Yaşlılar bilebilse, gençler yapabilse!

TARİH:  20 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadınlar: Orta yaşlı, genç ve çok genç üç kadın. Maria Eders (Juliette Binoche) orta yaşlı bir oyuncu, genç Valentine (Kristen Stewart)ise Maria’nın kişisel sekreteri.

Oyunculuk kadınlar için en nankör mesleklerden biri. Erkek meslektaşları 70’li yaşlarında dahi aksiyon filmlerinde boy gösterip, genç kızlarla aşk yaşarken, çoğu kadın oyuncu 40’lı yaşlarına gelmeden emekliye ayrılıyor. İlginin odağı olmaya alışmış kadın oyuncuların yaşlılıkta yaşadıkları çöküşü en iyi anlatan filmlerden biri Sunset Blvd’dır.

‘Ve Perde’nin gençlik yıllarını çoktan geride bırakmış Maria’sının dramı, Sunset Blvd.’ın Norma Desmond’unun (Gloria Swanson) yanında çok hafif kalsa da, hiç de önemsiz değil. Geçip giden sadece gençlik de değil ki… Yaşam tarzı değişiyor, zevkler değişiyor, teknoloji değişiyor. Gençler yaşlılardan çok daha fazla şey biliyorlar yeni dünya hakkında ama yaşlılar ipleri ellerinde tutabilmek için sonuna kadar mücadele ediyorlar.

Maria bir yandan Valentine’i kıskanırken, Valentine’den de genç başka bir rakibe çıkıyor karşısına: Çıtır sinema oyuncusu Jo-Ann Ellis (Chloe Grace Moretz)…

‘Ve Perde’ gençlikle yaşlılığın rekabeti, farklı oyunculuk anlayışları, sanat sineması-kitle sineması ayrımının yapaylığı ve yöneten-yönetilen gerilimi üzerinde çok keyifli bir şekilde salınıyor. Juliete Binoche çok iyi. Kristen Stewart daha da iyi. Chloe Grace Moretz de parlıyor. Film, temalarını düz bir şekilde değil, “Film içinde film içinde gerçek içinde rol” diye tarif edebileceğim bir sarmalda tartışıyor. Maria ile Valentine, Valentine’in rolü için prova yaparken oyunun içinden çıkıp, kendi gerçekliklerine, oradan tekrar oyuna girip çıkıyorlar. Film kahramanları arada kendilerini canlandıran Binoche, Stewart ve Moretz de oluveriyorlar. Stewart’ın geçen senelerde evli bir adamla yaşadığı kaçamak sanki Jo-Ann’in filmdeki karakterinin yaşadıklarında karşılık buluyor.

Kadın ve sanatçı rekabeti üzerine bu müthiş oyunculuk gösterisi çok iyi yazılmış diyalogları ve etkileyici sinematografisiyle su gibi akıp gidiyor, ta ki epilog bölümüne kadar. Bu epilog bölümünün neden var olduğunu anlamadım. Filmin asıl kahramanı gidiyor ve film bitiyor. Ondan sonra filmi neden seyretmeye devam ettiğimizi anlayamadım. Filmin asıl kahramanı benim öznel tanımlamam, kabul. Belli ki yönetmen başka türlü düşünmüş ama en azından benim için geçerli değil düşündüğü. Epilog bölümü, filmin etkisini çok zayıflatıyor, hatta dağıtıyor. Yönetmen Olivier Assayas o noktaya kadar beni şaşırtmıştı, böyle akan bir film de yapabiliyormuş demek diye düşündürtmüştü. Huylu huyundan kolay vazgeçmiyor.

Yaşayan ölüler diyarından manzaralar

TARİH:  27 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

İNSANLARI SEYREDEN GÜVERCİN
Sabit bir kamera, neredeyse sabit ifadeli insanlar ve sabit bir varoluş hüznü: Roy Andersson sinemasının sabitleri bunlar. Bunlara acı bir gülümsemeyi de eklemek lazım. Filmin isminin çağrıştırdığı gibi yukardan, mesafeli bir bakışı var Andersson’un ama garip bir biçimde “tipler”ine (karakter demek zor onlara) empati duyurmayı da başarıyor. Tabii empatiyi hak edenlere. Çünkü etmeyenler de var bu filmlerde. Safi kötülük de var. ‘İnsanları Seyreden Güvercin’in (İSG) bir sahnesi, Batı uygarlığının ne kadar insanlık dışı olabildiğini, bir sürü politik filmden çok daha sert bir biçimde anlatıyor.

İSG, Andersson’un “yaşayanlar” üçlemesinin diğer iki filmi gibi (‘İkinci Kattan Şarkılar’, ‘Siz, Yaşayanlar’) epizotlardan oluşuyor. İSG’de film boyunca ilişkilerini izlediğimiz iki seyyar pazarlamacı bu epizotları birbirine bağlıyor. Şaka aksesuarları pazarlayan ve insanları eğlendirmeyi istediklerini söyleyen bu iki pazarlamacının halleri içler acısı. Mallarını pazarlamaya çalıştıkları insanların halleri de genellikle öyle. Refah ülkesi İsveç’in yoksulları bunlar. Kiralarını ödemekte zorlanan, kıt kanaat geçinen, kahkaha efekti duymazlarsa gülecek bir neden göremeyecek haldeki insanlar.

Bu insanlar acınacak haldeler ama bu sadece ekonomik koşullardan dolayı değil: Yerde kalp krizinden ölü halde yatan bir adam varken, adamın içmeye fırsat bulamadığı birasını ne yapacağını düşünen tezgâhtar ve o birayı içmeye gönül düşüren başka bir müşteri, insanlığın halini özetliyor. Acı acı gülümseten sahneler bunlar. Kapitalizmin meta alışverişi üzerinden kurulan ilişkileri, insanlar arasındaki ilişkilerin de özünü belirlemiş bu dünyada.

Renksiz ve durağan bir yolculuk
Fakat İSG belirli sınırlar içinde yol alan bir film değil. Yani, stilize bir gerçekçilikle sınırlı değil. Zaman içinde özgürce seyahat ediyor, bir başka yüzyıldan insanlar bu yüzyıla geçebiliyor ya da film aniden bir müzikale dönüşebiliyor. Carax’ın Kutsal Motorlar’ından çok daha etkileyici ve kapsayıcı bir seyahat İSG’nin sunduğu. Ama çok daha soluk benizli, renksiz ve çok daha durağan bir yolculuk bu.

Ve daha da acımasız. Bir maymunla yapılan deney sahnesini seyretmek gerçekten çok güç çünkü gerçekten acı çeken bir hayvan var perdede. Belki de sırf bu sahnenin etkisiyle filmden soğuduğumu da itiraf ediyorum. Evet, insanlar hayvanlara çok kötü davranıyor ama gerçek vahşet, kurmaca bir filmde görmek istediğim bir şey değil.

İnsanlar insanlara da çok kötü davranıyor. Yazının başlarında söz ettiğim sahnede sömürgecilik üzerinden filmin gariban pazarlamacı kahramanlarına da sorumluluklarını hatırlatıyor yönetmen: Bu içinde yaşadığımız refah toplumu, canavarlıklarına göz yumduğumuz, hatta hizmet ettiğimiz bir sistemin ürünüdür! Yani siz yaşayanlar, siz de sorumlusunuz! Dünyanın en büyük silah üreticilerinden, sosyal demokrasinin beşiği İsveç de sorumlu.
İSG’den birçok sahne akılda kalıyor: Flamenko dersi sahnesi veya şiir okumaya çalışan obez kızın öğretmeninin “iyi niyetli” müdahalesiyle acıklılaşan performansı gibi. Filmi sever misiniz sevmez misiniz bilemem ama mutlaka seyredin derim. Venedik’te Altın Aslan aldığını da hatırlatalım.
Son bir not. O kuş, güvercin değil kumru. Her şey bir yana sesinden belli. Ne fark eder bilmiyorum ama öyle. Zaten İsveççesinde de kumru deniyor. İngilizcedeki çeviri hatası bize de sirayet etmiş.

İnsanlar & hayvanlar

TARİH: 10 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Beyaz Tanrı
Hiçbir filmi beğenmez diye kötü ve yanlış bir şöhretim var ama bu hafta şöhretime uygun bir ruh halindeyim. Başlıyoruz. “Beyaz Tanrı” Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünün en iyi filmi seçilmiş. Beyaz festival tanrıları böyle karar vermişler.

Irk meselesi
Filmin adı doğrudan ırk meselelerine gönderme yapıyor. Filmin konusu da şöyle: Macaristan’da yeni bir kanun çıkmış ve melez köpek beslemek çok ağır bir vergiye tabii kılınmış. Köpekler ila safkan olmalıdır. Evet, film ırkçılıkla ilgili bir şeyler söyleyecek, bunu anladık. Macaristan yapımı bir filmin söylemesi de beklenir çünkü Batı’da iktidarda olan en ırkçı, en faşist parti orada bildiğim kadarıyla.
Ama filmin, ırkçılık üzerine ne söylediğini yönetmen de bilmiyor ne yazık ki. Annesi ve babası ayrılmış olan Lily, annesinin işi nedeniyle sayahate çıkması üzerine geçinemediği babasıyla yaşamak zorunda kalır. Babası tam bir pislik gibi davranır ve Lily’nin karışık ırktan köpeğini sokağa atar. Hagen adlı köpek bir evsiz tarafından sahiplenilir ama evsiz adam da pisliğin teki çıkar. Köpeği, yabancı olduğu belli birine satar. Variety dergisinin yazarına göre Türk olan bu yabancı (ben milliyetini anlamadım ama Macar değil) Hagen’i dövüşçü olarak yetiştirir.

İsyana öncülük eden köpek
Hagen sonunda kaçar, bir köpek isyanının başına geçer vs.
Filmin öyküsünün inandırıcı olmamasını bir kenara koyalım. Film bize ne söylüyor, ne anlatmak istiyor? Asıl mesele bu. Ezilenlerden, dışlananlardan yana bir tavrı mı var filmin? Yooo… Evsiz adam da pisliğin teki. Yabancılardan yana mı çıkıyor film? Yooo, köpeği satın alan bahisçi bir yabancı, filmin en kötüsü o.
İnsanların birbirleriyle ilişkisine dair ırkçılık karşıtı, eşitsizlik karşıtı bir şey söylemiyor aksine tam da o doğrultuda yorumlanabilecek şeyler söylüyorsa, derdi ne bu filmin peki? Belki insanların hayvanlarla ilişkisine dair bir şey söylüyor. Ama insan ilişkilerinde ırkçı sayılabilecek bir çerçeve içinde durarak, bu konuda anlamlı bir şey söylenemez. “Beyaz Tanrı” da öyle bir film zaten: Aptal, kalpsiz ve kötü.

Canavarın adı var: Sermaye, din ve devlet

TARİH:  17 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

LEVIATHAN
(Bu yazı filme dair sırları açık etmektedir. Filmi seyretmeniz tavsiye olunur. Yazıyı okumasanız da olur.)

Geçtiğimiz haftalar içinde İstanbul Müftülüğü, cuma günü camiilerde okunması için bir hutbe hazırladı. Hutbede iş cinayetlerini önlemek için alınacak tedbirlerde ölçülü olunması gerekir deniyordu: “Bu husustaki aşırılık Yüce Allah’a güveni sarsan bir davranış haline dönüşür.”
Bu ne demekti? Patron, işçinin güvenliği için az bir para harcasa yeter, ondan işçinin hayatına tam bir güvence sağlayacak masraflara girmesini beklemeyin. Maliyet artarsa patronunuz yeterince kâr edemez. İşçinin ölümü, maliyet açısından, güvenlik önlemi almaktan daha ucuza geliyorsa, işçiler ölecektir ya da iyi ihtimalle Allah koruyacaktır onları. İşinizin fıtratında ne varsa kabul edin!

İŞÇİLER PATRONA EMANET
Müftülük özünde bunu söylüyordu. İşçi sağlığını aslında Allah’a değil
patrona emanet ediyordu. Tıpkı kilisenin tarih boyunca sermayenin yanında yer alması gibi, cami de sermayenin yanında saf tuttu.
Bu girişin filmimizle alakası şu: Rusya’da deniz kıyısındaki bir kasabada belediye başkanı kendisine bir “saray” yaptırmak istemektedir. Sarayını yaptıracağı yerde ise alt-orta sınıf bir adamın, Kolya’nın evi vardır. Mahkemeden, evin istimlak edilmesi için karar çıkartmak, tereyağından kıl çekmek kadar kolaydır belediye başkanı için. Ev, gerçek fiyatının beşte biri gibi bir miktara kamulaştırılacak, sonra da başkana peşkeş çekilecektir. Ama Kolya inatçıdır, hemen teslim olmayacaktır. Moskova’dan avukat arkadaşı Dimitri’yi yardıma çağırır. Dimitri, belediye başkanının yasadışı işlerine dair deliller içeren bir dosyayla çıkagelir. Belediye başkanının pis işleri arasında cinayet dahi vardır. Dimitri bu dosyayla belediye başkanına şantaj yapar. Başkanı bu yolla evi gerçek fiyatından satın almaya ikna edeceğini ummaktadır. Ama Dimitri’nin hesap etmediği bir desteği vardır belediye başkanının. Kilisenin papazı, belediye başkanına kendini toplamasını öğütleyecek, ona, muhtaç olduğu ruhani kudreti bulmada yardımcı olacaktır.

SÖMÜRÜ İLİŞKİLERİ
Fakat film sermaye-devlet-din (kilise) üçlüsünün sıradan bireyi, vatandaşı nasıl sömürdüğünden başka şeyler de söylüyor. Kolya’nın ikinci eşi Lilya ve Kolya’nın ilk eşinden olan oğlu Romka da filmin önemli kahramanları arasındalar. Sürpriz bir şekilde öğreniyoruz ki, Dimitri ile Lilya arasında uzun zamandan beri sürmekte olan bir ilişki vardır. Dimitri, Moskova’dan Kolya’ya yardım için mi gelmiştir, yoksa Kolya’nın karısıyla yatmak için mi? Dimitri, belediye başkanının eli kanlı bir katil olduğunu da bilmektedir. Elindeki dosyaya nasıl olmuş da bu kadar güvenmiştir?
Kolya’nın oğlu Romka ise, üvey annesi Lilya’yla kanlı bıçaklıdır. Ama Romka’nın asıl derdi belki de babasıyladır. Romka, klasik ödipal karmaşa formülüne uygun biçimde üvey annesiyle yatmak ve babasını devreden çıkarmak mı istemektedir? Sonuçta olanlar başarılı olduğunu da göstermiş midir?

DEVLET İÇİN BİR METAFOR
Kolya bu acımasız dünya içinde o kadar naif kalmaktadır ki, hayatta kalması bir mucizedir. O kaybedenin (loser’ın) sinemada gördüğümüz en mükemmel örneklerinden biridir. Leviathan da sinemada gördüğümüz en karamsar filmlerden biri. Leviathan, İncil’de adı geçen korkunç, devasa bir deniz canavarı. Hangi çılgın ona zincir takabilir ki? Leviathan aynı zamanda muhafazakâr düşünür Thomas Hobbes’un devlet için kullandığı bir metafor. Leviathan’la uğraşan, kelimenin her anlamıyla yenileceğini bilmelidir der gibi film.

GÜVEN DUYGUSU MEÇHUL
Ne öz oğul, ne sevgili-eş, ne askerlik arkadaşı, ne de devlet: Kolya’nın sonuna kadar güveneceği hiç kimse yoktur. Evet, hayat bazen böyle olabilir. Ama karanlığa bu kadar bakmak iyi değil. Ne demişler: Sonra karanlık da size bakmaya başlar! Leviathan’a bu nedenle çok iyi bir film diyemiyorum. Evet, çok iyi oynanmış. İçinde yaşadığımız karanlık çağa, devlet-sermaye-din üçlüsünün birey üzerinde kurduğu korkunç düzene sağlam ve gerçekçi, bir bakış var. Olay Rusya’da geçiyor ama Türkiye’de de geçiyor, ABD’de de. Her yerde neredeyse, durum böyle.

BEĞENDİM AMA SEVMEDİM
Filmin görsel, işitsel estetiği de üst düzeyde. Fakat Dimitri karakteri, Dimitri-Lilya ilişkisi ve olayların akışı bana her zaman ikna edici gelmedi. Evet, Leviathan’ı kaçırmayın. Ben çok beğendim ama o kadar sevmedim. Zivyagintsev’in bu dördüncü filminin Cannes’da en iyi senaryo ödülü aldığını ve yılın en iyileri listelerinde başa güreştiğini de hatırlatayım.

At, avrat, silah: Amerikan azizinin 3 aksesuvarı

TARİH:  24 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

BENİM KOMŞUM BİR MELEK

Filmin orijinal adı St. Vincent yani Aziz Vincent. Azizin en kısa tanımı da şuymuş filme göre: Hayatını, dünyayı daha iyi bir yer yapmaya adayan kişi. Oysa filmin azizi Vincent’i Bill Murray oynuyor. Bill Murray hemen hemen her zaman kendini oynadığından, ortada bir çelişki olduğu zaten oyuncunun kariyerini izleyenlerce hemen saptanan bir durum. “Aziz? Bill Murray? Nasıl yani?”
Film bildik bir şemaya oturuyor. Bu şemada asosyal bir adamla sevimli bir çocuk konjonktür gereği bir arada olurlar. Çocuğun bir baba figürüne ihtiyacı vardır. Adamınsa kalbinin buzlarını çözecek sevgiye. Başlangıçta sürtüşseler de adam, zamanla baba rolünü üstlenecek ve herkes muradına erecektir.

ADAM KÖTÜ İŞTE…
Bill Murray’in Vincent’i filmin asosyal ihtiyarı. Asosyal ve mizantrop (insansevmez). İçki-sigara onda, kumar onda, fuhuş onda. Vincent’te düzgün tek bir özellik bile yok. Bunu söylemek için ahlakçı bir pencereden bakmak gerekmiyor. Ne kimse onu seviyor, ne de o kimseyi. Adam kötü işte. Başkalarını umursadığına dair hiçbir işaret yok. Kendisini de umursuyor gibi durmuyor zaten.

FİLMDE ÜÇ BAŞLIK
Başlıktaki 3 aksesuvara baktığımızda ne görüyoruz?
At: Vincent at yarışlarına meraklıdır. Ama kaybeden ata oynar genelde. İstisnalar olsa da kural olarak, durum böyledir.
Avrat: Vincent’in altın kalpli bir Rus fahişeyle (Naomi Watts) ilişkisi vardır. Rus avrat hamiledir ve striptiz şovları da yapmaktadır. Fahişe dediysem de, kadının Vincent dışında başka bir erkekle ilişkisini görmeyiz. Vincent’in özel fahişesi gibidir.
Ama Vincent’in bir kadını daha vardır. Bu asıl kadın, maalesef hafızasını yitirmiştir ve bakım evinde kalmaktadır. Vincent karısının en iyi hizmeti alması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz. Vincent, bizi ilk burada ters ters köşeye yatırır. O aslında seven, hassas bir erkektir. Oysa biz onu fahişelerle yatan, katı kalpli ve aşırı maço biri sanıyorduk.
Silah: Vincent, dünyayı daha iyi bir yer yapmak için gerçekten de çaba harcamış, hayatını riske atmıştır bu uğurda. Vincent, Vietnamlılara ölüm saçmıştır! Milyonlarca Vietnamlı’nın ölümünde ve Vietnam doğasının tahribinde onun da katkısı vardır. Bir azizden daha başka ne beklenebilir ki? Yattık mı yine ters köşeye?

SAVAŞIN ÖVGÜ DOLU ANISI
Amerika, artık Vietnam Sendromu’nu geride bırakmaya kararlı. Eskiden, Vietnam’da ne işleri olduklarını sorgulamasalar da, yine de işin kahramanlık boyutunu şüpheyle karşılayan, savaşın Amerikan ruhunda açtığı yaralara bakan filmler yaparlardı. Vietnamlılar arka fonda kalsalar da filmde gözükebilirlerdi. “Benim Komşum Bir Melek”te savaş sahnesi yok zaten, savaşın koltuk kabartan anısı var. Hiç görünmeyen Vietnamlı için kullanılan sözcük ise “düşman”, o kadar. Vietnam içinde düşmanların yaşadığı bir ülkeymiş, kahraman Amerikan askeri de gidip orada düşmanı öldürmüş.
Bu kadarı da fazla dedirten başka bir şey de Vietnam’da savaşmamak için hapiste yatmayı göze almış olan Muhammed Ali’nin bu kahramanlık anlatısının içine yedirilmesi. Amerikan tarihinin yeni revizyonist versiyonu böyle. Genç kuşaklar ne bilecekler ki zaten?

OH NE GÜZEL DÜNYA!
Film siyasete dair böyle sağcı bir mesaj verirken, kadın erkek rollerine bakışında da farklı bir tavır izlemiyor. Erkek dediğin, içer de sıçar da, sever de döver de. Aziz olmak için klasik bir erkek olmak yeter de artar. Öyle diğerkâmcılık filan gibi özelliklere gerek yoktur. Kapitalist, ataerkil toplumun tipik erkeği bizatihi bir azizdir. Kadınlara düşen rol ise hemşirelik (oğlanın annesi), orospuluk (Rus kadın) ve ev işçiliğidir (yine Rus kadın). Bir de ağzı var dili yok asıl kadını (Vincent’in bakım evindeki eşi) bu tabloya eklersek, yeme de yanında yatlık bir tablo çıkar ortaya. Oh, ne güzel dünya! Hepimiz Vincentiz, hepimiz aziziz!

Tilki değil Kurt Kapanı

TARİH:  31 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

FOXCATCHER TAKIMI 

Bazı filmler insanı şaşırtıyor. Hem çok kapsayıcı bir hikâye anlatıyorlar hem de dağınık ve yüzeysel olmuyorlar. Foxcatcher Takımı bu ender filmlerden… İçinde sportif ve kardeşlerarası rekabet, sınıfsal eşitsizlik, delilik, sermaye ve devlet ilişkileri, burjuvazinin gizemsiz iticiliği, kısacası hayata dair birçok şey var.
‘Yaşanmış’ bir hikâyeden uyarlanmış film: Güreşçi Schultz kardeşlerle, Amerika’nın en zengin adamlarından John E. du Pont’un (Steve Carell) ilişkisini anlatıyor. Kardeşlerden büyük olan Dave (Mark Ruffalo) evli, çocuk sahibi ve olgun olan. Mark (Channing Tatum) ise öfkeli ergen ruhundan çıkamamış, içine kapanık ve çocuksu olan. İki kardeş de güreşte çok iyiler. Dünya ve Olimpiyat şampiyonu olabilecek kadar iyiler.

ÇÖZÜM PARA VE NÜFUZ
John du Pont ise DuPont Kimya Şirketi’nin sahiplerinden. DuPont firması barut üretimiyle işe başlamış, atom bombasından naylona her şeyi üretmiş. Du Pont’lar ordudan ya da polisten bir şey istedi mi, emir addediliyor. Zırhlı ve makineli tüfekli bir savaş aracı almak bile John du Pont için sorun değil. Para ve nüfuz her şeyi çözermiş gibi görünüyor du Pontlar için. Ama John du Pont ne arkadaş edinebilmiş ne de annesinin takdirini kazanabilmiş biri. John’un avam sporu güreşe merakı annesinin hoşuna gitmiyor. Annesinin at merakı da John’un. Annenin ilgisini çekmek ve onun atlarının başarılarını sürklase etmek John’un hayallerinden biri.
Ama neden güreş? Belki de John’un en çok eksikliğini çektiği şey insani temas, tenin tene değmesinin duygusu. Aristokrat ruhlu annesinin ona sağlayamadığı şey tam da bu. John’un, annesinin safkan atlarından nefretinin ve güreş merakının ardında böyle şeyler var. John’un hayallerinden biri de Amerikan milliyetçiliğinin takdirini kazanmak; Foxcatcher takımıyla vatanına, milletine Olimpiyat altını kazandırmak. Du Pontlar Amerikan sağının tipik temsilcileri…

YENİ BİR BABA FİGÜRÜ
John du Pont, babasının çiftliğinde Foxcatcher Takımı’nı kuruyor ve Mark Schultz’u da takıma transfer ediyor. Mark’ın abisi Dave’le karmaşık bir ilişkisi var. Mark, kendisi için bir baba figürü de olan Dave’e muhtaç ama bir yandan da abisinin gölgesinden çıkıp kendi ayakları üstünde durmak istiyor. Mark, John’un yanında bağımsızlığını bulacağını sanıyor ama aslında bulduğu yeni bir baba figüründen başka bir şey değil. Üstelik bu yeni baba figürü eskisinden de anlayışsız ve otoriter.
Mark’la John du Pont arasında sanki cinsel bir şeyler de gelişiyor. Mark’ın saçlarını boyaması sanki bir şeylere işaret ediyor ama film daha fazlasını ifşa etmiyor.
Mark’ın kontrolden çıkması üzerine John du Pont parası neyse verip Dave Schultz’u da takıma kazandırıyor.  Bu kez iki baba figürü Mark’ın velayeti üzerinde rekabete başlıyorlar. Ve olaylar trajik bir sona doğru ilerliyor.
“Foxcatcher Takımı” son derece iyi çekilmiş, çok iyi oynanmış, durağan ama tuhaf bir gerilimi de olan orijinal bir film. Belki biraz fazla soğuk, kusuru bu. Cinsellik eksik, imanın ötesinde bir şeyler daha olsa keşke. Ama bütün bunların ötesinde Foxcatcher Takımı yılın belki de en iyi filmi. Şimdiden bunu söyleyebilirim. Kaçırmayın.

Yürüyelim arkadaşlar

TARİH:  7 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ

“Selma”, filmde bir kadının adı değil, ABD’de küçük bir kentin adı. Kentin önemi “civil rigths movement” diye adlandırılan, Siyahilerin oy hakkı mücadelesinde oynadığı rolden kaynaklanıyor. Selma, Amerikalı Siyahilerin oy hakları için büyük bir yürüyüş başlattıkları kent. Selma, Dallas’tan Montgomery, Alabama’ya kadar 1965’te gerçekleştirilen 80 km’lik bu yürüyüş, Siyahilerin oy hakkı kazanımında önemli bir rol oynuyor. Bu haftanın ikinci yürüyüş filmi ‘Yaban’ınkine göre oldukça kısa bu yürüyüş ama önemi daha büyük.

Yürüyüşün önderi Martin Luther King. King bir din adamı; Gandhi gibi King de şiddete karşı, barışçı mücadeleden yana. O dönem Amerikan Başkanı Lyndon Johnson ve Johnson, Vietnam’a bombayla ve soykırımla demokrasi getirmeye çalışıyor. FBI’ın başında ise J. Edgar Hoover denilen faşist var. Son dönemde “American Sniper” filmiyle yine faşist bir yapıta imza attığı söylenen Clint Eastwood, Edgar Hoover’ı insancıllaştıran “J. Edgar” adlı filme de imza atmıştı 2011’de.

BUGÜN GİT YARIN GEL
Johnson’la King film boyunca birkaç kez karşı karşıya geliyorlar. King, başkandan Siyahilerin oy hakkını kullanmalarını engelleyen uygulamaları durdurmasını istiyor; Johnson her seferinde zamanı değil diye geri çeviriyor. Polis ilk yürüyüşü, copla, biber gazıyla, kısacası orantısız şiddetle durduruyor. Gel de Erdoğan’a hak verme: Orantısız şiddetin kitabını yazanlar, AKP’yi nasıl eleştirir? Al birini, vur ötekine. Türk polisi hiç de yaratıcı değil; ne yaptılarsa, daha önce Batının polisi çoktan yapmış.

Amerikan polisi düşmanının kafasına kafasına vururken, Edgar Hoover ise bel altına çalışıyor. King’i karısına ispiyonlamaya, başka kadınlarla ilişkisini ifşa etmeye çalışıyor.

DEĞİŞEN NE OLUYOR?
Velhasılı kelam, sonunda kötü adamlar yeniliyor, Johnson insafa ve imana geliyor, Amerikalı Siyahiler oy hakkını kazanıyor. Kazanıyor da ne oluyor? Son seçimlerde rekor sayıda seçmen oy vermeye gitmemiş Selma’da. Zaten Amerika’da seçimlere ilgi son derece düşüktür. Çünkü al Demokratları, vur Cumhuriyetçilere. Kim kazanırsa kazansın, yoksul yine yoksuldur, zengin yine zengin. Hatta gidişata bakılırsa zengin daha zengin, yoksul daha da yoksul. Selma’da çocukların yüzde 60’ı, yoksulluk seviyesinin altında yaşıyormuş 2014’te (wsws.org). Seçimlere ilgi duymamalarının nedeni açık değil mi? Aman canım, Siyahiler oy verse ne olur, vermese ne olur diyecek değiliz. Versinler tabii ki. Hatta Obama gibi başkan da seçilsinler. Sonra da Obama, Beyaz Saray’da “Selma”ya özel gösterim yapsın, gururlansın, gert gert gerinsin. Yoksullar yine yoksul ve aç, dünya yine Amerikan bombalarıyla kan revan içinde, ne gam. Seçebiliyoruz ya, daha ne gerek bize?

Sadizmin eski tadı yok

TARİH:  14 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

GRİNİN ELLİ TONU
‘Grinin Elli Tonu’ (GET) gördüğüm en sıkıcı filmlerden biri. Zaten kolay sıkılırım ama bu film zirveye oynuyor. Filmin kahramanlarından Anastasia Steele’in hayatındaki en büyük gizemlerden birinin ‘kıç tıpası’nın ne olduğunu öğrenmek olduğunu söylersem sanırım beni anlayacaksınız. Neymiş demeyin, gugıllayın, filmde de bu sorunun cevabı yok.

GRİNİN GİZEMİ
Evet efendim, filmin konusu kısaca şöyle: Anastasia adlı üniversite öğrencisi hanım kızımız (Dakota Johnson), Christian Grey (Jamie Dornan) adlı katli vacip yüzde 1 üyesi kapitalistle röportaj yapmaya gider. ‘Grey’ gri demek, filmin adındaki grinin gizemi burada. Grey, fallik kulesinin tepesinde somurtarak oturmak dışında bir şey yapıyor gibi gözükmemektedir. Yetim ve öksüz bir çocuğun 27 yaşında böyle bir serveti edinmesinin sırrı hanım kızımız Anastasia’yı ilgilendirmez. “Gay misiniz?”, Grey’e soracağı en “zorlayıcı” sorudur Anastasia’nın. Aslında Anastasia zaten arkadaşı hastalandığı için onun yerine röportaja gitmiştir ama film boyunca da manalı bir tek soru sormaz adama.
Sonradan Grey Bey’in sadist olduğunu öğreniriz. Grey Bey, hanım kızımızı düz bir şekilde düzmek istememektedir. Sevişmek ve çıkmak gibi şeylerle işi olmayan Grey kendi ifadesiyle kadınları sadece “düzer… sert bir şekilde”. İşin püf noktası da bu sert şeklin ne olduğudur. “Nemfoman”da Lars von Trier, sadizmin kötülüğünün banalliğini göstermişti. GET, sadizmi, gizemli, erotik ve müthiş heyecan verici bir şey olarak sunuyor. Daha doğrusu sunmaya çalışıyor ama olmuyor, beceremiyor.
Hiçbir gizemi, cinsel heyecanı olmayan, hatta dramatik bir yapısı da olmayan bir film var karşımızda. Anastasia hanım kızımız, Grey’e kayıtsız şartsız teslim olacak mı, olmayacak mı? Filmin kahramanının, üstesinden gelmesi gereken zorluk bundan ibaret. Yani, adam istediği zaman kızın kıçına tıpa takacak mı, takmayacak mı? Yahu bana ne? Bize ne?

ZAMANIN ATLI PRENSLERİ
Grey’in servetinin gözümüzü kamaştırması, Anastasia gibi bizim de, adamın sahip olduğu uçaklar, helikopterler ve arabalar karşısında dilimizin tutulması bekleniyor. Kadınların hayallerindeki beyaz atlı prens artık böyle bir şey diyor film: Artık yeni prensler genç, iyi vücutlu ve mülti milyarder kapitalistler. Aslında Grey’in Anastasia’ya yaptıkları, iş hayatında kitlelere yaptıklarının bir türevi. Ünlü Türk kodamanı Mehmet Cengiz’in dediği gibi, iş hayatında “milletin a..na koyan” Grey, Anastasia’ya da aynı muameleyi çekmekten başka bir şey hayal edememektedir. Ama film keşke bu ilişkiyi kursa.
Erotik ve sado-mazo ilişkiler anlatan ciddi ve/veya erotik filmler var. “Gündüz Güzeli”nin kırbaçlanmayı hayal eden kahramanı iyi bir örnek mesela. Nemfoman’dan zaten söz ettik. “O’nun Hikâyesi” var sonra, zamanında beni epey etkilemişti. GET’in banal bir reklam filmi estetiği içinde cinselliği sömürme çabası hiçbir işe yaramıyor. Ya da ben çok yaşlandım.

Beyin elektronik ama ya ruh

TARİH:  28 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta, “Savaşta ne yaptın baba?” haftası. Batılı erkek kahramanlar savaş dönemi marifetlerini ve çektiği acıları bir bir sergiliyorlar. İçlerinde her tipten adam var: Keskin nişancı, koşucu, matematikçi. “Enigma”nın kahramanı içlerinde en masumu, kimseye ateş etmiyor kimseyi öldürmüyor. Matematikçi Alan Turing’in (Benedict Cumbetbatch) işi Nazilerin şifrelerini çözecek bir elektronik beyin (bilgisayara eskiden böyle derdik) yaratmak. Ama onun da karanlık bir yanı var. Turing, kimin ölüp kimin yaşayacağına karar verebiliyor.

Alan Turing her zaman tuhaf biriymiş. Tabağındaki bezelyelerin havuçlara değmemesi için gösterdiği çaba, sınıf arkadaşları tarafından hiç takdir edilmemiş ortaokul ve lise hayatında. Bu tür saplantılı davranışlarıyla alay edilmiş, itilmiş, kakılmış. Küçük Alan’a Christopher adlı bir delikanlı sahip çıkmış yalnızca. Alan da hemcinsi bu çocuğa mecburen âşık olmuş tabii ki. Filmin akış mantığı böyle diyor.

Ve fakat kader, Christopher’la Alan’ı ayırmış. Alan bir daha hiç âşık olmamış; hep onu, Christopher’ı hatırlamış. Ve asosyal, iletişim özürlü ve yabanıl biri olarak kalmış. Ama matematikte büyük başarılar kazanmış. Sonunda da Nazilerin şifrelerini kıracak bir yöntem geliştirmek amacıyla meşhur MI6’nın hizmetinde çalışmaya başlamış. Burada da önce insanları kendisine yabancılaştırsa da, sonunda sevdirmeyi başarmış.

Film bu minvalde akıp gidiyor. Bir klişeden bir başkasına kelebekler gibi atlıyor. Bir Hollywood senaryosu nasıl yazılır konulu bir seminerde, bu filmin senaryosu örnek olarak gösterilebilir. Filmin ahlaken Alan Turing’in “anormallik”lerine sahip çıkması hoş bir şey tabii ki. Fakat bunu o kadar muhafazakâr bir şekilde yapıyor ki! Turing birlikte çalıştığı erkeklere yan gözle bile bakmıyor. Çocukluk dönemi dışında hiçbir erkeğe ilgi gösterdiğini görmüyoruz, oysa çok yakışıklı iş arkadaşları var. Film, onu uzun süre neredeyse utangaç bir heteroseksüel gibi sunuyor seyirciye.

Aman bezelyeler havuçlara değmesin
Turing’i işinde başarılı kılan özellikleri, davranışsal tuhaflıkları ya da cinsel yönelimi değil. Turing çok zeki biri ve ilgilendiği konu üzerinde yoğunlaşabiliyor, başarısını sırrı bu. Filmin sonlarında nişanlısının (Keira Knightley)Turing’e “normal olsaydın, bu kadar başarılı olamazdın” demesi filmin felsefesini özetliyor ama bu bakış da yanlış. Turing homoseksüel olduğu için devlet şiddetine maruz kalıyor, kimyasal yöntemlerle hadım ediliyor. Turing keşke normal olsaydım derken, keşke çok zeki olmasaydım demiyor, “keşke homoseksüel olmasaydım” diyor. Turing’in eşcinselliği (“normal olmaması”) değil başarısının nedeni. Cezalandırılmasının insanlık suçu olmasının da Turing’in başarılarıyla alakası yok. Başarısız bir serseri de olsaydı, onu eşcinsel olduğu için hadım etmek bir insanlık suçu olacaktı. Film, hem her şeyi birbirine karıştırıyor, hem de “aman bezelyeler havuçlara değmesin” diye muhafazakâr bir tavır alıyor. Turing’in eşcinselliğiyle, başarılı meslek hayatını birbirinden ayırıyor. Eşcinselliğini, Turing’in çocukluk ve savaş sonrası dönemlerine özgü hale getiriyor ki o sırada da pek bir şey olmuyor. Bir yandan liberal bir tavır alırken öte yandan muhafazakârlığı elden bırakmıyor. Cinsel hayatı daha az saygıdeğer bir Turing’in de hayatta yeri olmalı. Hem şifre çözen hem de savaş zamanı erkeklerle sevişen bir Turing istiyorum kısacası. Daha az savaş, daha çok seviş!

Hani filmlere yıldız verilir ya ben de esneme tablosu mu koysam acaba? Bu film 5 üstünden 4 esnemelik. Ama benim kadar çok film seyretmemiş bir seyirciye cazip gelebilir. Hoş, çok film seyretmiş Akademi üyeleri de filmi 7 Oscar’a aday göstermiş.

Gösterişçiliğin umulan başarısı

TARİH:  28 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ben Boyhood’un kazanmasını tercih ederdim. Ama Birdman de sonuçta American Sniper’ın yanında ehveni şer sayılır. Şer derken, abartmayalım, kötü bir film değil Birdman. Oyunculuklar çok iyi bir defa. Görüntü yönetimi çok iyi. Müziği bir Hollywood filmi için orijinal. Ama Birdman oldukça yüzeysel bir film aynı zamanda. Inarritu’nun diğer filmlerinde de aynı duyguyu yaşamışımdır. Şok etkisini ya da kurgusal cambazlıkları falan çıkarınca elinizde gayet vasat bir öykü, derinliksiz karakterler kalır. Bu kez de durum farklı değil.

Tek planmış gibi…
Birdman, Hollywood’un bencil, acımasız, rekabetçi, narsisist ve de hatta şizofren yıldız eskilerine bir güzelleme. Hollywood’da bazı yıldızlar yaşlanınca kırpılıp kırpılıp Broadway oyuncusu oluyormuş. Baş döndürücü temposu, hiperaktif kamerası ve oyuncularıyla Birdman seyircisini ambale etmeyi hedefliyor sanki. Baş dönmeniz geçince pek de dişe dokunur bir hikâye izlemediğinizi fark ediyorsunuz. Filmin büyük bölümünün tek planmış gibi olduğunu da belirteyim. Yani sanki hiç kesintisiz akıyor gibi film. Ama tabii öyle değil işin aslı.

Konu kısaca şöyle: Riggan (Michael Keaton) Birdman adlı süper kahraman filmleriyle ünlenmiş 60’larında bir Hollywood yıldızıdır. Birdman filmleriyle popüler olmasına ve cukkayı doğrultmasına rağmen prestijli bir oyuncu olamamıştır. Ayrıca yaşlandığı için ünü de sönmektedir. Riggan hem prestij kazanmak hem de yeniden adından söz ettirmek için parayı bastırıp Broadway’de bir oyun sahnelemeye kalkar.

Bu sırada en az kendisi kadar bencil, riyakâr ve acımasız başka oyuncularla (başta Edward Norton’un canlandırdığı Mike Shiner olmak üzere) istişare eder, kızı Sam’le (Emma Stone) dalaşır, eski karısıyla kavga eder, donla sahneye çıkar; ya geri zekâlı ya ukala dümbeleği ya da kaleminden kan damlayan eleştirmenlere kendini beğendirmeye çalışır, filan falan.

Oyunculara değinenler
Bu yıl yaşlanan oyunculara değin birkaç film gördük, en iyisi Assayas’ın “Sils Maria”sıydı. Birdman, o filmle birçok açıdan akrabalık taşıyor ama o kadar iyi değil. İki film de Hollywood blockbuster’ında oynamanın prestij kaybetmek demek olmadığını farklı biçimlerde gösteriyorlar. Birdman’in sorununu filmde geçen bir diyaloğa gönderme yaparak anlatmaya çalışayım. Mike Shiner’ın oyunda yer almak istediğini duyduğunda Riggan’ın avukatı ve yapımcısı sevinçten uçuyor ve eleştirmenlerin Mike Shiner’ı “yüzüne boşalmak isteyecek kadar çok sevdiklerini” söylüyor. Demek ki Amerika’da eleştirmen-oyuncu ilişkisi böyleymiş, seven eleştirmen sevdiği oyuncunun üstüne boşalmak istermiş. Valla Inarritu da bizi, eleştirmenlerin Mike Shiner’ı sevdikleri gibi seviyor galiba. Filmi seyrettikten sonra hem eleştirmen hem de seyirci olarak kendimi, Inarritu’nun “sevgi gösterisine” maruz kalmış gibi hissettim. Ama içimden hiç de “yarabbi şükür” demek gelmiyor. Daha çok, çokbilmişliğin ve gösterişçiliğin erdemli bir şey olmadığını söylemek isteği duyuyorum.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com