsız bir şekerleme gibi bu film. Juliette Binoche bile kötü oynamış filmde, varın gerisini siz düşünün. Scarlett Johansson da robotik hareket edeceğim diye, embesil gibi yürümüş. Sonuç: Pek kötü, pek!

Koca Dünya: Cennetten kovulma

TARİH:  8 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Koca Dünya’nın başlangıç bölümü, Reha Erdem sineması şehrin gerçekliğine mi döndü acaba dedirtiyor. Bresson minimalizmiyle ve görece hızlı bir tempoda geçen bu açılış bölümünden sonra gerçek dünyadan ayrılıp Reha Erdem’in kurduğu film dünyasına adım atıyoruz. Artık bir Reha Erdem filmindeyiz. Fakat Reha Erdem karakterleri ve temaları filmin başından beri bizimle zaten. Bu temalar neredeyse hiç değişmiyor. Çocuklar ve yetişkinler arasındaki uzlaşmaz çelişkiler, anne ve babanın olmayışı ya da varsalar da işlevlerini yerine getiremeyişleri, masumiyetin tecavüze uğraması ama yine de bir ölçüde korunması… Kuşaklar arasındaki sorunların çözümüne yönelik bir umudu yok Erdem’in. Tek olası çözüm olarak gördüğü geriye, daha ilkel bir döneme geri dönüş. Yani hayvanla insan, doğayla uygarlık arasında bir sınırın ve cinsel tabuların olmadığı, kardeşlerin ensestiyöz bir birliktelik sürdürebildiği bir döneme geri dönülebilse belki sorun çözülecek. Böyle bir dönem ancak kutsal kitapların tarif ettiği cennette var. Reha Erdem de Koca Dünya filminin kardeş olduklarına inanan kahramanlarını cennete gönderiyor. Adem ve Havva’nın da kardeş olduklarını ve insanlığın onlardan türediğini söyleyebiliriz. Ama türemek için üremek lâzım, o da cennetten kovulma anlamına geliyor. Yani cennet ideali de sonsuza kadar süremiyor. Bir yılan giriyor illa ki araya. Sonuçta başlangıca dönsek de aynı sorunlar insanoğlunu buluyor. Filmin kahramanları da sığındıkları cennet benzeri mekândan gerisin geriye uygarlığa fırlatılıyorlar. Çünkü seks diye bir şey var. Seks, Koca Dünya’da bir eylem olarak pek görülmese de baştan sona belirleyici ve kötü bir rol oynuyor. Filmin erkek kahramanı Ali (Berke Karaer), lâkabı “dayı” olan bir kadın tarafından kelimenin tam anlamıyla düzülüyor. Sevişme sırasında insiyatif “dayı”da olduğu gibi, “dayı” Ali’nin parasını da çalıyor. Filmin genç kızı Zuhal (Ecem Uzun) kendisini evlat edinmiş adamın tecavüzüne uğruyor (burası muğlak aslında). Seks cenneti bozan bir şey Koca Dünya’da. Oysa ‘Kosmos’ta seks, Battal’ın iyileştirici gücüydü. ‘Kosmos’ nereden aklına geldi derseniz, Reha Erdem sinemasında doğayla insan arasında fantastik bir bağın ilk kurulduğu film oymuş gibi geliyor bana. ‘Beş Vakit’te daha gerçekçi bir doğa insan ilişkisi vardı. Ayrıca Zuhal de ‘Kosmos’ın genç kızı Neptün gibi bir gezegen adı. ‘Koca Dünya’da kardeşler arasındaki ilişki için ensestiyöz dedim ama kardeşler arasında cinsel bir yakınlaşma yok. Ya da en azından gösterilmiyor. Ensestiyöz bağ, ruhsal. Birbirlerini deli gibi kıskanmalarında görülen bir aşk onların yaşadıkları.

Erdem’in filmleri en iyimser göründükleri anlarda da karamsar. ‘Hayat Var’ın finali iyimser gibidir ama durup düşünürseniz o gençlerin o botla nereye kadar gidebileceklerini sorgulamaya başlarsınız. ‘Korkuyorum Anne’nin finalinde çıktıkları tepede dayanışma içinde ama titreyerek duran iki kişi vardır. İyimser gibi görünen finallerin bir sonraki sahnesi, trajediye gebedir.

Bütün auteur yönetmenler gibi Erdem aslında tek bir büyük yapıt üretiyor. Her bir film, bu büyük yapıtın parçaları. Eğer bu bütüne meftunsanız, çok özenli görüntü çalışmasıyla, Nils Frahm’ın nefis müzikleriyle ‘Koca Dünya’dan memnun çıkacaksınız. Heideggerci olduğunu düşündüğüm bu dünya (yanılıyor olabilirim) bana çok hitap etmiyor. Filmin bir başka Heideggerci yönetmen olan Terrence Malick’in filmlerini hatırlattığını da söyleyeyim. İçinde yaşadığımız koca dünya korkunçluklarla dolu. Erdem’in gerçekçilikle işi olmayan filmleri bana bazen gerçeklikten daha da karanlık, daha da umutsuz geliyor.

Jocelyne Saab Sergisi: Günde Bir Dolara Yaşamak

TARİH:  15 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Dün, yani Cuma akşamı yönetmen ve fotoğrafçı Jocelyne Saab’ın Günde Bir Dolar başlıklı kişisel sergisi Depo’da açıldı. Lübnan asıllı Fransız Saab gazeteci, ve savaş muhabiri olarak başladığı kariyerine, 80’lerde yöneldiği film alanında devam etti. Bugüne kadar dört uzun metraj ve 30 belgesel film yaptı. Saab, 2015 yılında Boğaziçi Chronicles programı kapsamında Boğaziçi Üniversitesi’nin misafiri oldu ve izleyen herkesi derinden etkileyen bir seminer verdi. Saab, Lübnan İç Savaşı’nda Beyrut’u terk etmeyen sanatçılarla birlikte yaşananları kayıt altına almış. Kendi evi de yıkılan Saab’ın savaşa ve savaşın etkilerine dair gözlemleri unutulacak gibi değildi. Saab, İstanbul’da kaldığı günlerde bir de kısa film yaptı. Saab’ın, Fransa Kültür Bakanlığı Sanat ve Edebiyat Nişanı (Officier des Arts et des Lettres) ve Frankofon Sinema Ödülleri’nde (Trophées francophones du cinéma) Onur Ödülü bulunuyor.

Jocelyne Saab, 2015’te ayrıca Lübnan-Suriye sınırı yakınında Bekaa Vadisi’ndeki mülteci kamplarını ziyaret etmişti. Savaş dört yıldır sürmekteydi ve ölü sayısı halihazırda 400 bine ulaşmış, 5 milyon insan mülteci durumuna düşmüştü. Saab’ın filmi “Günde Bir Dolar” ve fotoğrafları, izleyiciyi mülteci deneyimi gerçeğinin farklı yönlerini düşünmeye davet ediyor. Bir Dolar, mültecilere geçinmeleri için günlük ayrılan miktara karşılık geliyor. Saab toplumu sonsuz tüketime teşvik eden, teklifsiz ve kaba billboard reklamlarının basıldığı malzemeden yapılmış çadırların görüntüleriyle, herhangi bir verim almanın imkânsız olduğu topraklar üzerindeki korkunç yaşam koşullarını anlatan görüntüleri birleştiriyor. Saab, cömert “doğa” kavramının buradaki göz kamaştırıcı yokluğunun dikkat çekici olduğunu belirtiyor. Portreler bu acımasız ironiye tanıklık etmenin yanı sıra, bu donuk ve boş arazide yaşamaya zorlanan çoğunlukla kadın ve çocukların haysiyetli duruşunu, dayanma gücünü ve hatta zaptolunmaz mizah duygusunu da belgeliyor.

Suriye, Irak, Lübnan, Türkiye veya Yunanistan’dan gelen acıklı görüntülere karşı bıkkınlık ya da hissizleşme riskiyle karşı karşıyayız. Öte yandan bu risk, olayların filme alınması ve fotoğraflanmasını, böylece tanıklık etmeyi daha da önemli kılıyor. Asıl mesele, bu imgelerle nasıl ilişkiler kurduğumuz. Jocelyne Saab, Ortadoğu’nun çıkardığı en önemli kadın belgeselcilerden ve güncel sanatçılardan biri. Vücudunu hırpalayan hastalığına rağmen enerjisini yitirmeyen ve yeni projeler peşinde koşmaya devam eden Jocelyne Saab’ın sergisini kaçırmayın. Saab’ın kendisi de pazar gününe kadar İstanbul’da.

Zer: Kayıp şarkılar kayıp hayatlar

TARİH:  22 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Son yıllarda Kürt coğrafyasında geçen filmlerde ortak bir temaya rastlanıyor: Bir sesin, bir şarkının peşinde giderken, toplumsal gerçeklerle karşılaşmak. “Ses uçar” sözünü tersine çevirmeye çalışan, sesi sabitlemek, kayda geçirmek isteyen bu yaklaşımın Kürtçe üzerindeki tarihsel baskılarla alâkası olmalı. Kürtlerin anadilinde eğitim almasının engellenmesinin, Kürt kültürünü sözlü bir kültür olmaya mahkûm ettiği söylenebilir. Sözü uçup gitmeden yakalamaya çalışmanın bir nedeni bu olmalı. Bir de tabii, daha büyük suçlar var. Dersim halkını yok etmeye yönelik 1938 katliamı gibi. Devletin tunç elinin Kürt/Zaza halkının tepesine nasıl indiğinin unutulmaması için, Dersim adı bir de Tunceli’ne çevrilmiş. Şehrin tarihi o katliamla başlatılmış, geçmiş silinmeye çalışılmış. ‘Zer’ o tarihin silinip gitmesine direnen filmlerden. Devletin tunç makası izin verdiği ölçüde tabii… Çünkü filmi, yönetmenin göstermek istediği bütünlüğüyle seyredemiyoruz, arada karanlık planlar var. Bu karanlık sahneler, sansür edilmiş sahneler.

Filmin giriş bölümü biraz zayıf
‘Zer’, ABD’de başlıyor. Filmin kahramanı Jan, babasından nefret eden bir müzisyen. Sevgilisi tarafından da terk edilmek üzere. Bu sırada Jan’ın babası, hasta annesini tedavi için Amerika’ya getiriyor. Anne ve baba çok meşgul ve sevgisiz insanlar oldukları için, babannesine eşlik etme görevini de Jan’a yüklüyorlar. Klişe bir biçimde isteksiz Jan’la babaannesi arasında bir yakınlık başlıyor. Jan, Kürt kökeni ve 1938 katliamı hakkında ilk kez babaannesi aracılığıyla bilgi sahibi oluyor. Babaannesi ölünce, Jan babaannesinin kendisine söylediği ‘Zer’ şarkısının peşine düşüyor. Filmin bu giriş bölümü zayıf ve yüzeysel. Jan’ın babası, sevgilisi, ve babaannesiyle ilişkilerinin tümü içi pek de doldurulmamış bir çerçeveden ibaret. Film, Jan’ın şarkının peşinde Türkiye’de dolaşmaya ve halkla temas etmeye başlamasıyla canlanıyor ve renkleniyor. Jan şarkıyı ararken, kendi köklerini buluyor. Ve muhtemelen aşkı da buluyor.

Yönetmenin Batılı-Doğulu karşıtlığı ısrarı niye?
Kazım Öz’ün son uzun metrajlı filmi ‘Fırtına’da (Bahoz) da Batılı yaşam biçimine ve Batılı kadına bir reddiye vardı. Filmin kahramanı memleketine dönüyor ve Batılı kadında değil, memleketinin kadınında aradığı aşkı buluyordu. ‘Fırtına’ ve ‘Zer’ bu açıdan aynı yapıya sahipler. Batıya, Batı’nın sunduğu ilişkilere va aşklara karşı Doğu’nun yani özel olarak Kürt coğrafyasının ve kadınlarının ilişkileri ve aşkı öneriliyor iki filmde de. Öz’ün neden bu karşıtlık üzerinde ısrar ettiğini pek anlamıyorum. Birisini reddetmeden diğeri değerli kılınamaz mı? Kürtler illa “öz”lerine mi dönmeliler? Batılı ile Doğulu arasında bir ittifak, ortak değerler doğrultusunda bir dayanışma kurulamaz mı? Bizi belirleyen etnik kimliklerimiz mi? Kürtü ezenle, Türkü ezen ve iki halkın da yoksullarının ölümüne neden olan aynı sermaye sınıfı ve onun devleti değil mi? Mesela Diyarbakır’da yapılan operasyonları protesto amacıyla bildiri yayınlayan ve bunun karşılığında işinden, özgürlüğünden, ülkesinden ve kimi zaman da hayatından olan Batılı akademisyenler, bu Batılı-Doğulu karşıtlığının kofluğunu göstermiyor mu? Kazım Öz’ün karşıtlığı Doğulu ile Batılı arasında, etnik kimlikte değil, sömüren ile sömürülen arasında bulduğu filmler çekmeye başlaması dileğiyle…
Bunun dışında şunu da eklemek gerek: 1938 katliamı hakkında ne kadar film yapılsa azdır.


Terence Davies ve Jarmush

TARİH:  29 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ankara Uluslararası Film Festivali, bu yıl Terence Davies retrospektifi düzenledi. Terence Davies , 5 yıl kadar önce İstanbul Film Festivali’nin konuğu olduğunda kendisiyle tanışma şansına erişmiştim. Bu son derece kibar ve sempatik İngiliz gentleman’inin bu nedenle kalbimde ayrı bir yeri vardır.

Ama ilk üç orta metraj filmini biraraya getiren “The Terence Davies Trilogy”ye (Terence Davies Üçlemesi) hayran olmak için Davies’le tanışmak filan gerekmiyor. Üçleme, yapısı ve konusu itibarıyla bu yılın Oscar ödüllü filmi Moonlight’a benziyor. Yani film bir eşcinselin hayatından üç dönemi konu alıyor. Fakat Moonlight, bence Üçleme’nin yanında utangaç bir deneme olarak kalıyor. Üçleme hem sert hem de o kadar hüzünlü ki. Ve sinema duygusu o kadar güçlü ki. Uzun zamandır, diğer sanatlardan ayrı bir yeri olan bir sanat dalının ürününü, yani sinema izlediğimi bu kadar yoğun duyumsamamıştım. Tabii, filmin şöyle de bir şansı oldu; festivalde izlediğim ilk filmdi. Henüz zihnim ve vücudum yorulmamıştı. Festivallerin böyle kötü de bir yanı var. İlk filmlerden sonra üzerinize çöken yorgunluk, filmlerden alabileceğiniz hazzı çok azaltabiliyor.

Terence Davies’in kariyerinin ikinci filmi “Distant Voices, Still Lives” (Uzak Sesler, Durgun Yaşamlar) bugün Britanya sinemasının en iyi filmlerinden biri sayılıyor. Üçleme’de anlatılan aileye benzer bir aile yine anlatılan: Zorba bir baba, sevecen bir anne, iki kız ve bir erkek kardeş… Davies’in bu filmi daha biçimci ve karakterlerine daha mesafeli. Belki sinemasal anlatım olarak daha yenilikçi ve zorlayıcı ama duygusal açıdan Üçleme kadar derinden yakalayıcı değil. Brecht ne derse desin, ben özdeşleşince düşünüyorum. Özdeşleşmenin düşünme önünde engel olduğuna katılmıyorum.

“Of Time And The City” (Zaman ve Şehire Dair), Davies’in yine özyaşamöyküsel bir deneme-filmi. Belgesel olarak da nitelendiriliyor. Davies, dine, patriayarkiye, devlete, krallığa ve evet, Beatles ve çağdaş pop müziğine öfkesini Liverpool’un tarihi eşliğinde dillendiriyor. Davies bir müzik tutkunu ama pop müziğe ilgisi Beatles’a kadar sürmüş. Beatles ve benzerlerinden o kadar nefret etmiş ki, sonraları kendisini klasik müziğe vermiş. Davies’in sevdiği ama artık varolmayan Liverpool’a özlemi, nasıl da bizim İstanbul’a duyduğumuz özleme benziyor. Daha 5-10 yıl öncesinin Beyoğlu’yla şimdiki arasında ne kadar büyük bir fark var!

Davies’in son filmi ise “A Quiet Passion” (Sessiz Bir Tutku)adını taşıyor. Emily Dickinson’ın hayatını anlatan filmde Dickinson’ı, “Sex and the City” dizisinden tanınan Cynthia Nixon canlandırıyor. Emily Dickinson, yönetmen Davies gibi dinsel kurumlarla arası hiç iyi olmayan bir kişi. Film Dickinson’ın, dinsel eğitim veren kurumdan ayrılışıyla başlıyor. Görece bir liberal olan babası kızını koruyor. Dickinson evinde babasının izniyle geceleri şiir yazıyor. Kendisi gibi anarşist ruhlu genç bir kadınla arkadaşlık kuruyor. Evli bir papaza haşık oluyor. Ama her nedense çok çirkin olduğuna ve sevilemeyeceğine inanarak içine kapanıyor iyice. Ve böbreğindeki bir hastalık nihayetinde onu öldürüyor. Film, insanın durup düşünmesine imkan vermeden yoğun şiirler ve diyaloglarla akıp gidiyor. Fakat bu düşünmeye fırsat bulamama durumu, bir de altyazı okuyorsanız filmi çok zor seyredilir hale getiriyor.

Davies dışında bir de Jim Jarmush’tan söz etmek isterim. Jarmush bir zamanlar iyi filmler çekmişti ki sanırım onları da abartmıştık. Son zamanlarda bu “usta”nın iyi bir filmine rastlamadım. “Paterson” dahil. Jarmush’un son filmi “Gimme Danger” açıkçası kendisinden çok şey beklemeyen beni bile hayal kırıklığına uğratacak kadar kötü bir belgesel. Jarmush, “gelmiş geçmiş en iyi rock’n’roll topluluğu” diye adlandırdığı The Stooges’ı anlatmak istemiş. Bunun için grubun lideri ve şarkıcısı Iggy Pop’u evinde koltuğa oturtmuş ve konuşturmuş ve son derece kötü bir yöntem olduğunu düşündüğüm ve Michael Moore’un belgesellerinde çok kullandığı bir yönteme başvurmuş. Konunun çağrıştırdığı ama konuyla doğrudan alakası olmayan, dönemin kültürüne dair görüntülere başvurmak diye tanımlayabileceğim bu yöntem filmi cazip kılmıyor. Yüzeyselleştiriyor ve sulandırıyor. Hoş, film zaten sulandırılmaya ihtiyaç duymayacak kadar koyuluktan uzak zaten. Ne dönemin ne de Iggy Pop’un ruhuna dokunamıyor film. Jarmush’un grupta özel ne bulduğunu da anlamıyoruz. Filme girmeden önce Iggy Pop hakkında Jarmush’un gösterdiğinden daha çok şey biliyordum zaten. Gördüğüm en kötü müzik belgesellerinden biri desem haksızlık etmiş olmam sanırım. Ama tabii ki seyretmiş olduğuma memnunum. Jarmush hakkında ne kadar haklı olduğuma daha çok inandım bu sayede.

Ankara Film Festivali bütün zorluklara rağmen bu yıl da, zengin bir program sunuyor izleyicilere. Umarız daha yıllarca bu misyonunu sürdürür.

Derinliklere Yolculuk: Bir “Aile” filmi

TARİH:  6 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Jacques-Yves Cousteau, benim kahramanımdı. Onun gemisi Calypso’da olmayı, onun ekibinde olmayı çok istemişimdir.

Bugünkü kuşaklar için kavraması muhtemelen zordur ama biz Cousteau’nun deniz altı belgesellerini siyah-beyaz televizyonlarımızdan izlerken büyülenirdik. Rengârenk mercanları siyah-beyaz izlemek bugünden bakınca manasız geliyor.

Ama manâlıydı, hem de çok manâlıydı. Bütün dünya da, bizim gibi, büyüleniyordu, yalnız değildik.

Cousteau’yla ilgili bir biyografinin deniz biyolojisiyle, çevresel sorunlarla çok ilgili olmasını bekliyordum. “Derinlere Yolculuk”, kelimenin hiçbir anlamıyla derin bir yolculuğa çıkarmıyor bizi. Denizin derinlikleri filmde büyük bir yer kaplamıyor. Calypso’nun tayfasının ruhlarının derinlikleri de açıkçası çok deşilmiyor. Ama filmin iddialı olduğu alan bu, yani Cousteau’nun geniş ailesinin birbirleriyle ilişkileri. Baba Jacques (Lambert Wilson) ile küçük oğul Phillippe (Pierre Ninney) arasındaki çatışma filmin eksenini oluşturuyor. Oğlu Phillipe’i her kadından kıskanan anne Simone (Audrey Tattou), Calypso’nun en acılı karakteri.

Kocasının denizlere açılma projesini mücevherlerini satarak finanse eden Simone, Cousteau’nun zirveye çıkmasında önemli rol oynuyor. Karşılığında Jacques, gayet sıradan bir şey yapıyor: Karısını aldatıyor.

Bütün bu yaşananlar çok bildik şeyler. Oğlun Ödipal karmaşası; baba-oğul, anne-gelin ve Phillippe’in tayfa Bebert ile giriştiği “kardeş” rekabetlerinden bir dizi materyali çıkartılabilir. Ama Derinlere Yolculuk 30 yıla yakın bir sürede yaşananları tek bir filmde anlatmaya kalkıyor. Dolayısıyla çoğu şeye sadece dokunup geçiyor. Örneğin, gemide bir süre çalışan bir bilim kadınını sadece bir kez görüyoruz. Oysa, Simone’un tepkisinden Jacques’ın kadınla bir ilişki yaşadığı anlaşılıyor.

Filmin asıl hayal kırıklığı bu dokunup geçmeler değil fakat. Asıl sorun, denizin filmde çok tali bir rol oynaması. Cousteau aslında ne deniz biyoloğu ne de (en azından başlangıçta) bir çevreci . Cousteau aslen bir mucit ve belgeselci. Belgesellerini pazarlarken de, gemi mürettebatının hayatını öne çıkarıyor, deniz canlılarını değil. Karşımızdaki film de aynısını daha da ileri götürerek yapmış. Ama, ben ister istemez denizin büyüsünü daha çok hissedeceğim bir film bekliyordum.

Film derinlere dalmasa da kendisini izletiyor. Wes Anderson “Suda Yaşam” (2004; The Life Aquatic With Steve Zissou) adlı filminde Costeau’yu ti’ye almıştı. Açıkçası idolüme yapılan bu saldırıyı hiç hoş karşılamamıştım. “Derinlere Yolculuk”u seyrettikten sonra, idolümle ilişkilerimi gözden geçirmem kaçınılmaz oldu artık. Sanırım Jacques-Yves Cousteau’yu tanrılar katından, daha insani bir seviyeye çekmemin zamanı geldi. “Derinlere Yolculuk”un bir faydası olduysa, o da biraz daha büyümemi sağlaması oldu. Bu, iyi bir şey mi, pek de emin değilim.


Bastırmak ile unutmak

TARİH:  13 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Kaygı, içinde yaşadığımız kâbusu anlatıyor. İktidarın borazanı olmuş bir medyayı, inşaat furyasıyla artık tanıyamaz/sevemez olduğumuz kentlerimizi ve bu ortamda kendisine yanlış öğretilen şeyleri sorgulayan, gerçeği bulmaya çalışan bir bireyin bunalımlarını gösteriyor. ‘Kaygı’, bir yanıyla son derece gerçekçi bir Türkiye tablosu çizerken, bir yanıyla da distopik bir yerde duruyor. Filmin kahramanı Hasret’in (Algı Eke) yaşadığı paranoya ve yabancılaşmanın son derece gerçekçi temelleri var ama bu ruh halinin, gerçekliğin ötesine geçen, distopik bir yanı da var. Hasret’in yaşadığı kadar kötü durumda değiliz.

İktidarlar, hesabını vermedikleri karanlık olayları unutturmak için çaba harcıyorlar. Yalaka medya da onların baş destekçisi. Ama buna rağmen, yaşadığımız trajediler hakkında Hasret kadar yanlış bilgi sahibi değiliz. Ne kadar unutturulmaya çalışılsa da Sivas’ı unutmadık. Sivas’ta babalarını kaybeden çocuklar direnmeye devam ediyor. Yaralılar, acılılar ama hayatlarını herkes kadar yaşıyorlar. Film, iktidarın en azından bir süreliğine Sivas’ı unutturmayı başarmış olduğunu varsayıyor. Ama, bu noktada kalmıyor ve hatırlamanın mümkün olduğunu, bastırılanın geri döneceğini de söylüyor. Yani uç noktada bir karanlıktan başlayıp, bir umut kapısı aralayarak bitiriyor.

Aslında unutmak, sağlıklı bir yaşam sürebilmek için gerekli bir şey. Acılarımızı ilk günkü şiddetlerinde yaşasak çıldırırdık. Ama unutmanın yolu bastırmamaktan geçiyor. Acıyla yüzleşmekten, acının sebepleriyle hesaplaşmak gerekiyor ki zamanla o acıyı hayatımızı belirleyen bir unsur olmaktan çıkarabilelim. Sivas’taki aydın katliamıyla hesaplaşılmamış olması, davanın avukatlarının bugün siyasi elitin parçası haline gelmesi, daha net ifadeyle AKP’nin saflarında mevki-makam sahibi olmaları, acının şiddetinin azalması bir yana artmasıyla sonuçlanıyor.

Yanlış anlaşılmasın, ‘Kaygı’ doğrudan doğruya Sivas Katliamı’na dair bir film değil. Ama Sivas Katliamı’yla alakalı bir film. “Menekşe’den Önce” dışında bu konuya duyarlı bir şekilde değinen, uzun metraj pek bir film yapılmadı. Medyanın içinde bulunduğu korkunç durumu yansıtan film de pek yapılmadı. ‘Kaygı’ bu konulara eğilmesiyle, doğru ve cesur bir şey yapıyor. Görsel ve işitsel anlatımıyla gerilim atmosferi kurmada oldukça başarılı da. Fakat filmin kurguda yaklaşık 30 dakikalık kısmının kısaltılmış olması, hikâyenin akışını zedelemiş. Sanki kimi bağlantılar kopmuş gibi. Kaygı atmosfer kurmadaki başarısını, öykü anlatmakta aynı derecede kuramıyor. Ve sonuçta bastırılanlar su yüzüne çıksa da, o kadar uzun süre suyun altında kalmak bana çok da iyi gelmedi.

Televizyon programcılığından (En Heyecanlı Yeri) gelen Ceylan Özçelik, ilk uzun metrajı ‘Kaygı’yla, Berlin Film Festivali’nde Panorama bölümünde yer almayı başardı. Az buz başarı değil.

‘Kaygı’, ulusal ve uluslarası ödüller aldı ve görünen o ki filmin festival serüveni devam edecek. Ceylan Özçelik’in yönetmenlik serüveninin de uzun yıllar boyunca devam etmesini umuyorum çünkü ‘Kaygı’da gördüğümüz; sağlam bir yönetmenlik kumaşına sahip olduğu.

Oberhausen: Kısa filmin Mekke’si

TARİH:  20 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes Film Festivali uzun metraj filmler için neyse, Oberhausen Kısa Film Festivali de kısa filmler için o: Kendi kulvarındaki en prestijli festival. Bu yıl 63’üncüsü düzenlenen festivale konuk oldum. Oberhausen, Köln ve Düsseldorf gibi büyük kentlerle çevrilmiş olmasına rağmen, o kentlerin yanında oldukça küçük ve gösterişssiz bir şehir. Festivali daha da ilginç kılan öğelerden biri de bu. Oberhausen’in hem Alman hem de dünya sineması tarihinde ayrıcalıklı bir yeri var. Martin Scorsese, George Lucas, Werner Herzog ve Chantal Akerman gibi büyük isimler ilk kısa filmlerini Oberhausen’de göstermişler. Yeni Alman Sineması’nın doğuşunu simgeleyen Oberhausen Manifestosu da bu festivalde ilan edilmiş. Alexander Kluge’nin öncülüğüyle ve “Babanın Sineması Öldü!” sloganıyla Şubat 1962’de manifestoyu ilan eden sinemacılar, artlarından gelen Fassbinder, Herzog ve Schlöndorff gibi isimlerin yolunu açmıştı.

‘Baba’nın sinemasına isyan, Oberhausen’de bugün de sürüyor. Festivalin yöneticisi Lars Henrik Gass, festival kataloğundaki, yazısının başlığını ‘Zor Olmak’ olarak koymuş ve yazıda da zor filmler seçmelerini savunmuş. Oberhausen’deki filmlerin çoğu için zor sıfatı rahatlıkla kullanılabilir. Hatta bazen zor sıfatı da yetersiz kalabiliyor. Gass, yazısında dominant kültürel akımlarla uzlaşmama sözünü sürdüreceklerini vaad ediyor ve böyle bir festivalin hazır bir izleyici kitlesi olan Berlin gibi büyük metropollerden çok, Oberhausen gibi küçük bir kente yakıştığını söylüyor. Her anlamda zorlukla yüzleşmeye istekli ve hazırlar yani. Tabii, isyanın kendisinin de bir tür iktidar biçimine dönüştüğü de söylenebilir. Eğer yeterince ‘zor’ değilse filminizin, Oberhausen’de yer almasını düşünmeyeceksiniz. Bu yıl Türkiye’den festivale katılan hiçbir film yoktu. Ama geçmişte Aykan Safoğlu’nun ‘Kırık Beyaz Laleler’ (2013) filmiyle bu festivalin büyük ödülünü kazanmışlığımız var. Safoğlu’nun kendi anıları ve düşünceleriyle, James Baldwin’in Türkiye’deki hayatını harmanladığı bu film, Raoul Peck’in ‘I Am Not Your Negro’ filminin yankılandığı şu günlerde yeniden hatırlanmalı. Geçen günlerde İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘I Am Not Your Negro’ bilindiği üzere James Baldwin hakkındaydı.

Festival filmlerinin zorluğundan bu kadar söz ettikten sonra, uluslararası yarışmayı kazanan filmin maksimum derecede basit bir film olduğunu söyleyerek, meseleyi daha da karmaşık hale getirmenin tam zamanı. Çinli yönetmen Cui Yi’nin büyük ödülü kazanan ‘Yaz Sonu’ (Qiu) adlı filmi 13 dakikalık tek ve sabit bir plandan oluşuyor. Asırlık bir tiyatro salonunda geçiyor ‘olay’. Tiyatro artık, kitle turizminin bir parçası olmuş. Doldur boşalt sistemi çalışan tiyatro salonunda yemek masaları var artık. Filmin başında çalışanlar masalara yiyecek ve içecekleri yerleştiriyor. Ardından yerli turist grubu hızla masalara yerleşiyor, ardından dansçılar ve akrobatlar sırasıyla sahneye çıkıyor, şov bitiyor ve masalar toplanıyor. Film bütün bunları kesintisiz gösteriyor. Herşey 13 dakika içinde olup bitiyor. Seyirci olma hali, tüketim, tarih üzerine istediğinizi düşünmek serbest!
İkincilik ödülünü alan Taylandlı sanatçı Chai Siris’in ‘500.000 Yıl’ı Apichatpong Weerasathakul’un etkisini taşıyor. Ataların ruhlarına inanan Tay toplumu, bir neandertal insan heykeline adaklar sunduktan sonra, heykeli eğlendirmek için ona bir film gösteriyorlar! Etkileyici görüntüler ama filmin sürprizini anladığımı söyleyemeyeceğim.

Üçüncülük ödülü (e-flux ödülü) yine Çinli bir sanatçıya gitti. Zhong Su’nun animasyon filmi zalim-mazlum diyaletiğini anlatıyordu ve mesajını oldukça net, bana kalırsa biraz da klişe bir biçimde iletiyordu. Bu film Kuzey Ren Westphalia Kültür Bakanlığının da üçüncülük ödülünü kazandı.

Çin filmlerinin başarısı FIPRESCI ödüllerinde de sürdü Hao Jingban’ın ‘Parçalar’ filmi dans ve tarih üzerine bir meditasyon niteliğindeydi.

En İyi Alman Kısa Filmi Yarışması’nın biriciliğini ise Ulu Braun’un ‘Hostel’ ya da ‘Sığınak’ (Die Herberge) adlı filmi kazandı. Braun’ın filmi bütün yarışmalar içinde görsel ve işitsel olarak en etkileyici filmdi belki de. Dijital görüntülerle gerçek görüntülerin harmanlandığı film yaşadığımız hayatın keşmekeşini distopik bir dille anlatıyordu. Başka ne kelime kullanacağımı bilemediğim için anlatıyordu diyorum ama filmin ne anlattığını anlatmak açıkçası mümkün değil. Her seyirci için farklı bir anlamı olabilir filmin. Açıkçası bu filmleri özetlemeye çalışmak abes aslında.

Bunun istisnası Çocuk ve Gençlik Filmleri Yarışması’nın birincisi için söylenenilir ancak. Amerikalı Aude Cuenod’un filmi ‘Hurda Bebekler’, kız arkadaşını bir kazada kaybetmiş bir çocuğun hurdalardan heykel yapan bir sanatçıyla karşılaşıp kendisine bir çıkış bulmasının hikâyesi. Klasik hikâye anlatımına en yakın filmler zaten buyarışmadan çıkıyor. Bu yıl 40’ıncısı düzenlenen yarışmadan yapılmış bir seçme festivalin açılış töreninde gösterilmişti. Doğrusu o filmlerin damağımdaki tadı, festivalin sonuna kadar sürdü.

Festival bünyesinde bir de müzik videoları yarışması var. Bu yarışmada Tindersticks’in ‘Second Chance Man’ adlı parçası için, Christoph Girardet’nin yaptığı film birinciliği aldı. Arşiv görüntülerine yer veren film Tindersticks’in parçasını destekliyor, anlamını genişletiyor.

Oberhausen Film Festivali’nde birçok panel de düzenlendi. Bunlardan birinde ben de konuşmacıydım. Banu Cennetoğlu (çağdaş/güncel sanatçı), Erol Mintaş (yönetmen), Turgut Erçetin (müzisyen) ve ben, çok meraklı bir dinleyici kitlesi karşısında Türkiye’deki son politik gelişmeler ve bunların sanat üzerindeki etkisi üzerine konuştuk.

Karanlık Görev: İşgale karşı direniş

TARİH:  27 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Muhteşem bir sinematografi, çok iyi çekilmiş aksiyon sahneleri, müthiş bir dönem atmosferi, müziğin yerinde kullanımı, iyi oyunculuklar ve bol miktarda ulusal gurur ‘Karanlık Görev’i Güney Kore’de gişe rekortmenliğine ve ülkenin Oscar adaylığına taşıdı. Güney Kore sinemasının zanaatta geldiği ustalık seviyesine hayran olmamak mümkün değil.

Direniş hikâyesi
Karanlık Görev, 1920’lerde, Kore’nin Japon işgali altında olduğu dönemde geçiyor. Güney Kore’de bu döneme yönelik yeni bir ilgi var sanırım. Park Chan Wook’un vizyona gireceği söylenip bir türlü giremeyen filmi Hizmetçi (Ah-ga-ssi) de Japon işgali altındaki Kore’yi fonuna almıştı. Karanlık Görev ise doğrudan işgalciye karşı bir direnişçi hikâyesi. Amerikan sermayesi (Warner Bros’un finanse ettiği ilk Korece film K.G.)ile çekilen bu ulusalcı film, direnişçilerin nasıl yaşamları pahasına Japon işgal güçlerine karşı direndiklerini, antika eşya ticareti kisvesi altında patlayıcı madde transferi yaptıklarını konu alıyor. Hikâyenin merkezinde ise hangi tarafta olduğunu ya da olacağını tam kestiremediğimiz bir Koreli komiser var (Kong-ha Song her zamanki gibi çok iyi).

Filmin derinliği yok
Filmin başlarında konuyu ve kişilikleri yakalamakta zorlanıyorsunuz. Film bittiğinde de hikâyenin çok da inandırıcı olmadığını düşünebilirsiniz. Film hiçbir açıdan derin değil. Japon işgalciler tek boyutlu karikatürler falan… Ama bunlar hiç önemli değil. İyi bir sinema örneği seyretmenin keyfi, bu sorunların üstünü kolaylıkla kapatıyor. Filmin kara film atmosferine biraz erotizm çok yakışırmış ama maalesef eksik kalmış.


© 2020 -CuneytCebenoyan.com