Hayastan* İzlenimleri

TARİH:  19 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ermenistan diye bir ülke var mıymış? Erivan’daki ilk günlerim boyunca neden Ermenistan’da olduğumu anlamıyorum? Cevabını bilmiyorum. Erivan’ın merkezi herhangi bir Avrupa ülkesi gibi modern ve zengin. Belki de yoksul bir şehir bekliyordum, öyle duymuştum. Belki Ermenilerin bir ülkesi olduğunu bilmeden yetiştim, okulda sınıf arkadaşlarımın bazıları Ermeniydi, aynı ülkede yaşıyorduk, Türkçe anlaşıyorduk. Ermenilerin kendilerine ait bir ülkeleri olabileceğini düşünmek bu yüzden garip mi geliyordu? Ermeniler arasında yabancı olmak mı tuhaf geldi bana? Bilemiyorum, belki de bambaşka bir şey bana bu hissi yaşatan. Belki de iki ülkeyi birbirinden ayıran sınırları anlamakta güçlük çekiyorum. Hem de en sertinden bir sınır, kapalı bir sınır!

Konuşmak gerek. Arada sorunların olması ilişkileri dondurmak için değil tam tersine sıklaştırmak için bir neden olmalı. Konuşuluyor da. Biz konuştuk. Hrant Dink’in dediği gibi kanlarımızdaki zehiri akıtmamız lazım. Bu da ancak ilişkiyle, diyalogla olabilir. Çok zor da olsa, başka yolu yok.

Hrant Dink Vakfı’nın Türkiye-Ermenistan Gazeteci Diyalog Programı’nın konuğu olarak Erivan’dayım. Gezinin diğer konukları Burcu Karakaş (Milliyet), Cansu Karadan (CNN-Türk), Cem Erciyes (Radikal), Erkam Emre (Zaman), Lora Sarı (Agos), Melis Behlil (Açık Radyo), Senem Aytaç (Altyazı) ve Vildan Ay (Haber Türk TV). Vakıftan Nayat Karaköse ve Nanée Malek-Stanians toplantıları, yemekleri, kısacası her şeyi organize ediyorlar bizim için.

TV kanalları, sivil toplum kuruluşları, AB’nin Ermenistan temsilciliği ve Taşnak Partisi’ni (Dashnaktsutyun Party) ziyaret ediyoruz. Sanatçılarla ve sivil halkla konuşuyoruz. İnkar edilemeyecek gerçek şu: Ermeniler geçmişten dolayı kırgın, kızgın ve öfkeliler. Hiç olmadı mahzunlar. Kendilerini mağdur hissediyorlar. Geçmişlerinden koparılmış hissediyorlar kendilerini. Ülkelerinden, atalarından, kültürlerinden uzak düşmüşler. Penceresinden baktığımız ve bizi görünce hemen içeri davet eden berber “Selamın aleyküm” diyor ve nerden geldiğimizi soruyor. Biz “Türkiye” deyince, “sizin atalarınız, bizim atalarımızı kesti” diyor, kederli. Ama düşmanca değil.

Bir akşam bir bara gidiyoruz. DJ’le sohbet ediyorum. Bana Türk psychedelic (saykedelik okunur, saykodelik bilinir) müziğini, özellikle de Erkin Koray ve Selda Bağcan’ı çok sevdiğini söylüyor. Ama çalamadığını çünkü başka bir DJ’in Türkçe müzik çalmaya kalkınca işinden olduğunu söylüyor. Nanée’den rica ediyorum, o da barın sahibinden rica ediyor ve hatırımız için bir parçalık Türkçe çalma izni çıkıyor DJ’e. Erkin Koray’ın ‘Esterabim’ini çalıyor o da. Türkiye-Ermenistan ilişkileri için tarihi bir an olmasa da bar için kesinlikle tarihi bir an. İlk defa bir Türkçe şarkı eşliğinde eğleniyor insanlar. Bu da benim küçük katkım olsun ilişkilerimize.

Konuştuğum insanlarda Karabağ konusunda milliyetçi tutum egemen. Peki ya Karabağ çevresindeki işgal edilmiş Azeri bölgesi ne olacak dediğimde, aldığım cevap ya “Oranın tampon bölge olarak tutulması güvenlik için şart” ya da “Oralar zaten eskiden bizimdi” oluyor. Ama yine de bir çözüm olmalı ve bulunmalı. Ve bu ancak konuşmayla olacak.

Gezimiz Altın Kayısı Erivan Film Festivali’ne denk geldiği için, sinemayla da ilgili bir ziyaret oluyor bu. Ermenistan Türkiye Sinema Platformu da 12. kez bir araya geldi Erivan’da; geçen yılın desteklenen filmleri ‘Ziazan’ (Derya Durmaz) ve ‘Diyar’ (Devrim Akkaya) gösterildi, desteklenecek yeni filmler seçildi. Projesi ödül alanlar Sevda Usanoğlu (Bulanık Pastel Bir Resim) ve Mesut Tufan (Çuhacıyan’ın İzinde) oldu.

Az da olsa film de izleyebildik. Paradjanov’un ‘Unutulmuş Atalarımızın Gölgesi’ filmi ustanın şiirsel sinemasından bir Romeo-Jülyet hikayesi anlatıyordu. Kimi zaman zorlasa da özel bir filmdi. Paradjanov Müzesi ise en az filmleri kadar ilgiçti ustanın. Kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri. Tavizsiz bir sanatçı olan Paradjanov üstelik de biseksüel olunca (gerçi rehberimiz katiyen öyle değildi diyor) sistemin gazabına uğramış. Rehberimize göre Paradjanov’un hapse atılmasının nedeni özgürlükten yana olması ve sinemasında ulusal öğelere yer vermesiydi.

Dietrich Brüggemann’ın Berlin’den ödülle dönen filmi ‘Hacın Durakları’ minimalist sinemanın iyi örneklerindendi. Cristian Mungiu’nun ‘Tepelerin Ardında’sı, Ulrich Seidl’ın ‘Cennet Üçlemesi’nin ‘İnanç’ ayağı ve Haneke’nin ‘Beyaz Bant’ filmleriyle birlikte düşününce Hıristiyanlığın yükseldiğini ve sinemacıların buna tepki gösterdiklerini düşündük. Film yeniyetme bir genç kızın, dinsel dogmaların etkisiyle kendi hayatından vazgeçmesini anlatıyor.

Son olarak 1988’de depremin sarstığı Gümrü’ye dair bir şey söylemek isterim. İnsanı hüzünlendiren bir yanı var bu kentin, çok güzel ama terk edilmiş gibi. Erivan’dan çok daha yoksul ve çok daha otantik bir yer. Burada Kars’tan önceki son tren istasyonunu gezdik. 1993’ten beri tren uğramayan istasyonunun hala bir bekçisi var. Olur da sınır açılırsa hazır bekliyorlar. Sınır açılsın, Gümrü canlansın. Kars’ın da Gümrü’nün de, Ermenilerin de Türklerin de buna ihtiyacı var.

*Hayestan veya Hayastan Ermenistan’ın Ermenice’deki adı.

Vecide: Suudi Arabistan’da Kadın Olmak

TARİH:  26 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Vecide (Wadjda), tamamı Suudi Arabistan’da çekilen ilk film. Suudi Arabistanlı bir kadının çektiği ilk film. Suudi Arabistan’ın Yabancı Film Oscar’ına aday gösterdiği ilk film. Omuzunda büyük bir sorumluluk var yani filmin. Üstelik Suudi Arabistan’da sinema salonu ve sinema okulu yok. Hatta sinemanın günah olduğunu düşünen de çok ülkede.

Filmin adı, filmin kahramanının adından geliyor: Vecide, 10 yaşında Suudi Arabistanlı bir kız çocuğu. Biraz asi, biraz uyumsuz ama çok değil. Öyle her şeyi kabullenmeyen, sorgulayan bir ruhu var. Ezberden hoşlanmayan biri Vecide ama Suudi Arabistan’da eğitim dediğin, safi ezber. Temel kitap da beklenebileceği üzere Kuran-ı Kerim. Vecide annesi ve babasıyla yaşıyor. Annesi bir ev kadını haliyle, başka bir şey olma şansı zaten hiç olmamış. Bir kusuru var annenin, bir erkek çocuk doğuramamış. Baba canavar değil ama, bir Suudi erkeği sonuçta. Eve istediği zaman gelir, istemediği zaman gelmez. Ve tabii ki erkek çocuk ister. Karısını üzmek istemese de erkek çocuk sorununa ikinci bir eş alarak çözüm bulabileceğini bilir. Vecide’nın annesi de kocasının ikinci bir eş almasını engelleyemeyeceğini, kabullenmek zorunda kalacağını bilir.

Vecide, erkek çocuklar gibi eğlenemeyeceği fikrini kabul edecek bir yapıda değildir. Arkadaşlık ettiği oğlan çocuğunun bir bisikleti vardır ve Vecide da bisiklet sahibi olmak, arkadaşıyla yarışmak ister. Âşıklar arasında arabuluculuk, kuryelik yaparak para biriktirir. Ama asıl fırsat bir Kur’an bilgisi yarışmasıyla karşısına çıkar. Eğer yarışmayı kazanırsa, alacağı ödül parasıyla bisikleti de alabilecektir. Ama Vecide’nın konuya, yani dine, yani İslam’a hiç ilgisi yoktur. Yine de çalışır, öğretmenlerini de hakiki bir mümin olduğuna ikna etmeyi başarır. Bir asinin inançlı birine dönüşmesi, zaten uysal bir öğrencinin ezbere Kuran okumasından daha heyecan vericidir. Müdire hanımı bu şekilde tavlayan Vecide, yarışmayı ve para ödülünü kazanır. Ama Vecide yine Vecide’liğini yapar. “Ödül parasını ne yapacaksın?” sorusunun beklenen yanıtı “Filistin’e bağışlayacağım!” iken, Vecide “Bisiklet alacağım” deyiverir. Bisiklet? Hem de bir kız çocuğu olarak? Kız çocuklarının sokakta zaten işi yokken, bir de bekaretini bozma ihtimali olan bisiklete binmek? Eklemek lazım, nedense bisiklete binmenin bekaret bozacağı gibi bir korku var.

Ama ne Vecide ne de annesi hayata küsüp, enseyi karartacak tipler değildir. Ana-kız bu erkek faşist toplumda (erkek egemen hafif kaçıyor) birbirleriyle dayanışma içinde, nefes alacak alanlar yaratmayı bulacaklardır kendilerine.

Filmin yönetmeni Haifaa Al-Mansoor baştan sona Suudi Arabistan’da çekilen bu ilk filme hem de bir kadın olarak imza atarak tarih yazmış durumda. Al-Mansour filmin sokak sahnelerini bir minibüsün içinden telsizlerle komut vererek çekmek zorunda kalmış, çünkü bir kadının sokakta erkeklerle böyle bir iş yapması, Suudi Arabistan’da kanuna aykırı. Al-Mansour gökten zembille inmemiş, sinema eğitimini yurt dışında almış ve daha önce başarılı kısa filmler çekmiş. Vecide, sadece tarihsel anlamı olan bir film değil, iyi de bir film ve bu tesadüfen olmamış. Hikâyesi basit, anlatımı yalın, oyuculuklar çok iyi.

Vecide rolünde Waad Mohammed çok başarılı. Umarız kendisini başka filmlerde de görme şansımız olur.

Not: Bu yazıyı yazalı aslında çok oldu. Bu ay Altyazı’da Engin Ertan’ın eleştirisini okuyunca belki de filme hak etmediği bir değer vermiş olabileceğimi düşündüm. Kararınızı siz verin.

Telekinezi yine iş başında!

TARİH:  9 Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

LUCY
Efendim neymiş? Beynimizin yüzde 10’unu kullanabiliyormuşuz. Yüzde 20-30’unu kullansak maddeyi harekete geçirebiliyor, başkalarını kontrol edebilir hale gelebiliyor muşuz. Neyle? Beyin gücüyle! Yani düşünceyle! Bu safsatayı bilimselmiş gibi gösteren bir film Lucy. Beynimizin yüzde yüzünü kullandığımızda ise ne oluyormuş biliyor musunuz? Affedersiniz, tanrı oluyormuşuz (tövbe, tövbe). Maddeden sıyrılıp safi idea haline geliyor, teknoloji ilerlediği için de 10 emri tabletlere kazımak yerine bir flash bellek olarak insanın hizmetine sunuyormuşuz.

SÜPER KAHRAMAN LUCY
Lucy özünde bunları söylüyor ama tabii bir macera filmi kalıpları içinde. Filme adını veren Lucy (ki bu aynı zamanda ilk insansının fosiline verilen ad) sevgilisinin üçkağıdına gelerek kurye konumuna düşen bir genç kadın. Kore mafyası, Lucy’nin (Scarlett Johansson) karın boşluğuna yeni üretilen bir ilacı yerleştirir. Ama aldığı bir darbe sonucunda Lucy’nin karnındaki torba patlar ve ilaç genç kadının kanına karışır. İlacın etkisiyle Lucy’nin beyin fonksiyonları inanılmaz bir hızla gelişir. Lucy  tele-kinetik güçleri olan bir süper kahramana dönüşür. Yabancı mihraklar Lucy’den Tayyip Erdoğan’ı öldürmesini istese de, o buna yanaşmaz (Şaka, şaka! Naber jöleli? Var mı yeni fantazi?)
İşte böyle bir film Lucy. Luc Besson’dan beklenebilecek düzeysizlikte bir macera filmi. Yine malı götürecek.

Ayna, ayna, söyle bana!

TARİH:   2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

BEN, KENDİM VE ANNEM

Ayna Kuramı diye bir kuram var. Kurama göre çocuk için anne ve babası bir tür ayna gibiler. Çocuklar kendileri hakkındaki fikirlerini anne ve babalarına bakarak oluşturuyormuş. Anne ve babası çocuk hakkında ne düşünüyorsa çocuk da kendisi hakkında aynısını düşünüyormuş. Çocuklarını beceriksiz gören anne ve babaların çocukları kendilerini beceriksiz , becerikli gören anne ve babaların çocukları kendilerini becerikli görüyormuş.
Aslında bu kuramın basit bir halk deyişinde de ifadesi var: “Bir adama 40 gün deli dersen, deli olur”. Yani bilim adamları zaten bilinen bir gerçeği teyit etmişler.

ANA KUZUSU
“Ben, Kendim ve Annem”in kahramanı Guillaume’un (Guillaume Gallienne) trajedisi annesinin aynasında gördüğü kendi imgesine inanması. Filmin Fransızca orijinal adı zaten her şeyi anlatıyor: “Delikanlılar ve Guillaume, sofraya!”. Burada delikanlılar Guilaume’un iki erkek kardeşine karşılık geliyor. Sorun şu ki Guillaume da bir delikanlı. Ama annesi onu bir delikanlı olarak görmüyor. Kızı olarak görüyor. Kendisine 20 küsur yıl kız ya da gay muamelesi yapılan Guillaume iyi bir kadın olmak için elinden geleni yapıyor. Önce annesini, sonra diğer kadınları taklit ediyor. Âşık bile oluyor erkeklere. Ama iş cinselliğe gelince Guillaume erkeklerden hiç de hoşlanmadığını dehşet içinde fark ediyor.

GERÇEK KİMLİĞE KAVUŞMAK
Kendisini heteroseksüel sanan ama zaman içinde önce kendisine, sonra da çevresine açılmayı başaran homoseksüel hikâyeleri bir tür oluşturabilecek kadar çok. Filmin sonunda kahraman gerçek cinsel kimliğine kavuşarak özgürleşir ve seyirci de onunla birikte sevinir. Burada da tersinden aynı hikâye var. Kahramanımız Guillaume gerçek cinsel kimliğine kavuşarak özgürleşir, seyirci de sevinir. Ama aynı hikâye tersinden ister istemez sorunlu oluyor. Çünkü heteraseksüellik bastırılan değil bastıran, egemen kimlik. Bu durumda, “oh be ibne değilmiş!” gibi bir durum ortaya çıkıyor. Aslında Guillaume’unki de kendisine dayatılan bir kimliği kabul etmeyerek, kendi gerçeğini hayata geçirmesinden ibaret. Ama yine de heteroseksüellikle homoseksüelleğin toplumsal değerler içindeki eşitsiz konumu filmin ekşi bir tat bırakmasına neden olabilir.
Ayrıca Guillaume’un kendisini buluşu fazla apar topar, fazla krizsiz gerçekleşiyor. Annenin akıl almaz bencilliği çok kolay affediliyor. “Ben, Kendim ve Annem”in bir ton ödül topladığını ve Fransa’da gişe rekorları kırdığını belirtelim. Her şeye rağmen bu bir özgürleşme hikâyesi. Guillaume Gallienne yazmış, yönetmiş ve hem kendisini hem de annesini oynamış.

Lümpenler zenginlere karşı

TARİH:  Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tarantino taifesi ustalarını çok geriden takip ediyor. 11 Eylül sonrasında “intikamcı” filmler çekmeye başlayan Tarantino da ilk dönemindeki çekiciliğini yitirdi ama Roberto Rodriguez ve Eli Roth gibilerinin apaçık faşizan eğilimlerine henüz yüz vermedi. Hoş, intikamcılığın da her zaman faşizme göz kırpan bir yanı olmuştur.

“Sin City Günah Şehri: Uğruna Öldürülecek Kadın” (bundan sonra kısaca Sin City Olarak anılacak) bir tür kara film sayılabilir. Kara filmin çizgi roman estetiğiyle harmanlanıp, yüksek teknolojiyle pişirilip önümüze sürülmüş hali. Film temelde siyah beyaz, kısmen de renkli. Siyah beyaz sadece renk paletinde egemen değil, karakterler de iyiler, kötüler olarak ayrılıyorlar. Ama iyi de kötü de şiddet konusunda farklı değil. Şiddet, Sin City’nin doğasında var. Bu son derece stilize ve fantastik bir şiddet olsa da, şiddet sonuçta. Filmdeki kadınlar iyi kalpli fahişeyle kötü kalpli fahişe yelpazesinde çeşitli noktalara serpiştirilmişler.

Film, Pulp Fiction misali, üç öyküden oluşuyor. Ama üç öykü birbirinin içine tam da geçemiyor. Ve keşke de geçmeseymiş, uzun bir film yerine, bir öykünün anlatıldığı kısa bir film yapılsaymış. O zaman, bu filmin bir keyif verme ihtimali vardı. Çünkü, Sin City’nin her şeye rağmen bir süreliğine cezbeden bir estetiği var. Ama film uzadıkça aynı tattan gına geliyor. Kadın cinselliği karşısında zayıf erkekler, entrika çeviren şehvetli kadınlar vs vs. Bir yere kadar!

Filmin bir sınıfsal öfkesi de var. Fakat bu lümpen proleteryanın öfkesi. Filmin açılışında üniversiteli zengin çocuklar sırf zevk için, bir evsizi yakmaya kalkıyor. Filmin kötü adamı senatör Roark hem çok zengin hem de nüfuzlu. Onlarla mücadele edenlerin ise hayatlarını neyle kazandıkları biraz meçhul. Biri kumarbaz, biri striptizci, biri striptizcinin badigardı vs. Zenginlere karşı lümpen proleteryanın öfkesi aşırı şiddete dayalı. Kötü ile iyinin tek bildiği şey, birbirini öldürmek.

Bu arada Rodriguez filmin tek yönetmeni değil. “300” çizgi romanlarının yaratıcısı Frank Miller da eş-yönetmen olarak iş başında. “300” romanları, sinemanın son yıllarda gördüğü en faşizan iki filme kaynaklık etti. Miller’ın kendisinden incelikli karakterler beklemek zaten mümkün değil. Bütün bunlara rağmen, Mickey Rourke ve Eva Green’in kimi zaman eğlendirdiğini söylemek lazım. Eva Green’in hem son “300” filminde hem de bunda benzer rollerde yer alması da dikkat çekici. Babalar ve oğullar arasındaki düşmanlık teması öykülerden birine az biraz psikolojik derinlik katar gibi olsa da burada da beklentimiz boşa çıkıyor. Dediğim gibi, bu filmin 15-20 dakikalık bir versiyonu yapılmalı. O çalışır. Fakat bu tayfanın artık kafasını değiştirmesi lazım. İlla “Eğleneceğiz, çok eğleneceğiz, hepsi film abi” tiradlarından da gına geldi. Evet, hepsi film ama film var, film var.

Bizi kötü filmden koru

TARİH:  Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Scott Derrickson’ın adını ‘Lanet’ (Sinister) adlı filmle duymuştum. Stanley Kubrik’in ‘Shining’inden esinlenen ‘Lanet’ gayet iyi bir filmdi. Ama yönetmenin yeni filmi ‘Bizi Kötüden Koru’ (BKK) açıkçası tel tel dökülüyor. Derrickson’ın son filminin de bildik bazı filmlere açık göndermeleri var. ‘Şeytan’ (Exorcist) ve ‘Se7en’ bunların başlıcaları. ‘Şeytan’ gibi Irak’ta açılıyor film. ‘Şeytan’da arkeologlar Irak’ta bazı heykellere rastlıyorlardı, BKK’de ise Amerikan askerleri Saddam Hüseyin’in saklandığı deliğe benzer bir mağaraya giriyorlar ve orada şeytani kötülükle karşılaşıyorlar. 

Filmin düz okunan mesajı gayet Hıristiyan, gayet Ortadoğu kültürü karşıtı bir mesaj. Fakat film sanki istemeden başka bir şey de söylüyor. Film bize kötülüğün çağrılmadan gelmediğini anlatıyor. Yani kötülük herkesi ziyaret etmiyor. Kötülük kendisini kabul edebilecek, zaaflı bünyeler arıyor. Kendisi bir kötülük işlemiş olup da yaptığı bu kötülükle hesaplaşmasını tamamlayamamış olanlar “birincil tür kötülük” denen doğaüstü kötülüğe teslim olmaya eğilimli oluyorlar. Amerikan askerlerinin doğaüstü kötülükle Irak’ta tanışmalarına bu açıdan bakarsak, ortaya başka bir şey çıkıyor. İşledikleri suçla hesaplaşamamaları kötüleştiriyor Amerikan askerlerini. Kötülüğün İslam’a ya da Ortadoğu’ya özgü bir şey olması değil onları kötüleştiren. Film böyle de okunabilir ama ne yazık ki, böyle bir okumayı destekleyen başka öğeler yok filmde.

Ne yazık ki elimizde kalan tek mesaj “kötülüğe karşı tek panzehir Hıristiyanlıktır” gibi bir şey. Bu mesajı ilginç bir sinemayla alsak neyse, sıkım sıkım sıkan bir filmden elimizde kalanın bu olması çok tatsız. BKK’den korunmanız tavsiye olunur.

Sinemanın ahlaki sınırları

TARİH:  13 Eylül 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Konulu, gerçek oyuncularla çekilmiş filmler her temayı ele alabilmeli mi? Özgürlükçü bakış açısıyla bakınca, “Elbette, sinema her şeyden söz edebilmeli” diyor insan. Mühim olan ele aldığı konuya nasıl yaklaştığı, değil mi? Ama ele aldığı konuya son derece dikkatli yaklaşsa bile, küçük oyuncuların rol aldığı filmler o oyuncular için belirli riskler içermiyorlar mı? Film pedofiliden söz ediyorsa eğer, filmde mağduru oynayan çocuk oyuncu, filmden dolayı gerçek hayatında mağdur edilme riskiyle baş başa kalmıyor mu? Okul arkadaşlarıyla baş başa kaldığında neler yaşayacak? Dalga mı geçilecek? Taciz mi edilecek?

Montreal’de gösterilen iki film bu soruları sordurttu bana. Yönetmen Curtiz Burz, Alman yapımı filmi “Yazlık” (Das Sommerhaus) ile ne kadar çok yanlış yapılabilirse yapmış ve sonuçta kendi oyuncusunu mağdur etmişti. Film iki mimarın ve onların ailelerinin ilişkisini anlatıyor. Markus evli ve 12 yaşında bir kız çocuğu sahibi. Zor durumda olan meslektaşı Stephan’a para yardımında bulunuyor. Stephan’ın da bir oğlan çocuğu var ve o da 12 yaşında. Markus’la Stephan eş değiştiriyorlar ama Markus’un asıl ilgisi erkeklere ve daha doğrusu oğlan çocuklarına yönelik. Stephan, Markus’un karısıyla yatarken, Markus, Stephan’ın sevgilisine ilgi duymuyor.

Ama Markus, Stephan’ın oğlu Johannes’e ilgi duymaya başlıyor. Kendi kızını yem olarak kullanarak genç oğlanı yazlığına götürüyor. Ve onunla cinsel içerikli bir ilişki yaşıyor. Ne kadar ilerliyor bilmiyoruz ama epey bir şey var filmde. Burada dursa yine iyi. Film bir çalımla taciz edilen küçük çocuğu bilinçli bir Santajcıya dönüştürüyor. Markus’un kızını ise aileyi bir arada tutmaya çalışan bir katile. Filmin yönetmeni Burz soru cevap sırasında filmin ilk gösteriminde tacize uğrayan Johannes’i canlandıran Jaspar Fuld’un ailesinin tepkisini anlattı. Filmi seyircilerle birlikte ilk kez izleyen Jaspar’ın büyük annesi neredeyse bir sinir krizi geçirmiş, zor zaptedilmiş. Babası da filme büyük tepki göstermiş. Bir tek anne soğukkanlılığını korumuş. Diyelim ki ailenin tepkisi yanlış ve abartılı. Ama sonuçta bu tepki yaşandı. Genç Jaspar Fuld baba annesi ve babasının büyük tepki gösterdiği bir filmde oynamış oldu. Jaspar artık eskisi gibi olabilir mi? Ya okul arkadaşları filmi seyrettikten sonra Jaspar’a nasıl davaranacak? Jaspar yetişkin biri olsa, kendi seçimiydi, katlanır derdik. Ama o daha bir çocuk. Ve bir yetişkinin yaşayabileceklerinden çok daha sert biçimde etkilenecek.
Yönetmen Burz üstüne üstlük bir de psikolgmuş, ailelerle çalışıyormuş. Bana kalırsa Burz’un çocuklara yaklaşması, psikologluk ve yönetmenlik yapması yasaklanmalı. Seyirciyi şoke etmek için bir çocuğun psikolojisini bozan biri için en hafif ceza bu olabilir.

Festivalin birincilik ödülünü kazanan Luiz Mondragon’un yönettiği Meksika filmi ‘Mükemmel İtaat’ (Obediencia Perfecta) de pedofiliyi konu alıyordu. Bu kez son anda mağduru zalime çeviren dangalak bir senaryo yoktu. Kilisenin, daha doğrusu rahiplerin genç oğlanları nasıl seks kölesine çevirdiklerini anlatıyordu film. Bildik bir konu, düzgün bir anlatım ve genç erkek oyuncuyu zorlayan sahne pek yok. Yine de aklıma bu soru takılıyor. Bu filmde rahibin seks kölesini canlandıran delikanlı okuluna, mahallesine gittiğinde nasıl bir tepkiyle karşılaşacak? Bir seks kölesini oynadığını gören arkadaşları onu tefeye koymayacaklar mı? O çocuk bunları kaldırabilecek mi?

Bana öyle geliyor ki, gerçek oyuncularla yapılan sinema bazı konular için uygun mecra değil. Pedofili bunların başında geliyor. Animasyon olabilir ama gerçek oyuncuları böyle bir riske atmanın anlamı yok. Her sanat dalı her şeyi anlatmak zorunda mı?

Gelecek hafta bir başka etik meseleyi tartışmak istiyorum. ‘Sivas’ filminin Venedik’teki başarısına sevindik. Peki ama bir filme ‘Sivas’ adını koyup, Sivas Katliamı’ndan hiç söz etmemek nasıl bir tutum? Roboski diye bir film yapıp, filmde köpeğin adı Roboski, filmin Roboski Katliamı’yla alakası yok demek mümkün mü? Bunları tartışacağım.

‘Sivas’ adında bir film

TARİH:  20 Eylül 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

SİNEMA VE SINIRLAR
“Unutmadık, unutturmayacağız” diyoruz anma yıldönümlerinde. Sevdiklerimizi hatırlıyoruz, ölüm yıldönümlerinde. Sivas’ı da anıyoruz her yıl.

Sivas en büyük yaralarımızdan. Hâlâ kanamaya devam ediyor. Sivas’ın failleri huzur içinde özgürce yaşıyor ve evlerinde ölebiliyor. Zaman aşımından yararlanabiliyorlar. Aynı anda valilik Sivas’ı anma toplantılarını yasaklıyor. Yasağa rağmen anmak isteyenlerin üzerine biber gazı sıkılıyor. Anma plaketlerine kurbanlarla birlikte katillerin de adları yazılıyor. Sivas denilince katliam gelmesin istiyorlar akla. Unutulsun istiyorlar. “Bir kazadır oldu”ya getirmek istiyorlar.

Sivas’ta ne olmuştu uzun uzadıya anlatacak değilim ama şunu unutmayalım: Orada yaşanan gerici bir ayaklanmaydı. Orada laiklere ve aydınlara saldırıldı. Aziz Nesin, fikir özgürlüğünü savunduğu, ‘Şeytan Ayetleri’ni de okuyabilme hakkımızı savunduğu için hedefe kondu. Ve onca insan bu nedenle öldürüldü.

“Hiroşima” denilince herkes gibi benim aklıma da atom bombası ve on binlerce, yüz binlerce ölü gelir. Böyle olduğu için adında Hiroşima geçen bir film muhakkak Hiroşima’da yaşanan bu insanlık suçundan söz eder. Ama Hiroşima koca bir şehirdir de.

“Auschwitz” denilince aklıma, herkesin aklına toplama kampı gelir. Böyle olduğu için adında Auschwitz geçen bir film muhakkak oradaki toplama kampında yaşananlara değinir . Ama Auschwitz (Oswiecim) koca bir yerleşim yeridir de.

Kimse tutup da filmine ‘Hiroşima’, ‘Auschwitz’ adlarını verip, orada yaşanan acılara değinmekten kaçınamaz. Kaçınırsa sanat camiasından aforoz edilir, filmini gösterecek sinema salonu, festival bulamaz. Niye böyle olur? Film kötü olduğu için değil. Belki de film çok iyidir. Ama acıların unutulmasına katkıda bulunacağı için, yarayı görmezden geleceği için buna izin verilmez. Böyle bir girişim bile skandal sayılır.

Mesela ‘Roboski’ diye bir film yapıldığını, filmde bir köpeğin ya da derenin adının Roboski olduğunu, filmin de adını buradan aldığını var sayalım. Ve film Roboski filminde Roboski katliamından hiç söz edilmediğini düşünelim. Olabilir mi böyle bir şey? Buna kimse izin vermez.

Hiçbir örnek birbiriyle tıpatıp aynı olamaz. Auschwitz, Hiroşima, Roboski, My Lai, Sabra ve Şatila, Der Zor, hepsi yerleşim yerlerinin adıdır. Hepsinde büyük bir trajedi yaşanmış, insanlar katledilmiştir. Ortak yanları budur. Ve bu yerleşim yerlerinde yaşananlar unutulmamalıdır.

Peki nasıl oluyor da ‘Sivas’ diye bir film yapılıyor ve film adını filmdeki köpekten alabiliyor ve katliamdan söz etmeyebiliyor? Sivas, iddia ettiğimiz kadar sahip çıktığımız bir acı değil mi? Bunu soruyorum, çünkü Fatih Özgüven dışında benim meslek grubumdan kimse bu konudaki kaygılarıma katılmadı.

Kimseden daha duyarlı olduğumu düşünmüyorum. Fakat benden çok daha duyarlı, çok daha aktivist ruhlu arkadaşlarım nedense bu konuda çok sessiz kaldılar. Bunu anlayamadım, anlayamıyorum. Nasıl oluyor da bunca ince düşünceli, bunca hassas insan böyle bir hatanın parçası olabiliyor? Yönetmen Kaan Müjdeci, elbette Sivas denilince akla katliam gelmesin diye bir hedef koymadı kendine. Ama sonuçta tam da buna hizmet etmiş oldu. Ortama bakılırsa da böyle yapmaması için hiçbir neden yoktu. Çünkü bunu dert edenler çok ama çok küçük bir azınlık.

‘Sivas’ isimli sonunda hayvanlara zarar verilmediği yazıyormuş. Hayvanlara zarar verilmemiş olabilir ama insanlara, hafızamıza çok zarar verildiğini düşünüyorum.

Liberalin gizli ırkçılığı

TARİH:  27 Eylül 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Türkiye’de siyasal İslamcıların mağduriyet edebiyatları midemi bulandırıyor. Bencil, benmerkezci, ağlak ve intikamcılar. Batı’nın Müslümanlara bakışı da midemi bulandırıyor. Onlar da Müslümanları mağdur göstermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Eğer Müslümanları mağdur gösterirlerse, bir sonraki filmlerinde gözü dönmüş terörist olarak nasıl gösteririz diye düşünüyorlar.

MAĞDUR EDİLME HALLERİ
Oscar ödüllü “Milyoner” (Slumdog Millionaire; 2008) filminin çıkış noktasıyla önümüzdeki “Aşk Tarifi” filminin çıkış noktası ve Müslümanlara bakışı aynı: Müslüman eğer filmin olumlu kahramanıysa Müslümanlığını mümkün olduğu kadar gizleyeceksin. Müslüman kahramanın mağdur edilme nedeni dini inancıysa bu sefer düpedüz yalan söyleyecek ve dikkati başka nedenlere çekeceksin.

“Slumdog Milionaire”in kahramanının dramı, annesinin linç edilmesiyle başlar. Kimdir linç eden; masum insanlar neden linç edilirler? Bunların cevabını filmden değil başka yerlerden öğrenmek zorundayız. Mumbai Ayaklanmaları sırasında yüzlerce Hindu ve Müslüman ölmüştür. İsyanlar Müslümanların mağdur edilmesiyle başlamış, daha da mağdur edilmeleriyle bitmiştir. Ölen Müslüman sayısı Hindulardan çok daha fazladır. Arundhati Roy bu konuyu da içeren güzel bir konuşma yapmıştı Hrant Dink adına verilen ödülünü Boğaziçi Üniversitesi’nde alırken. Roy olaylara sert de bir ad koymuştu: Müslüman Soykırımı!

MİLYONER VE AŞK TARİFİ
“Aşk Tarifi”nde de mutlu, mesut yaşayan bir aile birdenbire bir güruhun saldırısına uğrar. Ailenin annesinin öldürüldüğünü öğreniriz sonradan. “Milyoner”in ve “Aşk Tarifi”nin seyircisinden özenle gizlediği gerçek, iki filmde de eli kanlı çetelerin saldırısına uğrayanların ve  öldürülen anne figürünün tek günahının Müslüman olmaları olduğudur. Mağdurların Müslüman olduğunu isimlerinden anlarız. Milyoner’in kahramanı Cemal, “Aşk Tarifi”ninki Hasan’dır. “Aşk Tarifi” bir de yalan söyler. Linççi katiller seçim sonuçları nedeniyle (?) ayaklanmıştır. Ne seçimi, hangi seçim? Hasan’ın ailesi politik olarak aktif bir aile midir ki saldırıya uğrar? Cahil ve duyarsız, klişeleri yutmaya hazır seyirci kitleleri bu soruları nasıl olsa sormayacaktır. Batılı seyirci, yoksul ülkelerde olan biteni anlamaya ne kadar istekli olabilir ki? Filmin yapımcılarından Spielberg bunları bilmeyecek de başka kim bilecek? Batılı için bir “slumdog” yani gecekondu köpeği ancak başarılı olduğu zaman anlatılmaya değer bir hikâyeye sahip olur. Ya da “Aşk Tarifi”ndeki gibi “gutter”dan yani pis su kanallarından, kanalizasyonlardan çıkıp da başarılı olduğunda filme konu olabilir.

AŞK TARİFİ’NDE NELER VAR?
Neyse, bu konular fazla derin. “Aşk Tarifi”nde, dediğim gibi Müslüman bir Hintli aile saldırıya uğruyor, anne ölüyor, ailenin diğer üyeleri önce İngiltere’ye, oradan da Fransa’ya göçüyor. Ailenin mesleği aşçılıktır. (Ailenin Müslüman olduğuna dair diğer tek ipucu da şaraptan haz etmemeleridir ama bu bir zevk meselesi de olabilir.) Ailenin İngiltere’de kalmama nedeni oradaki meyve-sebzenin tatsız tutsuz oluşudur. Fransa’da küçük bir kasabada bir işyeri açan aile, kasabanın diğer restoranının sahibesiyle (Helen Mirren) sıkı bir rekabete de girişmiş olur. Bir masal tonunda ilerleyen film, bir masal tonunda da biter. Gökten üç elma düşer, falan filan.

Filmden aklımda kalacak olan en önemli şey Fransa Ulusal Marşı Marseyez’in (Marseillaise yazılır) ırkçı sözleri oldu.  Marseyez’de vatandaşlardan silahlara sarılıp aristokratların “saf olmayan kanları”nı akıtmaları isteniyormuş. Saf olmayan kan ne demek? Fransa Fransızlarındır demek! Nitekim filmde ırkçı bir karakter, Hintlilerin lokantasının duvarına, bu sloganı yazıyor. Film bu türden kabasaba bir ırkçılığa karşı çıkar ve insanlığın kardeşliğinden dem vururken, Müslümanların Müslümanlığını özenle ve yalanlarla gizleyerek aslında Marseyez’in yazarlarından pek de uzağa düşmüyor. Bir yandan biz ne liberal ve hoşgörülüyüz diye mastürbasyon yaparken, diğer yandan bu dönemde (ISİS çağında) kurcalanmaması gereken önyargıları kurcalamayarak statükoyu korumaya devam ediyor. Söylemeden edemeyeceğim, Hintlilerin gümrük memuruna dertlerini anlattıkları bir sahne var. Kahramanımızın hayat hikâyesini merakla dinleyen gümrük memuru herhalde komedi olsun diye konmuş. EU vatandaşı olmayan herkes orada farklı bir deneyim yaşandığını iyi bilir.

Fakat politik doğruculuğu bir kenara bırakıp, filmi bir masal izler gibi izleyebilir ve pişman olmayabilirsiniz. Haftanın diğer filmlerinden “Adalet”in (The Equalizer) apaçık faşizan mesajı yanında “Aşk Tarifi”ne solcu bile denilebilir (gülücük işareti). “Temmuz Soğuğu” adam, hatta evlat öldürerek erkekleşen kahramanlarıyla başka bir vaka olarak vizyonu renklendirirken yapılacak en iyi şey Filmekimini beklemek de olabilir.

Hem kendisi hem de başka bir şey

TARİH:  4 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cem Yılmaz’ın sinema sevgisini, yaptığı işi hakkıyla yapma çabasını çok takdir ediyorum. Yaptığı hiçbir film için kolaya kaçmış demek mümkün değil. Ama gel gör ki “Pek Yakında”da eğlendiğimi söyleyemeyeceğim. Oyuncuların şahane performansları olmasa filmden belki de kopabilirdim.

Cem Yılmaz’ı spontane işler yaparken izlemekten büyük keyif alıyorum. Müthiş zeki ve müthiş komik. Spontane derken mesela bir festivalin ödül töreninde sahneye çıktığında, o anda olan olaylara anında cevap verdiğinde Cem Yılmaz’a hayran oluyorum. Fakat sahne şovları bana o kadar etkileyici gelmiyor, fazla sündürülmüş buluyorum. “Hokkabaz”’ı ve “Her Şey Çok Güzel Olacak”ı seviyorum. ‘Arog’, ‘Gora’ ve ‘Yahşi Batı’ ise bana dokunmuyor. Yani tipik biri değilim, beni kıstas almak doğru olmaz.

Bu karışık girizgâhtan sonra ‘Pek Yakında’ya gelecek olursak… Küçük üçkağıtçıları seviyoruz. Hele korsan dvd’cileri daha çok seviyoruz. Sinematek’i, iyi filmler gösteren art house sinemaları, tv kanalları, kütüphaneleri olmayan ülkemizde, gerçekten dünya sinemasını sevdirme misyonu onlara düştü. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Zafer bir korsan dvd üreticisi. İşini seviyor ama bu iş ne oğlunun ne de karısının gururla çevrelerine söyleyebileceği bir iş değil. Nitekim karısı Arzu (Tülin Özen) Zafer’i terk ediyor (Zafer’in karısına karşı şiddete başvurmuşluğu da var).

YEŞİLÇAM’DAN BİR FİLM
Zafer ailesini geri kazanmak için bir plan yapar. Eski bir Yeşilçam senaryosunu filme çekecek, karısını bu filmde başrolde oynatacak , böylece bir taşla birkaç kuş birden vuracaktır. İşin içine çeşitli kötü adamlar da girer: Arzu’da gözü olan bir komşu ve dvd korsanlığıyla iştigal eden mafya vb.

“Pek Yakında” hem Yeşilçam’a bir saygı duruşu hem de kendisi de post-modern bir Yeşilçam filmi. Kendi kendisinin farkında olan, kendisiyle dalga geçen ama yine de seyircisinden olayların akışına kapılıp bir Yeşilçam filmi izler gibi duygulanmasını bekleyen bir film. Ama, ne çağ o çağ, ne biz o biz, ne de film o film. Her şeyin nasıl gelişeceğini çok iyi bilen ve de üstelik her şeyin “suniliği”nin apaçık olduğu bu filmde nasıl Zafer’in acısını içselleştireceğiz? “Pek Yakında” bir “Arabesk” değil. Amacı sadece ti’ye almak ve güldürmek değil. Hem dalga geçmek, hem de ciddiye alınmak istiyor. İkisinin de hakkını tam veremiyor.

REKLAMLAR  ÜRÜN YERLEŞTİRMELER
Hem kendisi hem de başka bir şey olma hali filmin içindeki reklamlar için de söz konusu. Reklamın en hain biçimi ürün yerleştirme şeklinde yutturulan reklam biçimidir, kanımca. Haindir çünkü başka bir şeyin içinde saklanır. Kaçınmak mümkün değildir. Film için verdiğiniz paranızla reklam da izlersiniz. “Pek Yakında”nın içine yerleştirilmiş bir sürü ürün var, yani bir sürü ürünün reklamı yapılıyor filmde. Ama film bunu da çaktırmadan yapmıyor, göstere göstere yapıyor. Cem Yılmaz ürün yerleştimeyle de dalgasını geçiyor bir yandan. Hatta diyebilirim ki en komik bulduğum esprilerin bazıları ürün yerleştirmeyle ilgili olanlardı. Benim gibi müzmin muhalifler bile bu şekilde bu reklamları güle oynaya yutuyor.

Filmin kendisi gibi, içindeki reklamlar da hem kendileri,hem de kendilerinin parodisi. Gerçekten merak ediyorum: Bu film içine ürün yerleştirmeden yapılamaz mı? Fizibil değil mi? Zarar mı eder? Öyleyse, sektörün bekası için katlanalım ama değilse, kötü.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com