Gönül ki yetişememekte…

TARİH:  23 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

AŞK VİZESİ

Gustave Flaubert’in ‘Duygusal Eğitim’ adlı romanının Cemal Süreya çevirisi “Gönül ki Yetişmekte” adındaydı. Nefis bir ad, şairane bir çeviri. ‘Aşk Vizesi’ söz konusu roman gibi bir erkek olma sürecini anlatmanın yanı sıra Flaubert’e gönderme yapmaktan da geri durmuyor. Yazının başlığını aklıma düşüren bu gibi bağlar. Ama yanlış anlaşılmasın, filmin romanla alakası bunlardan ibaret.

Hikâye klasik; ergenlikten henüz çıkamamış genç bir adam sevgilisine evlenme teklif etmeye karar vermiştir. Bu fikrini, çalıştığı çiçek dükkânının güzel sahibesine anlattığında, hayatında her şey değişir. Genç ve güzel patroniçe birden adamımıza ilanı aşk eder. Ve gencimizin kafası karışır: Acaba evlenmekle acele mi etmektedir? Gözü arkada mı kalacaktır? Dışarıda binlerce çekici kadın dururken, tek bir kadınla ömrünü geçirmeli midir? Biraz daha hayat tecrübesi edinmek iyi bir fikir değil midir? Gencimiz ergenlik bunalımlarından çıkmaya çalışırken, kadınlar arası rekabet de onun hizmetine çalışır.

Sinema mı, televizyon dizisi mi?
Aşk Vizesi ne yeni bir şey söylüyor ne de özgün bir şekilde söylüyor. Filmi akılda kalıcı kılacak hiçbir özelliği yok. Sinema filminden çok bir televizyon dizisini andırıyor. Ama kötü mü, seyredilmez mi? Hayır, idare ediyor, kimi zaman da gülümsetiyor.

Şan, şeref ve politika

TARİH:  30 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Aksiyon filmi denilen türden hiç hoşlanmam. Çok sıkılırım kavga dövüş seyretmekten. Ama Savaşçı’yı seyrederken garip bir şey oldu: Filmdeki şiddetten zevk aldım. Maorilerin düşmanlarını korkutmak için yaptığı tuhaf mimiklere, dil çıkarmalara, göz pörtletip bakmalara vuruldum. Şiddet karşıtı bir mesaj vererek biten bir film için belki kötü puanlar bunlar. Ama belki de şiddetin çekiciliğini inkâr etmeden şiddet karşıtı bir mesaj vermek daha da etkileyicidir. Her zaman şiddetten nefret eden ben bu filmde neyi cazip buldum?
İnsanlığın oldukça ilkel bir aşamasında yaşayan Yeni Zelanda Maorilerinin arasında geçiyor film. Henüz Avrupalı istilası başlamamış, henüz Maorilerin düşmanı yine başka Maorilerken yaşanıyor filmin hikâyesi. Maori toplumları avcı, toplayıcılığın ötesine geçememiş, tarım devrimini gerçekleştirmemişler. Yemyeşil ormanlarda yaşıyorlar ama yine de gıda kaynakları kıt. Çok fazla av hayvanı yok ve anlaşıldığı kadarıyla yamyamlık da hayatta kalmak için kimi zaman tek çıkış yolu.

Filmin mitolojik boyutu
Kan davaları sürüp gidiyor. Yine böyle bir kan davası genç Hongi’nin kabilesini vuruyor. Babası kan davasından kurtulmak için Hongi’yi kurban etmeyi önerse de düşmanları teklifi kabul etmiyor ve geceyarısı bir baskınla Hongi’nin kabilesini katlediyor. Erkek evlatların babaları tarafından kurban edilmeleri İbrahim’i dinlerden tanıdığımız bir şey. Filmin geçtiği zaman diliminin, bu kadar temel insanlık hikâyelerine karşılık gelmesi, filme mitolojik bir boyut katıyor.

Hongi bu katliamdan kurtulan tek erkek oluyor. Henüz 16 yaşında olan Hongi bütün deneyimsizliğine rağmen babasının ve kabilesinin intikamını almak zorunda kalıyor. Ama bunu nasıl yapacak? Bir başka baba figürüyle, filme adını veren “Savaşçı”yla işbirliği yapması gerekiyor Hongi’nin. Savaşçı herkesin korktuğu, “Ölü Topraklar” denilen yerde karılarıyla yaşayan, kimilerinin bir canavar olduğuna inandığı korkunç bir adam. Ve karanlık bir sırrı da var…

Savaş çıkmazı
Nihayetinde Savaşçı’yla Hongi ittifak yapıyor ve savaş başlıyor. Peki, savaşta şan, şeref diye bir şey var mı? Yoksa her şey pis, kanlı, ihanetlerle, aldatmalarla dolu bir oyun mu? Baba ile oğul rakip mi yoksa müttefik mi? Araya bir kadın girdiğinde baba-oğul ilişkisi neye dönüşür?

Film çok derinlere dalmasa da, bu konulara da bir yandan değiniyor. Karşımızda mitolojik bir hikâye var ve mitolojiye yakışır bir şekilde çekilmiş. Ben çok beğendim. Tavsiye ederim.

Kırmızı Lale Film Festivali

TARİH:  6 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

RODE TULP FILM FESTIVAL

Bu hafta Hollanda’da, Kırmızı Lale Film Festivali’nin eleştirmenler jürisinde görev aldım. “Grupcak” (doğum günün kutlu olsun Melisa Sözen, nice nice yıllara!) Rotterdam, Amsterdam ve Lahey arasında mekik dokuduk. Ama film seyretme görevimizi Hollanda’ya gelmeden tamamlamıştık. Seyahatlerimiz Ferzan Özpetek’in master class’ı, jüri toplantısı, elçilik kokteyli, kapanış gecesi gibi etkinlikler içindi.

Kapanış gecesinde ilk ödül Ferzan Özpetek’e verilen Ustaya Saygı ödülüydü. Şahsım ve Hollandalı genç meslektaşım Kaj van Zoelen’den oluşan eleştirmen jürisinin ödülü Ayhan Sonyürek’in yönettiği “İyi Biri”nin oldu. “İyi Biri” Antalya’da da seyirci ödülü almış, baştan sona Cengiz Bozkurt’un sırtladığı acı-tatlı bir komedi. Çok sayıda nitelikli film arasından “İyi Biri”ni seçmemizin tek bir nedeni var, film bir şekilde ikimize de dokunmuştu.

Seyirci oylarıyla seçilen en iyi film ise Murat Düzgünoğlu’nun “Neden Tarkovski Olamıyorum”u oldu. Düzgünoğlu, ödüle hem şaşırdı hem de çok sevindi. Derviş Zaim’in başkanlığındaki ana jüri en iyi yönetmen ödülünü Kaan Müjdeci’ye verdi. Kaan Müjdeci, ödülünü festival boyunca her işe bir kuruş almadan koşturan festival gönüllülerine ithaf etti. “Sivas”ı adından dolayı çok eleştirdiğimi okurlarım bilir. Bu konudaki eleştirim baki fakat filmi çok beğendim. Müjdeci’de iyi bir sinemacı kumaşı var.

Ana jürinin en iyi film ödülü ise Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları”nın (KK) oldu. KK, 1981’in o karanlık günlerinde Kars’ta, kömür peşinde koşan 3 delikanlının hikâyesini son derece duyarlı bir dille anlatıyor. Film, Berlinale’ye boşuna seçilmemiş. Yakında vizyona girecek diye umuyoruz. Ödül alan dört filmin de yönetmenlerinin törende hazır bulunmaları, kapanışın keyifli geçmesini sağladı. İyi Biri’nin oyuncuları Cengiz Bozkurt ve Asuman Çakır’da ayrıca törendeydiler. Tabii törenin sıcak geçmesinde sunucu Janset Paçal’ın da büyük katkısı vardı. Janset Paçal sinema oyuncuları meslek birliği BİROY’un da başkanı ve sunuculuk dışındaki mesleki faaliyetlerine Amsterdam’da da ara vermedi. Türkiyeli oyuncuların filmlerinin ya da dizilerinin Hollanda’da gösterilmesi durumunda, oluşacak telif haklarını koruyan bir anlaşmayı imzaladı. Şu oyunculuk işinde dikiş tutturursam hemen BİROY’a üye olacağım ben de!.

Sosyalizm sonrası manzaraları

TARİH:  20 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

KABİLE

Eski Sovyet Cumhuriyetlerinde kokuşmuş bir şeyler var. Daha doğrusu kokuşmamış pek bir şey yok. Bu ülkelerden gelen filmlere bakıp da, ne iyi olmuş da o baskıcı sosyalist rejimler çökmüş demek mümkün değil. Kokuşmanın tabii ki daha geçmişe giden bir tarihi var. Sosyalist sistem kapitalizmin baskıları karşısında çatırdarken, halktan güçlü bir destek bulamadı. Ya sosyalizm yolunda daha ileri gidilecekti ya da sistem çökecekti. Maalesef gidilemedi ve sistem çöktü. Kanımca, geçen yüzyılın en trajik olayı budur.

“Leviathan”ın Rusya’sını düşünün. Yaşamak istenilecek en son ülkelerden biri gibiydi filmde Rusya. Hak, hukuk sıfıra inmiş, güçlünün güçsüzü acımadan ezdiği berbat bir sistem hüküm sürüyor. “Uyum Dersleri”nin (İstanbul Film Festivali’nde gösterildi) Kazakistan’ını düşünün ki o da bir okul ortamını anlatıyordu ve “Kabile”yle yakından akrabaydı. Yine acımasızlık, yine korkunç bir şiddetin hüküm sürdüğü bir ülke vardı perdede. “Işık Hırsızı”nın Kırgızistan’ına bakın ya da (yine İFF’de gösterildi)… Hep aynı şeyler: Sefalet, şiddet, yozlaşmışlık, çürümüşlük, kokuşmuşluk. Bu örneklerin sonu yok.

KOŞTURMACA VAR
Ukrayna filmi “Kabile” bu zincirin yeni bir halkası. Yine bir okul, yine şiddete batmış gençlik, yine yoz yöneticiler ve yine çıkışsızlık, çıkışsızlık, çıkışsızlık. “Kabile”yi farklı kılan, biçimi. Fildeki okul, sağır ve dilsiz öğrencilere hizmet veren bir okul. Filmde işaret dilinden başka dil yok ve filmin kahramanları işaret diliyle konuşuyorlar. Bu dil altyazıyla seyirciye aktarılmıyor. Ama olanı biteni takip etmek yine de çok zor değil. Her şeyi anlamasak da, çok önemli değil. Yönetmen uzun planları tercih etmiş. Bu uzun planların yavaşlığı, oyuncuların hızlı hareketleriyle dengelenmiş gibi. Film boyunca oyuncular sanki bir koşturmaca içinde. Yönetmen böyle bir tercih yapmasa belki filmi izlemek daha zor olacaktı, belki film akmayacaktı. Oysa uzun süresine rağmen film akıyor.

Film yeni bir öğrencinin okula gelmesiyle başlıyor. Yeni öğrenci okuldaki hiyerarşi ve düzenle çabuk tanışıyor. Okul sanki okul değil de bir mafya örgütlenmesi. Öğretmenlerin de katıldığı bu suç ortamında, en çok para kazandıran aktivite kız öğrencilerin kamyonculara pazarlanması. Yeni öğrencimiz, hiyerarşide çabuk yükseliyor ve pezevenkliğe terfi ediyor. Ama pazarladığı kızlardan birine aşık olması, işlerin sarpa sarmasına neden oluyor.

FİLMİN TUHAFLIKLARI
Filmin sorunu şu ki, kahramanımızın geçirdiği büyük değişim ikna edici bir şekilde işlenmiyor. Filmin sırlarını açık etmeme gerekliliği daha fazlasını yazmamı engelliyor. Fakat filmin finaline de hiç ikna olmadım. Sağır biri sesleri duymayabilir ama herhalde odadaki hareketlere, titreşimlere duyarlılığı duyan birinden daha fazladır. Odalarda kıyamet koparken, sırf ses duymadıkları için kimsenin uyanmaması tuhaf.

Bütün bunları bir metafor olarak da düşünebiliriz tabii ki. Ukrayna’nın bir mikrokosmosu olarak bakabiliriz bu sağır dilsiz okuluna. Yine de film, şiddetin çarpıcılığından daha fazla bir şey bırakmıyor akılda. Bir “Leviathan”a değil ama “Kabile”ye vaktinizi ayırmaya değer. Bir de bu kadar karanlık filmler yapmak yerine neden intihar etmiyor yönetmenler diye düşünmüyor değilim. Hayat zaten karanlık, daha fazla zorlaştırmanın manası ne? Gerçekçilik mi sebep?

Gerçekle nasıl baş edeceğiz peki? Biraz ışık lazım. Çok değil, biraz. Kapkara değil hafif griye çalsın yeter ki… “Kabile”de o kadarı bile yok.

Masallaştırılmış Tarih ve Yalanlar

TARİH:  27 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Herkesin yüzünde gülücükler açtıran bir filmde kusur bulmanın risklerinin farkındayım. İşçi sınıfı mücadelesiyle eşcinsel kimlik mücadelesinin el ele, kol kola hareket etmesini görmek güzel. Filmi sevenler bana kızacaklar, keyiflerine limon sıktığımı düşünecekler. Öyle düşünmemelerini dilemekten başka yapabileceğim bir şey yok.

Film 30 yıl öncesinden söz ediyor, 1985’ten. O yıllarda Thatcher ve Reagan öncülüğünde sağ şaha kalkmıştı ve vahşi kapitalizmin modern versiyonu neo-liberalizm işçi sınıfına ve sola öldürücü darbeyi vurmaya çalışıyordu. Vurdu da. 1989’da sosyalizm çökertildi, dünya tek kutuplu hale geldi. Thatcher ve Reagan’ın Türkiye şubesi ise ANAP ve lideri Turgut Özal’dı. Özal, neo-liberal programı daha Demirel’in iktidarı sürerken, 24 Ocak 1980’de hayata geçirmeye başlamıştı. Ama programın çalışması için sıkıyönetim destekli sivil rejimden daha fazlası gerekiyordu. 12 Eylül darbesi bunun için yapıldı. Özal başbakan yardımcısı oldu. Sendikalar kapatıldı, işçi sınıfının hakları budandı, solcular öldürüldü, hapse atıldı, işkence gördü. Siyasi görüşler üzerinden yaşanan ayrılıkların yerini, etnik, dinsel ve cinsel kimlik üzerinden yaşanan ayrılıklar aldı. Kimlik politikaları, sağ-sol eksenindeki siyasetin yerine geçti. O sıralarda dincilik de palazlandı, soldan geriye kalan ideolojik boşluğu diğer kimlikçi politikalarla birlikte doldurdu. (Biraz kestirme bir anlatım oldu ama…)

“Onur”, o yıllarda Büyük Britanya’da, işçi sınıfının öncü kesimi olan madencilerin bastırıldığı dönemi konu ediniyor. Madenci işçilerin grevine destek veren bir grup gey-lezbiyen aktivistin çabalarını anlatıyor.

“Onur”, iki politik çizginin kimlik ve sağ-sol eksenli siyasetin kesiştiği tarihsel bir anı anlatarak, bu ayrımın illa da olmak zorunda olmadığına işaret ediyor ve buraya kadar iyi bir şey yapıyor. Ama filmin ciddi ideolojik sorunları var. En baştaki şu: Film kolektif bir mücadeleyi anlatırken kolektivist değil bireyselci bir tavır izliyor. İlhamını sanki gaipten alan bir kahramanımız var: Mark. Bize kahramanımızı apolitik, uçkuruna düşkün biri olarak kodlatan bir one-night stand’in (tek gecelik ilişki) ardından, televizyonda gördüğü birkaç saniyelik madenci grevi görüntüleri Mark’ı bir anda eline kova alıp madencilere yardım parası toplamak için sokağa çıkartıyor. Ait olduğu gey-lezbiyen grubu da Mark’ın peşinden gidiyor hemen. Kimse uzun uzadıya biz ne yapıyoruz diye sorgulamıyor, Mark’ın karizması her şeye yetiyor da artıyor. Film boyunca Mark’a birkaç kez daha ilham geliyor, her seferinde arkadaşları peşinden gidiyor. Kolektif bir tartışmadan eser görmüyoruz gey-lezbiyen grubun hayatında. Kimsenin ağzından kapitalizm, sosyalizm, neo-liberalizm veya onları bırakalım işçi sınıfı kavramları çıkmıyor. Sanki madenci denilen bir alt kimlik grubu var ve onlar eşcinseller gibi polis şiddetine maruz kalıyorlar, olay bundan ibaret. Polis şiddeti mi dedim? Televizyondan görülen birkaç çatışma görüntüsünün dışında filmin hiçbir karakterinin kafasına bir cop inmiyor. Kimsenin burnu kanamıyor, polis kimsenin boğazını sıkmıyor. Sadece filmin yan karakterlerinden birinin (Gethin) bir gece yarısı saldırıya uğradığını öğreniyoruz (çünkü saldırı anı filmde yok) ama o saldırıyı da kimin ne için gerçekleştirdiğini öğrenemiyoruz. Sihirli değnek değmişçesine bir anda dönüşüm geçiren karakterler ve tam zamanında şarkıya başlayıp mükemmel bir koroyu tetikleyerek gözyaşlarımızı harekete geçiren tipler de cabası. Ninemizin de seveceği, bir televizyon filmi “Onur”. Hiçbir soru uyandırmıyor. Filmin sonundaki onur yürüyüşü, madencilerin sürpriz katılımı olmasa belli ki apolitik bir şenlik olarak kalacakmış ama bu da sorgulanmadan geçiştiriliyor. Lezbiyen ve gey cemaati bu deneyimden bir sonuç çıkarmışa benzemiyor. Neyse ki birkaç işçi dans öğrenerek çıkmış bu süreçten, teselli ikramiyesi olarak. Küçümsemiyorum, bu da önemli bir şey. Ama filmin bununla yetinmesi, o günlerde maden işçilerinin yenilgisinin günümüzde ne anlama geldiğini hiç sorgulamaması ve her şeyi bir nevi tatlı sona bağlaması kabul edilebilir gibi değil. Masal mı anlatıyorsunuz beyler (ve de bayanlar)? İşte böyle günler de yaşandı ve erdik muradımıza mı diyorsunuz? BBC ve Pathé ortak yapımından çok şey mi bekliyoruz yoksa?

***

Dipnot 1: Yazıyı yazdıktan sonra wsws.org’da gerçek Mark’ın (Ashton) Büyük Britanya Komünist Partisi’nin gençlik kolu üyesi olduğunu ama Amerikalı seyircileri filmden soğutmamak için bu gerçeğin filmden çıkarıldığını öğrendim. Yani kendisi gaipten ilham almıyor, televizyonda gördüğü 5-10 saniyelik görüntülere ani tepkiler vererek hareket etmiyormuş. Bir ideolojisi varmış. Filmden iyice soğudum bunu öğrenince.

Dipnot 2: Yine yazıyı yazdıktan sonra Altyazı dergisinin Haziran sayısında filmin karakterlerinden Gethin’le yapılan röportajı okudum. Gethin bir yandan filmin promosyonunu yaparken bir yandan da gerçeğin nasıl çarpıtıldığını, nasıl cilalandığını ve depolitize edildiğini anlatıyor. Sadece Mark değil, o dönem geylerin çoğu politizeler. Gallerdeki madenci kasabaları, derin ABD’nin tuhaf kasabaları gibi filan değiller, dünyayla sıkı bağlar içindeler. Ve BBC o yıllarda da yalanlar söylemiş. Bir polis saldırısını ve onlara direnen madencileri filmi tersten oynatarak, madencilerin polise saldırısı olarak göstermiş. Devlet tv kanallarının yalanlarına o günlerde de inanmıyordum, şimdi de. Siz de inanmayın. Bu filmdeki yalanların hiçbiri masum değil. Ama siz yine de filmden güzel duygularla ayrılmış olabilirsiniz. O sizin güzelliğinizden.

Bir zamanlar Batı’da

TARİH:  4 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘İntikam’ adı üstünde bir intikam filmi. Adaletin olmadığı bir dünyada, şiddete maruz kalan kahraman tek başına kötüleri yener ve intikamını alır. Genellikle, gerici ve faşizan filmler vardır bu kategoride. En klasik örneği Charles Bronson’un baş rolünde oynadığı Death Wish serisidir.

Merkezde toprak var
“İntikam”ın öyküsü benzer nitelikte olsa da, film, ne gerici ne de faşizanmış izlenimi veriyor. Film, kötülüğün merkezine toprak (arazi de denilebilir) yağmasını koyuyor. En başta, Kuzey Amerika topraklarının yerli halkın soykırıma uğratılarak Beyaz Avrupalılar tarafından ele geçirilmesi var. İkinci sırada ise Beyaz Avrupalı sermaye sahiplerinin, küçük çiftçilerin topraklarına şiddet ve desise ile sahip olması. Bugün Türkiye’de de ve dünyanın birçok yerinde de süregittiği gibi.

Sermayenin tetikçisi Henry, bir zamanlar iyi bir adammış. Yerlileri katlettiği dönemde, ruhunu da kaybetmiş, insanlıktan çıkmış. Jon ise Almanya-Danimarka Savaşı’nın ardından harap olmuş ülkesini terk edip Yeni Dünya’ya göç etmiş bir Danimarkalı. Amerika’ya göç ettikten yedi yıl sonra nihayet karısını ve oğlunu da yanına getirdiğinde, Jon’un yolu, Henry’nin adamlarıyla kesişir. Ve Jon’un başına gelmedik kalmaz. Kaçmaya çalışsa da kaçamaz. İntikamdan başka çaresi kalmaz.

Çıkarların esiri olmak
Jon’a sadece başka bir mazlum, hayatı boyunca şiddete maruz kalmış, dilsiz bir kadın yardım edecektir. Diğer kasaba sakinleri, başta belediye başkanı ve rahip/şerif olmak üzere, korkularının ve çıkarlarının esiri olacaktır.

“İntikam”, western kalıplarını iyi kullanan, hikayesini düzgün anlatan ve şiddetten zevk almamızı, bir ölçüde frenlemeyi de başaran bir film. Sonuçta, filmin anlattığı, bireysel bir adalet arayışı öyküsü. Jon’un da nihayetinde Amerikan Yerlilerinin topraklarına yerleşen bir Beyaz olduğu gerçeği de filmde sorgulanmıyor. Filmde Amerikan Yerlilerinden kalan tek iz, mazlum kadının yüzünde bıraktıkları faça izi. Yani Yerliler de şiddetleriyle, hem de bir çocuğa uyguladıkları şiddetle varlar filmde.

Fakat arada sırada fazla ince düşünmeyi bırakıp filmin keyfine varmakta yarar var. Bütün kötüler olmasa da, hatta en baştaki büyük kapitalistin kılına bile dokunulmasa da, onun köpeklerinin yenilgisini izlemek bir zevk. Keyfini çıkarın, “İntikam” iyi bir western.

Küllerinden doğmak

TARİH:  11 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir Christian Petzold filmi vizyona girmişse, o hafta ilk iş o filme gidilir. Petzold, Alman sinemasının son döneminin en iyi yönetmeni. Geçtiğimiz yıllarda “Barbara” adlı filmini de sinemalarımızda izleme şansı bulmuştuk. “Barbara”, Doğu Almanya’nın 70’li yıllarına bakıyordu. Bir yanda idealistler, bir yanda Batı tarzı tüketim toplumunun düşlerine kapılanlar, bir yanda sadece biraz daha fazla özgürlük isteyenler vardı filmde. “Barbara” kestirme sonuçlara ulaşmıyor, bir tabloyu olabildiğince ayrıntılı bir biçimde resmetmeye çalışıyordu. Gücü ve belki de güçsüzlüğü buradaydı.

HESAP GÖRÜLECEK Mİ?
“Yüzündeki Sır” savaş sonrasının Almanyası’na, yani daha geri bir tarihe bakıyor. Yenilginin ardından Amerikan askerlerinin denetim yaptığı Berlin’de, şaşkın, ne yapacağını ve kim olduğunu bilmeyen bir toplum var karşımızda. Zamana en iyi ayak uyduranlar, her zamanki gibi olağan şüpheliler: Yani, eski işbirlikçiler, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenler. Ama Nazizm döneminde feleği şaşanlar, işkenceden ve toplama kamplarından geçenler için yeni hayata alışmak ve Nazizm öncesindeki kimliklerine sahip çıkmak hiç de kolay değil. Arada geçen ve yaşanan onca şey ne olacak? Hesabı verilecek mi? Eskiye dönmek, eski kimliğine sahip olmak mümkün mü?

YENİ ALMANYA’DA HAYAT
Eski kimliğe dönmek, filmin kahramanı Nelly (Nina Hoss) özelinde fiziksel bir niteliğe de bürünüyor. Nelly, Nazi faşizminde sadece kimliğini kaybedip Auschwitz’de bileğine kazınan bir numaraya indirgenmemiş; Nelly eski yüzünü de kaybetmiş durumda. Yüzüne aldığı ağır yara Nelly’yi tanınmaz hale getirmiş. Estetik ameliyatını yapan doktora Nelly, tıpatıp eski yüzüme kavuşmak istiyorum diyor. Ama ne eski yüze, ne de eski Nelly’ye kavuşmak mümkün olacak. Çünkü ne kimse yakın geçmişte yaşananları hatırlamak ne de o dönemde yaptıklarının hesabını vermek isteyecektir. Eski Nelly, artık olmayan bir Almanya’ya ait. Arada yaşanmış korkunç dönem ise sessizlikle geçiştirilmek isteniyor. Nelly, yeni Almanya’da yalnız yol almak zorunda.
Almanya, Nazi geçmişiyle hesaplaşmış bir ülke olarak bilinir. Doğrusu, Almanya birçok ülkeden daha fazla yapmıştır bu hesaplaşmayı. Fransa’dan Vichy hükümetinin yaptıklarına dair pek bir şey görmeyiz ama direnişçilere dair çok şey görürüz örneğin. Ama Almanya’da da yapılması gerekenle yapılan arasında yine de büyük bir uçurum var. En tepedeki üç beş Nazi’yi yargılamakla bitmiş işler. “Yüzündeki Sır”ın anlattıkları arasında bunlar da var.

TÜRKİYE’DEKİ YAŞANMIŞLIKLAR
Nelly’nin Almanya’da yaşadıkları bize çok mu yabancı? 12 Eylül sonrasının Türkiyesi de biraz benzemiyor mu savaş sonrasının Almanyası’na? Özcan Alper’in Sonbaharı’nın kahramanının yalnızlığı ve çevresiyle uyumsuzluğunu hatırladım filmi düşünürken.

‘Yüzündeki Sır’ı seyredin. Filmin hikâyesinin inandırıcılık sorunlarına fazla takılmamaya çalışın. Nina Hoss’un mükemmel oyunculuğuna ve Petzold’un usta işi hikâye anlatıcılığına dalın. Film, bir Hitchcock gerilimi olarak da çok iyi işliyor.

Taşra Sıkıntısı

TARİH:  18 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aşkın Dili ya da orijinal adıyla Gemma Bovery, Flaubert’in ‘Madame Bovary’si üzerine bir çeşitleme. Film, gerçekle kurmaca, edebiyatla hayat arasında keyifli bir şekilde gidip geliyor. Bu oyuncu filmin, Gemma Bovery’sini, gerçek hayatta adı Gemma (Arterton) olan bir oyuncunun canlandırması da herhalde tesadüf değildir. Gemma Arterton role sadece ismiyle uymamış, her haliyle bu role cuk oturmuş. Filmin kahramanlarından Gemma ve Charles, Fransız taşrasına yeni taşınan İngiliz bir çift. Martin Joubert (Fabrice Luchini) ise Paris’ten “huzurlu” bir yaşam sürme hayaliyle taşraya, babasının fırınını devralmaya gelmiş 60’lı yaşlarında edebiyat meraklısı bir adam. Martin, Flaubert’in Madame Bovary’sindeki kahramanların adlarıyla neredeyse bire bir aynı isimlere sahip bu çifti görünce, kitaptaki olayların aynen yaşanacağı inancına kapılmakta gecikmiyor. Sadece böyle kalsa iyi; Gemma’nın dayanılmaz cazibesine de kendini umutsuzca kaptırıyor. Gemma’nın yaşadıklarını merakla izlemekle kalmıyor, olayların akışına müdahale de ediyor. Yüzeydeki gerekçesi, Gemma’yı trajik bir sondan kurtarmak ama asıl gerekçesi kıskançlık.

Martin’i oynayan Fabrice Luchini’yi yine benzer bir rolde François Ozon’un bence en iyi filmi ‘Dans la Maison’da (Evde) da izlemiştik. O filmde de Luchini başkalarının hayatını gözleyen, edebiyatla (fanteziyle) hayat arasındaki sınırı çizemeyen bir adam rolündeydi. Bu iki film aynı başrol oyuncusun paylaşmakla kalmıyorlar, tematik olarak da büyük benzerlik içeriyorlar. Filmin herhalde postmodern demekte sakınca olmayan oyunculuğu, edebiyattan sinemaya da uzanıyor. Yani Martin rolünü Luchini’nin oynamasının da metinlerarası bir nedeni olduğunu sanıyorum. Filmin öyküsü de finalde kendi üstüne kapanıyor, her şey sanki yeni baştan başlıyor…

‘Aşkın Dili’, sınıf farklılıkları, bazı Fransızların soylu İngiliz özentiliği, bazı zengin İngilizlerin Fransız taşrasında bir tür yeni sömürgeci edasıyla hayatın tadını çıkarması, taşra sıkıntısı, yaşlı ve evli bir erkek olmanın kayıp giden hayat karşısındaki nafile çabalaması üzerinde bir kelebek gibi hafifçe süzülüyor ve daldan dala kayıtsızca konuyor. Balık etli Gemma Arterton’un aşka ve dünyevi hazlara iştahını seyretmek de başlı başına bir zevk. Ben filmi pek keyifle izledim, tavsiye ederim.

ERKEK STRİPTİZCİLER
‘MMXXL’, ‘Magic Mike’ın (Striptiz Kulübü) devamı. Filmin aslında anlatmaya değer bir konusu olduğunu söylemek zor. İlk filmin sonunda kendi işini ve yuvasını kurmuş olarak gördüğümüz Mike’ın (Channing Tatum) yeniden striptiz sahnelerine dönüşünün hikâyesi ‘MMXXL’. Ne evlilik ne de iş hayatı umduğu gibi giden Mike, şöhretin çağrısına dayanamayıp eski ekibiyle birlikte sahnelere geri döner. Filmin, striptiz kültürü üzerine söylediği çok ciddi şeyler yok. Seyirciden beklentisi, daha çok son derece iyi vücutlu erkeklerin, etkileyici ve edepsiz koreografilerle dans etmesinin tadını çıkarması. Doğrusu bu dansların ya da bu ritüelin tadını çıkarmak için kadın ya da gay olmak da gerekmiyor. Tuhaf bir şekilde bu striptiz kültürünün bir tür sömürü olduğunu değil, tam tersi özgürleştirici bir deneyim olduğu hissini veriyor film. Kadın olsam, arkadaş grubumla birlikte, şamata yapmak için bu filme giderdim. İşin tuhafı aynı şeyin simetriğini, yani kadın striptizcileri, erkek arkadaş grubumla şamata yaparak seyretmeyi düşünememem. Askerlikte “aç aç gecesi”ne katılmamıştım mesela. Ahlaken yanlış gelmişti, keyif alacağımı düşünmemiştim. Alamazdım da. Fakat soyunanlar erkekler, seyredenler kadınlar olunca, olayın duygusu çok değişiyor. Bu farklılık üzerine düşünmeye değer.

GÖÇMENE SAYGI!
Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde 1921’de geçiyor ‘Bir Zamanlar New York’. Filmin öyküsü ve kahramanlarının karakterleri de bugün pek rastlanmayan türden: Bataklığın içinde yine de elmas gibi pırıldamayı sürdüren kadınlar, hayatta kalma uzmanı olmuş ama hidayete eren dolandırıcılar… Bugünden baktığımızda insana dair çok daha fazla karamsar olduğumuzu düşünüyorum. Böyle insanlar gerçekten eskiden var mıydı ve artık yoklar mı? En kötü koşullarda yaşayan, fuhuşa sürüklenen kadınlar acılaşmadan, insanlığını yitirmeden onurunu koruyabiliyor, önemli olanın ne olduğunu unutmadan yaşayabiliyorlar mıydı? Kötülüğün kitabını yazmış adamlar bir gün kendileriyle yüzleşip içlerindeki cevheri keşfedebiliyorlar mıydı? Gerçekçi ya da değil, böyle öyküler izlemek benim hoşuma gidiyor. Eski Hollywood ya da eski Yeşilçam bu işleri hiç şüphesiz para için yapıyorlardı ama bir şekilde gönül telimizi de titretiyorlardı. İlk filmiyle Venedik’te Gümüş Aslan kazanan, sonraki her filmiyle de Cannes’da yarışan yönetmen James Gray’in bu anakronik filmi para için yapmadığı ise kesin. Marion Cotillard ve Joaquin Phoenix gibi birinci sınıf oyuncularına rağmen film iyi iş yapmadı zaten. Bir göçmen ailesinin çocuğu olan Gray, büyük yoksulluk içinde ve acımasız ve yoz bir düzene karşı ayakta durmayı başaran insan ruhuna, göçmenlere bir saygı şarkısı bestelemiş sanki. Filmi bilgisayar ekranından izledim, lafı uzatmayayım. Ama filmin sinemada seyredilmeyi hak ettiğini düşünüyorum. Nefis görüntü çalışması, çok iyi oyunculuklar ve insan ruhuna saygı için. Bir de ricam var: Hepsi Marion Cotillard kadar çekici olmasalar da ülkemizdeki Suriyeli göçmenler de onun canlandırdığı Ewa’yla benzer durumdalar; bunu da lütfen düşünelim.

Kağıttan Kentler: Banliyö gençliği

TARİH:  25 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

John Green, ergenlere yönelik eserler veren yeni yazarlar arasında ön sıralardaki adlardan biri. “Aynı Yıldızın Altında” onun romanıydı ve bu kitabı temel alan film geçen yıl büyük bir gişe başarısı kazandı. Bunun üzerine Green’in daha eski tarihli kitabı “Kağıttan Kentler” de filme çekildi.

“Kağıttan Kentler”, bazen Amerikan yaşam tarzına bir eleştiri getirecekmiş gibi yapıyor. Filmin adı akla Mao’nun Amerikan emperyalizmine yakıştırdığı “kâğıttan kaplan” terimini hatırlatıyor. Mao, Amerika’nın kaplan gibi göründüğünü ama aslında bir gücü olmadığını bu metaforla anlatmıştı. Oysa filme adını veren “kâğıttan kentler” teriminin böyle bir içeriği yok. Haritacıların, haritalarının kopyalanmasını önlemek için uydurdukları, aslında olmayan kentlere verilen isim “kâğıttan kentler”. Filmin tek asisi Margo, kâğıttan kentleri eleştirel bir içerik yükleyerek kullansa da Margo’nun kendisinin bir içeriği yok.

AŞKIN GÜCÜ
Margo, filmin kahramanı Quentin’in büyük aşkı. Yan yana kutu kutu, müstakil evler ve kimsesiz sokaklardan oluşan bir Amerikan banliyösünde yaşayan Quentin, Margo’ya görür görmez âşık oluyor. İkili, ilkokul, ortaokul ve liseyi aynı okulda geçiriyorlar ama ilişkileri yaşları büyüdükçe gevşiyor. Margo okulun arıza kızı olarak şöhret basamaklarını tırmanırken, Quentin iki kankasıyla, mazbut bir hayat sürüyor. Derken bir gece Margo, tıpkı çocukluklarında olduğu gibi, Quentin’in penceresinde peydahlanıveriyor. Erkek arkadaşının kendisini aldattığını öğrenmiş bulunan Margo, bu aldatmada dolaylı, dolaysız rol oynayan herkesi cezalandıracaktır ve Quentin’in şoförlüğüne ihtiyacı vardır. Uslu çocuk Quentin isteksizce Margo’ya ayak uydurur ve ikili hayatlarının en heyecanlı gecelerinden birini yaşarlar. Ve fakat Margo, ertesi sabah sırra kadem basar.

ASIL HİKAYE
Bundan sonrası Quentin’in iki kankası ve onların fiili ve müstakbel kız arkadaşlarıyla birlikte Margo’yu aramasının hikâyesi. Kızların rolü, daha çok bu üç genç erkeğin büyümelerine katkıda bulunmalarıyla sınırlı kalıyor. Asıl hikâye erkeklerin büyüme hikâyesi. Kızlar ise ya zaten büyükler ya da hiç büyüyemiyorlar.

İPUÇLARI NEYE YARAR?
Film, adının dışında da çizgi dışı dünyalara işaret ediyor. Özellikle müzik alanında bu böyle. Quentin’in duvarında “The Mountain Goats” gibi son derece marjinal bir grubun afişi var. Margo, kaybolduktan sonra, solcu/antifaşist folk şarkıcısı Woody Guthrie’nin “bu gitar faşistleri öldürür” yazılı gitarıyla bir resmini işaret olarak, odasının penceresine bırakıyor. Ama bütün bu ipuçları da bir yere varmıyor. Filmin sistem eleştirisiyle filan işi yok. Margo’nun sonuçta ailesinin ilgisizliğine tepkisinden kaynaklanan isyanına itibar etmemesi iyi ama diğer çocukların küçük burjuva düşleriyle sınırlı dünyasına fazla prim vermesi kötü. Yani bu filmin, Guthrie’nin gitarı gibi “faşist öldüren” bir özelliği yok. Filmi kurtaran ise, Quentin’in kankaları Radar ve Ben’in sevimlilikleri. “Kağıttan Kentler” risk almayan, pek bir soru sormayan ama yine de varlıklı ailelerin gençlerinin (Amerikan standartlarında orta sınıf ama bizim standartlarımızda basbayağı müreffehler) kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri bir dostluk ve aşk filmi. Gençseniz buyurun salona.

Sinemanın ‘Yeni Ufuklar’ı

TARİH:  1 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Polonya’nın Wroclaw kentindeki Yeni Ufuklar ya da orijinal adıyla Nowe Horyzonty en sevdiğim film festivali galiba. Üçüncü kez gitmem bu yüzden. Festival hem birçok iyi filmi kolaylıkla seyretme olanağı sunuyor hem de her akşam toplanılan Arsenal adlı mekanında sosyalleşme olanağı yaratıyor. Daha başka ne ister insan? Pere Ubu, Yasmine Hamdan konserleri gibi ekstra etkinlikler de cabası.
Aşağıda seyrettiğim filmlerden beşine değiniyorum:

>>MUSTANG

Deniz Gamze Ergüven’in ilk filmi Mustang, ilk filmlere özgü hastalıkların bütün semptomlarını taşıyor. Bir genç kız olarak büyümek zor iş bu coğrafyada, Ergüven de sanki bütün olası olumsuzlukları ilk filmine doldurmuş. Trabzon’un bir kasabasında annesiz babasız kalmış, babaanneleri ve amcalarının yanında yaşayan beş kız kardeşin hikâyesini anlatıyor Mustang. Kızkardeşler bir gün bırakın taşrayı, ancak sosyete partilerinde görülebilecek bir şey yapıyorlar ve okul kıyafetleri içinde erkek arkadaşlarıyla birlikte denize girip, deve güreşi oynuyorlar. Kızların bu “masum” ama yöreye göre ekstrem davranışları karşılığını buluyor ve evde sıkıyönetim ilan ediliyor. Filmin kalanın da kızlar onları önce zapt etmek sonra da evermek isteyen amcayla babaannenin mücadelesi ile anlatılıyor.

Kız kardeşlerin büyüme öyküsü taşıyamayacağı kadar çok konu içeriyor: çocuk gelinler, aile içi cinsel ilişki, genç kız intiharları ve “ileri derecede anal seks”e kadar her şey var bu filmde. Aile içi cinsel ilişki başlı başına kocaman ve ağır bir konu ama filmde yaşanan bir sürü olay arasında kaynayıp gidiyor. Diğer bütün konularda da durum farklı değil. Hiçbirinin bir ağırlığı yok.

Filmin oyuncuları seslerini kullanmayı bilmiyorlar. Müsamere vurgularıyla konuşuyorlar. Ama bunlara rağmen, Mustang’ın genç kız dünyasına pek rastlamadığımız bir bakış getirdiğini söylemek mümkün. Bazı komik ve dokunaklı anları da var. Fransa’da 400 bin civarında seyirci çeken, Polonya’da ticari gösterime girecek olan ve birçok ödül alan Mustang’ın seyirciyi tavlayan bir yanı var. Filmin sonunda seyircinin alkışları da bunun kanıtıydı. Genç kız dünyasının mahremini ve isyanını sergilemesi filmi çekici kılıyor. Biraz röntgenci duygulara hizmet ediyor, bir yandan da isyanı onaylıyor. Sonuç olarak bir “kendini iyi hisset” filmi Mustang. Ergüven ilk filmiyle başarıyı yakaladı, tebrik ederiz. Zeki abi ne der bilemem ama taşrada büyüyen genç kızlar üzerine daha iyi filmler yapıldı ülkemizde. Keşke onlar da Mustang kadar ilgiye mazhar olabilselerdi.

>>EVVELDEN

Birkaç yıldır bir Lav Diaz aşağı, Lav Diaz yukarı sürüp gidiyor, film festivalleri aleminde. Diaz, Filipinli bir yönetmen ve ‘Kış Uykusu’nu kısa film kategorisine sokacak uzunlukta filmler çekiyor. Şaka değil, 10 saati bulan bir filmi var mesela Diaz’ın: ‘Bir Filipin Ailesinin Evrimi’ tam 593 dakika uzunlukta. Yeni Ufuklar’daki 2014 tarihli filmi ‘Geçmişten Kalan’ ise 338 dakikalık süresiyle Diaz standartlarında orta metraja tekabül ediyor. Diaz’ın adını duyurmasını sağlayan bir önceki filmi ‘Norte, tarihin sonu’ 250 dakika uzunluktaymış mesela.

Diaz’ın 5,5 saatlik Locarno fatihi bu filmini seyrederken, her an uyanık olmadığımı itiraf edeyim. Bana çok bir şey kaybetmişim gibi gelmese de filmi değerlendirmemde bu eksiği devre dışı bırakamayız. Film, Ferdinand Marcos’un iktidara geldiği günlerde geçiyor. Devlet şiddeti, komünistlerin ve sosyalistlerin başına çöküyor ama filmin asıl derdi bu siyasal süreci anlatmak değil. Hatta sıkıyönetimin ilanı ve paramiliter devlet çetelerinin yörenin hayatına bir kâbus gibi çöküşü filmin ancak sonlarında ortaya çıkıyor. Filmin asıl derdi, bir köyde yaşayan insanların hayatından bir kesit sunmak. Peki bu kesiti görmek için bu kadar saat salonda oturmak gerekli mi? Bence değil. Diaz, karakterlerini birbirleriyle tartışmaya soktuğunda klişelere takılıp kalıyor. Filmin orijinalliği uzunluğu. Diaz, zamanı biraz daha ekonomik kullansa ve biraz daha orijinal diyaloglar yazsa keşke. Bir de Diaz’ın ideolojik duruşunda bizim bir zamanlar AKP’yi anti-militarist olduğu zannıyla destekleyenlerdeki tavrı gördüm. Filmde kesin bir anti-militarist duruş var ama bu duruşun ardında devlet şiddeti karşıtlığı dışında bir şey yok. Sıkıyönetimin nedenlerini anlamadığımız gibi, isyancıları da hiç tanımıyoruz. Devletin çetelerine tek karşı çıkan da bir rahip. Çeteler ise psikopatlardan oluşuyor gibi. Kısaca bu kadar uzun film yapıp bu kadar az ve kısmen yanlış şey söylemek tuhaf.

>>AFERİM!

Radu Jude, Romanya sinemasının iyi yönetmenlerinden biri, en çok tanınanlarından olmasa da. Gerçi son filmi ‘Aferim’le bu da değişmeye başladı. Berlin’de en iyi yönetmen ödülü aldı Jude. ‘Aferim’, Osmanlı topraklarında, Romanya’da geçiyor. Filmin kahramanları bir tür eski zaman jandarması ve oğlu. Baba oğul birlikte bir boyar’ın (yerel toprak ağası) kaçak Çingene kölesini arıyorlar. Boyar’a göre kaçak köle hırsızlık yapmış; köleye göre ise, suçu boyarın karısıyla, kadının isteği üzerine yatması. Son derece adaletsiz ve korkunç bir dünya Jude’nin çizdiği. Osmanlı atalarımızın da pek sevilmediği bu topraklarda, insanlar pazarda beni satın alın, ben şahane bir köleyim diye müşteri arıyor, boyarlar hizmetlerindekilere acımasız işkenceler yapıyor, köylüler ise birbirlerini satma yarışında. Yine de bir umut, bir iyilik kırıntısı var. Jude sanırım bu hikayeyi, bakın pek bir şey değişmediyse de biraz daha iyi olabiliriz demek için yapmış. Festivalde gördüğüm en iyi filmdi Aferim. Hem oyunculuklar, hem de dönem atmosferi mükemmeldi.

>>ARAP GECELERİ I: HUZURSUZ

Miguel Gomez, Tabu’nun Berlinale başarısından sonra sinemaya 3 bölümlük Arap Geceleri’yle döndü. Fakat film Tabu’nun devamı olmaktan çok, yönetmenin ilk filmi ‘Sevgili Ağustos Ayımız’a benziyor. Gomez, bu kez Portekiz’in içinde bulunduğu ekonomik krizi, 1001 Gece Masallarından aldığı hikâyelerle harmanlayıp, kategoriler dışı bir filme imza atmış. Gomez’in, her yol uyar tavrı, belgeselden komediye sıçrayışı keyifli. Fakat filmin diğer 2 bölümünü de seyretmeden karar vermem zor. Eğer ilki gibiyseler, doğrusu aynısından iki tane daha izlemek istemem. Ama duyduklarım öyle olmadıkları yönünde. Kimi daha çok beğenmiş, kimisi daha az. Bakalım, göreceğiz.

>>FASSBİNDER: KARŞILIK BEKLEMEDEN SEVMEK

Festivalin en iyilerinden biri de Fassbinder üzerine bu belgeseldi. Yönetmenle yapılmış uzun bir röportajı içeren filmde, Fassbinder’in ekibinden başka birçok kişinin de görüşleri vardı. Lars von Trier’le bazı ortak noktaları olduğunu düşündüm Fassbinder ruh halinin. Çocukluktan kalan kapanmayan yaralar iki yönetmende de belirleyici sanki… Fasbinder’in çocuk arzusu ise çözemediğim bir yanı olarak kaldı filmden. Bu belgeseli bir de daha dinlenmiş bir halde seyredebilirim umarım.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com