FIPRESCI ödülleri “Usta” ve “Ara”nın

TARİH:  10 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ve bugün son Altın Aslan adaylarının da gösterimi yapıldı. Artık sonuçları bekleme zamanı geldi. Ben hemen bizim Fipresci jürimizin ödüllerini açıklayayım. Ana Yarışmada birinciliği Paul Thomas Anderson’ın “Usta”sına verdik. “Usta” benim beğendiğim bir film değil ama çok beğendiğim başka bir film de olmadı. Seidl’in “Cennet: İnanç”ını tercih ederdim ama o filmi de çok coşkuyla savunacak kadar beğenmis değildim.
Ufuklar bölümündeki en iyi film ödülümüzü ise İtalyan yonetmen Leonardo Di Costanzo’nun “Ara”ya (L’intervalo) adli filmine verdik.

Gelelim dünün ve bugünün yarışma filmlerine. Brian DePalma’nın “Tutku”su (Passion) gayet iyi yapılmış bir gerilim filmiydi ama pek beğenilmedi. Rachel McAdams filmde Christine adlı çok manipülatif ve bencil bir iş kadınını canlandırıyor. Christine duygularını son derece iyi kontrol eden ve başkalarının zaaflarından yararlanan biri. Yardımcısı Isabelle (Noomi Rapace) ise masum görünümü altında duygularının daha doğrusu bilinçaltının tutsağı biri. Isabelle, Christine’in kendisi için kurduğu bütün tuzaklara düşüyor. Önce Christine’in sevgilisiyle yatıyor ve bunu patronuna karşı edindiği bir zafer sanıyor. Oysa kazın ayağı öyle değil. Isabelle’in, Christine’in yerini almak için yapmayacağı şey yok. Ve bunun sonuçlarını sanırım yakında sinemada izlersiniz. Bir gerilim filminin sırlarını daha fazla açık etmek iyi olmaz. Kanımca gayet iyi yapılmış, iyi de oynanmış bir filmdi ama türe bir yenilik getirdiği de söylenemezdi. Yine de yarışmadaki filmler dikkate alınınca bence parlak bir filmdi ama benim zevkim genelle pek uyuşmuyor, bunu biliyorsunuz zaten.

45 yaşında yönetmenliğe başlayıp neredeyse her büyük festivalden ödulle dönmeyi başarmış Filipinli yönetmen Brillante Ma Mendoza’nın “Tutsak”ı daha Şubat ayında Berlin’de yarışmıştı. Mendoza müthiş hızlı bir yönetmen. Berlin’de de “Rahmin” (Sinapupunan) ile yarıştı. “Tutsak”ta İslamcı terörist bir grubun eline düşen tutsakları anlatmıştı. Eğer bu filmden Mendoza’nın Müslüman sevmeyen biri olduğu düşüncesiyle ayrılmışsanız, “Rahmin”le bu düşüncenizi değiştirebilirsiniz. Mendoza balıkçılık ve sepetçilikle geçinen Müslüman bir çiftin öyküsünü odağına almış. Orta yaşlı bu çiftin çocugu, kadın kısır olduğu için, olmamış. Bir gün adam deniz korsanlarının saldırısı sonucunda yaralanıyor. Bunun üzerine kadın kocasına ikinci bir kadınla evlenme izni veriyor. Ama başlık paraları çok yüksek. Çift büyük fedakarlıklarla başlık parasını derliyor ve adam çok güzel bir kadınla evleniyor. Ama genç ve güzel kumanın çocuk doğurduktan sonra hayata geçmesini beklediği belli koşulları var bu koşullar adamın ilk eşi icin çok sert. “Rahmin” Mendoza’nın en etkileyici filmlerinden biri olmadığını ama “Tutsak”tan daha iyi olduğunu söyleyeyim.

Festivalin son yarışma filmi İtalyan yönetmen Francesca Comencini’den geldi. “Özel Bir Gün” işçi sınıfindan gelen iki gencin hayatlarında özel anlam taşıyan bir günde karşılaşmalarını anlatıyor. Delikanlı, bir milletvekilinin şoförü olarak işe o gün başlamış, kız ise vekille buluşup ondan oyuncu olarak iş bulması için yardım isteyecek. “Ara”da da koşulların bir araya getirdiği iki gencin geçirdiği özel bir günü izlemiştik. Bu filmde de iki kader tutsağından söz etmek mümkün. Kızla delikanlı arasında bir yakınlaşma yaşanıyor ama kızın oyuncu olmak icin bazı tavizler vermesi gerekiyor, tahmin edilebileceği gibi. “Özel Bir Gün” eli yüzü düzgün ama yarışmada pek de iddialı durmayan bir film olarak festivalin yarışmalı bölümünü kapattı.

Bir genel değerlendirme yazısı daha yazmayı umuyorum ama Venedik’ten şimdilik bu kadar. Geriye birkaç klasik film kaldı seyredecek.

KÜF Kayıplar ve suçluluk duyguları

TARİH:  6 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ali Aydın’ın Küf’ü “Venedik’te Eleştirmenler Haftası” adlı bölümde gösterildi ama sadece kendi bölümündeki filmlerle değil başka bölümlerdeki ilk filmlerle de yarıştı. Ve bilindiği gibi ‘Geleceğin Aslanı Ödülü’nü alarak ‘Çoğunluk’tan sonra bu ödülü alan ikinci Türkiyeli film oldu.  Aydın’ı gerçekten yürekten kutlamak lazım. ‘Küf’ bir ilk film olmasına karşın son derece olgun bir sinema diline, çok iyi bir oyuncu ve görüntü yönetimine sahip. Ercan Kesal, Basri adlı bir demiryolu işçisini canlandırıyor. Basri’nin oğlu 18 yıl önce polis tarafından kaybedilmiş. Basri’nin eşi bu acıya dayanamamış ve göçüp gitmiş. Yalnız yaşayan Basri’nin ise tek bir amacı var: Hiç olmazsa oğlunun bir mezarına sahip olmak, hiç olmazsa o mezar başında bir Fatiha okuyabilmek. Umudunu, devlet görevlilerinin bütün umursamazlıklarına ya da düpedüz düşmanca tavırlarına rağmen yitirmiyor, düzenli bir biçimde oğlunun bulunması için dilekçeler veriyor. Elinde Rus malı bir radyo, her an haberlerde bir ipucu bulmayı umuyor. Savcı (Muhammate Uzuner) tarafından aşağılandığı yetmemiş gibi, bir demiryolu çalışanı olan Cemil (Tansu Biçer) tarafından da sürekli alaya alınıyor. Basri ile Cemil’in arasındaki çatışma filmde önemli bir yer tutuyor. Cemil son derece olumsuz bir karakter: Sadist, ayyaş ve tamamen sorumsuz. Kafamda soru işaretleri oluşturan kötü bir kaderi de var Cemil’in. Ciddi biçimde şiddete maruz kalıyor Cemil. Çok kötü bir karakter olduğu için ona üzülmüyoruz ama … Nihayetinde Cemil, Basri’nin müdahale etmemeyi seçtiği bir kazada ölüyor. Belki de Basri bile Cemil’in kötü kaderinden suçluluk duymaya başladığında, bizim de Cemil’e karşı kendi acımasızlığımızı sorgulamamızı istiyordur yönetmen. Bir de elbette Basri’nin oğlunun ölümünden dolayı yaşadığı suçluluk duygusuna işaret etmek istiyor.  Ki Dostoyevski etkisinden söz eden Aydın’ın böyle bir tavrı olması sürpriz olmaz.
Filmin müthiş dokunaklı bir finali var. Basri’nin, duyarsız görevlilerden küçük bir kutu içindeki oğlunun kemiklerini alışı ve o kutuyla evde oturuşu Venedik’te gördüğüm en unutulmaz sahneydi belki de. “Küf” son derece politik bir öykü anlatmasına rağmen, politik bir film olarak tanımlanabilecek bir film değil. Daha çok acı, suçluluk duygusu ve başkasının acısına duyarsızlık üzerine bir film diyebilirim. Ali Aydın sinemamız için müthiş bir kazanç. Açıkçası Antalya Altın Portakal’da “Küf”ten daha iyi bir film çıkması büyük sürpriz olur.

Not: Venedik macerası boyunca iki Türk filminden söz etmedim. Yeşim Ustaoğlu’nun filmini yazmamamın nedeni Adana Altın Koza’da yarışacak olması ve benim de SİYAD jürisinde yer almam. Küf’ten ise iki nedenden söz edemedim. Birincisi filmi geç seyretmem; ikincisi beni derinden sarsan bir kayıp yaşamam. Kemal Merkit, namı diğer Çöl Kaplanı benim ilk gençlik yıllarımdaki en yakın, en iyi arkadaşımdı. Onunla birlikte benim de bir parçam öldü.

ALTIN KOZA Tartışmalar, ödüller vs.

TARİH:  Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Belki abartıyorum ama jürilerinden birinde görev aldığım bir festivalin bir parçası olmuşum gibi de hissediyorum kendimi, tabii  Türkiye’deyse o festival. Adana Altın Koza’da Şenay Aydemir ve Coşkun Çokyiğit’le birlikte Siyad jürisiydik ve şimdi bana festivalin bir parçası olmaktan eleştirmenliğe geçiş bir miktar zor geliyor.

BİRAZ FREN YAPIN BE KARDEŞLER!

Acayip bir ülkede yaşıyoruz. Kimse kimseye güvenmiyor, kimse bir başkasının bir art niyeti olmadan bir seçim yapacağına inanmıyor. Her festivalden sonra benzer şeyler yaşanıyor. “Onun, şuna husumeti vardı; bunun şöyle bir çıkarı vardı; o, şunu seviyordu, bundan nefret ediyordu”… Jürinin seçimlerini tek başına bunların (duyguların, çıkar hesaplarının) belirlediğine yönelik sarsılmaz bir inanç var. Seçimi etkilemiş olabileceğine demiyorum, belirlediğine yönelik bir inanç var diyorum! Biraz fren yapın be kardeşler! Jürilere hakaret ettiğinizin farkına varın. Siz de jürilik yaptınız veya yapacaksınız. Burada herkes herkesi tanır ya da birbiri hakkında fikir sahibidir. Sadece burada da değil her yerde bu böyledir. Herkesin daha fazla ya da daha az sempati duyduğu insanlar vardır. Bu duygulardan muaf insanlardan oluşan bir jüri oluşturulamaz. Başka bir jüri gelse, onların da daha fazla ya da daha az sempati duyduğu insanlar muhakkak olacaktır. Bu sempati ya da antipati seçimlerini etkileyebilir mi? Elbette, etkileyebilir. Ama bu bütün jüriler için geçerlidir. Ve ama sadece etkileyebilir, belirleyeceğine inanmıyorum. Her jüri üyesinin aynı insana sempatisi ya da antipatisi olacağını ve bu duygunun bütün her şeyin üstüne çıkacağını sanmıyorum. Aksi takdirde bütün bu yarışmaları kaldıralım. Ama o zaman yeni Zeki Demirkubuz’lar, Yeşim Ustaoğlu’ları nasıl çıkacak? Zeki Demirkubuz’un bir İstanbul Film Festivali ödül töreninde En İyi Yönetmen ödülü alırken “bu ödülü en çok alan yönetmen benim” dediğini hatırlıyorum. O jüriler nesneldi bunlar değil, öyle mi? Ödül alınca iyi, almayınca gerzekler sürüsü.

YERALTI’NA İÇİN BİR YAZI DAHA YAZMAYI DÜŞÜNÜYORUM
“Kader”in FIPRESCI ödülü aldığı İstanbul Film Festivali’nde ben de o jürideydim. Yabancı meslektaşlarım “Kader”i pek de beğenmemişlerdi, onları ikna etmek için çaba harcamıştım ödüle “Kader”in layık olduğuna (çok zor da olmamıştı çünkü “Kader”in belli başlı rakiplerinin hali hazırda FIPRESCI ödülleri vardı). Ama “Yeraltı”nı hiç beğenmedim. Meslektaşım ve arkadaşım Olkan Özyurt Sabah’ta   “festivalde hem ana jürinin hem de SİYAD jürisinin “Yeraltı” ve “Araf”ı görmezden gelmesi ise dikkat çekti.” diye yazdı. Festivalde ikişer kez gördüğüm iki film var: “Yeraltı” ve “Araf”. Diğerlerini de ikişer kez görmeyi isterdim ama sadece bir kez izleyebildim. “Yeraltı” ile ilgili görüşümü zaten zamanında yazmış bulunmuştum. İkinci kez izlediğimde filmi daha da az beğendim. Ve hatta beğenenlerin de niye ve neden beğendiklerini halâ anlayabilmiş değilim. Bir gün “Yeraltı” hakkında bir yazı daha yazmayı da düşünüyorum. “Yeraltı”nın temel fikrinden ayrıntılarına kadar itirazım var. “Yeraltı”nı ödüle lâyık görmemekle gerzekler arasında alt sıralarda da olsa bir yer edinmişsem, “Kader”i ödüle lâyık gördüğümde de benzer bir gerzeklik etmiş olduğumun düşünülmemesi için bir neden yok.

BU ÜLKE DEMİRKUBUZ’A BÜYÜK SUÇLAR İŞLEMİŞTİR
Şimdi yine bir başka sapağa girelim. Bir yönetmen gerçekten büyük yönetmen olabilir ki Zeki Demirkubuz hiç şüphesiz büyük yönetmendir. Kendisi üzerinde durmayı sevmez ama bu ülke ona karşı çok büyük suçlar işlemiştir. Yaptığı ne olursa olsun, onu henüz çocuk yaşta ağır işkenceye maruz bırakmış, günlerce, aylarca, belki de yıllarca ölümle burun buruna yaşatmıştır. Devlet açtığı yarayı iyileştirmek için de hiçbir şey yapmamıştır (bunlar benim görüşüm, yoksa Demirkubuz yaralandığını düşünmez). Sokakta limon satmaktan, Cannes’a iki filmiyle birlikte katılmayı başaran bir yönetmen olmak, şapka çıkarılacak bir durumdur. Hem de kaderin sillesini ağır biçimde yemiş biri olarak. Ama bir yönetmenin her filmini beğenmek durumunda değil hiç kimse. Ya da bir jürinin beğendiği bir filmi başka bir jüri beğenmeyebilir. Zaten farklı filmlerin yarıştığı farklı festivalleri birbiriyle kıyaslamak da doğru değildir. Bazı örnekler vermek istiyorum. Terrence Malick’i ele alalım. “”Hayat Ağacı” adlı filmi Cannes’da Altın Palmiye kazandı, FIPRESCI ve Sight & Sound dergisi tarafından yılın en iyi filmi seçildi. Daha öte bir başarı düşünemiyorum. “Hayat Ağacı” Türkiye’de yapılan eleştirmen seçimlerinde ise yılın en iyi 10 yabancı filmi arasına bile giremedi. Malick’in “Hayat Ağacı”ndan bir yıl sonra yaptığı “To The Wonder” (Muhteşeme ya da Mucizeye diye çevrilebilir) Venedik’ten eli boş döndüğüyle kalmadı, bazı seyirciler tarafından yuhalandı da. Nuri Bilge Ceylan’ın “İklimler”i Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı ve FIPRESCI en iyi film ödülünü kazandı. SİYAD oylamasında ise yılın en iyi 5 yerli filmi arasına bile seçilemedi! Aynı SİYAD “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı ise ödüle boğdu.  Böyle şeyler olabilir mi? Hep oluyor, olacak da. Farklı yarışmalarda farklı jüriler farklı sonuçlara varır! “Adana’da bu yıl SİYAD’ın genel teamülü “Yeraltı” ve “Araf”tı”, bana bu da söylendi. Yani, teamülü bozduğumuz anlamında. Bu bir SİYAD oylaması değildi, SİYAD’ın seçtiği 3 üyesinin seçimiydi. Onlar da homojen bir bütün değildiler, değildik. SİYAD’ın yıl sonu değerlendirmesinde de “Araf” ve “Yeraltı” ödülleri toplayabilir elbette. Ama Adana’daki jüriden bu filmlere ödül çıkmayabilir, bunda bir acayiplik yok. Kaldı ki bizim tek bir ödülümüz var. Tek bir filmi en iyi film seçtik, bu demek değil ki diğer filmleri hiç beğenmedik.

‘ÜÇ FİLMLİK LİSTEMİ AÇIKLIYORUM’

Normalde jüri tartışmalarını kamuoyuna taşımayı doğru bulmam ama Şenay (Aydemir) kendi üç filmlik listesini açıkladığı için ben de açıklayayım. Üçer film seçerek tartışmaya başladık jüride ve ben  “Ana Dilim Nerede?”, “Gözetleme Kulesi” ve “Şimdiki Zaman”ı adaylarım olarak sundum. “Araf” konusunda ise kendi içimde bölündüm diyebilirim. “Araf”ın kimi sahnelerini muhteşem buldum. İki delikanlı arasında geçen bölümler, onların diyalogları, ilişkileri, hayalleri o kadar iyi verilmiş, o kadar iyi oynanmıştı ki! Ama filmin asıl kahramanı olan kızın dünyası aynı orijinallikte ve ikna edicilikte gelmedi bana. Kızın babası filmde neredeyse hiç görünmüyordu.  Yaşıtı arkadaşları yoktu, dolayısıyla genç kızların dünyası genç erkeklere göre daha eksikti. Acılaşmış, kendisine göre oldukça yaşlı bir kadınla eşitsiz bir ilişkisi vardı genç kızın. Filmin erkeklerin dünyasına bakarkenki doğalcı yaklaşımı genç kız ile şoför arasındaki ilişkide minimal, sözsüz bir başka üsluba dönüyordu. Düşük sahnesini seyretmeyi kaldıramadım. Bazı karakterler yok oldular… Bana ya eksik ya da fazla geldi bir sürü şey. Ama jürideki arkadaşlarımın ikisi de Araf deselerdi ben de itiraz etmezdim. Kısacası “Yeraltı” ve “Araf” konusundaki tutumum aynı değil. Evet, sözün özü, görmezden geldiğim bir şey yok bu iki filme yönelik, değerlendirmem var, hem de diğer filmlerden daha fazla seyrederek yaptığım bir değerlendirmem var.

“Ana Dilim Nerede” ödülsüz dönen filmlerden biri oldu ama bana kalırsa, dar bir mekanda hem kamera kullanımı, hem iki yaşlı insanın ilişkilerini vermesindeki başarısı, hem de ana dili gibi çok mühim bir meseleyi gündeme getirişiyle çok önemli bir filmdi. “Gözetleme Kulesi” için de benzer şeyler söyleyebilirim. Mekan kullanımı, oyunculukları ve konusunu dağılmadan derli toplu anlatmasıyla, vicdan temasına baştan sona sadık kalışıyla festivalin en iyi filmlerinden biriydi. “Şimdiki Zaman” festivaldeki üç jürinin de ödüllendirdiği yegâne film oldu. Yönetmenlerin oluşturduğu FİLMYÖN ve Siyad jürileriyle, ana jürinin üçünün de ödül verdiği tek filmdi. Gerekçeli kararda yazdığımız gibi bu coğrafyada (İran, Türkiye vs.) özellikle kadınların kendilerini o topluma ait hissetmelerinde ciddi bir sorun var. Tabii sadece kadınlara özgü bir durum değil bu ama kadınlar daha zor koşullar altındalar. İran filmleri “Bir Ayrılık” ve “Elveda”, yarışma filmleri “Araf”, “Gözetleme Kulesi” ve “Şimdiki Zaman” hep uzaklara gitmeyi hayal eden kadınlardan söz ediyor. Ne kadar az şeye sahip olursan o kadar az ait hissedersin kendini. Kendi bedenleri üzerinde tasarruf haklarından bile yoksun olan kadınların gidip özgürleşmek istemeleri zamanımızın genel bir ruh haline tekabül ediyor. Film, kentsel dönüşümün gölgesinde, şehrin “bizim şehrimiz” olmaktan çıkmakta olduğu bu zamanda, arafta kalmış bir kadını, kadınsı fal motifi üzerinden başarıyla anlatıyordu. Bu nedenle de ortak kararımız bu film oldu. “Gözetleme Kulesi” de ödülümüzü alabilirdi. Her filmde beğendiğimiz ve beğenmediğimiz yönler vardı. Bunları da umarım filmler vizyona girdiğinde daha ayrıntılı ele alırım.  Altın Koza sahibi “Babamın Sesi”ni de vizyona girdiğinde yazmayı umuyorum. “Babamın Sesi”nin Altın Koza’yı almasına sevindiğimi de söyleyeyim. Ödüle layık görülmeyen müzisyenlerin üzüntüsünü de anladığım ve katıldığım gibi. Festivaller yönetmeliklerinde her dalda ödül verilmesini zorunlu kılmalılar!

Son söz: “Yeraltı”ndaki küfrü görmeyen, görüp de önemsemeyen, görmezlikten gelenler, “gerzekler” tweet’inden de az çok sorumludurlar. Eğer zamanında o küfrü eleştirmiş olsalardı, bugün “gerzekler”li tweet rezaletiyle karşılaşmamış olabilirdik. Eleştirmek yerine pohpohlayarak Zeki Demirkubuz’a da zarar verdiler.

Araf’ın ve Striptiz Kulübü’nün ortak noktası

TARİH:  6 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeşim Ustaoğlu’nun Araf’ında yol üstü dinlenme tesislerinden birinde çalışan iki gençle birlikte onların hayatlarına giren bir kamyon şoförünün hikâyesi anlatılır. Genç kız yani Zehra (Neslihan Atagül), kamyon şoförü Mahur’u (Özcan Deniz) ilk gördüğünde uyku ile uyanıklık arasındadır. Gördüğü sanki açık gözle görülen bir rüyadır, bir gündüz düşü. Bu sahne önemli çünkü şoför Mahur film boyunca bir fantezi nesnesi olma özelliğinden sıyrılmaz. Ne Zehra için ne de seyirci için! Mahur’u somut gerçekliği içinde algılamamız mümkün olmaz. Evli midir, çocukları var mıdır, Zehra’ya gerçekten “seni seviyorum, birlikte uzaklara gideceğiz” demiş midir, hiç bilemeyiz. Aslında ben kamyon şoförünün adının Mahur olduğunu bile fark etmedim, sonradan okuduklarımdan biliyorum. Sanki yönetmen Mahur, Zehra için nasıl bir fantezi nesnesi ise, nasıl hayal ile gerçek arasında tanımlanmamış bir yerdeyse seyirci için de öyle olsun istemiş. Mahur’u kamyonunu kullanmadığı zamanlar dışında dans ederken ve Zehra’yla sevişirken görürüz en çok. Ve bu ilişki sırasında Mahur’un ağzından tek bir sözcük bile çıkmaz. Bu da Mahur’un gerçekçi bir karakter olarak şekillenmesini engeller; o, nerdeyse tam bir cinsel obje olarak kalır. Filmin Mahur’u bir nevi fetişleştirmede çok başarılı olduğu kesin. Neredeyse bütün kadın arkadaşlarım bu dans eden, sevişen ama konuşmayan kamyon şoföründen etkilenmiş ve onu seyretmekten büyük haz almışlar. Kırk yaşında bir erkeğin 20 yaşında bir kızı hamile bıraktıktan sonra eyleminin sorumluluğunu hiçbir biçimde üstlenmemesi, kayıplara karışıp kızı kaderiyle baş başa bırakması Mahur’u yine de sevimsiz bir karakter yapmadı kimsenin gözünde. Çünkü Mahur bir fantezi nesnesiydi, bir karakter değil. Fantezi nesneleri ise gerçek karakterler gibi değerlendirilmez.
FANTEZİLERDE PARALELLİK
Bu hafta gösterime giren Striptiz Kulübü’nü izlerken Araf’ın Maruf’u ile Kulüp’teki striptizciler arasında bir paralellik olduğunu fark ettim. Amerika’daki erkeklerin kadınlar için dans edip soyunduğu kulüpler var. Striptizciler sahneye genellikle gücü ön plana çıkaran işlerde çalışan erkeklerin kılığında çıkıyorlar: Polis, itfaiyeci, tesisatçı, inşaat işçisi gibi… Muhasebeci ya da iş adamı kılığında değiller, bu işler yeterince erkeksi değiller. Striptizciler dans ediyorlar, bu sırada soyunuyorlar ve sonra seyircilerle cinsel ilişki simülasyonu içine giriyorlar. Araf’ın Maruf’u da gayet erkeklere özgü bir iş yapıyor. Uzun yollarda, yalnız başına kamyon sürüyor. Kadın fantezisinde tam da striptizcilerin canlandırdığı erkeksi, dayanıklılık gerektiren işler yapan tiplere benziyor. Maruf’un bir başka özelliği daha var: Tıpkı striptizciler gibi iyi dans ediyor ve konuşmuyor! Maruf, Zehra’nın başını dans pistinde döndürüyor, tabiri caizse kızı dansıyla tavlıyor! Maruf eğitimli, masa başı işlerde çalışan kadınların, gerçekte ilişki kurmak isteyecekleri değil ama fantezisini kuracakları bir tip. Dans etsin, sevişsin ve tercihen konuşmasın! Erkeklerin güzel kadın fantezisinin kadın fantezisindeki karşılığı olarak kalsın…
‘MAHUR’ KARAKTER OLARAK SUNULAMIYOR
Araf’ın zayıf noktalarından birinin bu olduğunu yani Maruf’u bir fantezi nesnesi, bir cinsel obje olarak bırakması olduğunu düşünüyorum. Tabii bu dediğim kadın seyirciler için geçerli değil, kadınların çoğu filmin sunduğu bu fantezi nesnesinden, dans eden kamyoncudan son derece hoşnutlar. Ama kendi adıma bu fantezi nesnesinin, bir karakter olarak sunulmasını isterdim. Film Mahur’u alenen olumlamasa da Özcan Deniz’in dans eden yakışıklı kamyon şoförü seyirci nezdinde hayranlık duyulan bir figür oldu. Genç bir kızı hamile bırakıp kaçan orta yaşlı bir erkeğin hayranlık duygusu uyandıran bir figür olmasının “kadın düşmanlığı teması”na son derece duyarlı arkadaşlarımın gözünden nasıl kaçtığına şaşırıyorum. Filmin Mahur’u yargılayıp hakkında hüküm vermesi değil talebim elbette ama lafı uzatmayayım. Sanırım dediğim anlaşılmıştır.

Altın Portakal

TARİH:  Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Altın Portakal Film Festivali’nde 3. Günü yaşıyoruz ve festival katalogu halâ çıkmış değil. Basın odasındaki bilgisayardan Altın Portakal’ın web sitesine girmeye çalışıyorum ama o da açılmıyor. Kırk dokuzuncusu düzenlenen bir festivalde, Türkiye’nin en köklü film festivalinde artık bu tip sorunlar yaşanmamalı. Bunlar dışında festivalde bir aksaklık yok. İki yıl öncesine göre ulaşım konusu çok başarılı bir biçimde çözümlenmiş. Film gösterimleri de aksamıyor ama Antalya Kültür Merkezi’nin ses düzeni iyi değil. Ya da filmlerde sorun var. Sık sık İngilizce altyazıya bakmak zorunda kalıyorum.

Post modern çağın temel meselelerinden biri kimlik, dolayısıyla bu festivalde de etnik kimlik, aidiyet gibi meseleler ön plana çıkıyor.  Pazartesi günün ilk yarışma filmi “Evdeki Yabancılar” da bu mesele üzerine kuruluydu. Mübadele sonrasında Türkiye’den göç etmek zorunda kalmış yaşlı bir Rum kadın genç torunuyla İzmir’in Karaburun ilçesine gelir. Burada eski evini bulan kadın, evinin restore edildiğini görünce büyük hayal kırıklığına uğrar. Ama evin sahibi de yaşlı kadın gibi kendisini ait hissedebileceği bir yer bulamamış bir entelektüeldir. Adam hukuk ve tarih okumuş ama öğrenimini yarım bırakarak büyüdüğü kasabaya geri dönmüştür. Şimdi pansiyonculuk yapmak niyetindedir. Kadını ve torununu evinde misafir eder. Fakat yaşlı kadının yarası derindir. Sadece evinden yurdundan olmamış aynı zamanda sevdiği Türk delikanlısından koparmıştır onu savaş ve mübadele. Ve kadının yarasına çare bulmak mümkün değildir. “Evdeki Yabancılar” travma sonrası stres sendromundan yola çıkıp evrensel bir hikaye anlatmayı hedeflemiş. Fakat filmin evrensellik hedefiyle dönemini bilerek ve isteyerek çok belirgin kılmaması, evrensellik duygusu değil kafa karışıklığı yarattı. Karakterlerin de ete kemiğe bürünemediklerini söylemek lazım. Kimlik ve aidiyet meseleleri çok önemli elbette ama bunları sinemamız keşke biraz daha sosyal, sınıfsal ve tarihsel bir temele oturtsa. “Evdeki Yabancılar” Dilek Keser ve Ulaş Güneş Kacargil tarafından yönetilmişti.

Pazartesi’nin ikinci filmi “Güzelliğin On Par’ Etmez” (GOPE), daha önce gördüğüm “Küf” hariç festivalde gördüğüm tek etkileyici filmdi diyebilirim. GOPE de sorunsuz bir film değildi gerçi. Bu kez Avusturya’daki Kürt-Türk bir ailenin dünyasıydı konu edinilen. Yani yine kimlik ve aidiyet meseleleri ön plandaydı. Kadın, Türk ve oldukça burjuva görünümlü, adam ise Kürt ve işçi sınıfı kökenli. Adam PKK’yle dağa çıkmış, hapis yatmış, dolayısıyla ailesini uzun süre yalnız bırakmış. İki çocuğu var çiftin. Biri henüz yeni ergen olmuş, diğeri ise öfkeli bir delikanlı. Delikanlı babasının “terörist” kimliğinden çok rahatsız ve başka bir uca, Türk milliyetçiliğine savrulmuş durumda. Babasından nefret ettiği için evini de terk etmiş. Ergen genç ise ilk aşkının şaşkınlığı ve yeni geldiği Avusturya’ya ve Almancaya  uyum sağlayamamanın sıkıntısı içinde. Ergen Almanca konusunda komşusundan yardım alıp kendisine yeni ve daha işlevsel bir baba figürü edinirken,  ilk aşkı Yugoslav Ana’yla da yakınlaşma şansı bulur. Aşık Veysel’in “Güzelliğin On Par Etmez” şarkısı bir zamanlar nasıl annesiyle babasını birleştirmişse bu kez de bir ilk aşka hizmet edecek, hapse düşen delikanlıya teselli olacak, komşunun terk ettiği sevgilisiyle arasını bulacaktır. Dil ve kimlik meseleleri filmin bütün kahramanlarını bir şekilde etkiler. Filmin en etkileyici yanı söylediği yeni veya politik sözlerde değil, çok iyi yazılmış ve iyi de sahnelenmiş bazı sahnelerinde. Delikanlının ergen kardeşiyle hapishanedeki görüşmesini çok etkileyici buldum. Öfkeli delikanlının babasının kuzusu olma isteyişi ama bir yandan da isyanını sürdürüşü o kadar iyi yazılmıştı ki. Keza komşu karakteri çok iyiydi. Ama öfkeli delikanlı Avusturya’da doğmuş, büyümüş gibiyken diğerlerinin 6 aydır Avusturya’da oluşu gibi kafa karıştıran durumlar da vardı. Keza ilk aşk da yeterince ilginç değildi ve filmde önemli bir yer kaplıyordu. Yine de Hüseyin Tabak’ın filmi şu ana kadar en güzel sahnelere sahip film oldu.

Festivalin ilk filmi ise çok konuşulan “Derin Düşün-ce”ydi. Filmin İngilizce adı ise “When Derin Falls” olarak konulmuş, Türkçedeki anlamlarından “Derin adlı kız düşünce” manasına geleni seçilmişti. Filmin Hülya Avşar tarafından aforoz edilmek istendiği dedikodusu çok tartışıldı ama bu galiba bir dedikodudan ibaret. Seyircinin filme karşı büyük bir öfke duyduğu iddiası da öyle. Öfkeli olanlar vardı ama biz neler gördük… Filmi beğenen, alkışlayan da çoktu. Yani linç etme iddiaları filan aşırı bir abartıdan ibaret. Ama filmi seven iki sinema yazarına da rastlamadım (bir arkadaş var). Derin Düşünce derin bir kafa karışıklığı içinde gibiydi. Annesi intihar eden, babası seks bağımlısı bir kız nasıl sapıtırdı sanırım konusu. Filmin yönetmeni filmdeki küçük kızla babası arasında bir ensest ilişki olmadığını iddia etse de filmdeki her şey kızın babasıyla ve belki de mahalledeki bakkalla cinsel ilişki kurduğu imalarıyla doluydu. Babayla kızın yaptıkları yolculuk da akla hemen “Lolita”yı getiriyordu. Ama film çok sevimsiz bir kız tablosu çizerek, bize bir kurban değil, manyak bir küçük kızdan başka bir şey vermedi. Film her haliyle başarısızdı bana kalırsa. Eğer Çağatay Tosun babayla kız arasında bir cinsellik yok iddiasında samimiyse, film göründüğünden de daha başarısız. Çünkü başka türlü film iyice anlamsızlaşıyor. Böyle karı kocaya, böyle kız çocuğu ise konu, o da iyi anlatılamamış.

“Elveda Katya” ise bir televizyon filmi gibiydi. Yine kendini ait hissettiği bir ev, bir aile bulamamak filmin temel temasıydı. “Araf”ın kamyon şoförünü, uzun mesafe kaptanına çevirirsek, iki film arasında bir ortak nokta bulabiliriz. Araf’ın hamile genç kızı bu kez çocuğunu doğurmuş ve ardından ölmüş olsa ve doğurduğu bebek bir genç kız olduğunda babasını aramak için Trabzon’a gelse ne olurdu? “Elveda Katya” işte istenmeyen bir hamilelik sonucu doğmuş bir genç Gürcü kızın Türk babasını arayışının öyküsü. Durumu acıklı olsa da genç kız sonunda dik durmayı bilecek, asıl çöken sorumsuz baba olacaktır. Film dinin yani İslamın vicdanlı ol çağrısına kulak tıkayan bir adamın acıklı hikayesi olarak da okunabilir. Belki de din ne yapsın, adamda vicdan yoksa diye bir mesaj da veriyordur. Filmde her ahlaki sorunda İslamın ahlaka çağrısını duyuyoruz. Ama demek ki vicdan başka şeyler gerektiriyor. “Elveda Katya”yı seyirci çok beğendi. Ama sıradan bir televizyon filminden çok farklı değildi, inandırıcı da değildi. Film boyunca yetimhaneden salınan bu kız Trabzona nasıl geldi, babasını nasıl buldu, ne yiyor, ne içiyor, tuvaletini nereye yapıyor gibi sorularla cebelleşip durduk.

Portakal’da ‘Zerre’ ve ‘Hile Yolu’

TARİH:  20 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Altın Portakal’ın iki iddialı filmi “Küf” ve “Zerre” Salı günü art arda gösterildi. “Küf”ü daha önce yazmıştım. “Zerre” sinemamızda uzun zamandır duymadığımız bir sesi yeniden duyurdu. İşçi sınıfından bireylerin hikâyeleri pek anlatılmıyor. Ya da Erden Kıral’ın “Yük”ünde olduğu gibi sınıfsal değil psikolojik bir perspektif öne çıkıyor. “Zerre” tamamen işsizlikle ya da çalıştığı zamanlarda işyerlerindeki korkunç koşullarla cebelleşen kocasız bir annenin, bir emekçinin hikâyesini gerçekçi bir üslupla anlatıyor. Zeynep (Jale Arıkan) annesi ve engelli küçük kızıyla birlikte yaşıyor. Onu ilk gördüğümüzde bir tekstil atölyesinde dikiş dikiyor. Çevresinde bir direniş örgütlemeye çalışan iş arkadaşlarına yüz vermeyen Zeynep çok geçmeden kendini kapı dışarı edilmiş buluyor. Zeynep’in umudu belediyede güvenli bir iş bulup çalışmak. Bu arada kendisine bir lokanta çalışan arkadaşı Remzi yardımcı oluyor, ona lokantadan artan yemeklerden veriyor. Zeynep Tarlabaşı’nda yakında kentsel dönüşümle yıkılacak bir binada oturuyor (akla “Şimdiki Zaman” geliyor) ve ev sahibiyle de başı dertte. Son derece düşük bir maaşla (haftada 90 TL) Trakya’da bir yerde bir iş buluyor. Ailesini yalnız bırakmak zorunda kalıyor ama iş yerinde tacize uğruyor. Kızının sağlığı ile ilgili kaygıları ağır basınca da geri dönmek zorunda kalıyor. Bunca sınıf savaşımından sonra geldiğimiz nokta son derece acı verici. “Zerre” başarılı görüntü ve sanat yönetimi, iyi oyunculuğu ve Dardenne kardeşleri hatırlatan gerçekçiliğiyle sinemamızda eksikliğini hissettiğimiz yeni bir nefes.  Erdem Tepegöz’ün yeni filmlerini merakla bekleyeceğiz.

“Hile Yolu” Hrant Dink cinayetinin gerçekleriyle kurmacayı birleştiren ve bu nedenle ahlaki olarak tartışmalı bir yerde duran bir film. Bir yerde gerçekten yaşanmış bir cinayet var, bir yanda da bu cinayette rolü olduğu varsayılan kurgusal karakterler. Film Dink cinayetinde rol almış bir ekibi anlatıyor. Filmin ahlaki olarak tartışmalı ikinci yanı da bu. Bize bu karakterleri en vahşi eylemleri içinde göstermeyen film, onların trajik sonunu göstermekten geri durmuyor.  Fakat filmin sinema olarak da ciddi sorunları var. Karakterler de, olay örgüsü de yüzeysel, bildiklerimize yeni bir şey katmıyor, derinleşmiyor. Mesela Alperen Ocakları’nın adı bile geçmiyor. Sonuçta ben sıkıldım izlerken.

Antalya’dan geriye 3 film kalacak
Altın Portakal maalesef öğrenci filmleri festivaline benzemeye başladı. Üç filmi çıkarırsak (Zerre, Küf ve Güzelliğin On Par Etmez) geriye dişe dokunur bir film kalmıyor. Tabii hepsinde değerli yanlar var ama olmamışlıklar ağır basıyor. “Toprağın Çocukları” da bir meselesi (Köye Enstitüleri ve eğitim) olması hasebiyle ciddiye alınmayı hak ediyor. Ama sinemasal olarak çok zayıf.  Tıpkı Rezzan Tanyeli’nin “Pazarları Hiç Sevmem”i ve Tunç Okan’ın “Umut Üzümleri” gibi. “Pazarları Hiç Sevmem”in film sonrası söyleşisinde bir seyirci filmi” boş ve zaman kaybı” olarak niteledi. Tanyeli ve film ekibi de tabii ki çok üzüldüler ve öfkelendiler de. Tanyeli, filmini  “insanların, insanlara iyi geldiğini göstermek için yaptığını” söyledi. Bu filmler çok büyük fedakarlıklarla yapılıyor. Sonra o seyirci gibi biz eleştirmenler de çıkıp “olmamış” deyip geçiyoruz. Bu meslekten nefret ediyorum bazen. “Ben eleştirdiğimin film olduğunu sanmıştım, karşıma insan çıktı” diye bir söz uydurdum.  Sahibini unuttuğum bir sözden uyarladım. Alman bir yazara aittir. Türk işçileri kastederek “biz işgücü istemiştik, insanlar geldi” şeklindedir. Film eleştirmek de böyle bir şey. Bir filmi beğenmiyorsunuz, değer vermiyorsunuz ama onu yapan insanlar alınıyor ve üzülüyorlar. Sonra o yönetmenler ve oyuncularla festivallerde tanışıyorsunuz. Fakat bu kadar amatörce yapılmış filmler gerçekten insanı yoruyor. Bir süre sonra filme dikkatimi verememeye başlıyorum. İşimi yapacak durumda olmuyorum kısacası. Tunç Okan’ın “Umut Üzümleri” o kadar baştan savma yapılmış, o kadar derme çatmaydı ki mesela! Baştan sona dikkatimi vererek izlemem mümkün olmadı. Perdeye bakmak istemedim. Nasıl eleştirisini yazayım? Yazamam.

Kısacası Antalya’dan geriye 3 film kalacak. Ama aslında bu da hiç fena bir rakam değil. Keşke diğer filmler de biraz daha iyi olsalardı. Ödül töreninde “Zerre”, “Güzelliğin On Para Etmez” ve “Küf”ün adlarını duyacağız en çok sanırım. Ben de bu filmlerden hangisini en çok beğendiğime karar veremiyorum. Üçünün de ayrı pozitif yanları ya da ayrı zaafları var. Bu üç filme verilecek her ödül kabulümdür.

Not: Festival Kataloğu sonunda çıktı!

ÇANAKKALE 1915 Araplarla Anzaklar savaşır, Türkler kazanır!

TARİH:  20 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

 Tarih kitapta durduğu gibi durmuyor tabii. Yeni Osmanlıcılığın ya da Türk-İslam sentezinin fetihçi versiyonunun iktidarda olduğu günümüzde, ulusalcılık da kendine çeki düzen veriyor, değişiyor… Kısacası al “Fetih 1453”ü vur “Çanakkale 1915”e. Biz bu kafayla gidersek sonumuz Osmanlının sonu gibi olacak…

Sovyetler Birliği döneminde (kaynağını yine bulamadığım) söylenmiş bir söz vardır: “Geleceğin nasıl olacağını biliyoruz. Ama ah, o geçmiş yok mu! Sürekli değişiyor!”, diye. Bu dönemde sinemamız (televizyon ve hatta inşaatçılarımız  da!) tarihe pek bir merak sardı. Tarih bu, kitapta durduğu gibi durmuyor tabii. Yeni Osmanlıcılığın ya da Türk-İslam sentezinin fetihçi versiyonunun iktidarda olduğu günümüzde, ulusalcılık da kendine çeki düzen veriyor, değişiyor. “Dersimiz Atatürk” ve “Gurbet Kuşları”ndan bildiğimiz Turgut Özakman yazmış, “Çanakkale 1915”in senaryosunu. Ulusalcı diye bildiğim Özakman bu senaryoyu beş on sene önce yazsaydı çok farklı yazacağına inanıyorum. Atatürk çok daha ön planda olur, ezandı, namazdı, duaydı filmde bu kadar çok duyulmazdı. Ama bir şey değişmezdi sanırım: Özakman “Dersimiz Atatürk”te yaptığı gibi yine Emin Oktay’ın ortaokul ders kitaplarından alınmışa benzeyen bir iş çıkarırdı. Yani bolca, pis düşman şunu yaptı, kahraman Türk ordusu bunu yaptı, düşman çok güçlüydü ama Türk’ün damarlarında akan asil kanı hesaba katamadı falan türünden bir şey olurdu, şimdi de olduğu gibi. Özakman’ın işlerinde değişmeyen şeyler var. Özakman’ın hikâyesine dayanan, Halit Refiğ’in çektiği ve hak etmediği halde bir başyapıt muamelesi gören “Gurbet Kuşları”ndaki (1964) Rumların temsiline bakın, utanacaksınız!
KENDİMİZİ TESELLİ EDEBİLİRİZ!
Çanakkale 1453’te de bu tip bir aşağılamadan söz etmek mümkün. Filmin başlarında Çanakkale savunmasında üç alayın görev aldığı söyleniyor. Bunlardan biri karışık olduğu söylenen ama tek bir Kürt dışında tamamı Türklerden oluşuyor gibi görünen bir alay ki hikâyemiz onları anlatıyor. Hikâyesi anlatılmayan, anlatmaya değer görülmeyen iki alay daha varmış. Bu iki alayın erlerinin tamamı Osmanlı’nın o dönem bir parçası olan Suriyeli Araplardan oluşuyormuş. Film bize bunlar da vardı ama onlar savaşmayı ne bileceklerdi ki şeklinde bir şey söyleyip, konuyu kapatıyor. Büyük Britanya’nın Çanakkale Savaşı öyküsünü, “bir de Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen Anzaklar vardı ama onların hikayesi önemsizdi” diye anlatması neyse, bu da o. Tabii Britanya böyle bir şey yapmaz, yapmıyor bu çağda. Anzaklara saygıda kimse kusur etmiyor. Ama Çanakkale’de Osmanlı adına savaşan erlerin üçte ikisinden fazlasını oluşturan Suriyeli Arapların hakkını koruyacak kimse yok bu ülkede. Anlaşılan o ki asıl savaş Araplarla Anzaklar arasında olmuş ama bizim bu gerçeğe ulaşmamız için daha en az bir yüzyıl geçer. Ortadoğu uzmanı gazeteci Robert Fisk bir makalesinde “Çanakkale’de Osmanlı adına aslen Araplar savaşmıştı”* demişti. Ben bu makalenin linkini Facebook’ta verince birkaç arkadaşım itiraz etmişti. Şimdi bir başka kaynak daha, aşağılayarak da olsa savaştaki Suriyeli Arap gerçeğini dile getirmiş oldu. Bu da bizim kârımız olsun diye teselli edebiliriz kendimizi.
“EN İNSAN BİZİZ!”
Ö dönem bizim için savaşan Suriyelilere, bugün o eski emperyalistlerle müttefik olan Türkiye savaş açıyor. Bu filmin hizmet ettiği bir şey varsa, o da bu dönemin ihtiyaç duyduğu savaşçı, militarist ruh haline gaz vermek. Bir de ulusalcılıkla, milliyetçiliğin arasını bulmak. Hepimiz Müslümanız, hepimiz asker doğarız, en insan biziz, en kahraman biziz vs. Çanakkale Savaşı’nın bile İttihatçıların maceraperestliği yüzünden yaşandığını iddia eden tartışmalar bu filme uzak. Osmanlı sanki dünyanın en barışçı ülkesiyken pis emperyalistlerin saldırısına uğramış. Sanki kendisinin başkasının topraklarında gözü hiç olmamış ve sanki Çanakkale Savaşı’nın yaşandığı 1915’te kendi ülkesinin Ermeni vatandaşlarını kadın erkek demeden kıyıma uğratmamış gibi… Ama biz dünyanın en iyi insanları olduğumuza inanmaya devam edelim yoksa başka neye tutunacağız?
DİJİTAL HAREKETLER BUNLAR
Filmde bir olay örgüsünden, karakterlerden filan söz etmek mümkün değil. Atatürk her zaman olduğu gibi, kasıntı ve poz kesen biri olarak canlandırılıyor. Sanki çok önemli bir şeymiş gibi mavi gözlü olduğunun altı dijital olarak da çizilerek… Düşmanlar ya da yabancılar da düşman işte. En safiyane duygularla kendilerine yaklaşmaya kalkan Türk’ü anında alnından vuruyorlar… Bizse savaşsak da insanlığı hiç elden bırakmıyoruz. Allah’ın adı film boyunca ağızlardan düşmüyor.  Kısacası al “Fetih 1453”ü vur “Çanakkale 1915”e. Biz bu kafayla gidersek sonumuz Osmanlının sonu gibi olacak ama elden eleştiri yazmaktan başka bir şey gelmiyor. Filmin yönetmeni Yeşim Sezgin’in bir kadın olması da düşündürücü. Militarizmi sadece ordunun tekelinde sanan ve AKP’yle birlikte militarizmin defterinin dürüldüğüne inanan bir kitle var. Erkek egemen ideolojinin sadece erkeklere özgü olduğunu sanmak gibi bir şey bu: “Çanakkale 1915” militarizmin ve hamaset edebiyatının sivil-asker, erkek-kadın ayrımı yapmadığını göstermesiyle pozitif bir işleve sahip olabilir. Ne demişler “bir işe yaramıyorum diye üzülme, kötü bir örnek olarak her zaman bir işe yarayabilirsin!”
*Independent’te çıkan “Robert Fisk: Great War Secrets of the Ottoman Arabs” adlı makalede Osmanlı saflarında Müttefiklere karşı savaşan Arap sayısının, Arabistanlı Lawrence’ın öncülüğünde Arap isyanına katılanlardan çok daha fazla olduğu da söyleniyor.

Gergedan Mevsimi: Sürgünde Bir Yunan Trajedisi

TARİH:  27 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Bahman Ghobadi, Abbas Kiyorastami’nin asistanlığını yaptıktan sonra 2000 yılında “Sarhoş Atlar Zamanı” (ŞAZ)filmiyle İran Kürt sinemasının öncüsü oldu. ŞAZ, Kürtçe çekilen ilk İran filmiydi ve Cannes’da Altın Kamera ödülü alarak büyük bir başarı da elde etti. Ghobadi sonraki filmleri Kaplumbağalar da Uçar (2004) ve İran Kedileri Hakkında Kimse Bir Şey Bilmiyor’la (2009) da uluslararası ödüller kazandı. Fakat “İran Kedileri…” Gobadi için bir şeylerin sonunun geldiğini belli ediyordu. İran’da, İngiliz müzik dergisi NME okuyan, gizli gizli indie rock yapmaya çalışan gençlerle ilgili bir filmin İslam rejiminin hoşuna gitmeyeceği açıktı. Gobadi de birçok meslektaşı gibi tehditler almaya başlayınca, daha önce Mahmalbaf’ların da yaptığı gibi ülkeyi terk etti. Kalanların başına da Cafer Panahi gibi film yapma yasakları, ev hapsi gibi cezalar geldi, gelmeye devam ediyor. İran’ın başında daha evvelden de berbat bir rejim vardı. Ama Persopolis’te (Marjane Satrapi) de gördüğümüz gibi intikamcı, kindar İslamcıların kurduğu rejim eskisini bazı açılardan aşmayı da başardı. Eskiden hapis cezasıyla kurtulmaları mümkünken, birçok aydın meydanlarda asıldı.
Artık sürgünde yaşayan bir yönetmen olan Gobadi, İran’ı İslam devriminin hemen öncesinde terk eden İran’ın efsanevi oyuncularından Behrouz Vossoughi’yle birlikte çalışma fikrinin, “Gergedan Mevsimi”nin başlangıcında yer aldığını söylüyor. Film, hem yazar hem de yönetmenin yaşadığı sürgün deneyimiyle ortak yanları olan bir başka hapis ve sürgün hikayesini konu alıyor ve yine bir sanatçının, bu kez İranlı bir şairin yaşadıklarından yola çıkıyor.
Gergedan Mevsimi’nin Ghobadi’nin eski filmleriyle ortak yanları da var, farklı bir anlatımı da. Öncelikle filmin isminde yine bir hayvan ismi var: Atlar, kaplumbağalar ve kedilerden sonra bu kez gergedanlar var sırada. Ghobadi, bu konuda havyanları insanlardan daha çok sevdiğini, onları sinema salonlarına davet edemediği için, isimleriyle sinemalara taşıdığını ama ismin de elbette bir şeyler ima ettiğini ve seyircinin bu konuda düşünmesini istediğini söylüyor. Gergedanlar belki Ionesco’nun “Gergedanlar”adlı oyununa (ki faşizmin yükselişinden söz eder) bir göndermedir, belki soyu tükenmekte olan bir türe işaret etmektedir, belki de kalın bir derinin altındaki kırılganlığa, bilemiyorum.
“Gergedan Mevsimi” Ghobadi’nin gerçekçi diye nitelendirilebilecek diğer filmlerinden, sembolizmi, şiirselliği ve çizgisel olmayan kurgusuyla ayrılıyor. Sahel (Behrouz Vossoughi)İslam devrimin öncesinde İran’da ünlü bir şair; karısı Mina (Monica Bellucci) ise zengin bir ailenin (yüksek rütbeli bir subayın kızı olduğunu söyleyen yazılar da var ama ben filmde bunu fark etmedim) kızı. Mina’nın özel şoförü (Yılmaz Erdoğan)Mina’ya saplantılı bir şekilde aşık. Şoförün, tehlikeli bir şekilde araba kullanmasının ardından, Mina’ya bu sırrını açması fena halde dayak yemesiyle sonuçlanıyor. Devrimden sonra kartlar yeniden karılıyor ve bu kez şiddet uygulama sırası şoföre geçiyor. O da elinden geleni ardına koymuyor. Rejim karşıtı olarak görülen Sahel 30 yıl hapse mahkum ediliyor. Karısı Mina da işbirliğinden 10 yıla mahkum ediliyor. Şoför bu dönemde emniyette önemli bir görevdedir artık. Eski şoför, yeni emniyetçi Mina’ya kocasından boşanırsa özgür kalacağı vaadinde bulunuyor ama kadın kabul etmiyor. Hapisteyken Mina’ya tecavüz de ediyor şoför. Mina uzun süre hapisten sonra serbest bırakılıyor ama kocasının öldüğü söyleniyor. Sahel’in bir mezarı bile var, dinsizler mezarlığında. Kadınla şoförün ilişkisi, Mina istanbul’a gittikten sonra da bir şekilde sürüyor.
Sahel, serbest kaldıktan sonra İstanbul’da karısının izini buluyor. Bu arada tanıştığı iki fahişenin (Belçim Bilgin ve Beren Saat) şoförlüğünü yapmak da Sahel’e düşüyor. Sonra kader bir Yunan trajedisi sahneliyor Sahel’e. Daha fazla konuya girmeden burada keseyim.
“Gergedanlar Mevsimi”nin anlattığı trajik öykü, eğer filmin şiirselliği sizde bir etki yaratırsa işleyebilir. Şiirle arası çok iyi olmayan bende ise ne yazık ki pek etkili olmadı. Ghobadi belli ki Tarkovski ve Nuri Bilge Ceylan çizgisinde bir film yapmak istemiş. Sahel karakterini filmde neredeyse hiç konuşturmamış. Sembollere boğulmuş, fazlasıyla karmaşık kurgusu olan bir film çıkmış ortaya. Ama siz kendi kararınız kendiniz verin ve filmden ilginizi esirgemeyin.

Anne, gör beni!

Babamın Sesi’nin bir de arka planı var. O arka planda ise Türkiye’nin derin fay hatlarının perişan ettiği hayatlar var. Etnik, mezhepsel ve sınıfsal fay hatları bunlar… Maraş Katliamı’ndan sağ çıkmış olması bile şans olan Bâse bu ülkede mutlu bir kadın olabilir miydi? Mutluluk mu, ne mutluluğu? Sadece Alevi olmak bile ölümcül olabilir bu topraklarda…

“Babamın Sesi”nin basit bir konusu var. Diyarbakır’da yaşayan Mehmet (Zeynel Doğan)ve hamile eşi, yeni ve daha büyük bir eve taşınırlar. Mehmet taşınma sırasında gurbette çalışıp, ölen babasına gönderdikleri kasetlerden birini bulur. Mehmet’in annesi Bâse/Asiye (Bâse Doğan) Elbistan’da tek başına yaşamaktadır. Mehmet yalnız yaşamasını sakıncalı gördüğü yaşlı annesini yanına almak ister. Görünmeyen ve söylenmeyen nedenler arasında belki annenin doğacak toruna bakması beklentisi de olabilir.

Mehmet, Elbistan’a gittiğinde annesinin Elbistan’da kalma konusunda kararlı olduğunu görür. Annesi dalgın ve hüzünlüdür de. Aslında anne derin bir yas içindedir. Hayatının iki önemli erkeği yok olmuştur. Büyük oğlu Hasan önce PKK’ye katılıp dağa çıkmış, sonra da yurtdışına göç etmiştir. Eşi ise ömrünü gurbette çalışarak tüketmiştir. Baba, çocukların eğitiminde bütün sorumluluğu yüklediği eşini suçlamaktan da geri kalmamıştır. Bâse belli ki oğlu Hasan’ın yaşadıklarından yani dağa çıkışı, yurtdışına göçüşünden kendisini suçlamaktadır. Yaşlı kadının ev telefonu çalmakta, konuşan kimse olmamaktadır. Ama Bâse bu arayanın oğlu Hasan olduğundan emindir. Ona Kürtçe kelimelerin anlamlarını anlatır. Bâse’ye göre Hasan bir gün geri dönecek, o gün Bâse Elbistan’daki evini Hasan’a bırakıp, köydeki tamir ettirmeyi umduğu eve taşınacaktır. Bâse yanında olmayan oğlu Hasan’la o kadar meşguldür ki, burnunun dibindeki küçük oğlu Mehmet’in ona duyduğu ihtiyacın farkına bile varmaz. Mehmet, abisi karşısında ikinci plana düştüğü gibi babasının gölgesinden de çıkamaz. Babasının bir gün kendisine ekmekle vurduğunu anlattığında, annesi öfkeyle masayı terk eder. Mehmet kimdir ki, babasının anısına toz kondurmaya kalkar! Bâse’ye göre babası Mehmet’e bir kez bile el kaldırmamıştır.

Mehmet abisinin ve babasının yaşadığı trajedilerin bütün yükünü sırtlamak zorundadır. Onlar kadar görünür acı çekmediği için sanki annesi tarafından önemsenmez. Babası ve büyük erkek kardeşi Hasan’ın hayaletlerinin yanında Mehmet annesinin ilgisini bir türlü çekemez. Trajedi yaşamamış olmak da trajiktir bu ülkede.

TÜRKİYE’NİN DERİN YARALARI
Babamın Sesi’nin ön plandaki öyküsü bu. Ama bir de arka plan var. O arka planda ise Türkiye’nin derin fay hatlarının perişan ettiği hayatlar var. Etnik, mezhepsel ve sınıfsal fay hatları bunlar. Doğan’lar yoksul Kürt Alevi bir aile. Hasan, annesinin adı arkadaşlarına komik geldiği için derin bir bunalım yaşamış, annesinin adını Bâse’den Asiye’ye çevirttirmiştir. Okuma yazma bilmeyen Bâse adının resmen Asiye olduğunu çok sonra fark etmiştir. Aile Maraş Katliamı’ndan kıl payı kurtulmuştur ama çok derin bir yara alarak. Eve gelen katliamcı faşist kalabalığa baba yalan söylemiş, Alevi değil Sünni’yiz demiştir. Fakat Sünni olduğunu kanıtlamak için linççilere katılmaya zorlanmış, belki de başka Alevilere saldırmıştır. Belki pratikte bir şey yapmamıştır ama yapmamış olsa bile bu duruma yani linççi durumuna düşmüştür. Bu nasıl bir ruhsal zedelenmedir? Bunu yaşayan insan nasıl kendisine hiçbir şey olmamış gibi saygı duyabilir? Fiziksel linçten kurtulmakla bedenini kurtarabilirsin belki ama, ruhun yine de linçten kurtulamaz.

OKUMAK, AMA NEYİ OKUMAK!
Kürtçe dışında bir dil bilmeyenler için okula gitmek bir dert, gitmemek başka bir derttir. Babanın eve ekmek kazanmak için güvencesiz ve ailesinden uzakta yaşamak zorunda kalması başka bir trajedidir. Mehmet’in Diyarbakır’da dolaşması bile, abisinin geçmişinden dolayı, rahat değildir, polisin bakışları hep üzerinde olacaktır. Bâse bu ülkede mutlu bir kadın olabilir, huzur içinde çocuklarının arasında yaşlanabilir miydi? Bırakın yaşlanmayı, Bâse’nin Maraş Katliamı’ndan sağ çıkmış olması bile, şans. Mutluluk mu, ne mutluluğu? Sadece Alevi olmak bile ölümcül olabilir bu topraklarda.
Ama “Babamın Sesi” hep karanlık, hep acı değil. Küçük Mehmet’in çocukluk aşkı Elif’ten söz edişi, okula dedesini götürme hayali, büyük Mehmet’in kendini Sean Penn’e benzetmesi gibi dayanılmaz derecede sevimli anları da var Babamın Sesi’nin. Filmi düşündükçe daha çok seviyorum ama şunu da söylemeliyim: Dinç bir kafa ve dinlenmiş bir vücutla seyredin “Babamın Sesi”ni çünkü filmin temposu çok yavaş! Ama mutlaka seyredin! Orhan Eskiköy (senarist, yönetmen), Zeynel Doğan (yönetmen, oyuncu) ve Özgür Doğan (yapımcı) iyi ki varlar.

THE MASTER: Kurdeşen Dökülecek!

TARİH:  10 Kasım 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlık tabii ki, P.T. Anderson’ın 2007 tarihli “Kan Dökülecek” adlı filmine gönderme yapıyor ama kelime oyunu yapmanın keyfi ağır bastığı için; yoksa filmin “kurdeşen döktürecek” kadar sıkıcı olduğunu düşünmüyorum! Ama bir başyapıt olduğunu düşünenlere de kesinlikle katılmıyorum. Açılış böyle yaptıktan sonra şunu da ekleyeyim: “The Master”a Venedik’te FIPRESCI’nin en iyi film ödülünü veren jüride ben de vardım. “The Master”ı çok beğenmemiştim, benim oyumu almadı ama oyumu hangi filme vereceğimi de pek bilememiştim. “The Master” Venedik’te P.T. Anderson’a en iyi yönetmen, başrol oyuncuları Philip Seymour Hoffman ve Joaquin Phoenix’e de en iyi erkek oyucu ödüllerini kazandırdı. Rivayete göre jüri en iyi film ödülünü de “The Master”a verecekmiş ama Venedik’in yarışma yönetmenliği aynı filme hem en iyi yönetmen hem de en iyi film ödüllerinin verilmesini yasaklıyormuş. Bunun üzerine Kim Ki Duk’un “Pieta”sı Altın Aslan’a layık görülmüş. Bu yaygın bir söylenti ama jüri başkanı Michael Mann tarafından onaylanan bir söylenti değil.

Anderson epik boyutlarda filmler çekiyor. “Kan Dökülecek” öyleydi, “Manolya” da öyle. Anderson “The Master”’da da bu iddialı tarzını sürdürüyor ve hatta filmini pek kullanılmayan 65mm filme çekiyor. Ama “Kan Dökülecek” de olduğu gibi “The Master”da da aynı sorun var. Tam olarak ne anlatıyor bu filmler Allah aşkına? Bu görkem ve gösterişin ardında anlamlı ve ikna edici hikayeler var mı? Hakkını teslim edelim Anderson görsel ve işitsel anlamda etkileyici anlar oluşturabiliyor. “Kan Dökülecek” ile ilgili 15 Şubat 2008 tarihli yazımda şöyle demişim: “Ama filmin öyle sahneleri var ki muhteşem. Ve bu muhteşemliği Daniel Day Lewis’in müthiş etkileyici fiziği, Radiohead’in gitaristi olarak tanıdığımız Jonny Greenwood’un uzun zamandır bir filmde rastlamadığımız kadar etkileyici, farklı müziği ve nefis görselliğe borçluyuz. Sırf bunlar bile filmin yüksek bir not alması için yeterli. Ama ‘Kan Dökülecek’ abartıldığı kadar derin bir film falan değil. Hatta birçok açıdan yanlış bir film.” Benzer şeyler “The Master” için de söylenebilir doğrusu.

FİLME DAİR NOTLAR
The Master’ın konusu şöyle özetlenebilir: Anderson bizi “Kan Dökülecek”te olduğu gibi yine bir tarih yolculuğuna çıkarıyor ve bu kez 1950’lere götürüyor. İki filmde de sahtekar din adamları ve şiddetini kontrol edemeyen karakterler var ama ilişkilerindeki dengeler çok farklı. “The Master”da temelde iki karakter var. Birisi II. Dünya Savaşı’ndan “travma sonrası stres sendromu” ve alkol/madde bağımlılığıyla terhis olan Freddie Quell (Joaquin Phoenix). Diğeri ise gerçek hayatta Scientology tarikatını kuran Ron Hubbard’dan ilhamını alan Lancaster Dodd (Philip Seymour Hoffman). Freddie tam anlamıyla uyumsuz, saldırgan ve kaybetmeye mahkum biri. Ama Freddie’nin kadınlara cazip gelen bir yanı da var. Çalıştığı işlerde dikiş tutturamayan, olay çıkaran Freddie, babasına benzettiği yaşlı bir adamın ölümüne de neden oluyor (filmin baba-oğul çatışmasına yaptığı göndermelerden biri). Kaçarken kendisini bir gemide buluyor ve burada “Dava” adamı Lancaster Dodd’la tanışıyor. Dodd, Freddie’den hoşlanıyor bir şekilde. Ve Freddie’yi tarikatına alamaya karar veriyor. Dodd’un yöntemleri şarlatanca ama insanları etkiliyor. Dodd abuk sabuk bir din geliştirmiş. Sadece din de değil, bir tür tedavi yöntemi olduğunu da iddia ediyor. Psikanalizden esinlenmiş ama bilimsel yanı olmayan tedavi yöntemleriyle Freddie’yi de iyileştirmeye çalışıyor. Dodd’da kendisini koruyup kollayan bir baba figürü bulan Freddie derhal sadık bir müride dönüşüyor. Ama ne Dodd’un ne karısı ne de çocukları Freddie’den hoşlanmıyorlar. Ama Dodd, Freddie’den vaz geçmiyor, ta ki Freddie bu baba figüründen de vaz geçmeye karar verene kadar.

DÖNEM İÇİN SÖYLEYECEK SÖZÜ YOK

Filmin Venedik’teki basın toplantısında Anderson doğrusu pek ışık tutmadı filmine. Filmin iki adam arasındaki sevgiyi anlattığını, Amerikan tarihine, siyasete vs. dair bir şey söylemediğini belirtti. Bence de film bir dönem filmi olsa da, o döneme dair bir şey söylemiyor. Tarikatlar üzerine söyledikleri de pek sınırlı. Ama Anderson’ın örgütlü dinlerden hoşlanmadığı kesin. “Kan Dökülecek”teki kadar net değil bu tepki ama. Burada Lancaster Dodd bütün acayipliğine rağmen olumsuz bir karakter değil. Peki neye dair bu film?
Filmi bir baba-anne –oğul üçgeni olarak görmek mümkün çünkü Dodd’un çok etkili, bir tür Lady Macbeth’i oynayan bir karısı var (Amy Adams). Freddie bu çiftin bir nevi çocuğu, evlatlığı oluyor. Freddie’nin babasına bağlılığıyla ondan kurtulmak istemesi tipik bir baba –oğul ilişkisi gibi paralel seyrediyor.  Fakat ne bu ne de zaten olmayan tarihsel bağlam filmi ilginç kılıyor. Açıkçası bence bayağı zayıf bir film ”Usta”. Belki bir dahaki seyredişimde daha anlamlı bulurum ama bana bütün hikaye ve bütün karakterler uyduruk geldi. Aslında ”Kan Dökülecek” de uyduruktu ama daha etkileyiciydi. Bu arada Phoenix’in kambur duruşu ve ellerini beline koyuş şekli de Daniel Day Lewis’in petrolcusunu andırıyor. İnançlı adamla, vahşi adam ikilisi Anderson için ne anlam ifade ediyor acaba? Babalar ve edinilmiş evlatlar? Sorular bunlar galiba. Anderson hakkında duyduğum bazı hikayeleri paylaşarak bitireyim yazıyı. “Kan Dökülecek” döneminde Anderson iflah olmaz derecede uyuşturucu bağımlısı durumundaymış. O kadar ki, uyuşturucularından ayrılamadığı için filmin promosyonu için yapması gereken seyahatlere çıkamıyormuş. Galiba artık o dönem geride kalmış artık. Belki alkol/uyuşturucu bağımlısı Freddie’nin kurtarıcı bir baba arayışlarında Anderson açısından otobiyografik bir şeyler de vardır. Bir otobiyografik not da, Anderson’ın “Punch Drunk Love” (2002) filminde çalışan görsel tasarımcı Jeremy Blake’in Scientology tarikatından aldığı tehditlerin ardından sevgilisi Theresa Duncan’la birlikte 2007’deki şüpheli intiharı (karmaşık olayların içinde müzisyen ve Scientology üyesi Beck de var). Anderson utangaçça da olsa tarikatla hesaplaşmak istemiş olabilir.
Not: Venedik’ten yazarken “The Master”ı nasıl Türkçeleştirsek diye Esin Küçüktepepınar’la düşünmüştük. Usta, üstad, efendi, hoca… oysa ne kadar basitmiş, “The Master”a Türkiye’de  “The Master” denir tabii ki.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com