Snowden: Hain kahraman

TARİH:  7 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Snowden’in kim olduğu biliniyor olsa da hatırlatmakta yarar var. Edward Snowden, National Security Agency (NSA; Milli Güvenlik Kurumu) için çalışırken, kurumun bütün dünyayı ama özellikle de Amerikan vatandaşlarını bir mahkeme kararı olmadan dinlediğini ve izlediğini ifşa eden Amerikalı bilgisayarcı. Amerikan hükümetlerine (geçmiş ve gelecek) göre bir vatan haini, başkalarına göre bir kahraman. Snowden hakkında ‘Citizenfour’ adlı çok başarılı bir belgesel çekildi ve bizde de gösterime girdi. Laura Pointras’ın bu belgeseli 2014’te Oscar’ı kazandığında henüz Trump tehditi yoktu.

Türkiye’de bu hafta, ABD’de geçen eylül ayında gösterime giren ‘Snowden’ filmi de Edward Snowden’i anlatıyor. ‘Snowden’ kanımca başarılı bir film. Hatta bir gazetecilik sürecini anlatması açısından geçen yıl Oscar’ı alan ‘Spotlight’ı çağrıştırdı bana. Ama ‘Snowden’in şimdiden ne ‘Citizenfour’un ne de ‘Spotlight’ın başarısına yaklaşamayacağını söylemek mümkün gibi gözüküyor. Gerçi daha Oscar adayları açıklanmadı ama ‘Snowden’a şans verilmiyor. Eleştirmenler filmi vasat buldu, film gişede de başarılı olmadı. Konu artık eskidiği için mi? Zaten bu konuda çok başarılı bir belgesel yapıldı diye mi? Yoksa artık Trump’ın ayak seslerinin korkutacak kadar yakına geldiğinden mi? Kasımdaki seçimlerden bir buçuk ay kadar önce vizyona giren ‘Snowden’ doğrusu Obama başkanlığındaki Demokrat Parti iktidarına sempatiyle bakmıyor.

Bence, film bugüne kadar gördüğü ilginin daha fazlasını hak ediyor.

‘Baş katil’
‘Snowden’ filmini yöneten Oliver Stone ile filmin kahramanı Snowden’in Obama dönemi hakkındaki görüşleri benzer. Snowden, Obama’nın insan hakları ihlalleri konusunda bırakın iyileştirici yönde önlemler almayı, tam tersi yönde hareket ettiğini söylerken, Stone, Obama’nın drone savaşlarıyla “baş katile” dönüştüğünü söylüyor. Stone’a göre Amerikan politikasında savaş karşıtı bir parti yok, Demokratlar da, Cumhuriyetçiler de savaş yanlısı.
Trump’a karşı safları sıklaştırmaya çalışan liberal Hollywood ve basın için ‘Snowden’ın zamanlamasının iyi gelmediğini söylemek mümkün. Ama film, en baştan itibaren güçlüklerle karşılaşmış. Büyük stüdyolar filmi yapmayı reddetmiş. Sonuçta görece küçük yapım firmalarıyla film gerçekleştirilmiş. ‘Citizenfour’ da muhtemelen büyük firmalardan finansman sağlayamazdı. Neyse ki buna ihtiyacı yoktu.

Sonuçta korkulan oldu ve Trump başa geldi. Çekilecek. Ama “Yes, we can” diyerek sistemi değiştireceğini vaad eden sonra da sistemin kurbanlarını yüzüstü bırakıp, failleri (bankaları) kurtaran Obama yönetiminin bunda büyük suçu var. Obama değiştirmiyorsa, birisi değiştirir umudu Trump’ı başa getirdi.

Stone ve değişim
Stone ile Snowden’in benzer görüşleri olduğunu söylemiştim. Başka açılardan da benziyorlar. Oliver Stone, tıpkı filmin kahramanı Snowden gibi bir yurtsever. O kadar ki Vietnam’da savaşmış, madalyalar almış. İmkânı olsaymış Snowden de Irak’a gidip, Amerikan ordusu için savaşmaya gönüllü olurmuş. Ama çelimsiz vücudu buna izin vermemiş. Oliver Stone daha sonra bir tür asi yönetmene dönüştü. Sisteme sert eleştiriler getiren filmler çektiği gibi, kahramanları öven filmler de yaptı.
Snowden’in yaşadığı değişim de vatan için hayatını feda etmekten, devlet sırlarını ifşa etmeye kadar gidiyor. Ama Snowden açısından aslında çelişen bir şey yok. Snowden, ABD vatandaşı olmanın temel niteliklerinin, yani birey hak ve özgürlüklerinin tecavüze uğradığını düşündüğü için kendini feda ediyor. Devlet sırlarını açık ederek, hapsi göze alıyor. Hapse girmese de şu anda Moskova’da sürgünde yaşamak zorunda Snowden. Yurtseverliğinin karşılığında ağır bir bedel ödüyor.
Filmin üç izleği var: Snowden’ın kız arkadaşı ile bir internet sitesinde başlayan ve birlikte yaşamaya kadar giden ilişkisi; Snowden’ın CIA ve NSA’de yavaş yavaş yaptıkları işin kapsamını keşfediş süreci (Snowden, sadece herkesin izlendiğini değil, kendi yazdığı bir programın drone’larla yapılan savaşı olanaklı kıldığını da anlıyor) ve Snowden’in Hong Kong’da yönetmen Pointras ve gazeteci Greenwald’a bilgileri aktarışı.

Kazanılmış sükûnet
Stone’un diğer filmlerinin aksine sakin bir tarzı var Snowden’ın. Sanki Almodovar’ın Julieta’da yaptığı gibi Stone da son filminde çılgınlıklarından arınmış ve sadece hikayeye hizmet etmek için kamera arkasına geçmiş. Kimileri alıştıkları yönetmeni arıyorlar, ben bu yeni kazanılmış sükûneti daha çok seviyorum.
Sonuçta, ‘Snowden’ izleyin derim. Bence, film bugüne kadar gördüğü ilginin daha fazlasını hak ediyor.

American Honey: Umutsuz bir yerde aşk

TARİH:  14 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmlerden biri daha karşımızda. ‘American Honey’, Cannes 2016’da Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Zaten filmin yönetmeni Andrea Arnold, Cannes’da bugüne kadar yarıştığı her 3 filmle de Jüri Özel Ödülü’nü kazanmış durumda. Ödülü, sürpriz değil bu açıdan. Cannes’da eleştirmenlerin oylarının ortalamasına göre ise film vasatın biraz üzerinde. Fakat vasatın üzerinde bulundu dediğime bakmayın, filme âşık olanlar ile filmden nefret edenler de çok.

Türkiye’de böyle olduğunu görüyorum. Yani hayranları da var, sevmeyenleri de.

‘American Honey’, benim genellikle sevmediğim, İngiliz yönetmenlerin ise pek sevdiği bir tarzda çekilmiş: Belgesel gibi çekme tarzı denilebilir buna. Bu tarzda kamera sanki o an olayın geçtiği mekânda kimseye görünmeden bulunuyor ve olayları kaydediyor. Kimisi bu tarza ultra gerçekçi, kimisi doğalcı (natüralist) diyor. Fakat gerçekçilik ve doğalcılık sadece biçime dair kavramlar değil. Sallanan bir omuz kamerasıyla çekildiği için filme gerçekçi demek doğru değil. Ya da Emile Zola’nın edebiyattaki natüralizmiyle, Andrea Arnold’unki benzer değil. Bu yüzden belgeselmiş gibi yapan bir tarz demekle yetineceğim.

Ve yolculuk başlıyor

Film bir aşk hikâyesi anlatıyor. Genellikle olduğu gibi, 3 kişi arasında geçen bir aşk hikâyesi bu. Filmin genç kadın kahramanı âşık olduğu genç adam için, hem patronu, hem de rakibi olan başka bir genç kadınla rekabet ediyor. Kazanıp, kazanmadığı filmin sırrını ifşa etmeye girer diyorsanız yazının devamını okumayın ama aslında filmin sırrı filan yok. Onun için söyleyeyim: Kızımız, erkeği kazanmıyor ama kızın durumunun çok da kötü olmadığını ima eden bir finali var filmin. Yönetmen öyle inanmak ve inandırmak istemiş ama filmden bu sonuç çıkmıyor. Kafanızı daha fazla karıştırmadan, baştan alayım.

Filmin 18 yaşındaki kahramanı Star’ı (Sasha Lane), çöp konteyneri karıştırırken tanıyoruz. Konteynerde bulduğu ambalajlı çiğ tavuğu yanındaki iki küçük çocuğa (kardeşine?) veriyor. Tam bu sırada yoldan geçen bir minibüsten gelen sesler Star’ın dikkatini çekiyor. Minibüs park edince, içinden bir sürü genç iniyor ve süpermarkete giriyor. Star bu gruptan etkileniyor, onları takip ediyor ve grubun görünen lideri Jake’e (Shia LaBeouf) ilk görüşte âşık oluyor. Jake, Star’a gruba katılmasını öneriyor. Grup, kent kent gezerek dergi pazarlayan gençlerden oluşuyor.

Star, eve döndüğünde, babası mı yoksa üvey babası mı olduğunu anlamadığımız bir adamın cinsel tacizine katlanıyor. Star kararını veriyor; iki kardeşini country dansı yapan annesine (?) bırakıyor ve gruba katılıyor. Star’ın arka plan hikâyesi bundan ibaret. Adam nesi, dans eden kadın nesi çok belli değil. Ama şunu söylemek mümkün galiba: Star melez olduğuna göre, babası bir siyahtı, gördüğümüz kadın annesiydi, adam da annesinin sevgilisi ya da ikinci kocasıydı.

Ve yolculuk başlıyor. Star, kendisi gibi 10 gencin daha olduğu minibüsle Kansas’a doğru yola çıkıyor. İş ve yol arkadaşlarından, asıl patronun Krystal (Riley Keough), Jake’in de Krystal’in kapatması olduğunu öğreniyor. Bu durum Star’ı yıldırmıyor. Jake’i, Krystal’in elinden almak için çabasını sürdürüyor. Star’ın çok fazla bildiği taktik yok doğrusu. Ne zaman Jake’i kıskansa ki sık sık kıskanıyor, kendisini birilerinin kucağına atarak Jake’i kıskandırıyor. Bu taktik işliyor da. Ama Star’ın şansı yaver gitmese, tecavüze uğraması işten bile değil. Özellikle, yaşlıca üç zengin kovboyun arabasına atlayıp, onlarla havuz başında içki içip şakalaşmaya başladığında filmin en gerilimli anı yaşanıyor. Ve tam bu sırada filmin en akıl sır almaz olayı da gerçekleşiyor. Nereden kovboyların evini bulduysa, Jake, beyazları yerlilerden kurtaran süvari alayı gibi yetişip, kızı olası bir tecavüzden, silahını çekerek kurtarıyor. Gerçi adamlar o ana kadar çizgiyi aşan bir şey yapmış değillerdi ve belki de yapmayacaklardı ve Star durumundan şikâyetçi değildi. Bundan sonra filmin en Bonnie & Clyde anı yaşanıyor. Çalıntı bir arabada otoyolda “özgürce” gittikten sonra, iki “yasadışı” sevgili sevişiyor. Sanki, bir anda başka bir filme transfer olmuş gibi oluyoruz. Sanki “Badlands”de falanız. Hoş, Terence Malick benzetmeleri bundan ibaret değil,; film sık sık doğa görüntüleriyle harmanlanıyor. Böcekler, atlar, uçan sincaplar vs. Neden? Hepimiz doğanın bir parçasıyız mı? İnsanın doğasını, hayvanların doğasıyla bir tutmak mı? Bilmiyorum.

Star’ın rekabet ettiği kişinin yani Krystal’in aynı zamanda patronu olduğunu belirtmiştim. Jake de hiyerarşide Star’dan yukarda. Bu durum sembolik olarak Krystal’i anne, Jake’i de baba yapıyor Star için. Tipik Freudyen bir durum; Elektra kompleksi diyeceğim ama bu kavram tartışmalı.

Bu üçlü arasındaki ilişkinin nasıl süreceği filmin sonunda net bir şekilde belli olmuyor. Star’ın göle girip, bir tür vaftiz olması, onun yeniden, farklı biri olarak doğduğunu ima ediyor. Üstüne bir de ateş böceklerinin görüntüsü gelince, finalin iyimserlik aşılamak istediğini söylemek doğal. Ama Star’ın, anne-baba karmaşasını aştığını, kendisini tehlikeli konumlara bir daha sürüklemeyeceğini, gördüklerimizden çıkarsayamayız. Evlenip, bir sürü çocuk yapmak isteyen Star’ın, bu mesleği sürdürerek pek bir yere varacağı yok.

Şarkılar durumu nasıl özetliyor?

Filmde Amerika’dan insan manzaraları da görüyoruz. Bu gördüklerimizde yeni bir şey, ilginç bir gözlem yok. Beş yaşında ‘80’lerin punk grubu Dead Kennedys’in hayranı olan bir çocuk ilginç tabii de, ben pek ikna olmadım. Kötülerin Amerikan iç savaşının kötüleri olan Konfederasyon bayrağını ya üzerlerinde (Krystal’in bikinisi), ya da evlerinde taşımaları (Star’ın “babası”nın evinin duvarında asılı) filmin kör gözüm parmağına sembolizmlerinden. Bu kör gözüm parmağına durumu şarkı seçiminde de söz konusu. Star, arabasına bindiği TIR şoförüyle hayallerinden söz ederken teypte, Springsteen’in “Dream Baby Dream”i, Star ile Jake süpermarkette ilk gözgöze gelip aralarında aşk kıvılcımları çaktığında fonda Rihanna’nın “We found love (in a hopeless place)”i, ilk sevişme öncesinde Mazzy Star’ın “Fade into you”su vs çalıyor. İlk şarkı “hayal kur bebeğim, hayal kur”, ikincisi “(umutsuz bir yerde) âşık olduk”, üçüncüsü“ senin içinde yok olmak” demek. Şarkıyla görüntünün bu kadar çakışması bana açıkçası ilkel geliyor.

Fakat belki daha büyük bir sorun, bu gençlerin bir iç dünyalarının filmde görülmemesi. Bu gençlerin konuşmamaları. Birbirlerine iç dökmemeleri. Yaptıkları işle ilgili sorunlarını tartışmamaları. Star dışında hiçbirinin ete kemiğe bürünmemesi. Oysa onlarla dile kolay 2 saat 42 dakika birlikte vakit geçiriyoruz. Star dışında dediysem de onu da çok az tanıyoruz aslında. İşin ahlaki yönüyle sorunu olduğunu biliyoruz en azından.

Bütün bu söylediklerim negatif şeyler ama filmin erdemleri de var. Belli anlarda, o seyahat etme duygusunu, bir grubun parçası olma duygusunu veriyor. Ayrıca Star’ın aşık olma halleri de içe dokunuyor, bazen. Fakat bu kadar uzun süreyi hak eden bir şey yok filmde. Ha filmdeki çocuklar gibi kafanız kıyaksa, bırakın 2 saat 42 dakikayı, 4 saat de seyredebilirsiniz filmi. Bol bol müzik, doğa manzaraları vs ile gideri var. Filmin başta söylediğim belgeselimsici havası bazen pornografik belgesilimsiye de kaçıyor. Gençlerin, toplu halde kanyona karşı dizilip işedikleri sahne ve Jake’le Star’ın sanırım gerçekten sevişmeleri bu pornografik gerçekçiliğe en denk gelen sahneler. Kastettiğim çıplaklık değil; rolle gerçeğin karışması durumu.

Filme âşık da olabilirsiniz

Filmin genç oyuncuları, yani satıcı çocuklar, biri hariç, amatör. Diğer profesyoneller satıcılık mesleği hiyerarşisinde yüksekte olanlar, yani oyunculuk mesleğinde de yüksekte olan ShiaLaBeouf ve Riley Keough. Star’ı oynayan Sasha Lane bahar tatilinde sahillere doluşan üniversite öğrencilerinden biriymiş yönetmen tarafından keşfedildiğinde. Ama sanki yaratılan hava Lane’in filmde canlandırdığı karakter gibi yoksul bir aileden geldiği. Hayır, Lane, hali vakti yerinde bir kolej öğrencisi. Lane filmde, kendisine düşen işi yerine getiriyor ama bu atla deve bir iş değil. Shia LaBeouf rolünde gayet iyi. Riley Keough da iyi. Sonuçta filme âşık da olabilirsiniz. Benim gibi burun da kıvırabilirsiniz. Amerika’dan insan manzaraları görmek istiyorsanız bu filmden daha iyi seçenekleriniz var. Diane Arbus fotoğrafları ya da, Harmony Korine filmleri daha iyi seçenekler (“Trash Humpers”a bulaşmayın ama!).

Jackie: Hırs ve yas arasında

TARİH:  21 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir zamanlar dünyanın en ünlü insanlarından biri Jackie Kennedy Onasis idi. Başkan JF Kennedy, öldürüldüğünde Jackie üstü açık arabada, kocasının hemen yanındaydı. Pembe kıyafeti ile kocasının başındaki yarayı kapamaya çalıştığı anı gösteren fotoğraflar yirminci yüzyılın en çok bilinen fotoğrafları arasındadır. Jacqueline Kennedy daha sonra dünyanın en zengin adamlarından biri olan Yunanlı armatör (armatör kelimesini de herhalde ilk kez bu vesileyle duymuştum, musluk demek değil miydi armatör?) Aristotle Onassis’le evlendi ve tabii bu da büyük olay oldu. Paparazziler onları her yerde takip etti. Jackie’nin yatta bikinili fotoğrafları çekildi ve gazetelere yeni malzeme çıktı.

John F. Kennedy suikasti (1963) sonraları çok sayıda komplo teorisine kaynak oldu. Katil niye bu eylemi gerçekleştirmişti? Katilin de öldürülmesi cinayete dair soruların cevapsız kalmasına neden olmuştu. Kim ya da kimler vardı cinayetin arkasında hiç bir zaman öğrenilemedi. Oliver Stone’un JFK adlı filmini şimdi yeniden seyretmenin tam sırası sanırım.

Şilili yönetmen Pablo Larrain’in filmi bu meselelerle ilgilenmiyor. Hattı zatında yönetmenin herhangi bir meseleyle ilgilendiğine dair bir emare görmedim filmde. Larrain, “Tony Manero” (2008) ile büyük heyecan yaratmıştı. İstanbul Film Festivali’nde de Altın Lale kazanmıştı bu film. Larrain, kanımca etkisi giderek düşen ama yine de ilginç filmlerle kariyerini sürdürdü. Şili tarihine, bireyler üzerinden bakmaya devam etti. “Jackie”den önce yaptığı ve bizde de vizyona giren son filmi The Club da beğenildiyse de ben son derece sıkıcı bulmuştum.

Filmin üç çerçevesi olduğu söyleyebiliriz

“Jackie”, Larrain’in sıkıcılıkta bir seri yakalamış olduğunu gösteriyor olabilir. Umarım yanılırım. Film, daha önce de dediğim gibi tarihsel bağlamla ilgilenmiyor. Larrain’in Şili’ye dair yaptığı filmlerde hep böyle bir bağlam olurdu halbuki. Filmin üç çerçevesi olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi, Jackie’nin kocasının ölümünden bir hafta sonra bir gazeteciye verdiği mülakat, bir diğeri bir rahiple konuşmaları, bir diğeri ise televizyon için yaptığı ve Beyaz Saray’ı tanıttığı bir film. Filmin asıl anlattığı dönemin, JFK’nin öldürülmesiyle cenaze töreni arasındaki süre olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemde Jackie’nin, Kennedy’nin ölümünün ardından yer kapmaya çalışan politikacılarla, hırslı bürokratlarla ve kendi hırsıyla da nasıl mücadele ettiğini görüyoruz. Tabii bu aynı zamanda Jackie’nin büyük bir travmanın etkisi altında olduğu bir dönem. Bu dönemde Jackie’nin en yakını olarak kocasının kardeşi Robert Kennedy’yi görüyoruz. Kocasının ailesi dışında kendi ailesinden ya da arkadaşlarından kimsenin Jackie’nin yakınında olmaması enteresan ama bu yalnızlığın nedenlerini bilmiyoruz. Jackie kocasının anısını yüceltmek için elinden geleni yapıyor. Mezar yerini seçiyor ve Lincoln’e yapılan tören gibi görkemli bir törenle gömülmesini sağlıyor. Kennedy döneminin Camelot efsanesinin bir benzeri olduğu düşüncesini işliyor.

Larrain, çok yakın planlarla Jackie’yi canlandıran Natalie Portman’in yüzünü gösteriyor bize sık sık. Ama çok yakın plan otomatik olarak psikolojik derinlik sağlayan bir yöntem değil. Jackie, cinayet öncesinde televizyon için çektiği filmde biraz şaşkın, epey gergin bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Cinayet sonrasında da temelde bir şey değişmiyor. Jackie yine şaşkın ve yine gergin. Natalie Portman çok tuhaf bir aksanla konuşuyor, Jackie’ye benzemek için. Bu aksanı yapmak için kendini zorlayan bir oyuncu izlenimi vererek. Söylediği şeye kendini kaptırmadan, ezberden konuşmaya çalışan biri gibi gözükerek. Fakat Natalie Portman’in oyunculuğunun Oscar’lık olduğunu söyleyen de çok.

Kısacası film bende ne herhangi bir duygu ne de herhangi bir düşünce uyandırdı. Seyrederken de çok sıkıldım. Ama haftanın diğer filmlerine baktığımızda fazla seçeneğiniz de yok. Üstelik filmin Oscar kazanma ihtimali var. Her zaman olduğu gibi, en iyisi kendi kararınızı kendinizin vermesi.

Satıcı: Taciz, mahalle baskısı ve intikam

TARİH:   28 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Asghar Farhadi’yi, Berlin’de Altın Ayı ve Oscar’larda Yabancı Dilde En iYi Film ödüllerini kazanan ‘Bir Ayrılık’ adlı filmiyle tanıdık. Bir ayrılık öncesinde yaptığı ‘Eli Hakkında’ da Farhadi’nin en iyi filmleri arasında sayılıyor. Farhadi, daha sonra Fransa’da ‘Geçmiş’i çekti. Yeni filmini İspanya’da çekmesi beklenirken, ülkesi İran’a döndü ve ‘Satıcı’yı yaptı. ‘Satıcı’ son Cannes Festivali’nden en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülleriyle döndü.

Farhadi, her zaman olduğu gibi ‘Satıcı’da da kadın-erkek ilişkilerini ele alıyor. Ama daha spesifik olmak gerekirse ‘Satıcı’nın taciz üzerine bir film olduğunu söyleyebiliriz.

Farhadi filminin senaryosunu ince ince örmüş. Filme adını veren satıcılık, sadece bir film kahramanının yaptığı işle sınırlı değil örneğin. Mesleği arabasıyla yol kenarlarında giysi satmak olan bir karakter var filmde ve filmin adındaki satıcı o. Ama onunla çatışan öğretmen/tiyatro oyuncusu da arabasını satmaya çalışıyor. Bir başka oyuncu meslektaşı ona evini kiralıyor. Tiyatroda sergilemeye çalışılan oyun, Arthur Miller’ın ‘Satıcının Ölümü’ adlı oyunu. Belki de satmanın sembolik anlamları da var: Çünkü herkes kendisi hakkında bir imge de satıyor. Gururu kırılınca bir intikamcıya dönüşen adam yardımsever ve hoşgörülü biri, bir kadınla yalnız kaldığında bir tacizciye dönüşen adam mazbut biri imgesini satıyor çevresine.

Başka paralellikler ve simetriler de var: Filmin başında, yandaki inşaat nedeniyle evleri fiziki olarak çatırdayan çiftin, filmin finalinde evliliklerinin çatırdadığını görüyoruz. Evin, fiziki çatırdaması sırasında yatalak komşusunu sırtında taşıyan öğretmen, filmin finalinde uyguladığı şiddetle önceki yardımsever insan imgesini tersyüz ediyor ve tepkisini yönelttiği ‘satıcı’yı sırtta taşınacak hale getiriyor.

Öğretmen, bir dolmuşta yanındaki kadın yolcu tarafından taciz etmekle haksız yere suçlanıyor, başka bir zamanda ise kendisi öğrencisinin cep telefonunu, çocuğun itirazlarına rağmen karıştırıyor; daha sonra da eski komşusunun telefonuna bırakılan mesajları dinleyerek başkalarının sınırlarını ve mahremiyetini ihlal etmeye devam ediyor. O da tacizci olabileceğini gösteriyor.
Bütün bunların arkasında devletin ve mahallenin baskısını da hissettiriyor film. Sahneye konulmaya çalışılan oyunun birkaç paragrafı ahlâka mugayir (ahlâka aykırı) bulunduğu için sansür kurulunca çıkartılmak isteniyor; okula sipariş edilen kitaplar, okul müdürü tarafından uygun bulunmuyor. Ama en korkuncu sanırım çevrenin baskısı. Filmin, görmediğimiz ama olayların kırılma anını oluşturan bir sahnesi var. Bu sahnede kadın, kocasının geldiğini zannederek evin kapısını açık bırakıp duşa giriyor. Oysa gelen evin eski kiracısı olan hayat kadınının eski bir müşterisi. Ve adam kadına saldırıyor. Kadın yaralanıyor. Ama, saldırganı polise şikâyet etmek, yeni saldırılara açık hale gelmek demek! “Neden kapıyı açtın?” tarzında suçlayan sorulara maruz kalmak demek. “Evde çıplak ve yalnızken, adama kapıyı açmış” şeklinde yorumlarla karşı karşıya kalmak demek. Ve tecavüze uğramışlığını dünya alemin bilmesi demek. Kirlenmiş kadın olarak görülmek demek. Bu bakış o kadar acıtıcı ki, mahkemeye gidilmemiş olmasına rağmen, saldırıya uğrayan oyuncu, seyircilerin kendisine ‘saldırganın bakışlarıyla’ baktığını düşünebiliyor. Daha önce bir prova sırasında bir fahişeyi canlandıran başka bir kadın oyuncu, meslektaşlarının kendisini aşağıladığını düşünerek sinir krizi geçiriyor. İran’da bir oyuncu, fahişeyi canlandırsa da, seksi giyinemiyor. Bir meslektaşı tamamen giyinik kadının ‘yarı çıplakmış gibi’ davranmasına gülüyor ama kadın oyuncu, fahişeyi oynadığı ve büyük ihtimalle çocuklu dul bir kadın olarak, gerçek hayatta da potansiyel fahişe olarak görüldüğü için, bu gülüşü bir aşağılama olarak algılıyor. Filmde, yüzünü hiç görmediğimiz bir fahişe var gerçekten ve o da tek çocuklu, dul bir kadın.

‘Satıcı’, Cannes’daki başarısının ardından şimdi Oscar’a da aday. Kaçırmayın

Farhadi’nin ‘Eli Hakkında’ adlı filminde de bir kadının kaza sonucu ölümü kadar, belki de ondan da daha çok, kadının bozulabilecek şöhreti kaygı yaratır arkadaşları arasında. Çünkü kadın nişanlısından gizli, bekar erkeklerin de olduğu bir evde bir gece geçirmiştir. Tecavüz ve ölüm, bozulacak şöhretten daha kötüdür sanki.

‘Satıcı’ bizi farklı aşamalarda farklı karakterlerle özdeşleştiriyor. Filmin finalinde, seyircinin özdeşleştirildiği karakter ise tacizci (ya da tecavüzcü) oluyor. Farhadi’nin bize söylediği şu cümlelere elbette katılıyoruz: kimse hayatta mutlak kötü, kimse de mutlak iyi değil. Ve bu roller, sık sık değişebilir. Ve intikam, intikamcıyı, intikam aldığı kişiden daha da aşağı bir yere düşürebilir. Tacize uğrayan kadının, tacizcisine karşı kocasından daha hoşgörülü oluşu, kadını yüceltiyor. Ve fakat, yine de bu finali sorunlu buluyorum. Mesele tacize uğramış kadının meselesi olmaktan çıkıyor, iki erkeğin gurur savaşına dönüyor. Farhadi zaten erkek kahramanının meseleyi kendi meselesine dönüştürmesini eleştiriyor, tamam ama sanki film de aynı şeyi yapıyor. Ve, ‘şeytana uyup’ taciz eden adam o kadar acınacak bir hale düşüyor ki, yaptığı kötülük unutuluyor. Film, bizi bu karakterle o kadar özdeşleştiriyor ki, filmin finalinde serseme dönüyoruz. Farhadi yakın zamanda şöyle bir şey demiş: “Çağımız cevap veren değil soru soran sinemanın zamanı”. İyi de, finalde sinirleriyle aşırı derecede oynanan seyircinin soru soracak hali kalmıyor. Özdeşleşmeye karşı değilim ve soru sormayı engellediğini düşünmüyorum fakat dozu önemli. Filmin finali, seyirciyi aşırı dozdan öldürüyor.

Bir de şu muğlaklık meselesi var. Bilindiği gibi sanat sinemasında ima etmek, göstermeye tercih edilir. Ama bazen iş aşırıya kaçıyor. Mesela ‘Tereddüt’teki kaynana ile kocanın sobadan zehirlendiklerini, Ustaoğlu’nun Ayşe Arman’a verdiği röportaj sayesinde öğrenmiştik. Yoksa filmin göstermediği bu anda neler oldup bittiğini anlamamıştık. Benzer bir durum ‘Satıcı’da da var. Filmin kırıldığı ‘saldırı’ anını görmüyoruz. Sanki adam, kadını banyoda çıplak/yarı çıplak (?) görüyor ve saldırıyor gibi anlıyoruz. Ama adamın cep telefonunu, arabasının anahtarlarını, bir miktar para ve prezervatifi ve de hatta çoraplarını da çıkardığını biliyoruz. Ve bütün bunlara anlam vermekte güçlük çekiyoruz. Adam bunları ne zaman yaptı? Olayın ne olduğunu anlamayı değil, olayı anlatıp, ‘yorumlamayı’ seyirciye bırakmak lazım. Aksi, senaryonun bazı kısımlarını seyirciden yazmasını beklemek oluyor.


‘Satıcı’, Cannes’daki başarısının ardından şimdi Oscar’a da aday. Kaçırmayın.

Yaşamın Kıyısında yitik bir ruh

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kenneth Lonergan oyun yazarı olarak isim yaptıktan sonra, kendi yazdığı ve yönettiği ‘You Can Count On Me’ (2000) ile adını duyurmuş. İki dalda Oscar’a aday olan ve 30’un üstünde ödül kazanan bu filmin ardından 2005’te ‘Margaret’i çekmiş. Fakat ‘Margaret’, yapımcı şirketle yaşanan sorunlar nedeniyle ancak 2011’de vizyona girebilmiş. ‘Margaret’in iki versiyonu var, biri 2,5 diğeri 3 saat civarında. Neredeyse vizyona hiç girmeyecek ‘Margaret’ BBC’nin geçen yıl 177 film eleştirmenine sorarak yaptığı ankete göre 21. yüzyılın en iyi filmlerinden biri sayılıyor. Hoş, ben bu listelere hiç inanmıyorum, bana göre bir sürü vasat film de var o listede. Ama Margaret onlardan biri değil ve o listede olmayı hak ediyor. İlerde yapılacak anketlerde Lonergan’ın son filmi ‘Yaşamın Kıyısında’sının (Manchester by the Sea) da en iyiler arasında olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Filmin 6 dalda Oscar’a aday olduğunu da ekleyeyim. Oscarlara da çok fazla anlam yüklenmemesi gerektiğini söylemek lazım. ‘Yaşamın Kıyısında’nın yanına bile yaklaşamayacak olan ‘La La Land’ sonuçta 14 dalda Oscar’a aday.

Yönetmenin iki filmindeki ortak tema
Birbirlerinden farklı filmler olmasına rağmen Margaret’la Yaşamın Kıyısında’nın ortak temaları var. Kanunen suç sayılmayan, ama failinin kendisini affedemediği bir eylem ve onun trajik sonuçları iki filmin de merkezinde yer alıyor. Margaret’ı kahramanı genç kız, suçluluk duygusundan kırtulmak için çok çaba harcıyor, ‘Yaşamın Kıysısında’nın erkek kahramanı Lee Chandler’ın (Casey Affleck) ise bu duygudan kurtulma ihtimalini görmüyor.

Lee, yaşarken kendisini mezara gömmüş, ruhen bitkisel hayatta biri. Böyle bir karakteri anlatan bir film olmasına rağmen, Yaşamın Kıyısında insan ruhuna öyle bir dokunuyor ki, bir süre kendinize gelemiyorsunuz. En azından benim için böyle oldu.

Zamanlar arasında geçiş
Film geçmişte başlayıp bugüne sıçrıyor, sonra zaman zaman yine geriye dönüyor. Bu geri dönüşler filmin en zorlayan kısmı. Bazen, olayın bugünde mi yoksa geçmişte mi gerçekleştiğini anlamakta güçlük çekebiliyorsunuz. Onun dışında filmin gayet basit bir hikâyesi var. Birkaç apartmanın birden kapıcılığını yapan, kadınların yakınlaşma taleplerine yüz vermeyen ve barlarda içip içip kavga çıkaran Lee Chandler, abisinin ölümünün ardından bir sürprizle karşılaşıyor. Abisi, Lee’yi 17-18 yaşlarındaki oğlu Patrick’in vasisi tayin etmiştir. Oysa Lee’nin tek isteği bodrum katında, bir tür mezar gibi olan tek oda evinde, kendinden nefret ederek, yapayalnız hayatını sürdürmektir. Kimsenin vesayetini alamayacağı gibi, yeğeninin yaşadığı Manchester by the Sea’ye de taşınmak istemez. Lee’nin Manchester’da bir geçmişi vardır ve o geçmiş Lee’yi ezmeye devam etmektedir. Geçmişte olanlardan dolayı Lee’yi suçlayan bir sürü insan da vardır Manchester’da. Lee Manchester’a gelemez, Patrick de Manchester’ı terk edip Lee’nin yaşadığı Boston’a gitmek istemez. Patrick, popüler bir öğrencidir. İki kızla birden çıkmakta, bir rock grubunda çalmakta ve okulun hokey takımında oynamaktadır. Film Lee ile Patrick’in bu soruna bir çözüm aradıkları dönemi anlatıyor.

Lee’nin seçimi
Lee, ‘Taksi Şoförü’ Travis’ten bu yana sinemanın gördüğü en yalnız karakterlerden biri. Taksi Şoförü’nün afişinde Robert de Niro, elleri montunun cebinde New York sokaklarında yürürken görülür. Lee de çoğu zaman elleri montunun cebinde, Travis gibi içine kapanık bir şekilde yürüyor hayatta. Lee, vicdan azabından çıkmak, yasını sona erdirmek istemiyor. Kendisini suçladığı gibi başkalarının da kendisini suçladığının farkında. Kendisini cezalandırma isteğiyle karışık öfkesi sonunda dayak yediği kavgalar çıkarmasına neden oluyor.


Geriye dönüşlerde tanıdığımız Lee ise farklı biri. Üç çocuk babası olmasına rağmen kendisi de yaramaz bir ergen gibi. Karısının daha az içmesi, arkadaşlarıyla eğlenirken daha az gürültü yapması vs. için uyarmak zorunda kaldığı yaramaz ama sevimli bir çocuk Lee. Ergen ruhlu yetişkin erkekler daha çok komedilere konu olur ama Lee’nin bir hatası gülünüp geçilemeyecek, trajik bir sonuca yol açıyor. Lee, hatası kanun tarafından suç sayılsa belki biraz daha rahatlayacak, belki cezasını çektiğini düşünecek. Ama Lee’yi vicdanından başka cezalandıracak bir mekanizma da yok. Tıpkı Margaret’in bir kazaya neden olan genç kızı gibi.

Hayatta da böyle olur
Lonergan’ın muhteşem bir diyalog yazma yeteneği ve sanki her sahneyi inandırıcı kılan sihirli bir değneği var. Filmin klasik Hollywood finaline uymaması da bir erdem. Klasik Hollywood tarzında sorunlu kahraman, sonunda birisinin omzuna dayanıp ağlar ve bir anda yasından çıkıp yeni bir hayata başlar. Yaşamın Kıyısında’da böyle olmuyor. Film yine de, küçük de olsa bir ışık yakıyor. Lee, en azından Patrick’le ilişkisini sürdürme niyetinde olduğunu beyan ediyor. Yani sonunda başka birine daha hayatında yer açıyor. Hayatta da böyle olur. Ufak ufak, küçük küçük değişir şeyler. Mucizevi çözümlerin olmadığını anlatan mucizevi bir film ‘Yaşamın Kıyısında’.

yasamin-kiyisinda-yitik-bir-ruh-241455-1.

Karanlığın Elli Tonu: Ve Steele’e yüzük verildi

TARİH:  11 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Elli Ton serisini başlatan ‘Grinin Elli Tonu’ kitabı 125.000.000 (yüz yirmi beş milyon) adet satmış. Rakam inanılmaz büyük. Dünya nüfusunun 64’te biri gibi bir şey. Okuma yazma bilmeyenleri, kitap alacak parası olmayanları, kitabın diline çevrilmediği ülkeleri falan çıkarırsak oran ne hal alır merak ediyorum. ‘Grinin Elli Tonu’, sıradan bir genç kızla bir modern zaman prensinin “ilişkisini” anlatıyordu. Erkeğin, kızın üzerinde tahakküm kurduğu, kızın ise buna hem teslim olup hem de nihayetinde direndiği bir hikayeydi anlatılan. Bu görece “yoksul” kız ve prens masalının özelliği, Mr. Grey’in sadizme merakında yatıyordu.

Sadizm ve mazohizm neden bu kadar çekici? Daha netleştirirsek cinsellik alanında erkek sadizmi ve kadın mazohizmi demek lazım çünkü kitaptaki ve dolayısıyla filmdeki ilişki böyle. Hoş milyarder bay Grey’in, bir yayınevinde asistan olan bayan Steele’e sadece cinsellikte değil hayatın her alanında egemen olmaya çalıştığını da söylemek lazım. Anastasia Steele bu girişimlerin kimini püskürtse de, bazılarına da itaat ediyor.

Her şey banalleşerek devam ediyor
Serinin ikinci filmi ‘Karanlığın Elli Tonu’ adını taşısa da, ilkinden daha hafif bir filmle karşı karşıyayız. İlkinde Ana (stasia) için bilinmeyen bir dünyaya adım atmak söz konusuydu. Heyecanlıydı ve korkuyordu. Yeni film ise eskinin bir tekrarından öte bir şey sunmuyor. Her şey biraz daha banalleşmiş bir şekilde aynen sürüyor.
Ana, o filmin sonunda Grey’i terk etmişti. Bu film, Grey’in Ana’yı yeniden kazanma girişimleriyle başlıyor. Doğrusu Ana pek direnmiyor. Yeni dönemin kurallarında uzlaşıp hemen birlikte olmaya başlıyorlar. Yeni kurallara göre “kurallar, cezalandırmalar ve sırlar olmayacak” ilişkide. Ama Grey ve Ana’nın sado-mazo ilişkisi yine de bir şekilde sürecek çünkü sürmese film olmayacak.

Christian Grey’in geçmişi yeniden gündeme geliyor. Meğerse Christian Grey, Ana’yı annesi yerine koyarmış. Sadece Ana’yı değil, ilişkiye girdiği bütün kadınları annesi sayarmış. Yine ve yeniden Ödipal karmaşaya hoş geldik!

Değişen bir şey yok
Grey, uyuşturucudan hayatını kaybeden annesine duyduğu arzu ve öfkeyi birlikte olduğu kadınlara yansıtırmış. Psikolojik derinlik burada sona eriyor fakat. Film soft-porn tabir edilebilecek sevişme sahneleri arasına serpiştirilmiş, pek bir duygu uyandırmayan gelişmelerle sürüyor. Grey’in eski bir kölesi bir süre tehdit oluşturuyor. Ana, asistanlığını yaptığı yayımcının tacizine uğruyor ama sonuçta bu durumdan terfi ederek çıkıyor. Grey ciddi bir kaza geçiriyor ama çizgi filmlerdeki gibi sadece üstü başı kirlenmiş olarak kurtuluyor. Grey’e seksi öğreten bir başka anne figürü olan Elena da bir ara arıza çıkarmaya kalkıyor ama her şey hep tatlıya bağlanıyor. Sonuçta bu bir çizgi film olmasa da filmin reklamlarında da söylediği gibi bir “peri masalı”. Prensin yerini, her şeye kadir bir iş adamı almış o kadar. Sevişme sahnelerine gelince: Görüntülerin zevksiz olduğunu söyleyemem ama bana ilginç gelmediler. Görüntülere eşlik eden müzikler ise can sıkıntımı katladılar. Filmi zor bitirdiğimi söyleyebilirim. Dakota Johnson sıradan ama güzel komşu kızı tipiyle Ana rolünde iyi. Grey’i oynayan Jamie Dornan bana çok kalas geliyor ama asıl kadınlara sormalı. Elena rolünde Kim Basinger ise değerlendirilememiş.

Filmin kendisi sormasa da filme gösterilen ilgi daha önce de değindiğim şu soruyu gündeme getiriyor: Neden sadizm ve mazohizm ilgimizi çekiyor? Neden insanların fantazilerini “s/m” ilişkiler süslüyor? Bu dizi neden bu kadar ilgi görüyor? Hepimiz bir tuhaf mıyız? Neyimiz var bizim?

*‘Steel’ İngilizcede ‘çelik’ demek

Gizli Sayılar: Irkçılığa, ayrımcılığa ve sosyalizme karşı

TARİH:  25 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Filmler tümden kötü ya da tümden iyi mesajlar vermek zorunda değil. Bir yandan kadın-erkek ve ırk eşitliğinden söz edebilen bir film başka açılardan gayet gerici, kapitalizm propagandacısı ve hatta silahlanma yarışına destek olan bir tavır içinde olabilir. ‘Gizli Sayılar’ tam da böyle bir film. Şeker kaplı zehirli bir hap gibi.

Film, ABD ile SSCB yani Sovyetler Birliği arasındaki silahlanma yarışından söz ediyor. Filmin asıl dinamiğini bu yarışta kimin öne geçeceği belirliyor. 1960’ların başlarında ABD, SSCB’nin gerisindeydi. Uzaya çıkan ilk insan, Rus Yuri Gagarin’di. Bu durum aslında çok tuhaftı, gerçeküstüydü. Sovyetler Birliği 100 yıl önce bu zamanlarda kurulduğunda ABD’den hemen her açıdan çok daha geri bir devletti. Sanayisi zayıf, nüfusunun çoğu köylü olan bu ülke, bir de İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadı ve yirmi milyon insanı faşist Almanya’nın kurbanı oldu. SSCB’nin hiçbir zaman idealimizdeki sosyalizme benzeyen bir rejimi olmadı. Ama yine de SSCB sosyalizminin bir sürü kazanımını da göz ardı etmemek gerek. Kadın haklarının en gelişmiş olduğu ülke SSCB’ydi. Kürtaj hakkı daha yeni rejimin ilk yıllarında tanınmıştı. Eğitimde kadın erkek eşitliği vardı ve eğitim her aşamasında ücretsizdi. Birçok ülkede olduğu gibi sadece erkekler ya da sadece zenginler eğitilmiyordu. ABD’nin aksine ırkçılık yasaktı. Metafizik saçmalıklara kapılar kapalıydı. Ve bütün bunların sonucunda SSCB, her türlü dezavantajına rağmen uzay yarışında öne geçmişti. Filmde Kevin Costner’in canlandırdığı hayali kahraman “Nasıl olur da Ruslar uzay yarışında bizden daha önde olurlar?” diye soruyor. ‘MTV.com’dan Amy Nicholson yanıtlamış: “Çünkü kadınlarına çalışma olanağı vererek Ruslar beyin güçlerini ikiye katlamışlardı. 60’ların başlarında, kimya dalında doktora yapanların yarısına yakını kadındı. Amerika’da bu oran 20’ye 1’di. Ruslar ilk kadın kozmonotlarını uzaya 1963’te göndermişlerdi. Amerika’da aynı şeyi yapması için Sally Ride’a ancak 20 yıl sonra izin çıktı.” Nicholson, Sovyetler yerine Ruslar demiş. Pratikte yanlış da değil herhalde ama Sovyetler dese daha doğru olurdu. Ama önemli olan bu değil, önemli olan Amerika ve SSCB’deki kadın hakları arasındaki devasa farkı göstermesi.

Kısacası, özgür olduğunu iddia eden ABD, ne ırk politikası, ne de cinsiyet politikası açısından hiç de özgür değildi. Eşitlikçi hiç değildi. İfade özgürlüğü açısından da en berbat dönemlerinden birini yaşıyordu. McCarthy döneminde, bizim şimdi ‘OHAL’de yaşadığımıza benzer bir kıyım yaşanmış, sol eğilimli herkes tasfiye edilmiş, çalışamaz hale getirilmişti. ABD’de, Rusya, her an atom bombası atacakmış gibi bir ruh hali vardı ama atom bombası atan ve yüzbinleri öldüren tek bir ülke vardı, o da Amerika’ydı. İkinci Dünya Savaşı’nı çıkaran da Sovyetler değildi. Ama bütün bunlar filmin umurunda bile değil. Film, bu konuları sorgulamıyor bile. Seyircisini, ‘kötü Rusya’nın karşısında ‘iyi ABD’nin tarafına çekiyor ve çekerken de Siyah ve kadın haklarını araçsallaştırıyor. Filmin kahramanları NASA’da çalışan ama hem Siyah hem de kadın oldukları için ikinci sınıf insan muamelesi gören üç, son derece zeki ve becerikli kadın.Onların başarısı ABD’nin de başarısı olacak. Ve tabii ki biz seyirciler de, ezilen, hor görülen, dışlanan Siyah kadınların tarafındayız, öyle de olmalıyız. Ama mesele onlarla sınırlı değil; onlar filmin yemi, şeker kaplaması. Kaplamanın içinde bir ideoloji var ve o ideolojiyi yutmamızı kolaylaştırıyorlar. Bu ideoloji, sadece ‘Rusya (aslında sosyalizm) ve Amerika (aslında kapitalizm)’ karşıtlığından ibaret değil. Filmin, ‘liderler ve sürüler’, ‘iyiler ve kötüler’ ayrımlarında da kapitalizmin ideolojisi gizli.

Filmin kahramanlarından biri olan Dorothy Spencer (Octavia Spencer) uzun bir zaman bekletildikten sonra hesap işleri bölümünün şefliğine getiriliyor. Fakat bilgisayarların devreye girmesiyle bölümün tümden kapatılması söz konusu oluyor. O zaman Dorothy tek başına mücadele ederek, bölümdeki kızların atılmamasını sağlıyor. Filmde bir sahne var ki ‘sürü ve lider’ mantığının ete kemiğe bürünmesi denilebilir. Dorothy önde, adlarını sanlarını bilmediğimiz kadınlar arkasında, yeni binalarına yürüyorlar. Bu lider-sürü sahnesinin ideolojiyle alakası şu: Kapitalizmin mantığında, tarihi, bireyler yapar. İyi bireyler, iyi tarih; kötü bireyler, kötü tarih yapar. Sınıf mücadelesi filan yoktur. Dorothy’nin peşinde giden kadınların çalışma haklarıyla ilgili fikir beyan ettiğini görmeyiz. Liderleri o işi halleder.

Filmde Siyahlara kötü davranan kötü Beyazlar ve Siyahlara iyi davranan iyi bir Beyaz var. Kevin Costner’in canlandırdığı iyi şef Al’in karşısında, kötü mühendis Paul (Jim Parsons), memure Vivian (Kirsten Dunst) ve olan bitene müdahale etmeyen diğer Beyazlar duruyor. Asıl çatışma bunlar arasında yaşanıyor. İyi adam Al, yapılan haksızlıklara hep son anda vakıf olup, duruma el koyuyor ve sorunu çözüyor. Kurtarıcı ve rasyonel Beyaz adam karizmasını konuşturuyor her defasında. Irkçılık Amerikan tarihinin, kapitalizminin ürettiği (ama buna indirgenemeyecek) bir sorun değil, kötü bireylerin yarattığı ve iyi bireylerin çözdüğü bir sorun olarak gösteriliyor.

Ve tabii kötü Beyazlar da nihayetinde haksızlık yaptıklarının farkına varıyorlar. Sonuçta onlar Amerikalılar, hep kötü kalamazlar! İç barış halledilince, hep birlikte -neden kötü oldukları hiç tartışılmayan- pis komünistlere karşı zaferden zafere koşuyorlar. “Kimlik sorunları halledilmeli çünkü komünizmle mücadelemizde bize ayak bağı oluyor”, der gibi oluyor film.

Filmdeki üç Siyah kadın biliminsanı dışında bir de astronot Glenn gerçek hayattan alınma karakterler. Diğer bütün karakterler hayal ürünü. Dolayısıyla filmin ‘gerçek olaylara dayandığı’ iddiası pek gerçeği yansıtmıyor. Her şeyin tatlıya bağlandığı ve sonuçta komünistlerin yenildiği bu fazla şekerli film, yine de Siyah kadınların geçtikleri zorlukları anlattığı, o tarihi hatırlattığı için bir değere sahip. Geçtikleri derken, geçmekte oldukları demek lazım aslında. Siyahların mücadelesi sürüyor çünkü ırkçılık sürüyor. Ama değişimin hızı da çok umut verici. Bir Siyah’ın Amerikanın başkanı olacağına çok değil, 50 yıl önce kimse inanmazdı. Belki de içinden geçtiğimiz bu karanlığın sonunda hakikaten ışık vardır.

Paterson: Anti-elitist elitizm

TARİH:  4 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Jim Jarmusch’un Cannes’da geçen yıl Altın Palmiye için yarışan ama ödül alamayan Paterson adlı filmi geçen hafta vizyona girdi. Filme adını veren Paterson hem New Jersey eyaletinde bir kentin, hem de bu kentte yaşayan ve filmin kahramanı olan otobüs şoförünün (Adam Driver) adı. Filmin kahramanının kentle aynı adı taşıması, sanki ona kentin bilinciymiş gibi bir anlam yüklüyor. Ama aynı zamanda şiir de yazan Paterson’un böyle bir yanı yok. Şiirleri son derece bireysel, son derece kişisel. Bir kibrit kutusunun kapak tasarımı onun şiirine konu olabiliyor. Paterson, bir otobüs şoförü olarak, kentin nabzını otobüsünde hissediyor ama bunları şiirine yansıttığını görmüyoruz. Şiirlerini, karısı dışında kimseyle paylaşmayan ve kendisine sorulduğunda “şair değilim, sadece şoförüm” diyen Paterson’ın gerçekten de şair olmadığını ya da sadece karısı için şair olduğunu söyleyebiliriz. Bir yazının, filmin, resmin sanat eseri olabilmesi için insanlara sunulmuş olması gerekir. Eser, ancak paylaşıldığı zaman sanat niteliği kazanır. Bir yazının film eleştirisi niteliği taşıyabilmesi ve yazarına eleştirmen denilebilmesi için yazının bir yerde yayınlanması gerekir. Ya da Jarmusch’un film yönetmeni olabilmesi için filmlerini piyasaya sürmüş olması gerekiyordu. Filmlerini kendisi çekip, sonra imha etseydi, Jarmusch diye bir yönetmenden söz ediyor olmayacaktık.
Paterson’un hakkında aslında öncelikle söylemem gereken şey bu filmin gerçekçi bir filmmiş gibi değerlendirilmemesi gerektiği. Ne şoför Paterson gibi bir adam, ne onun karısı Laura (Golshifteh Farahani) gibi bir kadın, ne de böyle bir ilişkinin varolması gerçekçi değil. Öncelikle Paterson, yeryüzüne inmiş melek kadar iyi bir insan. Her daim anlayışlı, her daim hoşgörülü, herkesin derdini dinleyen, gerektiğinde kahramanlık etmekten geri durmayan, çevresinde hiç entelektüel olmamasına rağmen, son derece entelektüel birisi Paterson. Bu kadar entelektüel olmasına rağmen, Amerikan ordusunda görev almış olmaktan gurur duyan ve askeri üniformalı resmini evin görülür bir yerinde sergileyen biri. Sıradan bir Amerikalı otobüs şoförü için askerlik hatırasını evde sergilemek normal bir davranış olurdu. Ama bilmediği şair, tanımadığı ressam olmayan biri olarak Paterson neden asker olmuş olmaktan gurur duyuyor olabilir ki?

Paterson’ın karısı Laura için de benzer şeyler söylenebilir. Laura, film boyunca sedece evdeyken görülüyor. Dışarı çıktığında kamera onu takip etmiyor. Laura ve Paterson’ın evine hiç misafir de gelmediği için genç kadını, kocası dışında herhangi biriyle iletişim içinde görmüyoruz. Evde dinlediği müziklerden, tipinden ve evdeki bazı eşyalardan Ortadoğu kökenli olduğu anlaşılan Laura’nın Nashville’e gidip country şarkıcısı olmak gibi saçma hayalleri var. Bunun için evin kıt kaynaklarını bir gitara yatırabiliyor. Topu topu 200 dolarlık bu harcamanın hane halkı için yüksek bir miktar olduğu Paterson’ın son derece kontrollü ve yumuşak da olsa tepkisinden belli. Laura o kadar sıradan, Beyaz, kır kökenli bir Amerikalı mı ki, country şarkıcısı olma hayali kurar?

Bu çift hiç mi tartışmaz, hiç mi gıcık olmaz birbirine? Paterson, bir gün olsun Laura’nın bol su yardımıyla zorla yuttuğu yemeğini, beğenmediğini söylemez? Laura’nın sevmediği köpeğine bir gün de olsa öfkelenmez mi? Tek kopya olan şiir defterini parçaladığında bile, köpeğe sakin bir sesle seni sevmiyorum demekle mi yetinir?

Film bize ne demek istiyor?
Bütün bunlar ve daha başka şeyler bize bir şey söylüyor; bu filmin derdi başka bir şey, bize gerçekçi bir hikâye anlatmak değil. Paterson filmi sanat ve sanatçı olmak üzerine bir tartışma. Böyle bir kavramsal çerçeve içinde anlamlı olabilir film. Filmden ve Jim Jarmusch tarihinden ipuçlarına baktığımızda karşımıza çıkan isimler arasında şunlar var: şair William Carlos Williams, ressam Jean Dubuffet ve Jarmusch’un Paterson’la birlikte vizyona çıkan biyografik filmi “Gimme Danger”ın kahramanı şarkıcı Iggy Pop.

Mesele o kadar basit değil
Şair Williams, elitizm karşıtı, yerellikten beslenen, Beat kuşağının öncülerinden bir şair(miş). Mesela T.S. Eliot’un şiirini entelüektel olmakla, yabancı sözcüklere fazla yer vermekle, klasik ve Avrupa edebiyatına çokça gönderme içermekle eleştirmiş. Filmin finalinde şoför Paterson’ın Japon turistle karşılaşmasında gündeme gelen bir ressam var: Jean Dubuffet. Dubuffet’nin ait olduğu akım olan “l’art brut”ün de iddiası yüksek sanata karşı “alçak sanatı” savunmak. Art brut sözcüğünü wikipedia “ham sanat” olarak Türkçeleştirmiş. Elitizme karşı gelen bir müzik akımı varsa o da punktır. Enstrümanlarını çalmayı bilmemek, 3 akordan fazlasını kullanmamak gibi “değer”leri vardı punk’ın. Punk’ın atası sayılan Iggy Pop’un grubu The Stooges’la yaptığı ilk albümün adı ‘Raw Power’dı. Raw Power’ı Türkçeye kaba/ham kuvvet olarak çevirebiliriz. ‘Raw power’ ve ‘art brut’ aynı şeyden söz ediyorlar sanki. İlkel, fazla işlenmemiş olan, herkesin “teorik olarak” yapabileceği bir sanattan söz ediyorlar. Bir otobüs şoförünün de. Fakat mesele o kadar yalın ve basit değil.

70’lerde çokça tartışılan bir soru vardı: Sanat sanat için midir, sanat halk için midir? “Sanat sanat içindir” önermesini, sanatçı, sanatı kendisi için yapar, bireysel bir sanattır yaptığı diye tercüme etmek çok yanlış olmaz herhalde. Jean Dubuffet, “Boğucu Kültür” (Dost Kitabevi) adlı kitabında şunları yazmış: “Bir topluluk için, kendisini oluşturan bireylerin var güçleriyle toplum ilkesine karşı birey ilkesini öne çıkarmaya çalışmalarının ve bireysel yararla toplumsal yarar arasındaki karşıtlığın iyi hissedilip korunmasının çok sağlıklı olduğuna inanıyorum. Zira eğer bireyler toplum ilkesine boyun eğerek kendi yararları yerine toplum yararına sarılmaya kalkarlarsa, ortada birey, dolayısıyla diyebiliriz ki, [gerçek anlamda] topluluk da kalmayacak, kalsa bile kanı çekilmiş olacaktır.” Dubuffet’nin birey-toplum arasında tercihini bireyden yana yaptığı açık sanırım. Aynı şeyin Williams’ın ve Paterson’ın (filmdeki şiirlerin yazarı aslında Ron Padgett) şiirleri için de söylenebileceğini düşünüyorum. Paterson’ın şiirlerini paylaşmak gibi bir derdi olmayışı, onları tamamen kendisi için yazdığını gösteriyor diyebiliriz.

Paterson da bir elit aslında
Bu filmde önerilen bir sanat anlayışı var kanımca. Bu sanat anlayışı da olabildiğince bireysel, “sanat sanat içindir”ci, anti-elitist ama toplumcu olmayan ve hatta kaçınılmaz olarak da karşı çıktığı elitizmin bir parçası olan bir sanat anlayışı. Anti-elitizmin elitizme çıkması kaderin bir cilvesi. Gerçekten popüler işler yapanlar, anti-elitist bir sanat yapalım diye yola çıkmazlar. Böyle yola çıkanlar sanatın elitleridir. Dubuffet tabloları en seçkin müzelerdedir, Jarmusch’un filmleri en seçkin film festivali olan Cannes’da yarışır vs., vs… Paterson da sıradan bir adammış gibi sunulsa da tam bir elit aslında. Filmin çözemediği ve çözemeyeceği bir karşıtlık bu. Paterson, Dubuffet’nin 1922’de Eiffel Kulesi’nin tepesinde meteorolojist olarak çalıştığını bilecek kadar malumat sahibidir, çünkü New York okulu şairlerini okumuştur. Williams gibi yerelliğe önem verir ama ne şiirleri kentin insanlarına dairdir, ne de Paterson bir Tom Joad (Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nin kahramanı, Bruce Springsteen’den hatırlanabilir) olma iddiasındadır. Ve ama evinde asker üniformasıyla fotoğrafı durur. Son derece sade şiirler yazar, neredeyse düzyazı gibidir yazdıkları ama bu şiirler sıradan insanların zevkine hitap eden cinsten değildir. Dubuffet’nin resimlerinin ve Iggy Pop’un müziğinin olduğu gibi. Iggy Pop’un en bilinen şarkısı ‘Lust for Life’ı, rock müziğinin en elit isimlerinden David Bowie üretmiştir örneğin. Bireycilik, bazen tehlikeli yerlere kadar da gider. Bowie’nin Berlin’deki Nazi selamı, Williams’ın ilk döneminde üzerinde büyük etkisi olan Ezra Pound’un Mussolini ve Hitler hayranlığı, punk’ın Nazi imgelemine sahip çıkışı, Iggy Pop’un askeri imgelerle sürekli oynayışı (“Search and Destroy” şarkısı, asker miğferiyle albüm kapağında –Naughty Litle Doggy-görünmesi…) ve Siouxsie gibi isimlerin gamalı haçı süs olarak kullanmaları gibi. Gerçi bunlardan Pound dışında hiçbirinin ciddiye alınması gerekmiyor.

Sadede gelecek olursak, Paterson belli bir sanat anlayışı ve sanatçı tipi üzerine bir deneme, gerçekçi bir hikâye anlatmıyor. Film öfkesizliğiyle, küçük şehir hayatından memnuniyetiyle belki amaçlamasa da muhafazakâr bir yerde duruyor. Öte yandan sıradan insana sunmaya çalıştığı ama aslında pek de başaramadığı selamla bir hoşluk da yaratıyor. Filmin denemeci yanı keşke daha inandırıcı bir hikâyeyle çerçevelenmiş olsaydı. Filmin üst katmanında okunacak bir şey yok.

Peki sanat ne içindir? Ben insan içindir deyip işin içinden çıkıyorum.

Neruda: Örümceğin stratejisi

TARİH:  11 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Yönetmen Pablo Larrain hakkında yanılmışım. Kendisini politik yelpazede solda sanmıştım. Kendisinin ikinci ama bizim izlediğimiz ilk filmi olan Tony Manero’da, Şili’de darbe sonrasında kendisine uygun bir ortam bulan bir psikopatı anlatmıştı. Filmin kahramanı Tony ya da Raul, neoliberalizmle coşacak olan bir tüketim toplumunun ve rejimin acımasızlığının ete kemiğe bürünmüş haliydi sanki. Pablo Larrain ilk filmiyle bizi kendi tarafına çekmişti. Bir birey üzerinden bir dönemi anlattığını düşünmüştük.

Sonra dördüncü filmi “No” geldi. Pinochet rejimine karşı düzenlenen “Hayır” kampanyasını bir reklamcı üzerinden anlatıyordu. Reklamcı için politik kampanya ile herhangi bir ürün satma arasında bir fark olmadığını söylemesini de, işin “hayır” demekle bitmediği, kapitalist sistemin referandum başarısından sonra da sürdüğü anlamına geldiğini düşünmüştük. Larrain, mücadeleye devam diyor sandıydık.

Değerlendirme sil baştan

Açıkçası artık her şeyi yeni baştan değerlendirmem gerektiğini düşünüyorum. Larrain’in beşinci filmi “El Club” tahammülfersa bir filmdi kanımca. Bu tabii benim fikrim, yoksa meslektaşlarım genelde filmi çok beğendi. Tecavüzcü rahipleri konu alan film çirkinliğiyle içimi öyle karartmıştı ki, Larrain hakkında kendimi sorgulamaya başladım. Bütün filmleri aslında bir şekilde iç karartıcıydı. “No” içlerinde en insani olanıydı. Ama onun da ciddi sorunları olduğunu kavramamız için Şilili solcuların sözlerini duymamız gerekiyormuş. Bu sözleri duymak isteyenler Kaan Gündeş’in “No filminin yalanları: Şili’de ‘Hayır’ nasıl kazandı” başlıklı yazısını “iscicephesi.net’ten bulup okuyabilirler.

“No”, Pinochet’nin iktidarını sürdürmesine karşı yürütülen “hayır” kampanyasının başarısını dahi bir reklamcının reklam kampanyasına bağlıyordu tamamen. Oysa, kampanyanın ardında sendikaların, öğrenci örgütlerinin, siyasal partilerin, büyük bir mücadele vermeleri, kayıtlı olmadıkları için oy veremeyecek durumda olan 7.5 milyon işçinin kayıt olmasının sağlanması gibi faktörler vardı. Zaten televizyon sahipliği referandumun yapıldığı 1988 Şilisinde son derece sınırlıydı. Reklam kampanyası kısacası nüfusun çoğunluğu tarafından zaten izlenmemişti. Ayrıca reklam kampanyasının başındaki reklamcılar, Larrain’in reklamcısından çok farklıydılar; onun gibi apolitik değillerdi, aksine angaje insanlardı. Larrain niye böyle bir çarpıtmaya gitmişti? Tabii ki reklam kampanyasının hiçbir önemi olmadığını söylemek de saçma olur. Larrain, bugünün içi boşaltılmış politik dünyasından bakıp geçmişi yorumluyordu.

Larrain’in bu hafta vizyona giren “Neruda”dan önce bize yaşattığı bir de “Jackie” sıkıntısı var ama o filmin sözünü etmeye değmediğini düşünüyorum.

Larrain’in “Neruda”sı kafamdaki soru işaretlerinin netleşmesi açısından önemli bir dönem noktası oldu. Bu filmi yapan kişinin solla uzaktan yakından bir alâkası olamaz. Bizde bir ara liberallerin tutturduğu bir “ezber bozma” söylemi vardı; solun bütün değerlerini imha etmeyi, ezber bozmak olarak nitelendiren liberal tayfa, deli danalar gibi her şeye saldırıyordu. Dinozor denilen klasikleşmiş büyük isimler saptanıyor ve onların defterini artık kapatmanın zamanının geldiği ilan ediliyordu o günlerde. “Neruda” filminin oturduğu yer böyle “ezberbozan” bir yer. Pablo Larrain, bizimkiler kadar kaba bir saldırıda bulunmuyor. O kendisini post-modernizmin “meta-anlatı” ve “özdönüşümsellik” gibi yöntemleriyle koruma altına almaya çalışmış. Hatta Larrain zorlarsa Brechtyen bir film yaptığını bile iddia edebilir. Larrain, ayrıca “Neruda”nın bir biyografi değil, antibiyografi olduğunu da ilan etmiş. Bize söylenecek laf bırakmamak için elinden geleni yapmış. Ama net bir şey var ki, o da “Neruda” filminden Pablo Neruda hakkında olumlu bir fikirle çıkmanın imkânsız olduğu.

‘Neruda zamanın en büyük şairi’

Neruda, bilindiği gibi Nobel Ödüllü komünist bir şair. Birçok yazara göre, mesela Marquez’e göre, zamanının en büyük şairi. 1940’larda Komünist Parti’den senatör de olmuş. Neruda’nın senatörlüğü döneminde bir sol koalisyon var. Devlet başkanlığını Radikal Parti’nin sol kanadından Videla yürütüyor. Neruda, Videla’nın seçim kampanyasında çalışmış hatta. Fakat Videla, sola ihanet etmiş. Aydınları ve grevci işçileri, geleceğin diktatörü Pinochet’nin yönettiği toplama kamplarına toplamış, Komünist Parti’yi yasadışı ilan etmiş ve solcu avı başlatmış. 1948’le 1950 arasında Neruda, ülkesinde kaçak yaşamış. Sonra yurtdışına kaçmış. Allende’yle birlikte yeniden politikada etkin olmuş ama darbeden sonra büyük ihtimalle Pinochet’nin doktorları tarafından zehirlenerek öldürülmüş. Nobel Ödülü’nü alması hiç kolay olmamış; CIA, komünist Neruda Nobel almasın diye kampanyalar yürütmüş vs.

Filmin Neruda tespitleri

Filmde Neruda’nın ne şairliği ne de komünistliği var. Ya da var olan komikleştirilmiş ve aşağılanmış bir şekilde mevcut. Neruda filmde inançlı bir komünist olarak değil, devletin üzerindeki baskısından yararlanarak kendisi için “asi şair” imajı yaratmaya çalışan biri olarak var. İmaj deyince “No” filmi de aklımıza geliyor tabii. Orada da sol sadece bir imaj peşinde değil miydi? Solun bütün mücadelesi uzak (1940’larda) ve daha yakın (1980’lerde) geçmişte hep içi boş bir imaj oluşturmak mıydı? Bu iki film aynı şeyi söylemiyor mu?

Filmin Nerudası, dönemin komünist avından, yoldaşlarının uğradığı zulümden rahatsız olmuşa benzemiyor. Filmde bir hedonist burjuva olarak resmedilen Neruda’nın asıl derdi, halkın alkışlarından ve sokaklarda yürümekten alıkonulmuş olmak gibi sunuluyor. Neyse ki, bu baskı Neruda’nın dünya çapındaki imajına yarıyor. Ama bu da yetmiyor Neruda’ya. Kendisini daha da kahraman hissedebilmesi için, onu kovalayan özel bir düşmana ihtiyacı var. Bunu da imgeleminde yaratıyor. Polis komiseri Oscar Peluchonneau (Gael Garcia Bernal) böylece Neruda’nın imgeleminde doğuyor ve filme giriyor. Ve biz filmi Peluchonneau’nun sesinden dinliyoruz. Peluchonneau ha bire sola hakaret ediyor ve Neruda’yı aşağılıyor. Zaten imajından başka bir şey düşünmeyen, orjiden orjiye koşan şişko Neruda tiplemesi, Peluchonneau’nun yorumlarını destekler nitelikte. Filmde Neruda’yı canlandıran Luis Gnecco, Larrain’in Neruda’ya icat ettirdiği Peluchonneau’yu, yani bu hayali kahramanı kurmacaya bir övgü olarak nitelendirmiş. Bana kalırsa Larrain kendi söylemek istediklerini Peluchonneau’ya söyletmiş. Neruda’ya ve komünistlere hakaret etmenin kamuflajı böylece bulunmuş.

Neruda eleştirilmez değil. Putlaştırılıp, tapılacak biri değil, kimse öyle olmamalı. Neruda bir hedonist de olabilir. Ama buna indirgenebilir mi? Bu adamın şiiri nereden besleniyor? Bu adam mücadele edecek gücü nereden buluyor? Yarattığı hayali düşmanların, ona sağlayacağı kahraman imajını hayal ederek mi mücadelesini sürdürüyor? Neruda’nın hayali düşmanlara ihtiyacı var mı? Hayatı yeterince tehlikede değil mi? Film bunu da basit bir işçinin ağzından dile getiriyor: İşçi kadın Neruda’ya “ben senin gibi imtiyazlı değilim, benim korumalarım yok” diyor. Doğrudur ama koruması Neruda’yı korumaya yetmemiş işte sonuçta. Nihayetinde devletin zehirleyerek öldürdüğü, yıllarca sürgünde ve yeraltında yaşattığı bir adamdan söz ediyoruz.

Larrain ne yapmak istedi?

Neruda, Larrain’in iddia ettiği gibi bir biyografi değilse filmin adı niye Neruda? Malı sattırmak için mi? Bir reklam stratejisi mi? Larrain’in kafası bir reklamcı gibi çalışıyor, orası kesin. Va fakat herkesi de kendisi gibi sanıyor. Larrain’e göre solun ideolojisi ve politik inançları, iktidar yolunda başvurulan bir retorikten ibaret. Sol söylem malı, yani politika yapan kişinin iktidar hedefini satmak için kullandığı ambalaj malzemesinden ibaret. Meslek hayatına reklamcılıkla başlayan Larrain, ne yazık ki dünyayı reklamcılığın dünyasından ibaret sanıyor. İnsanların gerçekten de dünyanın sorunlarını yüreklerinde hissedebileceklerine, kendileri olabilmenin tek yolunun koşullarla mücadele etmek olabileceğine inanmıyor. Larrain, becerikli biri fakat. Kendisini solda biri gibi satmıştı bize. Oysa yaptığı herkesi aşağılamaktan ibaret, bütün filmlerinde sadece bu var. Larrain kendisi dışında hiç kimse için bir şey yapabilecek biri değil. Bunu da maalesef iyi yapıyor.

Yaşam Kürü: Su çürümüşse…

TARİH:  18 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

İstesem de bazı sırlarını açık edemeyeceğim bir film Yaşam Kürü. Bunların bir kısmının rüya olduğu söylenebilir ama rüyanın nerede başlayıp nerede bittiğini söylemek benim için imkânsız. Film hem sınıf ilişkileri üzerine bir şeyler söylüyor hem de Freudyen analizler yapıyor. Ama ne sınıf ilişkilerine bakışı ne de Freudyen yaklaşımları bir bütünlük içermiyor. Sanki içgüdüsel bir şekilde yönetmenin ruhundan çıkmışlar, arkasında sistematik bir bakış yok (bu filmin avantajı da olabilirdi ama olmuyor). İki buçuk saate yakın süresiyle Yaşam Kürü çok fazla uzun. Fakat bütün uzunluğuna ve anlam veremediğim öğelerine rağmen yine de seyredilebiliyor. Bunun nedeni de filmin özenli görselliğinin, başrol oyuncularının rollerine uygunluğunun ve 70’ler korku sinemasına özgü müziğinin filmi seyredilebilir kılması. Ama bütün bunlar filmin konusunun akılda kalmasına yetmiyor.

Şatonun kötü bir şöhreti var
Almanya’nın fonladığı film, büyük ölçüde İsviçre dağlarında, bir spa/tedavi merkezi olarak çalıştırılan bir şatoda geçiyor. Şatonun kötü bir şöhreti var. Şatonun baronu zamanında kızkardeşiyle evlenmiş; bu da yetmemiş çevredeki köylüler üzerinde tıbbi araştırmalar yapmış. Köylüler ayaklanmış, şatoyu yakmış. Anneyle yatmaya en yakın şey olan kızkardeşle yatma teması baronun ödipal karmaşasını sorgulatırken, bu ensest evliliğin ailenin kanını saf tutmak amaçlı yapıldığını bilmek, geleceğin Nazilerini ve insanlar üzerinde araştırmalar yapan Dr. Mengele’yi hatırlatıyor.

Bu şatoda kalmakta olan büyük bir şirketin yönetim kurulu üyesini geri getirmekle genç işadamı Lockhart (Dane DeHaan) görevlendiriliyor. Lockhart ve içinde bulunduğu çevre vahşi kapitalizmi, şatonun geçmişi ise aristokrasinin vahşetini temsil ediyor. Tevekkeli değil Lockhardt’ın arabası şatoya doğru giderken, çevredeki yoksul köylü gençler lüks arabaya ve içindekilere tepki gösteriyorlar. Sonradan Lockhart’ın babasının da bir işadamı olduğunu ve sistemin çarklarında acımasızca öğütülünce, kurtuluşu intiharda bulduğunu öğreniyoruz. Film, ciddi bir sömürü üzerine kurulu sistemler ve onun çarkına kapılmış insanlar öyküsü anlatıyor gibi gözüküyor bir süre. Sonra, Lockhart’ın babasının ölümünden suçluluk duyduğunu öğreniyoruz (zaten tahmin etmesi zor değil). Acaba Lockhart şatodan almakla görevli olduğu yöneticiyi babasının yerine mi koyuyor? Suda boğularak ölen babasıyla, su tedeavisi gören Pembroke’u özdeşleştiriiyor mu? Ama bir baba figürü daha var, o da tedavi merkezinin yöneticisi Dr.Volmer. O da Lockhart’ın ödipal karmaşasında öldürmek istediği baba figürü mü? Tabii Volmer’in üzerinde hak iddia edeceği, Lockhart’ın da baba figürünün elinden almak isteyeceği bir kadın figürü de olmalı. O da var, Hannah (Mia Goth) adındaki genç kız gizemli bir şekilde şato içinde dolaşıp, Lockhart’ın kalbini çalıyor.

İnsan bir sonuca varmak istiyor
E, iyi işte diyeceksiniz, sınıfsal soslu, Freudyen bir hikâye bu. Fallik yılan balıklarıyla, baba katli temasıyla, bilinçaltını hatırlatan sualtı görüntüleriyle anlamlı bir bütünlük oluşturacak. Ama oluşturmuyor. Fantastik öğeleriyle film, “Beni kategorize edemeyeceksiniz!” diye bağırıyor sanki. Peki etmeyelim ama insan gördüklerinin tümüne bir anlam vermek istiyor işte. Geçmişten gelen bir kötüğün yani sınıfsal eşitsizliklerin sürdüğü, geçmişin katillerinin bugün de başka biçimlerde ve kılıklarda kötülüklerine devam ettiğine dair Freudyen bir öykü demekle yetinmek, yine de çok fena değil. Yönetmen Gore Verbinski’nin kariyerinde manadan tamamen yoksun filmlerin olduğu düşünülürse, mesela Karayip Korsanları’nın devam filmleriyle kıyaslandığında bu film bir başyapıt. Başrol oyuncuları Dane DeHaan ve Mia Goth’un isimlerini de ilerde bol bol duyacağız gibi.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com