Suçluluk duyguları

TARİH:  17 Kasım 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gözetleme Kulesi’nde farklı tipte suçluluk duygularından muzdarip iki insanın öyküsü anlatılıyor. Pelin Esmer, belgeselle başladığı sinema serüvenine gerçek bir insanın, amcasının hayatından yola çıkan bir kurmaca ile devam etmişti. Bu kez kurmaca daha saflaşmış ve belgesel özelliklerinden arınmış

Suçluluk duygusu, işlenen bir tür suçtan kaynaklanacağı gibi, suça maruz kalmaktan da kaynaklanabiliyor. Tecavüz mağdurlarını yaşadığı suçluluk duyguları gibi. Ya da Freud’un dediği gibi, suçluluk duygusu, suçtan önce gelebiliyor. Burası karışık biraz ama işlenen suç, zaten var olan suçluluk duygusunu belirli bir alanda zapt etmek için de var olabiliyor. Pelin Esmer, “Gözetleme Kulesi” ile ilgili söyleşilerinde bu tip “nedensiz” suçluluk duygularının gücünden söz ediyor.

HAYATIN NEREYE GİTTİĞİ AÇIK KALIYOR
Gözetleme Kulesi’nde farklı tipte suçluluk duygularından muzdarip iki insanın öyküsü anlatılıyor. Filmin sırlarını açık etmemek için (ki buna filmin yaratıcılarının azami önem verdiklerini görüyorum) bu suçluluk duygularının arkasındaki hikayelere girmeyeceğim. Kahramanlardan kadın olanı kendisine karşı işlenen suçun hesabını soramıyor, diğeri ise neden olduğu trajediden dolayı kendi kendisine hesap veremiyor. Bu iki insan bir şekilde birbirlerini buluyor, çatışıyor ve birbirlerine ayna işlevi görüyorlar. İki insan da sonunda değişiyorlar ama hayatın onları nereye götüreceği açık kalıyor…
Pelin Esmer, belgeselle başladığı sinema serüvenine gerçek bir insanın, amcasının hayatından yola çıkan bir kurmaca ile devam etmişti. Bu kez kurmaca daha saflaşmış ve belgesel özelliklerinden arınmış. Gözetleme Kulesi Adana Altın Koza’da en çok ödül alan filmdi. Gerçekten de her öğesiyle çok nitelikli bir film “Gözetleme Kulesi”. Toronto’da başlayan uluslararası serüveninde daha birçok durağa uğrayacak gibi…

16. PÖFF: Tallinn’de siyah geceler

TARİH:  1 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

NETPAC jürisinin bir üyesi olarak en iyi Asya filmini seçmek için Siyah Geceler Film Festivali’nin yapıldığı yer Tallinn’deyim. Kenti tanıdıkça burada her şeyin birarada olduğunu görmeye başlıyorum. Tallinn, son derece modern ve kapitalist bir kent olmakla birlikte eski sosyalist dönemin ruhunu ve yaşam biçimini de az çok koruyor

Gitmeden önce Tallinn’in son derece modern bir şehir olduğuna yönelik bir fikrim vardı. Başka festivallerde tanıdığım Estonyalı arkadaşlarım vermişti  bana bu fikri. 18 Kasım akşamı Tallinn Havaalanı’na indiğimde eski bir Sovyet kentine indiğimi anladım ve doğrusu hoşuma gitti. Hepsi birbirine benzeyen modern havaalanlarından biri değildi. Devlet, devlet kokan, eski moda  ve hatta zevksiz döşenmiş yerlere nostaljik bir sevgi duyuyorum. Garip ama böyle yerlerde kendimi daha güvende hissediyorum. Belki çocukluğumda annem ve babamla kaldığım, devlet misafirhanelerini çağrıştırdıkları için, belki de paranın mutlak egemenliğinin tam hissedilmediği için.

Festivalin NETPAC jürisi içi görevlendirdiği Steven Vihalem karşılıyor beni. Steven adını Dallas dizisinden almış bir Estonyalı ve bir Müslüman! Domuz eti yemeyen, içki içmeyen, Cuma’ya giden genç bir Müslüman! Eşinin Yemen/Estonya melezi ve Müslüman oluşu bu durumu başlatan neden olsa da, Steven dinini gayet iyi biliyor. Bizdeki ya da İslam ülkelerinin çoğundaki yasakçı İslam değil, özgürlükçü bir İslam yorumu var, Steven’ın. Onu, İslam’a çeken anarşist ve başkaldıran ruhu. Ama Steven bir İslam ülkesinde yaşasaydı yine Müslüman olur muydu, bilemedim. Açıkçası sanmam.
Tallinn’de bulunuş nedenim NETPAC jürisinin bir üyesi olarak festivalin en iyi Asya filmini seçmek. Jürideki diğer arkadaşlarım İranlı yapımcı, dağıtımcı Muhammed Attebay ile Estonyalı müzisyen Sven Grünberg. Sven ayrıca Estonya Budizm Enstitüsü’nün yöneticisi .

ORTAÇAĞ MİMARİSİNİN GÜZEL ÖRNEKLERİ
Kenti tanıdıkça burada her şeyin birarada olduğunu görmeye başlıyorum. Tallinn, son derece modern ve kapitalist bir kent olmakla birlikte eski sosyalist dönemin ruhunu ve yaşam biçimini de az çok koruyor. Büyük alışveriş merkezlerinin yanı sıra, raflarında az çeşit olan, eski ve yoksul pazarlar da var.  Tallinn’in bir ayrıcalığı da eski kent merkezinin II. Dünya Savaşı’nda fazla zarar görmemiş olması. Şimdi, son derece turistik bir bölge olan eski kentte Ortaçağ mimarisinin güzel örnekleri var. Sovyet dönemini hasretle yad edene rastlamadım ki bu zaten sürpriz değil. Ama yeni rejimin de gelir dağılımı uçurumları yarattığından, politikacıların hırsızlığından ve mafyanın bütün turistik eşya (özellikle kehribar) satan dükkanları ele geçirdiğinden şikayetlere de sıkça rastladım.

PÖFF ÇOK KAPSAMLI BİR FESTİVAL
Tallinn Siyah Geceler Film Festivali bu yıl 16. Kez düzenlendi. Estonca’da festivalin adı Pimedate Ööde Filmifestival, kısaca PÖFF! Festival’de halk ödülün yanı sıra altı ayrı jüri de en iyileri seçti ki PÖFF’ün ne kadar kapsamlı bir festival olduğu sırf jürilerin sayısından bile anlaşılabilir. Festivalde çok sayıda bölümde son yılın en nitelikli filmlerinin neredeyse tümü gösterildi. Festival ayrıca Endüstri Buluşmaları başlığı altında büyük bir Pazar toplantısına da ev sahipliği yaptı. Bunca konuğa ve yoğun programa rağmen yine de sıcak bir ilgiyi her zaman üzerimizde hissetmemizi de sağlamayı mucizevi bir şekilde başardılar. Tallinn soğuk ve karanlık bir kent ama doğrusu bunların panzehirine de sahip, yani insanlara!

FESTİVALİN ÖDÜLLÜLERİ
Festivalin Ana Yarışması’nı Ukrayna filmi “Kuleli Ev” (Dom S Bashenkoy) kazandı. Eva Neymann’ın bu ikinci filmi Tarkovskiiyen bir atmosfere sahip. II. Dünya  Savaşı sırasında annesiyle seyahat eden 8 yaşında bir oğlan çocuğunun öyküsünü anlatıyor film. Annesi tifüs’ten hastalanıp ölünce, küçük çocuk tanımadığı insanlarla birlikte bir tren yolculuğuna çıkar. Savaşın darma duman ettiği hayatlar, acımasızlaşmış insanlar, yine de ruhunu koruyan ayyaşlar, hepsi bir rüya hali içinde perdeden geçiyorlar. “Kuleli Ev”in görüntülerini unutmak zor.

Yine ana yarışmada en iyi yönetmen ödülünü Güney Koreli Kyu-hwan Jeon “Ağırlık” adlı filmiyle kazandı. Jeon’un yetenekli bir yönetmen olduğu su götürmez ama film bir aşırılıklar resmi geçidi gibiydi. Biri kambur, diğeri kadın olmak isteyen bir eşcinsel olan iki erkek kardeş arasındaki aşkı anlatıyordu film ve nekrofili sosuyla birlikte doğrusu kolay yutulur bir lokma değildi.

En iyi erkek oyucu ödülü  “Babamın Bisikleti” (Moj Rower) filmindeki rolüyle Michal Urbaniak’ın oldu. Urbaniak’ı cazseverler müzisyen olarak tanırlar. Urbaniak bu iilk filminde çok başarılı bir oyunculuk da sergileyebildiğini gösterdi. Baba, oğul ve torunun, kaçan annenin peşinden yaptıkları yolculukta birbirleriyle çatışıp sonunda anlaşmaları, temasıyla olduğu kadar anlatımıyla da klasikti.  Ah babalar, neden oğullarınızı kastre etmeden rahat edemezsiniz?

En iyi kadın oyuncu ödülü ise yıldızı Venedik’te parlayan Franziska Petri’nin oldu. Petri’nin filmi “Aldatma”yı (Izmena) Venedik Festivali sırasında yazmıştım. Film adı üstünde eşlerin birbirlerini aldatmaları üstüneydi. Filmin içerdiği boşluklar rahatsız ediciydi ama sinemasal olarak Venedik’in de en iyilerindendi.

Uluslar arası Film Kulüpleri Federasyonu’nun (FICC) en iyi film ödülü Antalya’dan da ödül alan “Keep Smiling”in oldu. Gürcü yönetmen Rusudan Chkona ilk filmiyle doğrusu oldukça olgun bir sinema yaratmayı başarmış. Ayrıca anti-kapitalist duruşuyla eski sosyalist ülke sinemaları içinde yeni bir çizgiyi de temsil ettiği söylenebilir. Film, bir güzellik yarışması üzerinden, insanların medya ve kapitalizm tarafından nasıl sömürüldüğünü anlatıyor. Rusudan’ın başta Pelin ve Tolga Esmer olmak üzere bütün Türk dostlarına selamı var!

NETPAC olarak bizim ödülümüz ise yine ilk kez Venedik’te Orrizonti’de (Ufuklar) yarışan “Wadjda”nın oldu. “Wadjda” Suudi Arabistan’da çekilen ilk film! Batının sevgilisi Suudi Arabistan kadınların en büyük baskı altında oldukları diktatörlüklerden biri. Ülkede sinema yasak! Sinema okulu filan da yok, dolayısıyla. Kadınlar bırakın film çekmeyi, yüksek sesle konuşamıyorlar bile. “Wadjda”nın yönetmeni Haifaa El-Mansur Mısır ve Avustralya’da eğitim almış bir kadın. Filmini minibüslerin içinden telsizlerle haberleşerek gerçekleştirmiş! Filmin adı, filmin de kahramanı olan 12 yaşındaki kız çocuğu Wadjda’dan geliyor. Wadjda’nın hayali bir bisiklet sahibi olmak ama bisiklet kızlara uygun bir araç değil Krallık’ta. Wadjda bisiklet alacak parayı bulabilmek için bir kuran okuma ve din bilgisi yarışmasına katılıyor, konu hiç ilgisini çekmese de. Birinci oluyor ama birincilerin ödüllerini Filistin’e bağışlamalarının gerektiği ortaya çıkıyor. Wadjda ve annesi, yine de bu erkek egemen de demeyelim, erkek faşist toplumda insan olarak kalmayı beceriyorlar!
Başta festivalin başkanı Tiina Lokk olmak üzere bütün ekibe nice nice Siyah Geceler diliyorum!

Kahire’de Sorunlu Festival

Tarih: 8 Aralık 2012
Gazete/Dergi: Birgün

Kahire’de sular durulmuyor. Askerden kurtulduk, demokrasi geliyor derken Mısırlılar diktatoryel yetkilerle kendini donatmış, üstüne üstlük halk tarafından seçilmiş bir başkanla baş başa kaldıklarını fark ettiler. Mursi başkanlığındaki İhvan (Müslüman Kardeşler) iktidarı laikliği ve azınlık haklarını budayacak gibi görünüyor. Biz bu senaryoyu görmüştük diyesi geliyor insanın. AKP ve Erdoğan da benzer bir demokrasi vaadiyle umut vermemiş miydi? Sonra meselenin askerle bitmediği, çoğunluğun iktidarının demokrasi olmayabileceği gibi gerçeklerle yüz yüze gelindi burada da.

ORTADOĞU BİZİ TAKİP EDİYOR
Aslında önce Batı’da bir şeyler yaşanıyor, Türkiye doğuda bu değişimin öncülüğünü yapıyor, ardından Ortadoğu bizi takip ediyor. Ulus devlet fikrini, kalkınmacılığı Batı’dan aldık, Kemalizmle Türkiye’de uyguladık. Dine ve muhafazakârlığa dönüş Batı’da başladı, Türkiye bu coğrafyada öncülüğünü yaptı, Arap Baharıyla Ortadoğu’ya ihraç edildi. Tabii her ülke kendi özgünlüğü ve farklılığıyla yaşıyor değişimi.
Kahire Film Festivali devrimden sonra 2011’de yapılamamıştı. Bu yıl da az daha yapılmayacaktı ama festival olarak statü kaybına uğramamak için son anda yapılmasına karar verildi. Yeni rejim geçen sene film festivalini kendi kadrosuyla beceremeyeceğini görmüş olduğu için festival yine eski kadrolara emanet edildi. Fakat tam festivalin açılışının yapılacağı günlerde Kahire yine karışınca festival bir gün gecikmeli başlayabildi. Her şey bir gün sarktı kısacası. Çarşamba gecesi ödül töreni yapılacaktı plana göre, sonra perşembeye ertelendi. Fakat Kahire’de çatışmalar yine alevlenince kapanış töreni tümden iptal edildi.

ARAP DÜNYASININ ACELESİ YOK
İşte bu karmaşanın içinde festival yine de iyi bir iş başardı diyebiliriz. İkinci kez katıldığım Kahire Film Festivali (CIFF) birçok sinemacının buluştuğu, işbirliği olanaklarını araştırdığı büyük bir etkinlikti yine. Arapların bir deyişi varmış: “İsviçre’nin saati, bizim zamanımız var” diye. Arap dünyasında her şey kendisine özgü temposuyla ilerliyor. Koşturmanın anlamı yok. Burada trafik dışında hiçbir şeyin acelesi yok gibi. Ama filmler zamanında başlıyor, eğer bir aksilik soncu iptal edilmemişlerse.
Bu yıl Türk Sineması’na da özel bir yer ayrılmıştı festivalde. Ama ödüller arasında bir Türk filmi olmadı. Mohsin Besri’nin Fas yapımı filmi “İnançsızlar” (Les Mecreants) en iyi Arap Filmi Ödülü’nü (Necip Mahfuz Ödülü) azandı. Film köktendinci bir grubun amatör bir tiyatro grubunun oyuncularını kaçırması ve gelişen olayları anlatıyor. Birbirleriyle son derece farklı yaşam tarzları ve bakış açıları olan iki grubun ilişkisini Besri gerilimi düşürmeden ve insancıllığını yitirmeden vermeyi başarmış.

ÖDÜL ‘HOŞNUTSUZLUK KIŞI’NIN OLDU
Bu yılın yani festivalin 35. Yılının özel ödülü ise Venedik’te Ufuklar Bölümünde de yarışan “Hoşnutsuzluk Kışı”nın oldu. İbrahim el Batout’un yönettiği film 25 Ocak 2011’de Mısır’ın kaderini değiştiren Tahrir Meydanı olaylarını arka planına alıyor ve üç kişinin hayatını anlatıyor: Aktivist Amr, televizyon gazetecisi Farah ve istihbarat subayı Adel. Filmin etkileyici bir görselliği ve dili var fakat kahramanlarının motivasyonlarını ve birbirleriyle ilişkilerini anlatmada sorunlu. Fakat yine de Arap sinemasında az rastlanan bir kendine güven seziliyor filmin yönetiminde.
Bakalım önümüzdeki yıllar da Mısır’da neler olacak? Festival fazla liberal bulunup sansüre uğrayacak mı?  Müslüman Kardeşler sokağın sesini dinleyecek mi? Yoksa arkasına aldığı çoğunluğa güvenip iyice muhafazakarlaşacak mı? Festivalin geleceği, Mısır’ın nereye gideceğine bağlı. Umarız daha özgür bir Mısır görürüz gelecekte.

TEPENİN ARDI Kamış olmanın biçimleri

TARİH:  15 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Üzerine düşündükçe ne kadar sağlam bir temeli olduğu daha iyi anlaşılıyor Tepenin Ardı’nın. Nerdeyse hiç boş laf etmiyor ve göründüğünden daha derin bir yanı da var senaryonun. İyi oynanmış, iyi çekilmiş, sağlam bir film.

Film bir alegori, Kürt sorununun sembolik bir ifadesi. Şöyle: Bir patriyark figürü var. Devleti, egemen ideolojiyi, gücü  temsil ediyor, Faik bey! Faik Bey’in bir çiftliği var. Çiftliğinde kavakları, keçileri, kahyası Mehmet ve kahyasının karısı Meryem var. Bir gün Faik’in başarıyla iğdiş etmiş bulunduğu oğlu Nusret oğullarıyla birlikte çıkagelir. Üç kuşaktan erkek bir arada bir süre birlikte takılacaklardır. Faik kafayı tepenin ardındaki Yörüklere takmıştır. Kavaklarını kırıp dökenin Yörük keçileri olduğundan emindir. Oysa olayın sorumlusu en yakınındaki kişidir!
Mehmet’le Faik’in arasında ağa ile köylü arasındaki, zengin ile fakir arasındaki o gergin, o sınıfsal nefretle dolu ilişki vardır. Faik, efendi olmanın gücüyle Mehmet’in karısıyla oynaşır. Belki de, kim bilir…
Nusret, dediğimiz gibi kastre edilmiş, babasından hep nefret edecek ama gölgesinden de çıkamayacak kaybeden bir oğuldur. Bir kadına sahip çıkamayacağının bilincindedir. Babanın kadınındadır gözü zaten. Babanın kadını da Mehmet’in karısıdır bu durumda. Bir ara efkarlanıp Ahmet Haşim’den söylediği şiir çok manidardır: “ Akşam, yine akşam, yine akşam, Göllerde bu dem bir kamış olsam!” Nusret’in kamış olmak yani penis sahibi erkek olmak isteği anında babası Faik tarafından engellenecektir: “Ne kamışı lan!” Nusret babasının gözünde et kesemeyecek kadar beceriksizdir. Kesme işlemi erkeklere aittir. Nusretse… E, o da erkekliğini ispatlamanın bir yolunu bulacaktır elbette.
Nusret’in büyük oğlu Zafer’i iç savaş bitirmiştir. Travmayı her an yaşamaya devam eder, savaştan barışa geçemez Zafer. Küçük oğul Caner ise savaşı oyun sanma aşamasındadır hala. Onun da rekabeti Mehmet’in çoban oğlu Sülü’yledir. Bu büyük aile iççinde herkes herkesi, herkes kendisini aldatır. Ama bu düzenin sürmesi de gerekir. Gerekir ki çiftlik parçalanmasın, babadan oğla geçsin… Tabii o kastre edilmiş oğlun nasıl muktedir olacağı biraz şüpheli ama…
“Tepenin Ardı” bireysel ile toplumsal arasındaki ilişkileri çok sağlam kuruyor, içi boşalmış “ötekileştirme” kavramına içerik veriyor. Yörüklerin Kürtleri sembolize ettiğini söylemeye gerek yok.  Reha Özcan, Banu Fotocan ve Tamer  Levent çok iyiler, Mehmet Özgür ise bu haftanın oyuncusu kesinlikle (“Bana Bir Soygun Yaz”da da döktürüyor).
Bir sorunum var ama. Ben galiba Brechtçi değilim tam olarak. Biraz özdeşleşebilsem iyi oluyor. Kimi zaman film bu fırsatı veriyor ama çok az. Bu bir tercih, bilinçli bir seçim.  Film yanlış yapmıyor. Ama Brecht de sazlı sözlü, danslı oynaşlı kabarelerle anlatmadı mı derdini? Acaba Brechtçiliğin başka açılımları da mümkün mü?
Bu filmin yapımcılarından Seyfi Teoman’ı sevgiyle ve saygıyla anıyorum.

SİMURG VE F TİPİ FİLM Zamanımızın kahramanları

TARİH:  22 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aynı süreçlerle ilgili iki film girdi gösterime üst üste. “Simurg”u zamanında yazamadım, festival programım nedeniyle. “Simurg” F Tipi hapishanelere direnen solcu tutukluların açlık grevlerini ve ardından yaşadıklarını anlatıyordu. Refik, Cafer, Çiğdem, Hüseyin Muharrem, Ali Ekber ve Delil 69 gün süren açlık grevinden Wernicke Korsakoff hastalığı ile çıkıyorlar. Yani artık bazı şeyleri hiç hatırlamayacaklar ve vücutları eskisi gibi olmayacak. İstemsiz sallanmalar, denge sorunları, yavaşlık onların hayatının bir parçası olacak. Sadece onların değil, anne ve babalarını böyle görmekten nefret eden çocuklarının, annelerinin ve babalarının da. Fakat hastalıkları onların dünyaya bakışlarından, insancıllıklarından, umutlarından hiçbir şeyi eksiltmemiş. “Simurg”u seyrederken ağlamamak zor iş. Onlar zamanımızın kahramanları. Yüzyılların öncesine, ecdada bakmaya gerek yok, kahraman aranıyorsa, kahramanlar aramızda yaşıyorlar. Feda ettikleri onca şeye rağmen çoğumuzdan daha iyimserler. Onların görüşlerine katılmayanlar için bile ilham vericiler. Bu genç insanların direnişlerini ancak aşırı bir şiddet kırabilirdi, 12 yıl önce devlet kendi elinin altında hapis tuttuğu bu gençlere kimyasal silahlarla, iş makineleriyle, tüfeklerle saldırdı. Öldürdü, yaraladı, zorla F tipi hapishanelere taşıdı.
9 KISA FİLMDEN HÜCELERE BAKMAK
F Tipi Film ise, açlık grevlerinin engellemeye yetmediği yeni hapis düzenini anlatan 9 filmden oluşuyor. Tecrit ya da hücreye atılma eskiden hapishane içinde suç işleyen mahkûmlara verilen ekstra bir cezaydı. Yeni dünya düzeninde hücre standart uygulama haline gelmiş durumda. Yeni dünya düzeni derken, bu uygulamanın yerel olmadığını da vurgulamak istiyorum.  F tipi hapislik Batı uygarlığından ithal edilmiş bir düzen. Hüseyin Karabey “Sessiz Ölüm”de bu sistemin Batı ülkelerindeki uygulamasını filme almıştı. Aynı dehşet orada da var. Batı standartlarının, insani olana işaret ettiği yönünde bir ezber var. Bu ezber keşke doğru olsa.
“F Tipi Film”de hafızasını yitirmiş bir genç kadının nasıl arkadaşlarının yardımıyla ayakta kaldığını izliyoruz. Titizliğiyle tanınan bir mahkûmun bir hamam böceğiyle dostluğunu ve bu dostluğun kaybıyla hayatla olan bağını yitirişine tanık oluyoruz. Çünkü tecrit böyle bir şey ve insan, ilişkisiz kaldığında insan olamayan bir yaratık. Bir başka filmde yaşlı bir mahkûm annesinin güvenlik görevlilerince soyunmaya zorlanarak nasıl aşağılandığını görüyoruz. Sadece içerdekilerin onurunu zedelemeye çalışmıyor düzen, onların yakınlarını, sevenlerini de elinden geldiğince kırmaya çalışıyor. Ama direniyor insanlar, kimi ayak izlerini bırakmanın bir yolunu buluyor hücrenin her yanına, kimi saçından yaylı müzik aleti yapıyor.

DAYANIN YALNIZ DEĞİLSİNİZ
“F Tipi Film” tecritte yaşamak zorunda bırakılanlara bir saygı duruşu, bir sevgi gösterisi. Dayanın, yalnız değilsiniz, unutulmadınız demenin bir yolu. Umarım çok sayıda insan bu filmi izler ve filmin mesajı artarak ulaşır içerdekilere. Ezel Akay, Sırrı Süreyya Önder, Barış Pirhasan, Aydın Bulut, Hüseyin Karabey, Reis Çelik, Vedat Özdemir, Mehmet İlker Altınay, Grup Yorum yazıp yönetmişler Tansu Biçer, Serkan Keskin, Bülent Emrah Parlak, Gizem Soysaldı, Erkan Can, Fırat Tanış, Civan Canova ve başkaları oynamışlar. Ellerine sağlık hepsinin. Şimdi sıra bizde.

AŞK: Herkes Kendi Evinde

TARİH:  29 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Aşk”ı  ilk seyredişimden 7 ay sonra ikinci defa izledim. Bu arada film üzerine yazılar okudum. Ayrıca, “Saklı”yı (bir daha) seyredip, bir grupla birlikte analiz ettik. Şimdi, yeni bir yazı yazmak lazım.

Haneke Brectyen yöntemler kullanır, yabancılaştırır. Ama Brecht’le aynı ideolojik çizgide değildir. Brecht sosyalistti. Haneke ise bir ahlakçı. Sanatla uğraşmanın alternatifi Brecht için olsa olsa doğrudan politika yapmak olurdu, Haneke’nin aklına gelen alternatif ise Albert Schweizer gibi Afrika’da misyonerlik yapmak. Ama “aziz değilim” diyerek bu seçeneğin olanaksızlığını ifade ediyor Haneke (Sight&Sound, Aralık 2012). Ama yine de sinemasında kendisine yön veren duyguyu anlatırken Brecht’in bir şiirini alıntılıyor. Brecht söz konusu şiirinde dünya üzerinde bu kadar dehşet yaşanırken, bunlardan söz etmemenin, gülücükler saçmanın imkansızlığından söz ediyor. Haneke de, dünya üzerindeki kötülüklerden söz etmezsek suç işlemiş oluruz diyor.

Fakat yabancılaştırma yöntemini kullanıyor demekle Haneke’nin son halini anlatmış olmayız. “Aşk”ı yapan Haneke, yabancılaştırmaktan giderek uzaklaşan, giderek daha düz bir anlatıma, kendi tabiriyle Brecht’ten çok Çehov’a yönelen biri. Yeni Haneke, eskiden yaptığı modellere (Yedinci Kıta’yı model sinemasına örnek vermiş), çözümlere inanmıyor. Hayatı karmaşıklığı ve çelişkileri içinde yakalamayı amaçlıyor. Haneke bu yaşında değişmeye devam ediyor!

“Aşk” a dair ilk yazılarımdaki tepkiselliğimde galiba eski Haneke’ye yönelik tepkilerimin de rolü vardı. Haneke’deki ahlakçılığa, seyircisini de azarlayan ve suçlayan tona açıkçası öfke duyuyordum. Yabancılaştırmanın çok da taraftarı olmadığımı daha önce belirtmiştim. Mesela “Saklı”da ayağımın altındaki halının sürekli çekiliyor olması, filmin sürekli kendi üzerine düşünen hali beni yıldırıyordu. “Hikaye anlatmayı bu kadar dert ediyorsan, anlatma be birader”, diyesim geliyordu. “Beyaz Bant”taki faşizmi açıklama tarzı, “masum değiliz, hiç birimiz”cilik diye tanımlayacağım çok manalı görünen ama nihayetinde manasız şey,  Haneke’nin şimdi eleştirdiği “model” yaratmanın tipik örneğiydi. Ve Haneke’nin burjuvazi eleştirilerinde bana en politik halinde bile apolitik gelen, metafizik bir şeyler vardı.

“Aşk” farklı bir Haneke filmi. Daha az model, daha çok hayatın kendisi. Ama tabii ki eski Haneke’yle alakası olmayan bambaşka bir film de değil. Farklılıkla birlikte süreklilik de var. Kadınla erkek hep aynı adı taşır Haneke filmlerinde: Georges ve Anne Laurent.  Yine öyle. Müzikle iştigal ederler ya da müzik severler, Haneke’nin annesi ve babası gibi. “Aşk”ta da öyle. “Aşk”taki ev Haneke’nin anne ve babasının evinin aynısıymış. Dışarıyla sınırlı ve sıkıntılı bir bağ içinde olan, içine ya da evlerine kapalı aydın burjuvalar Laurent’lar…

“Aşk” faşizm ya da Fransa’nın sömürgecilik tarihi gibi politik konulara girmiyor “Saklı” ya da “Beyaz Bant” gibi. “Aşk” bir çiftin son günlerini anlatıyor. Seksenlik Anne ve Georges, konserlerine giden, kitaplarını okuyan mutlu sayılabilecek bir çiftken, nasıl ölümün pençesine düşerler, film bunu anlatıyor. Anne, eve girmeye yeltenen bir hırsızın tetiklediği bir beyin kanamasıyla birlikte sonun başlangıcını yaşamaya başlar. Haneke bize Anne’in nasıl “gurur”u mesele eden bir kadın olduğunu baştan söyler. Konserine gittiği eski öğrencisiyle gurur duymaktan utanır Anne. Ve bu aşırı gururlu kadın giderek bedeninin kontrolünü yitirir. Yitirdikçe, kendisinden ve başkalarından daha az hoşlanır, çünkü insan ilişkilerinde gururu zedelenmektedir. İntihar etmek ister, beceremez. Georges ise büyük bir bağla Anne’a yardım etmeye çalışır. Çiftin kızı ve damadı, Anne’in bakımına dair bütün yükü Georges’a yüklemiş olmaktan dolayı suçluluk duyarlar ama yapıcı bir önerileri yoktur ve can sıkıcı konuşmalar yapmaktan öteye gitmezler. Anne’in eski öğrencisiyle ilişkisi de bir güç savaşı şeklinde cereyan eder. Eve gelen hizmetçi duyarsızdır. Bir tek kapıcı kadınla, erkek olumsuz bir davranışta bulunmazlar. Ama Georges onlarla ilişkisini de hep sınırlı tutar, konuşmayı hep kısa keser. “Herkes kendi evine!”, der gibidir.

Filmin ilk sahnesinde Anne’in ölü bedenini görürüz. Anne’in ölümü seyirci için sürpriz değildir, yaşlı ve ağır hasta birisinin ölümü zaten sürpriz değildir hiçbir zaman. Ama nasıl öldüğü de bana kalırsa sürpriz değildi. Çünkü Haneke filmlerinde hep böyle bir an vardır, şiddet içeren ve şaşırtan bir an, onun için şaşırmadım (filmi seyredince görürsünüz). Hem filmin başlarında Anne, kocası Georges’a “çok naziksin ama bazen bir canavar oluyorsun” diyerek, seyirciyi uyarmıştır.

Haneke filmlerinde duygusallık mümkün olduğunca yoktur, yine yok. Yine soğuk bir film var ve bunu söylememe herhalde yönetmen de itiraz etmez.  Tabii ki Georges’u canlandıran Jean Louis Trintignant başarılı ve Georges karakteri de karısına karşı çok fedakar ve sadık. Emmanuelle Riva ve Isabelle Huppert de iyiler.  Georges’un karısını bir noktaya kadar hayatta tutma çabası dokunaklı da. Kültürlü bir çiftin nihayetinde kendilerinden başka kimsesi olmaması, çağdaş Batılı insanın yalnızlığı da ürkütücü. Ki bu filmdeki insanlar yine de hiç olmazsa birbirlerine sahipler, bu da bir nevi lüks. Ama yine de soğuk bir film “Aşk”. Hayır, filme karşı ilk yazılarımdaki gibi negatif bir ruh halinde değilim.

Ne kadar kültürlü olursanız olun, ne kadar dışarıya kendinizi kaparsanız kapayın, ölüm yine gelir sizi bulur. Beden çürür, en sevgi dolu kocanın da sabrı taşar. Evet. Filmin oyuncuları iyiler, çerçeveler mükemmeller. Evet. Modern Batı toplumunda insan ilişkilerinin genel durumu hiç de parlak değil. Evet.  Ama ben “Aşk”ı monoton buluyorum. Kalburüstü ve güzel ama monoton ve soğuk. Haneke de böyle bir film yapmak istemişti sanırım.

Yasak, çıplaklık ve ‘Nemfoman’

TARİH:  6 Nisan 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

YASAKLI FİLM NYMPHOMANIAC İSTANBUL FİLM FESTİVALİ

Lars von Trier’i, bütün manyaklığına rağmen ya da tam da o yüzden severim. Milleti eğlendirdiğini sanır ve palyaçoluk yaparken, istenmeyen adam konumuna düşebilmesindeki dramda bana dokunan bir şeyler var. Tabii ki şaka yapayım derken, kaka yaptığını unutmuyorum ama “Nazi”liğini hiç ciddiye almıyorum. Trier’in her tarafı Nazi olsa ne yazar? Cannes’da o basın toplantısında Trier kendisini ciddiye almıyordu ki biz alalım. Öte yandan Trier’in çok yetenekli bir yönetmen olduğunu düşünüyorum.

‘İSTENMEYEN ADAM’
Ama Trier’in katıldığı son Cannes Festivali’nde istenmeyen adam ilan edilmiş olması, sinemasını kötü etkilemiş. Nemfoman, Trier’in en uslu, filmlerinden biri. Filmin Brechtyen yanları var: Epizodik yapısı, anlattığı hikãyenin uydurukluğuna dikkat çekişi gibi. Fakat bütün oyunbazlığına rağmen yine de ders veren bir havası da var. Arada sırada yönetmen sanki doğrudan seyirciye ya da eleştirmenlere sesleniyor: “Anti-semitizm ile anti-siyonizm farklı şeylerdir!”. Antichrist’la Nemfoman arasında birçok benzerlik var. Çocuğun balkondan düşme sahnesi, bu kez mutlu sonla bitiyor mesela. Antichrist’taki psikolog kocanın yerini bu kez başka bir rasyonel erkek alıyor. Sanki çok uzun bir psikanaliz seansı gibi yapılanmış Nemfoman. Melankoli’deki soğuk ve uzak annenin bir versiyonu da bu filmde var. Bu senenin annesinden nefret eden genç kızlar listesine bir çentik daha atıyoruz (diğerleri arasında “Genç ve Güzel”, “Geçmiş” ve “Aile Sırları” var).

EROTiK SAHNELER ÇOK AZ
Fakat Nemfoman’ı bir kez daha izlemeden uzun uzadıya yazmak istemiyorum. O da ne zaman olur bilmiyorum çünkü filmi yasakladılar. Filme uslu dedim ama sansürcüler aynı düşünmediler. Onlara göre cinsel organların görünmesi, hele hele birbirlerine temas etmeleri, bağlamı ne olursa olsun müstehcen bir şey. Nemfoman’da da pipiler, kukular gırla gidiyor. Ne çirkin yaratıklarmışız dedirtene kadar, cinsel organa boğuyor bizi Trier. Filmin erotik denebilecek anları çok az. Hatta seks çoğunlukla, mekanik, duygusuz ya da komik bir eylem olarak tasvir ediliyor.  Jane Campion’un “Piyano” filmindeki çorabın kaçığı ndan görülen ten parçası, Nemfoman’da kabak gibi sergilenen cinsellikten çok daha seksi. Bu vesileyle biraz erotizm ve çıplaklık üzerine neler söylenmiş, bakalım.

‘ÇIPLAK KALINCA İFFETLİSİNİZ’
Roland Barthes bir makalesinde striptizin büyük bir çelişki içerdiğini söylüyor. Gizem duygusunu yaratanın giysi olduğunu ve kadın tamamen çıplak kaldığında gizemin yok olduğunu, kadının cinselliğinden arındığını ve de seksüelize edildiğini düşünüyor. Hatta, “suni” giysiden kurtulup doğal konumu olan çıplaklığa ulaştığında kadının tamamen iffetli bir hale kavuştuğunu iddia ediyor. O halde çıplaklığın bir heyecan yaratması için bir beklenti, bir gelecek olması lazım. Bir gizem içermesi lazım diyebiliriz belki.

BERGER’DEN ÇIPLAKLIK VE NÜ
John Berger’in “Görme Biçimleri” kadına bakışa dair en çok gönderme yapılan kitaplardan biridir. Berger kadın erkek farklılığı üzerine şunları söylemiş: “Erkekler kadınların hayalini kurar, kadınlar kendilerinin erkekler tarafından hayal edildiğinin hayalini kurar. Erkekler kadınları seyreder, kadınlar seyredilen kendilerine bakar.” Bunlar kuşkusuz gerçeklik payı hayli yüksek sözler ama kadınların erkeklerin hayalini kurmadığını, erkekleri seyretmekten zevk almadığını ima ediyor gibi. Ki bu görüş doğru değil. Artık kadınlara hizmet veren, erkeklerin soyunduğu ve kadınların seyrettiği birçok striptiz kulübü var. Kadınlar sosyal hayatta ne kadar erk sahibi oluyorsa o kadar erkekleşiyor gibiler.
Fakat Berger’in çözümlemesini yaptığı alan daha çok klasik resim, striptiz kulüplerinin öncesine dair. Berger, çıplak ile nü arasında da bir ayrım yapıyor. “Çıplak” diyor, “insanın kendisi olmasıdır. Nü olmak ise başkaları tarafından çıplak görülmek ama kendisi olarak görülmemektir. Kişinin kendisi olarak değil bir obje olarak görülmesidir… Deri, sergilendiğinde bir kostüm olur.”

BİZ O YASAK MEYVEYİ YEDİK
Aklıma yine bir soru geliyor: Giyinikken kendimiz olarak mı görülüyoruz? Berger analizinde Batı resim sanatına bakıyor ve bir örüntüyle karşılaşıyor. Çıplak kadınlar tablodan dışarıya, sahiplerine ya da seyircilerine bakıyorlar. Bir teslimiyet ve pasiflik içindeler. Kendilerine bir şeyler yapılmasını bekliyorlar.
Moda ile nü olma hali, çıplaklıkla nü olma halinden daha yakındır birbirine. Moda dekore edilmiş bir nü sunar, süslenmiş bir nü. Çıplaklık ise insanın doğduğundaki halinin bir devamıdır, kendisidir. Ama bunca yüklü bilincimizle bir çıplağı çıplak olarak görme şansımız hâlâ kalmış mıdır? Çıplak kişi, nü olarak algılanmama ya da nü olarak algılandığını düşünmeme şansına sahip olabilir mi? Adem’le Havva, bilgi ağacının meyvesini yemeden önce bu mümkündü ama o meyveyi yedik. Artık çıplaklığımızın hep farkında olacağız.
Berger’ın çıplak ve nü kavramlarını sinemaya uygulamak çok zor görünüyor. Seyirciye bakan bir film karakteri, 4. Duvarı ihlal eder, röntgenciyi röntgenlerken yakalanmış hissettirir. Film karakterleri seksi olmak istiyorlarsa resimdeki kadınların aksine seyirciler/sahiplerine bakmamalıdır. Resmin donmuş halinde seyirci bakarken, görülmediğinden emindir. Oysa filmde hareketli  nesneler filmden çıkıp gelecek gibidirler. Trenin gara gelişinde seyircinin yaşadığı ilk panik hâlâ bir şekilde varlığını sürdürür. Artık trenin üzerimize çıkmayacağını biliyoruz ama perdedeki insanlarla göz göze gelmeye hâlâ hazır değiliz.
Çıplaklığımızın hep farkında olsak da ve artık Adem’le Havva’nın elmayı yemeden önceki haline dönme şansımız olmasa da, kimi yönetmenler çıplaklığı demistifiye etmeye çabalarl. Lars von Trier de Nemfoman’da böyle bir şey yapıyor. Nemfoman yoğun çıplaklık içerdiğinden kaçınılmaz olarak erotik heyecan veren sahneler de içeriyor. Ama filmde çıplaklık olan sahnelerin çoğu, ateşli tabirinin tam tersi bir yerde, buz gibi bir yerde duruyorlar. Filmde Jamie Bell’in canlandırdığı sadist, mesela sanki bir devlet memuru, sanki bürokratik bir işlemi yerine getiriyor. Kadınları kabul ettiği mekânı sanki bir devlet dairesi gibi. Film belki de bu yüzden yasaklanmıştır; devlet daireleriyle sadizm arasındaki ilişkiyi ortaya çıkardığı için.

Taşrada modern bir geç kız

TARİH:  8 Mart 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Mavi Dalga’ ne yapmak istediğini bilen ve bunu da büyük ölçüde gerçekleştirmiş iki yönetmenin ilk işi. Klasik anlamda bir başı, bir doruk noktası ve bir finali yok ama kahramanları için unutulmayacak bir dönemi sükunetle anlatıyor. Özellikle genç kadınların seyretmesini öneririm.

Merve Kayan ve Zeynep Dadak’ın ilk filmleri “Bu Sahilde”, bir belgeseldi. “Bu Sahilde” beni derinden etkilemiş bir filmdir. 17 Ağustos sonrasında benim için sonsuza dek kaybolmuş Yalova tatillerimi hatırlattığı içindir bu etki muhtemelen. Tatil sitelerindeki yaz tatilleri çok sıkıcıdır. Boş boş oturmakla ya da yatmakla geçer yazın neredeyse tamamı. Ama öte yandan her şeyin bildik, her şeyin güvenli olmasının dayanılmaz bir hafifliği ve çekiciliği vardır. Anne vardır, baba vardır, kardeş vardır, arkadaşlar vardır; kumsalda dolaşan ve serinletici şeyler satan seyyar satıcılar vardır. “Bu Sahilde” hem o sahilde olma, hem de oradan kaçma isteğini güçlü bir biçimde hissettirmişti bana.

KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM EDELİM
“Mavi Dalga” sanki “Bu Sahilde”nin kaldığı yerden başlayıp, devam ediyor. Tatilin bittiği, kışlık eve dönüşün gerçekleşeceği gün başlıyor film ve bir sonraki yaza kadar sürüyor. Filmin merkezinde 16-17 yaşında bir geç kız olan Deniz (Ayris Alptekin) ve onun arkadaş çevresi ile ailesi var. Mekan ise İstanbul’dan ve Ankara’dan çok uzakta olmayan, geleneklerine bağlı olsa da, oldukça da modern bir kent olan Balıkesir. Taşranın olanakları elbette kısıtlı ama gençlerin kızlı erkekli takılması kimseyi irrite etmiyor. Hayat konforlu ve rahat görünüyor filmin orta sınıf kahramanları için ama yine de doğal gazın kesilmesi ihtimali büyük bir felaket gibi algılanabiliyor. Sanki her şeyin çökmesi an meselesiymiş, hayat pamuk ipliğine bağlıymış gibi. Ne de olsa her şeyin ortasındayız; sınıfların ortasında, dünyanın doğusunun ortasında… Çıkmanın da, düşmenin de mümkün olduğu ara bir yerde.

Deniz de ara bir yerde. Lisenin bitmesine daha bir yıl var ve gelecekte ne yapacağını bilemiyor. Ne okumalı, hangi kentte okumalı? Daha da yakıcı bir sorun, kiminle birlikte olmalı, ilk cinsel deneyimi kiminle yaşamalı? Bir baba figürü olan rehberlik öğretmeniyle (Onur Saylak) mi, kendisinden sadece bir yaş büyük olan Kaya’yla (Barış Hacıhan) mı?

ARZUNUN RESMİ
Bu yıl sinemada dudakların, 17’lik genç kızların ve mavinin yılı: “Mavi En Sıcak Renktir”in genç Adele’inin dudakları filme damgasını vurmuştu. Ben “Mavi Dalga”nın, öğretmenle Deniz arasında gerçekleşmeyen öpüşme sahnesindeki Deniz’in dudaklarını Adele’inkinden daha etkileyici buldum. Arzunun resmini yapmam icap etse, bu sahneden kopya çekerdim.

Deniz’in annesiyle rekabetinin ve babasını arzulamasının tek işareti, öğretmenine duyduğu arzu değil. Deniz, annesiyle babasını fingirderken yakaladığında da hemen ortamı sabote ediyor. Yakınlaşmalarını engelliyor. Ama Deniz kafası karışık da olsa güçlü bir karakter. Fantezinin fantezide kalmasının gerektiğini anlayabilecek ve gerçekçi tercihlerde bulunabilecek bir karakter. Fantezinin fantezide kalmasının gerektiğini anlayabilecek ve gerçekçi tercihlerde bulunabilecek bir karakter.

Arkadaş çevresine yeni gelen kızı kıskançlıkla gagalasa da, büyük arıza çıkarmayacak biri. “Bırakın açık ve dağınık kalsın”, Zeynep Dadak’ın sinema anlayışlarına dair söylediği bir söz (Altyazı, sayı 137). “Mavi Dalga” gerçekten de bu hedefini gerçekleştiren bir film. Ama açık ve dağınık olmak bazen etkileyicilikten götüren, dikkati dağıtan da bir nitelik. Gerçekliğe bu şekilde daha fazla yakınlaşmanın mümkün olduğu söylenebilir ama izleyiciyi de gevşetebilen bir özellik bu. Belki filmi birkaç kez daha izlemekte yarar var. “Mavi Dalga”nın genç oyuncularının mükemmel bir ekip oyunculuğu gerçekleştirdiklerini vurgulamak lazım. Ayris Alptekin, Nazlı Bulum, Begüm Akkaya, Albina Özden ve küçük oyuncu Sude Aslantaş’ı hayranlıkla izledim. Mükemmel bir casting işi yapmış Ezgi Baltaş. “Mavi Dalga” ne yapmak istediğini bilen ve bunu da büyük ölçüde gerçekleştirmiş iki yönetmenin ilk işi. Klasik anlamda bir başı, bir doruk noktası ve bir finali yok ama kahramanları için unutulmayacak bir dönemi sükunetle anlatıyor. Özellikle genç kızların seyretmesini öneririm.

GECE PLANI

TARİH:  5 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Terör ve Ekoloji

Yönetmen Kelly Reichardt’ın adını İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘Old Joy’ filmiyle tanımıştık. İki gençlik arkadaşının bambaşka hayatlar sürdürdükten ve orta yaşa eriştikten sonra birlikte geçirdikleri bir tatili anlatan film, hâlâ gözümün önüne gelir bazen. Birisi yerleşik bir düzen kurmuş, diğeri hâlâ serseri bir hayat süren bu iki “arkadaş”ın öyküsünün insana dokunan bir yanı vardı. Film, Rotterdam Film Festivali’nde birincilik ödülü almıştı. Reichardt, sonra ‘Wendy ve Lucy’yle yine etkileyici bir film çekti. Bu kez, ABD’nin mülksüz gençlerinden birini (ve onun köpeğini) filminin merkezine yerleştirmişti. İlk filmde Will Oldham’ın, ikincisinde Michelle Williams’ın oyunculukları çok iyiydi. Reichardt uluslarası büyük film festivallerine çağrılır oldu. Venedik’te yarışan “Meek’s Cutoff” (Kestirme Yol) tuhaf bir filmdi. Batıya göç eden bir konvoyun hikâyesi western kalıplarını yıkıyordu yıkmasına da yerine pek de anlamlı bir şey koymuyordu. Yine Venedik’te yarışan son filmi ‘Gece Planı’ da kısmi bir başarı ne yazık ki.

Reichardt’ın filmlerinin ortak bir noktası varsa o da doğaya büyük yer vermeleri ve alttan alta politik bir şeyler söylemeleri. ‘Gece Planı’ belli ki doğa-insan ilişkisi üzerine epey kafa yoran Reichardt için önemli bir meseleyi ele alıyor. Doğayı kurtarmak, hayvanların hayatını eski düzenine getirmek için nereye kadar gidilebilir ya da gidilmeli? Somon balıklarının göç yolları bir barajın yıkılmasıyla eski haline gelir mi? Daha onlarca baraj daha yok mu? Terörle mesaj vermek ya da herhangi bir şey elde etmek mümkün mü?
‘Gece Planı’nın kahramanları bir barajı bombalayarak somon balıklarının göç yollarını açmaya çalışan ekolojik teröristler. Baraj ya da su bendi bombalama fikri ABD için çok aykırı bir fikir olmasa gerek ki ‘Düşler Diyarı’nın (Beasts of the Southern Wild; 2012) kahramanları da doğayı eski dengesine kavuşturmak için benzer bir eylem gerçekleştirmişlerdi. Ama iki filmde de bombalama eylemlerinden en çok zarar görenler, bombayı koyanlar oluyor.

Josh (Jesse Eisenberg) ve Dena’nın (Dakota Fanning) bir barajın başındaki görüntüleriyle açılıyor film. Bu iki genç doğasever, barajın balıkların göç yolunu tıkamasından çok rahatsızlar. Kendilerinden daha yaşlıca bir eski askerin (Peter Sarsgaard) de katılımıyla barajı imha planını hayata geçirmeye başlıyorlar. Film bazılarına çok yavaş ve karanlık gelebilecek ama bence sağlam bir sinematografi ve ritimle, yavaş yavaş açılıyor. Üçlünün bombalamayı gerçekleştirmek için yaptığı alışveriş sırasında ya da göl başında geçirdikleri sürede gerilimi gayet dozunda tutmayı başarıyor yönetmen. Ama işler karanlık bir virajı döndükten sonra, baştaki ilginçliğini yitiriyor. Politik mesajı zaten belli olmuş olan film uzun bir süre Josh karakterinin değişimi üzerine yoğunlaşıyor. Ama nedense Josh’un baskı altında çözülen kimliği yeterince ilginç bir hale bürünemiyor. Josh’un zaten karanlık bakışları biraz daha kararıyor o kadar. Film bittiğinde elimizde üç karakter hakkında da fazla bir şey kalmıyor. Filmin mesajları arasında bu da var aslında. Yani, bireyin sistem karşısındaki görece önemsizliği ve etkisizliği… ‘Gece Planı’ bir gerilim filmi olarak ilk yarısı boyunca işliyor ama gerisini getiremiyor. Gökten zembille inmiş gibi sinema perdesine ordan da zihnimize giren karakterler yine aynı hızla çekip gidiyorlar zihnimizden.

Dünün mağduru, yarının faşisti

TARİH:  12 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’

Baştan söyleyeyim: Bu kadar uzun süre maymun seyredeceksem, ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’ndense (MCŞV) maymunlara dair bir belgesel seyretmeyi tercih ederdim. MCŞV, maymun gribinin ardından dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun öldüğü bir gelecekte başlıyor. San Francisco maymunları ise evrimleşerek, daha insani bir uygarlık kurmuş, çat pat İngilizce (Tarzan düzeyinde) konuşmaya da başlamışlardır. İngilizce konuşmadıkları zamanlarda ise işaret diliyle ileri bir iletişim tutturmuş durumdalar. Ve fakat insan nüfusu tükenmiş değildir. Bir grup hayatta kalmayı başarmıştır. Maymunların bölgesindeki barajı çalıştırırlarsa enerji sorunlarını da çözeceklerdir. Bu grubun otomatik silahları da vardır. İnsanlar, maymunlarla karşılaştığında politik olarak dersler çıkarılacak gelişmeler başlar.
Film siyaseten oldukça doğru bir yerde duruyor. Maymun faşizmi, Alman faşizminin yükselişine benzer bir şekilde yükseliyor. İnsanların elinden çok çekmiş, çok işkence görmüş bir maymun siyasi suikastler işleyip, suçu insanlara atarak ve Reichstag benzeri yangınlar çıkartarak kitlesini manipüle ediyor ve iktidarı ele geçiriyor. İleri evrim, karşı devrime dönüşüyor.
Alman faşizminin ardında malum, I. Dünya Savaşı’nın mağduriyeti vardı. Hitler bu mağduriyet duygusunu kullanarak ve kitleleri manipüle ederek iktidara gelmişti. Tıpkı güzel ülkemizde Yeni Osmanlıcıların yükselişinde I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi kabullenemeyişin ve kişisel mağduriyetlerin olması gibi. Tıpkı bugünkü İsrail dehşetinin ardında Alman faşizminin Yahudilere yaşattığı mağduriyetin olması gibi. Mağduriyet üzerine politika inşa edenden korkacaksın. Türk, Kürt, Alman, Yahudi fark etmez.
Filmin maymunlar cephesinde dünün mağdurları, bugünün faşistleri iktidara gelirken, insanlar cephesinde de benzer şeyler oluyor. Akrabalarının ölümünden maymunları suçlayan ve dolayısıyla kendisini maymunlar tarafından mağdur edilmiş hisseden biri, her fırsatta şiddete başvurarak savaşı körüklüyor.
Film, dediğim gibi politik olarak doğru noktalara parmak basıyor ama sonuçta büyük bütçeli bir aksiyon filmi olmanın tuzaklarından da kaçmıyor. Yani bol bol vurdulu kırdılı sahne izliyoruz. Çocuksu bir kavga dövüş seyretme merakınız yoksa bu sahnelerde sıkılmamanız zor. Ayrıca filmin ne insan ne de maymun karakterlerinin akılda kalıcı bir niteliği var.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com