Asabiyim ben: Keskin sirke…

TARİH:  7 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl Cannes’da ana yarışmada yer alması en çok tartışılan film, Damian Szifron’un ‘Asabiyim Ben’ (Wild Tales) adlı filmiydi. Arjantinli Yahudi yönetmen daha önce televizyona yaptığı ticari işlerlerle biliniyordu. Bir kara komedi denilebilecek Asabiyim Ben bu niteliğiyle de tipik bir Cannes filmi değildi. Cannes’a gülmeye gelmez insanlar. Sonuçta filmi kimleri çok beğendi, kimileri fazla hafif buldu. Film ödül töreninden eli boş döndü ama gişede tam bir zafer kazandı. Arjantin sinema tarihinin en çok izlenen filmi oldu bile şimdiden. Szifron ticari yeteneğini kanıtladı. Filmin sanat sinemasının mabedine yakışıp yakışmadığı tartışması ise artık geride kaldı.

6 KISA FİLM BU FİLMDE
Asabiyim Ben, 6 kısa filmden oluşuyor. Filmlerin öfke ve intikam teması dışında birbirleriyle ilişkileri yok. Bu tip filmlere portmanto film deniliyor. Portmanto filmlerin temel sorunu genelde aynıdır. Bölümler arasında nitelik farkları vardır, kimi çok iyiyken, kimi hafif kaçar; kimini seyredip unutursunuz, kimi aklınıza takılabilir. Genellikle de farklı yönetmenler tarafından çekilen kısa filmlerden oluşur. Asabiyim Ben’in avantajı, tek bir yönetmenin filmlerinden oluşması. Filmler arasında nitelik farkları az. Fakat ne yapılırsa yapılsın, portmanto filmler sonuçta kısa filmlerin toplamından öteye fazla gidemiyorlar. Bu, benim için şu duruma benziyor: Mezeleri tattıktan sonra, ana yemeği yemeden masadan kalkmak. Doyurucu olmasına doyurucu, ama tam anlamıyla bir uzun metrajdan söz etmek de mümkün değil.

FİLMDE YER ALAN FIKRA
Filmlerin bazıları fıkra gibi. Özellikle, sevmediği herkesi aynı uçağa toplayan adam hikâyesi, finalindeki espriyle bir fıkra etkisi yapıyor. Keza
otoyolda kapışan iki şoförün hikâyesi de öyle. Kimi öykülerde sınıfsal bir öfke var. Otoyol kapışanlarında olduğu gibi, garson kızın ve aşçı kadının tefeciye öfkesinde bu sınıf öfkesi bariz biçimde görülüyor.  “Üç Maymun”dan, pardon Zeki Demirkubuz’un çekmekte olduğu filmden, pardon Yılmaz Güney’in “Baba” adlı filminden arak bir çıkış noktası olan trafik kazası filmi için de aynı durum geçerli. Söz konusu kısa filmde, zengin bir adamın oğlu arabasıyla birine çarpıp öldürür. Zengin baba, bahçıvanından suçu üstlenmesini ister. Bu kısa filmin komediye en uzak bölüm olduğunu da söylemek mümkün.

BANA YAKIN GELEN ÖYKÜ
İki de bir arabası çekilen adamın öyküsü bana en yakın gelen öyküydü. Bir keresinde arabamı, çekildiği otoparktan, cezasını ödemeden kaçırmışlığım vardır. Hâlâ gururla hatırlarım. Haklıydım. Asabiyim Ben’in en beğendiğim bölümü ise sondaki Yahudi düğünü hikâyesi. Bu aynı zamanda filmin en uzun bölümü. Bu kısa filmde, yeni evlendiği erkeğin, düğündeki davetlilerden biriyle ilişkisi olduğunu öğrenen gelinin öfkesi anlatılıyor. Bir karakter çizmeye en çok yaklaşan bölüm bu. Gelini canlandıran kadın oyuncuya bayıldım. Ve keskin sirkenin küpüne yeterince zarar verdiğini anlayıp durmayı bildiği, küpü kırılmadan kurtarmayı bildiği tek öykü de bu. Belki de bu final erkek olduğumdan hoşuma gitmiştir.

Sonuçta Asabiyim Ben keyifle izlenen, çok profesyonelce yapılmış bir film. Evet, sanat sinemasından çok ticari sinemaya yakın duruyor. Ama eğlendiriyor. Pişman olmazsınız.

Babasının prensesi

TARİH:  14 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

PRENSES KAGUYA MASALI

İnsan film eleştirmeni olunca, her tür filmin tadına varabilmeli mi? Hem rock, hem caz, hem halk müzikleri hem de klasik müzik üzerine yazan, hepsinden kâm alan müzik eleştirmeni var mı? Belki, biz sinema eleştirmenleri de ayrışmalıyız, kimimiz popüler sinema, kimimiz sanat sineması, kimimiz animasyon üzerine yazmalıyız.

Bunları şundan yazıyorum: Bazı istisnaları hariç, Stüdyo Ghibli’nin hemen hemen herkes tarafından çok beğenilen animasyon filmlerinden ben pek zevk alamıyorum. “Ruhların Kaçışı”nı seyrederken çok ama çok sıkıldığımı hatırlıyorum. “Prenses Mononoke”yi kaç kere denediysem de sonuna kadar izlemeyi başaramadım. “Rüzgâr Yükseliyor”u zaten pek beğenen olmadı. Ama “Küçük Deniz Kızı Ponyo”yu sevmiştim, istisnalar var yani. Bunların hepsi Hayaoe Miyazaki’nin filmleriydi ve Stüdyo Ghibli çatısı altında yapılmışlardı.

HER SAHNE TABLO DEĞİL
Stüdyo’nun diğer büyük ismi Isao Takahata’nın son filmi “Prenses Kaguya Masalı” bu hafta gösterime giriyor. Çoğu zaman olduğu gibi, bu Ghibli ürünü animasyon da bir başyapıt olarak selamlandı. Herhalde öyledir, herhalde ben anlamıyorum ya da tarzım değil. Ama 140 dakika boyunca bir masal izlemek bana cazip gelmiyor. Filmin suluboya estetiği gayet hoş. Gayet minimalist, gayet sade. Ama bu resimlerin her birine bir sanat eseri muamelesi çekmeyi anlamıyorum. Filmdeki her resim bir tablo değil. Japon suluboya tablolarına benzer bir şey ama kendisi değil.

VE OLAYLAR GELİŞİYOR!
Öykü, bizim bildiğimiz “Parmak Kız” masallarına benziyor ama farklı. Bir ormancı, bir bambunun içinde küçük bir kız buluyor. Onu evlat ediniyor. Ardından başka bambular içinde, altın ve değerli kumaşlar bulunca, Tanrı’nın kendisinden bu kızı bir prenses olarak yetiştirmesini istediğine hükmediyor. Genç kız büyüyor, serpiliyor ve köyden bir delikanlıdan hoşlanıyor. Ama babanın planları kızının bir prensle evlenmesi yönünde. Ve olaylar gelişiyor. Yani lafın gelişi, yoksa çok da gelişmiyor. Baba baskısı altında genç kızların hayatının nasıl da güdük kaldığına dair bir hikâye, biraz feminist denilebilir belki de. Geçen haftanın Çekmeceler’inin kahramanı Deniz’le Kaguya aynı dertten mustaripler aslında.

Bu filmi seyretmek bir yere kadar hoş. Ama şöyle bir 50 dakikasını filan kesseler ben daha mutlu olurdum.

Dediğim gibi, belki de benim bazı tür filmler üzerine yazmamam gerekiyor, belki tarzım olmadıkları için onlardaki değeri göremiyorum. Çoğunluk başyapıt dediğine göre, öyle olsa gerek. Bana çok fazla uzun geldi Kaguya’nın masalı. Kafamda yeni sorulara yol açmadı ya da bildiklerimi çok özgün bir dille ve yapıyla yeniden sunmadı.

Sarıgül usulü belediyecilik: Önce bir dövelim bakalım vazgeçiyor mu?

TARİH:  21 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

15 yıldır Beşiktaş’a bağlı Levent’te oturuyorum. Levent Kültür Merkezi evime yürüme mesafesinde. Bu merkez 2000’li yılların başında günde 4 seans vizyon filmi gösteren bir sinema olarak çalışıyordu. Ali Kader Erol’un yönetiminde mahallelinin buluşma noktası haline de gelmişti. Söylemekten hicap duyuyorum ama belediye o dönem ANAP’taydı.

Belediye sonra CHP’ye geçti ve Levent Kültür Merkezi yıllar süren bir sessizliğe gömüldü. İsmail Ünal yönetiminin ilk yıllarında neredeyse hiç faaliyet olmadı ve film gösterilmedi desem yeridir. Varsa da o kadar azdı ki dikkate almaya değmez.  Ama CHP belediyesi sinemaya Onat Kutlar Salonu adını vermeyi ihmal etmemişti; görüntü vardı ama ses yoktu. Ünal yönetimin son birkaç yılı içinde Yeni Sinema Hareketi’nin girişimiyle salonda bir canlılık başladı. Günde 2 kez film gösterimleri yapılıyordu. Her cuma akşamı bir Türk filmi vizyona giriyor ve ilk gece filmin yönetmeni ve oyuncuları da salona gelip, izleyicilerle sohbet ediyorlardı. Ayrıca her çarşamba belgesel filmler de gösteriliyordu. Fena değildi yani durum, seyirci salona geri dönmüştü. Üstelik bütün bu gösterimler bedavaydı. 2000’lerin başındaki canlılık yakalanamasa da, yarı kapasiteyle çalışsa da büyük ilerleme vardı. Sorunlar gerçi hâlâ büyüktü. Profesyonel gösterim koşulları sağlanmamıştı, DCP teknolojisi yoktu, filmler bluray’den ya da dvd’den gösteriliyordu. Ses ve görüntü kaliteli değildi. Salonda wi-fi hizmeti de yoktu vs.

Fakat artık bunları da arayacağız çünkü Levent Kültür Merkezi, Yeni Sinema Hareketi’yle anlaşmasını yenilemedi. Ne olduysa oldu, film gösterimleri durduruldu. Çarşamba akşamları belgesel gösterimleri devam ediyor, bir de engellilere yönelik film gösterimleri olacak. Ama sinemanın asıl faaliyeti sona erdi. Yani artık günde 2 seans Türk filmi gösterimi yok Levent’te. Onat Kutlar Sinema Salonu yine ilk günlerindeki sessizliğine bürünecek.

SÖZLEŞME NEDEN YENİLENMEDİ?
Belediyede özel kalemde çalışan ve sinemadan sorumlu Görkem Kızılkaya bana salonun yıkılıp yeniden yapılma ihtimalinden söz ettiğinde karanlık bir geleceğin bizi beklediğini sezmiştim. Merkezin derslik olarak hizmet vereceğini de ilk ondan duymuştum. Daha sonra Yeni Sinema Hareketi’nden belediyenin sözleşmeyi yenilemediğini öğrendim. Nedeni açıklanmamıştı. En son olarak da merkez çalışanlarından biri bu hafta itibarıyla film gösterimlerinin sona ereceğini söyledi.

Belediye’yi aradım ve ne olup bittiğini öğrenmek istediğimi söyledim. Beni Perihan Uyar diye birine bağladılar. Perihan Uyar, bunları nereden uydurduğumu, film gösterimlerinin sürdüğünü, internette araştırma yapsam zaten öğreneceğimi gayet kaba bir üslupla söyledi. Peki bu derslik hikâyesi neydi? Rotary Kulüp’le bir anlaşma yapıldığı söyleniyordu. O anlaşmayı Perihan Uyar kendisi yapmıştı ama ne ders verileceği belli değildi! Salak yerine konulmaya devam ediliyordum. Bunu kendisine söylediğimde, “Siz film gösterimleri sürecek mi diye sormuştunuz, diğer konulara cevap vermek zorunda değilim, film gösterimleri sürüyor ve sürecek, iyi günler” deyip, telefonu suratıma kapadı! Bırakın gazeteci olarak, yuttaş olarak da semtimdeki sinemada ne olup bittiğini öğrenmeye hakkım yoktu.

Perihan Uyar istiyorsam Görkem Bey’le de görüşebileceğimi söylemişti. Ben de zaten onunla konuştuğumu söyledim kendisine. Ama Uyar’dan sonra Görkem Bey’i yeniden aradım. Bildiklerim doğruydu. Film gösterimleri sona ermişti. Nedenini anlayabilmiş değilim hâlâ. Görkem Bey, Rotary Kulüp’le de bir şeyler yapılacağını ama bunu Perihan Hanım’ın bilebileceğini söyledi.

BECERİSİZLİK ÖRTBAS EDİLİYOR
Bu yazdıklarımdan Perihan Uyar’la aramızda geçen konuşmanın ruhunu anlatabildiğimden emin değilim. Tam anlamıyla olan şuydu: Kendisinin gücü/ iktidarı temsil ettiğini düşünen biri yani Perihan Uyar, haddini bilmeden soru soran vatandaşı yani beni azarlıyordu. “Sana, film gösterimleri devam ediyor dediysem, ediyordur! Kim ne demişse yalan söylemiştir ya da bilmiyordur. Ayrıca Rotary Kulüp’le ne anlaşma yapıldığı seni ilgilendirmez!” Perihan Uyar’ın tavrının ruhu bu, sözleri tamı tamına bunlar olmasa da! Maruz kaldığım davranış Sarıgül Junior’un Şişli’de adam dövdürmesinin biraz daha uygarı. Sarıgül ekolü belediyeciliğe hoş geldik! İnsan ister istemez ya birilerinin bir beceriksizliği örtbas edilmek isteniyor ya da bir çıkar çarkının açığa çıkmasındanmı korkuluyor diye düşünüyor. Bu kabalığın ve saldırganlığın başka bir açıklaması gelmiyor aklıma. Sıradan bir memur olan Perihan Uyar bu cüreti nerden buluyor? Neye güveniyor da karşısındaki gazeteciyi sindirmeye kalkıyor?

CHP eski İstanbul İl Eski Başkanı, yeni milletvekili aday adayı Oğuz Kaan Salıcı’ya da bir sorum var. Salıcı, il yönetimi olarak belediye seçimleri öncesinde anketler yaptırdıklarını, anketlerde hangi aday adayı daha fazla oy alacak görünüyorsa seçimlerde onun aday gösterileceğini söylüyordu.  Av. Murat Hazinedar bu anketlerde açık ara önde mi gidiyordu da Beşiktaş Belediyesi için CHP’nin adayı yapıldı? Eğer öyleyse Beşiktaş halkı Hazinedar beyi nereden tanıyordu da kendisini tercih etti? Hem bir Beşiktaşlı olarak merak ediyorum, hem de sinemasını kaybetmiş bir film eleştirmeni olarak bilmek istiyorum. Ben, şimdiden Hazinedar yönetiminin işbaşına gelmesinden mutsuzum çünkü. Kalıcı’nın da bir temsilcisi olduğu egemen CHP ideolojisi, CHP’yi kendisinin de sağında kadrolara teslim etti. Manav mantığıyla ne satarsa onu üste koyalım, sonra kendimiz de altından çıkarız diye bakıyorlar. Ama görünen o ki, üstteki “parlak” sandıkları ürünlerin altında yok olup gidecekler.

Kavuşamazsın, aşk olur

TARİH:  28 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

GERONİMO

Kaçan gelin imgesini ne çok seviyoruz. Aşk Mevsimi (The Graduate), Kaçak Gelin (Runaway Bride), Duvara Karşı (Gegen die Wand) ve daha birçok filmde bir kadının gelinlikler içinde başka bir erkeğin kucağına doğru gittiği, kaçtığı sahneler vardır. Neden acaba? Bilinçaltımızda ne yatıyor da bu imgeye aşığız? Onun değil, benim olacak duygusu mu? Gelinin sevişmeye hazır bir bakire olduğu inancı mı? Bir gelini damattan kaçırmanın en cazip yanı, başkasının kadınını hem de daha başkasının olmadan almakta yatıyor herhalde. Damada çifte darbe vurmak gibi bir şey bu. Tabii aşk diye bir şey de var! O aşka ulaşmak ne kadar zorsa, o aşk da o kadar yücedir.

Göz kamaştırıcı sahne
Romeo ve Juliet gibi… Batı Yakası’nın Hikâyesi gibi… Aşık Veysel’in dediği gibi “Seversin, kavuşamazsın; aşk olur.” Geronimo’da da arka planda düşman ailelerin çocuklarının aşkı var. Nil (Nailia Harzoune) bir Türk ailenin kızı, sevgilisi Lucky (David Murgia) ise bir İspanyol çingenesi. Ama ailesi Nil’i bir başka Türk’le (Tim Seyfi) evlendirmek istiyor. Nil de gelinliğiyle kaçıyor ve sevgilisinin kucağına atlıyor. Çift, aşıkların yapması gereken zorunlu hareketlerde jüriden tam puan alıyor. Çiftin deniz kıyısında koşarak birbirlerine kavuşma figürleri özellikle göz kamaştırıyor.

Ama Nil’le Lucky filmin asıl kahramanları değiller. Zaten filmin başında birbirine kavuşan aşıklardan ne hikâye çıkacak? Filmin asıl kahramanı adını Kızılderili kahraman Geronimo’dan alan beyaz Fransız kadın misyoner/sosyal yardım görevlisi. Geronimo (Celine Sallette) kendini yoksul göçmenlere adamış bir iyilik meleği. Onlarda olmayan akıl ve izanı temsil ediyor. Filmin, bu haliyle son derece sakat bir zemine ayak bastığını söylemek lazım.

Film, Geronimo’nun Çingeneleri ve Türkleri koruyup kollama çabasının hikâyesi olarak gelişiyor ve hatırlamadığım bir şekilde sonlanıyor. Yönetmen Tony Gatlif bütün klişeleri bir araya getirirsem, cukkayı doğrulturum diye düşünmüş olmalı. Filmin maçoluğu yücelten kimi sahnelerinden keyif almak her şeye rağmen mümkün sanırım.

34. İFF: Mazeretimiz var maraziyiz biz!

TARİH:  4 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Alışamadığım bir gelenektir, film festivali yaklaşırken biz “uzmanlara” sorulur. Festivalde izlememiz gereken 5 ya da 10 film nedir, diye? Tamam, içimizde bu filmleri yabancı festivallerde izlemiş olanlar var, onlar kişisel önerilerde bulunabilir. Ama çoğumuz, festivalde gösterilecek filmleri seyretmemişizdir. Tabii ki sıradan birinden daha fazla şey okumuş ve duymuşuzdur. Ama bir filmin iyi ya da kötü olduğunu ancak seyrettikten sonra söyleyebilir insan.

Dolayısıyla ben seyretmediğim filmler için önerilerde bulunmuyor ve listeler yapmıyorum. Yaptım yapmasına geçmişte ama bu yıl yapmıyorum. İşte katalog orada. Birbirinden enteresan filmlerle dolup taşıyor. Keşke vakit ve enerjim olsa da hepsini seyretsem.

‘Sinemada İnsan Hakları’ bölümü çok cazip görünüyor. Dünyanın sorunlarını, acılarını izleyip, ne kadar duyarlı insanlarız diye avunabiliriz. Sen seyretmesen, ben seyretmesem, nasıl dolar karanlık salonlar? ‘Ulusal Yarışma’da en çok merak ettiğim film Tolga Karaçelik’in ‘Sarmaşık’ı. Nuri Bilge Ceylan çok beğenmiş, Sundance’te de yarıştı. Bakalım, inşallah dedikleri kadar vardır. Mehmet Eryılmaz’ın ‘Hazan Mevsimi’ni sevmiştim, ‘Misafir’ini de merak ediyorum, elbette. Ve de Selim Evci’nin ‘Saklı’sını merak ediyorum.

Ulusal belgeseller ya da NTV belgesellerinin hepsi merak uyandırıyor. Bir defa belgeselin kötüsü kurmacanın kötüsü gibi olmuyor. Hiç olmazsa bir şey öğreniyorsunuz. Ben öğrenmesem, sen öğrenmesen… Ama Tehcirin/soykırımın 100. Yılında Gâvur Mahallesi özellikle merakımı celbediyor.  NTV belgesellerinde ise 3 film öne çıkıyor: ‘Citizenfour’, ‘Kızıl Ordu’ ve ‘Ulusal Müze’.

‘Yılanların Öcü’nü de kaçırmamaya çalışacağım. Bir daha büyük perdede ne zaman izlemek nasip olur ki? Akbank Galaları tabii ki en pırıltılı bölüm ama onlar gelecek diye umuyoruz, acele etmiyoruz şimdi seyretmek konusunda. Raoul Peck ustanın son filmi “Haiti’de Cinayet” Pasoli’nin ‘Teoreması’ndan ilham almış. Gel de merak etme şimdi.

Mayınlı Bölge bu yıl en cazip bölümlerden biri. ‘Burgundy Dükü’nün ‘Grinin 50 Tonu’nun ağzımızda bıraktığı kötü tadı silmesini, iyi bir erotik film olmasını umuyorum. Lav Diaz’ın beş buçuk küsur saatlik filmi “Evvelden”e sanırım cesaret edemem ama aslında festivaller bu filmler için var. Bir de Ulrich Seidl var bu bölümde: “Bodrumda”. Seidllar kaçmaz, vatan bölünmez.

‘Geceyarısı Çılgınlığı’ benim için yanlış saatte. Ama gidecekler ‘Peşimdeki Şeytan’dan memnun kalacaklar gibi gözüküyor, yazılanlara bakılırsa. Aile Bağları bölümünde ise ‘İsrail Usulü Boşanma’ en dikkat çekici filmlerden biri.
Balkanlar: Ateşin Sineması bölümü bizi ilgilendirmeyecek de kimi ilgilendirecek? Osmanlı bir Balkan İmparatorluğu’ydu en çok. En şiddetli ve acı darbeyi aldığı yer de oldu. Yeni Osmanlıcılığın alıp yürüdüğü şu günlerde komşuda neler olup bitiyor? Merak etmez mi, insan.

Ama Lisandro Alonso’yu merak etmiyorum. En fazla ‘Jauja’ya giderim. Bir zamanlar Liverpool’da şansımı denemiş, sıkıntıdan patlamıştım. Yavaş sinemadan kusacağım geldi.

‘Yüzyıllık Acı’, ‘Gâvur Mahallesi’yle aynı dünyadan. Tehcir, soykırım, büyük felaket. Mutlaka seyredeceğim 2 film var burada: ‘Sessizliğin Mirası’ ve ‘Homo Politicus’.

‘Leopar’ı birkaç kez seyretmişliğim var. O kadar büyük bir film değildi kanımca ama bakalım yıllar sonra ne düşüneceğim?

Anılarına bölümü de şahane. Özellikle ‘Kentin Üzerindeki Eller’, Gezi Direnişi’nin ardından bize çok şey söyleyecek diye umuyorum. Şimdi tam zamanı bu Rosi klasiğini yeniden seyretmenin.

Ve daha yüzlerce film! Sevgili ablam Yasemin film festivaline “Maraz günleri” derdi. Akıl kârı değil hakikaten tabakları 16 gün boyunca açık büfeden tıka basa doldurup, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yemek. Ne yediğimizi anlamayacağız yine. Ama mazeretimiz var, maraziyiz biz. Bütün sinema hastalarına 34. İstanbul Film Festivali kutlu olsun!

‘Kuzey-Bakur’un sansürü

TARİH:  18 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beyoğlu’nda bir arkadaşıma rastladım. Sansür nedeniyle filmlerin yarışmadan çekilmesine çok üzülmüştü. Ama kızgındı da. PKK gibi bir örgütün propaganda filmi buna neden olmuştu. Buna nasıl izin verilirdi ki? Hem film yasaların istediği izni almamıştı. Yasalar herkes içindi, onların da uyması gerekirdi.

Ben de cevaplamaya çalıştım. Bir defa festivallerde herkes için aynı yasalar yürürlükte değil. Yabancı filmlerden eser işletme belgesi istenmiyor. Sadece “bazı” yerli filmlerden isteniyor.  Bir film sansürlenmek isteniyorsa, eser işletme belgesi sahibi olmadığı akla geliyor.  Festivallerde vizyona hiç girmeyecek olan bir sürü yerli film gösteriliyor. Belgesel ve kısa filmlerin çoğu bu kategoride. Bu filmler eser işletme belgesine neden ihtiyaç duysunlar? Ayrıca festivaller son dakikada başvuru yapılabilen yerler.  Won Kar-Wai’nin sabaha kadar son rötuşlarıyla uğraştığı “In the Mood for Love”ı ertesi gün Cannes’da gösterdiğini hatırlıyorum.

“Kuzey-Bakur”, PKK propagandası mı yapıyor? Diyelim ki yapıyor. Propaganda filmi ilk kez gösterilmeyecek sinemalarımızda. Bir sürü Hollywood filmi Amerikan askeri müdahalelerinin ve askeri gücünün propagandasını yapmıyor mu? “Koz” neyin propagandasını yapıyordu? “Hür Adam”? “Ülkücüler”?

Biz de karşı fikirlerimizi söyleriz!
Eğer “Kuzey” bir propaganda filmiyse beş para etmez deriz geçeriz, seyirci de gitmez zaten öyle bir filme. Biz de karşı fikirlerimizi söyleriz ya da. Benim söyleyeceklerim olacaktır bir PKK propaganda filmine. Hem de çok.

Ertuğrul Mavioğlu’nun da dediği gibi “O kamplar orada duruyor”. Bu bir gerçeklikse, benim de o gerçeklik hakkında bilgi sahibi olmaya hakkım var. Hükümet, PKK hakkında film yapmayı, PKK için eylem yapmakla bir tutuyor. Akılları bu şekilde manipüle etmek istiyor: Bir yanda kanun nizam var, diğer tarafta anarşi ve terör. Halbuki tam tersi geçerli. Bir yanda eşitsiz kanunlar, kurallar ve birilerinin diktatörce başkalarını terörize etmesi var,  diğer tarafta eşitlik, fikir özgürlüğü isteyenler.

Festivaller hükümetin umurunda mı?
Sinemacıların, Kuzey gösterilmiyorsa benim filmim de gösterilmesin tavrını çok asil buluyorum. Keza festival yönetiminin bu kararı desteklemesi de aynı asillikte. Fakat yine de üzgünüm. Benim aklıma yapılacak başka bir şey gelmiyor ama bizim için vaha niteliği taşıyan festivallerimizi birer birer yitirmek de istemiyorum. Kendimize yani filmcilere ve festivalcilere zarar vermeyen başka ne yapılabilirdi? Bilmiyorum. Keşke başka bir yol olsaydı. Hükümetin umurunda değil zaten festivallerin, yarışmaların yapılmaması. Hatta sevinçle ellerini ovuşturuyorlardır.  Zaten yıllardır İstanbul Film Festivali’ne bir alternatif yaratma çabası içindeler. Zaten yıllardır Ankara Film Festivali’ne Gökçek zerre yardım yapmaz. Bu adamlar, “Aman da festivaller yapılamıyor, eyvah” diye üzülecek değiller. Fırsat eşitliği, haksız rekabet, fikir özgürlüğü filan gibi kavramlardan yola çıkılıp, hukuki bir mücadele verilemez mi? Hukuk varsa tabii.

Festivaller bence ellerinden geleni yapıyorlar, daha fazlası intihar etmek. Onlardan bir şey beklemek yerine, başka ne yapabilirize bakalım. Belki hukuk bir işe yarar.

Büyük birader izliyor

TARİH:  25 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

CITIZENFOUR

Şu anda okuduğunuz yazı, çoktan Amerikan arşivlerinde yerini aldı. Hayır, paranoyak değilim, gerçekten takip ediliyorum. Siz de takip ediliyorsunuz. Hayır, Birgün okurlarını da kastetmiyorum sadece, herkesi, herkesi kastediyorum. “Yok artık deve” demeyin! Var artık! Bilimkurgu değil, paranoyak hezeyan değil, gerçek. Şu anda içinde bulunduğumuz gerçek. Artık özgür değiliz. Artık her telefon konuşmamız, internet üzerinden yaptığımız her şey, yazışma, alışveriş, baktığımız siteler, her şey biliniyor. Bu insana mümkün değilmiş gibi geliyor ama mümkün. ABD’de bu teknoloji var ve pek liberal, pek özgürlükçü Başkan Obama tarafından hayata geçirilmiş durumda. Nereden mi biliyoruz bunun olduğunu? Çünkü Edward Snowden adlı 29 yaşında genç bir bilgi işlemci hayatını tehlikeye atarak bu gerçeği ifşa etti de ondan.
Snowden, bir devrimci filan değil. Amerikan sistemine inanan ve kendisine vaat edilen haklardan daha fazlasını istemeyen biri. NSA (National Security Agency, Türkçesi Milli Güvenlik Kurumu) için çalışırken, yaptığı işin bütün dünyayı dinleyebilecek bir teknoloji geliştirmek olduğunu görüyor. Amerikan vatandaşları biraz daha şanslılar çünkü dinlenmeleri için mahkeme izni gerekiyor, bizlerin dinlenmesi için kimsenin iznine gerek yok. Hoş, Amerikalılar da pek farklı bir durumda değiller çünkü mahkemeler dinleme isteklerini derhal kabul ediyor.

Snowden, Hong Kong’da The Guardian gazetesinin bir muhabirine, Glenn Greenwald’a veriyor elindeki bilgileri. Ve dünya da böyle öğreniyor içinde yaşadığı cehennemi. Ama tabii sonrası Snowden için daha fazla cehennem demek oluyor. ABD, Snowden’i yakalamaya çalışıyor. Snowden Rusya’ya sığınıyor. Ve hâlâ da Rusya’da. AB ülkeleri, Snowden’in iltica taleplerini reddediyor. Snowden sayesinde Başbakan Merkel’in bile dinlendiğini öğrenen Almanya dahil olmak üzere, hiçbir ülke Snowden’i almaya cesaret edemiyor. Büyük abi ABD, elinde sopasıyla diklimiş çünkü başlarına.
‘Citizenfour’ işte Snowden’in hikâyesini anlatan bir belgesel. Hong Kong’da başlayıp, Rusya’da bitiyor. Bir zamanlar gönüllü olarak orduya yazılıp, Irak’ta savaşmak isteyen, daha sonra CIA’de görev alan ve bugün ABD’nin gözünde vatan haini olan biri Snowden.

Peki, izlendiğimizi öğrendik de ne oldu? Hiç. Dünya artık acayip bir yer. 17 Aralık’ta tapeler ortalığa saçıldı da ne oldu? Başımıza gelenleri kanıksamış gibiyiz. Bireyler olarak belki, ben bir şey yapmıyorum ki, dinleseler ne olacak, diye düşünüyoruz. Olan oluyor oysa ama fark etmiyoruz. Tayyip Erdoğan’ın “4G istemezük” demesinin ardında, tek bir gerekçe var: Dinlenme korkusu. Önlemini almadan yeni bir teknoloji istemiyor. Ama korkunun ecele faydası olmayabilir.

‘O an’ı avlamak

TARİH: 18 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ:
Birgün

TOPRAĞIN TUZU

Öncelikle Toprağın Tuzu’nun yanlış bir çeviri olduğunu belirteyim. Toprağın tuzu “Matta’ya Göre İncil”den kaynaklanan, İsa’nın balıkçı ve köylülere hitaben söylediği ve “Siz bu toprağın efendilerisiniz” gibi bir anlamı olan bir terim. Ama evet, kelimesi kelimesine çevirirseniz, “toprağın tuzu”, “salt of the earth”ün doğru karşılığı. Ne yazık ki Türkçe’de bir anlam ifade etmiyor. Miyazaki’nin “Spirited Away”i de “Ruhların Kaçışı” gibi anlamsız bir çeviriyle oynamıştı. Oysa “Spirited Away”in “toz olup gitmek” gibi bir anlamı vardı.

Wim Wenders bir süredir, kurmaca filmlerden çok belgeselleriyle daha çok dikkat çekiyor. Wenders’in asıl parlak dönemi 70’ler ve 80’lerde kaldı. Ama yönetmen yine de çoğu biyografik olan belgeselleriyle adını unutturmamayı başarıyor. ‘Toprağın Tuzu’ da biyografik bir belgesel. Brezilyalı fotoğrafçı Sebastiao Salgado’nun hayatını ve eserlerini anlatıyor. Salgado bir süre Fransa’da ekonomist olarak çalışmış, sonra fotoğrafçı olmaya karar vermiş. Brezilya altın madenlerinde çektiği fotoğraflarla ünlenmiş. Bu fotoğraflar Salgado’nun hala en bilinen çalışmaları. Sırf bu madenlerin fotoğraflarını görmek için bile ‘Toprağın Tuzu’na gidilir. Devasa bir çukurda binlerce insanın harıl harıl çalıştığı bu madenler akla cehennemden, Babil Kulesi’ne ve Mısır piramitlerine kadar başka benzeri olmayan hayali ve gerçek mekanları akla getiriyor.

Salgado varlıklı bir çiftlik sahibinin oğlu olarak ormanlık bir bölgede büyümüş. Babası, galiba, 8 çocuğunu eğitirken ormanı, keresteye dönüştürüp satmış. Gerçi filmde ormanın yok oluşu kuraklığa bağlanıyor ama babanın kereste ticareti yaptığı bilgisi de arada geçiyor. Salgado, dünyanın sorunlu birçok bölgesinde dolaşıp, açlığın ve savaşın dehşetini fotoğrafladıktan sonra insanlıktan umudunu kesip, baba ocağına dönüyor ama yine boş durmuyor. Hayvanların ve modernitenin nimetlerinden uzak kalmış ilkel kabilelerin fotoğraflarını çekerek fotoğrafçılığı sürdürüyor. Ve eşi Lelia’nın da büyük katkılarıyla çölleşmiş araziyi yeniden ormanlaştırarak hayatına yeni bir anlam buluyor.

‘Toprağın Tuzu’ yüzeyde seyreden bir film. Savaş fotoğrafçılığı üzerine mesela Susan Sontag’ın başlattığı tartışmalara hiç girmiyor. “Bu fotoğrafların işlevi nedir” sorusunu sormuyor. Ben fotoğrafçılığı, avcılığa benzetirim. Görüntü avcılığının, hayvan avlamaya benzer bir yanı var sanki. O anı ele geçirmek, o ana sahip olmak gibi… Filmin bu gibi sorularla işi yok.

Keza Sebastiao’nun hep evden uzakta oluşunun baba-oğul arasında nasıl bir etkisi olduğu da tartışılmıyor. Ya da bu ayrılıkların, karı-koca arasındaki etkisi sanki hiç yokmuş hissi ediniyoruz. Oysa Sebastiao’nun hem karısı hem de oğlunun filmde önemli yeri var. Hatta oğul Salgado, filmin eş-yönetmeni ama herkes gibi ben de bunu bir Wenders filmi olarak görüyorum. Film bize ne dünyanın düzeni ne de perdede gördüğümüz kişiler hakkında yeni sorular sordurmuyor. Yine de gördüğümüz fotoğrafların etkileyiciliği filmi seyredilmeye değer kılıyor.

Barınma hakkı ve duman

TARİH: 9 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ:
 Birgün

GİZLİ KUSUR
Gizli Kusur’un olay örgüsünü tam olarak anlamak için sanırım filmi birkaç kez seyretmek gerekiyor. O zaman bile, bu hedefe ulaşacağınızın garantisi yok. Yönetmen Paul Thomas Anderson’un filmleri kanımca giderek daha zor anlaşılır, daha tuhaf hale geliyor. ‘Kan Dökülecek’in ikinci yarısı (artık kaçıncı dakikasından itibarense) açıkçası bana son derece tuhaf ve inandırıcılıktan uzak gelmişti. Bir önceki eseri ‘The Master’ da acayip bir filmdi. Tam olarak derdi neydi; Scientology benzeri akımların II. Dünya Savaşı sonrası ABD’sindeki yükselişi mi, savaş gazilerinin ruhsal dengelerini yitirişleri mi, bir tür baba-oğul ilişkisi içindeki iki adamı anlatmak mıydı? Her ne olursa olsun P.T. Anderson’ın filmlerinin ABD tarihiyle bir dertleri var ve ne kadar anlaşılmaz ya da manasız olurlarsa olsunlar, insanın aklında kalan imgeler sunuyorlar.

‘Gizli Kusur’un olay örgüsünü takip etmek ne kadar zor olsa da, bunu çok sorun etmezseniz film şaşırtıcı derecede iyi akıyor. Bunun sırrı filmin sahnelerinin belirli bir atmosferinin oluşu ve oyunculukların mükemmelliği.

Filmin atmosferi için “dumanlı” desem yeterlidir belki. Filmin kafa karıştırıcılığının ardında bu “dumanlı” kafanın da yeri var. P.T. Anderson filmin yapımı sırasında bir madde kullanıyor muydu bilemem ama filmin kahramanlarının kafası çoğu zaman kıyak. Anderson bu kez ABD tarihinden 1970 senesini seçmiş. 1970 sadece yeni bir on yılın başlangıcını simgelemiyor, 68 ruhunun, “flower power” ve hippie ideallerinin sonunu da simgeliyor. Charles Manson liderliğindeki çetenin Roman Polanski’nin eşi, oyuncu Sharon Tate ve diğer dört kişiyi öldürmelerinin etkisini bugünden bakınca anlamak zor olabilir. Bu cinayetler sadece bir oyuncu ve çevresinden birkaç kişinin ölümünden ibaret değildi. Bir dönemin, bir ruhun ve ölümünün de simgeleriydi. Artık hippie’lik eski masumiyetini yitirmişti. Artık insanlar kapılarını kilitleyeceklerdi, artık gülüp oynama zamanı geçmişti. Tabii, bu cinayetlerden kârlı çıkanlar muhafazakârlar ve onların düzeni oldu. Filmde hem Manson cinayetlerinden sürekli söz ediliyor hem de Los Angeles’ın geçirdiği dönüşümün yeri geldikçe altı çiziliyor. Kentsel dönüşümün, Kızılderili, siyahi ve Meksikalı azınlıkları nasıl yerinden ettiğini ve şehrin dışına sürdüğünü, LA valisi Ronald Reagan’ın önderliğindeki özelleştirmelerin sağlık sektörünü nasıl kökünden değiştirdiğini kenarından köşesinden görüyor, duyuyoruz filmde. Tabii bunlar bize başka bir filmi hatırlatıyor. Olay örgüsü en az ‘Gizli Kusur’ kadar zor olan ‘Çin Mahallesi’ni. Bu filmin, Manson cinayetlerinin mağduru Polanski’nin olması da anlamlı. Çin Mahallesi’nde de Los Angeles’ta toprağın el değiştirmesi, su kaynaklarına el konulması gibi sosyoekonomik bir arka plan vardır. Fakat Çin Mahallesi gibi Gizli Kusur’un da asıl derdi bu meseleler değil. Gizli Kusur’un kafası kıyak dedektifi Doc (Joaquin Phoenix) bir miktar Büyük Lebowski’yi hatırlatıyor. Doc bir hippie olsa da silah kullanmayı ve kavga etmeyi bilen biri. Yine de o da Lebowski gibi manevi şeyleri hayatında paradan daha değerli görüyor. Dostluk ve aşk gibi. P.T. Anderson’ın da dediği gibi filmin asıl hikayesi Doc’un Sashta’ya aşkı. Doc ile Sashta filmin geçtiği zaman diliminde çok az birlikte vakit geçirseler de, asıl ilişkileri geçmişte kalmış olsa da, yine de filmin odağındalar. Doc’un bütün derdi Sashta’ya yardım edebilmek, belki de eski aşklarını canlandırabilmek. Bunun dışında bütün olan biten teferruat. Çok iyi çekilmiş ve çok iyi oynanmış bir film bana yeter, konusunu çok anlamasam da olur diyorsanız ‘Gizli Kusur’ iyi bir seçim. Ayrıca filmde delirmiş muamelesi yapılan ama aslında insanlaşma “kusurunu” işlemiş bir inşaatçının ağzından “barınmak bir haktır” sözcüklerini ve filmin bitiş jeneriğinin ardından 68’in ünlü sloganı “kaldırım taşlarının altında plaj var”ı görmek her gün nasip olacak şeyler değil. P. T. Anderson’ın gizli bir devrimci damarı varmış galiba.

Başkalarının hayatı

TARİH: 16 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

AŞK UĞRUNA

Bu hafta iki dönem filmi vizyona giriyor: ‘Aşk Uğruna’ ve ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’. Belçikalı oyuncu Matthias Schoenaerts ‘Aşk Uğruna’da yakışıklı Nazi Alman subayını, ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’ta ise yakışıklı İngiliz çiftçi/kahyayı oynuyor. İki filmde de kadınların rolü daha önde, yakışıklı M.S. iki filmde de kadınları kazanmak için çok ama çok uğraşıyor. İki film de, edebiyat eserleri üzerine inşa edilmiş. Ama ‘Aşk Uğruna’nın kaynak kitabı çok daha hafif, çok daha Barbara Cartland tarzı bir esere benziyor filmleri kriter alırsak. Hoş, diğer film de, romanı oldukça kaba hatlarıyla anlatıyormuş duygusu verdi bana. İki kitabı da okumadım maalesef.

Aşk Uğruna’nın orijinal adı Suite Française, Fransız Suiti demek, yani bir klasik müzik eserini ifade ediyor. Başkalarının Hayatı filmini hatırlarsanız, orada da bir piyano eseri vardı; adı da İyi İnsan Sonatı’ydı. Başkalarının Hayatı’nda bir Stasi subayı, gizlice dinlediği tiyatro yazarının bu eseri çaldığını işitiyordu ve nihayetinde sanat ve sanatçılardan etkilenerek değişiyordu.

Aşk Uğruna’da piyanoyu çalan Nazi subayı, onu kapıların ardından dinleyen ise işgal altındaki evin gelini (Michelle Williams). Fransa, hiç direnmeden Nazi işgaline geçit verince, taşradaki evler, Nazi subaylarının hizmetine verilir. Bu Nazi askerler, bu evlerin en iyi odalarında kalırlar, evin ahalisine de onlara hizmet etmek düşer. Aşk Uğruna’daki Nazi subayının müzisyen oluşu, seyircilere ve evin güzel gelinine şunu söyler: Böyle güzel piyano çalan biri muhakkak iyidir, kötü olamaz! Oysa Haneke’nin La Pianiste’inde (Piyano Öğretmeni) Isabelle Huppert bize hem iyi piyanist hem de sado/mazo bir karakter olmanın pekala mümkün olduğunu göstermişti. ‘Aşk Uğruna’ güzel sanatların, güzel insanlarca icra edildiğine inanan pembe roman ruhunda bir film ne yazık ki.

Kadınlar politikanın, sosyal hayatın dışına itildiklerinden, vatan millet Sakarya ruhundan çok da etkilenmiyorlar galiba. Onlar için müstakbel cinsel eşin kendilerine nasıl davrandığı çok daha belirleyici. O dönemin kadını için Fransız bir öküz yerine, işgalci de olsa nazik ve yakışıklı bir Alman subayını tercih etmemek için mantıklı hiçbir neden olamaz. Nitekim Aşk Uğruna’nın ezik gelini de savaşta kaybolmuş eşinin yasını tutup şirret kayınvalidesini dinleyeceğine, tabii ki Nazi subayla halvet ediyor. O Nazi subay ki, bir infaz gerçekleştirirken nerdeyse ağlayacak kadar hassaslaşmaktadır, taze gelin onunla birlikte olmayacaktır da kiminle birlikte olacaktır?

Ve fakat film keşke bu sevimsiz ama radikal noktada dursa… Fransız milliyetçiliği bu kadarını kaldıramaz elbette. Nihayetinde film, bütün kötü Fransızları, bütün burnundan kıl aldırmayan, asalak rantiyeleri, sömürgen aristokratları, sayın muhbir vatandaşları ve kasabanın kaltaklarını direnen Fransa bayrağı altında birleştiriyor.

Filmin yazarının hikâyesini okuyunca şaşıracak bir şey olmadığını da görüyoruz. Irene Nemirowsky talihsiz bir kadın. Önce Sovyet devriminden kaçıp ailecek Fransa’ya geliyorlar. Yahudi bir aile Nemirowsky’ler, ama Fransa’da Katolik oluyorlar. Irene Hanım işi iyice azıtıp aşırı sağcı, faşist bir çizgiye kadar savruluyor. Savaş döneminin Nazi yardakçısı Vichy hükümetinin çizgisindeki Gringoire gazetesine yazıyor. Ama bu da Irene’i ve eşini kurtarmaya yetmiyor. Yahudi kökenleri, Fransız ve Alman faşistleri için Auschwitz’e gönderilmeleri için yeterli neden oluşturuyor. Irene’in kendi köklerinden nefret eden bir Yahudi oluşu bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü kendini sevse de, kendinden nefret etse de Yahudi Yahudi’dir faşist için.

Irene Nemirowsky ölmeden önce filme konu olan “Suite Française”yi yazmayı başarıyor. Bu eser 60 yıl kadar okunmadan kalıyor. Sonunda Irene’in kızı bu elyazmalarını bastırınca, kitap büyük bir hit oluyor, çok satıyor vb. Şimdi de filmi karşımızda. Evet, bir Yahudi tarafından yazılmış, Fransız milliyetçisi ve “en azından bir Nazi”nin hayranı romantik bir öykü bu. Filmi izlerken, başlarda “bu filmde galiba sosyalist bir mantık var, aslolan milliyet değil sınıf diyor galiba” demiştim. Sosyalizan sandığım şey, nasyonal sosyalizan çıktı desem abartmış olur muyum? Olurum. Ama olsun.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com