Salgın

TARİH:  22 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk filmi ile henüz 26 yaşında Altın Palmiye kazanan Steven Soderbergh erken emekliliğe doğru yol alıyor. Salgın da yönetmenin çektiği son filmlerden birisi gibi duruyor.

Steven Soderbergh yaklaşık 22 yıl önce Seks Yalanları’nı (Sex, Lies and Videotape; 1989) çektiğinde dünya sinemasının zirvesine oturmuştu. Daha 26 yaşındaydı (Orson Welles’in Yurttaş Kane’i çektiği yaşı), daha ilk filmiydi ve Cannes’da Altın Palmiye kazanıyordu. İnanılır gibi değildi ve “bağımsız sinema” artık kenarda köşede kalmak çıkıp, sinema salonlarını ele geçirmeye başlayacaktı. Soderbergh bu başarısını sürdüremedi. Aslında hem sanat sineması hem de ticari sinemada at oynatmayı sürdürdü, bazı filmleri gişede çok başarılı da oldu (Ocean’s 11, 12, 13 vb.). Oscar da kazandı Trafik (2000) filmi ile. Erin Brokovich’le de Oscar’a aday oldu. Böylece iki ayrı filmle Oscar’a aday olmak gibi tarihi bir başarısı da var. Ama yine de Soderbergh, yönetmenler panteonunda yaptığı işlerin toplamına bakıldığında “fena değil”in ötesinde bir yer edinmiş değil kanımca. Birkaç film daha çektikten sonra Soderbergh kendisini yönetmenlikten emekli edecek ve resim yapacakmış. Sinema dünyası enteresan ama çok da heyecan verici olmayan bir karakterini kaybedecek.

‘Salgın’ dolayısıyla Soderbergh’den göreceğimiz son birkaç filmden biri. Eh, çok üzülmeye gerek yok doğrusu çünkü ‘Salgın’ şöyle böyle bir film. Adı üstünde, hayvanlardan insanlara geçen öldürücü bir virüs salgınını anlatıyor film. Çok sayıda insan ölüyor. Fırsatçılar, internet üzerinden büyük paralar kazanıyorlar uyduruk ilaçlar satarak. Üçüncü dünya ülkeleri, sıranın sonundan önlere geçmeye çalışıyorlar ölmemek için. Biliminsanları bir yandan çabalarken bir yandan da kendilerini ve ailelerini kurtarmaya çalışıyor. Askerler terörist saldırısı sanıyor olan biteni. Matt Damon, Gwyneth Paltrow, Marion Cotillard, Kate Winslet, Laurence Fishburne ve Jude Law gibi ünlü oyuncular perdeden geçip gidiyorlar ama hiçbirinin canlandırdığı karakter bir iz bırakmıyor. Nedense soğuk ve mesafeli bir film bu. Ne siyasal bir mesajı var net bir şekilde duyulan ve hissedilen, ne de bir insan dramı var seyirciyi etkileyecek olan. Yine de iyi eleştiriler aldı. Belki benim göremediğim bir şey vardır.

Parçala Behzat!

TARİH:  29 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Bu yıla, “diri diri gömülen insanlar”la başladı sinemamız. Önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bu duruma rastladık,  diri diri gömülen birinin mezarını aradık polislerle birlikte. Şimdi aynı durumla Behzat Ç.’de karşılaşıyoruz. Belki de Türkiye için şahane bir metafor bu: Diri diri gömülmüşüz hepimiz ve belki de bu yüzden en ufak bir pırıltıda sevinç çığlıkları atıyoruz.

Ne diziyi ne de kitapları bilen biri olarak gittim “Behzat Ç, Seni Kalbime Gömdüm”ün galasına. Dizi seyretmiyorum; dizi seyretme girişimlerim derhal afakanlar basmasıyla sonuçlanıyor çünkü. Dizi estetiğini hiç beğenmiyorum.

Ne yazık ki, bu estetikten kaçmak giderek zorlaşıyor çünkü dizi çeken yönetmenler dizi estetiğini sinemaya da taşımaya başladılar. Aslında dizi estetiği filan derken önemli bir şeyden söz etmiş gibi oluyoruz, yok öyle bir şey. Dizi estetiği genelde şöyle bir şey oluyor: Manav tezgâhı gibi ışıklandırılmış sahneler, çirkin bir geniş açı, zevksiz renkler, bayağı, iç kıyıcı, manipülatif  bir müzik…

Adana’da Altın Koza’yı kazanan ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ büyük ölçüde televizyon estetiğiyle yapılmış bir filmdi. ‘Behzat Ç., SKG’ de aynı çizgiden devam ediyor. İki filmin bir başka ortak yanları daha var. O da ikisinin de bir şeylere muhalefet etmesi ama bu muhalefetin devletin ideolojisiyle aslında çatışan bir yanı olmaması. Hatta çatışmayı bir kenara bırakalım, iki film de devlet ideolojisiyle aynı telden çalıyorlar. “Celal Tan…”ı zamanı gelince ele almak üzere bir kanara bırakalım. ‘Behzat Ç.’ filmi, devletin içinde ‘geçmişte’ bir takım yapılanmaların olduğunu söylüyor; resmi ideoloji de bunu söylüyor. Filmde, ‘geçmişte’ oluşmuş ve bugün bir şekilde etkinliğini sürdüren devlet içi gizli yapılanmalar günümüzün sevimli polislerince açığa çıkarılıyor! Peki bu yapıların bugün polis teşkilatının adının en çok birlikte anıldığı, “adını ananları yakan” yapılarla bir alakası var mı? Olsa, Behzat Ç. diye bir film olmazdı ki! Peki filmin ‘nihayetinde’ sapığı ve katilleri kimler? İşkence gördüğü için delirmiş devrimciler ya da katledilmiş devrimcilerin çocukları. Evet, durup dururken ruh sağlıklarını yitirmemişler; ‘geçmiş’in kötü polisleri, ‘geçmişte’ bu insanların ailelerine ya da kendilerine kötü şeyler yapmış, bu nedenle sapıtmışlar… Ama sonuçta geçmişte yapılan kötülükler, sözel olarak karşımıza çıkarken, gözlerimizle gördüğümüz şey bu ‘hasta’ insanların işlediği cinayetler. Ya başkalarının tetikçisi olarak ya da şeytani planlarının bir parçası olarak cinayet işliyorken görüyoruz devrimcilikle ilişkili insanları.  Görmekle dinlemek arasında büyük fark var. Onlara yapılan kötülükler bir kulağımızdan girip diğerinden çıkarken onların yaptıkları kötülükler filme damgasını vuruyor. Yaptıkları içinde iyi bir şey ise ne yazık ki yok! Devrimcilerin çocukları ya da kendileri sapıtabilir elbette. Ama bir filmin mikro-kosmosu içinde solculuk aslen bu yanıyla varsa, bunun anlamı başka olur. Ne yazık ki, günümüzün iyi polislerinin eskinin kötü polislerini temizlediğini, polisin ‘eskiden’  solculara yargısız infaz yaptığını ve işkence ettiğini söylemek, fakat bugünü olabildiğince sempatik göstermek yetmediği gibi yanıltıcı da.

Filmin psikolojik derinliğine gelirsek, aklıma en çok Can Barslan’ın Terelelli Pictures’ı geldi. Barslan’ın bu ‘çizgi romanları’nda sapık bir katil, geçmişte kendisine ya da ailesine yapılanların intikamını alırdı. Komiktiler. Karikatür için yeterli derinlikteydiler. ‘Behzat Ç. SKG’deki öykü, Barslan’ın ‘Terelelli Pictures’ından bir nebze daha derin değil. ‘Behzat Ç, SKG’nin çakma ‘Se7en’ kokan bir havası da var.

Behzat Ç’yi oynayan Erdal Beşikçioğlu yakışıklı bir adam, kadın polisler de (Cansu Dere vb) de çekiciler. Saf ve pek de zeki olmayan yardımcı kadro da pek sevimli. Onlar işkence ettikçe, seyirci pek gülüyor! Fakat Behzat Ç.’nin en ağır işkence yaptığı sahne öyle bir kurgulanmış ki, Behzat Ç, sahnenin sonunda mağdur ve ezilmiş adam konumunda kalıyor. Çünkü kötü şefi gelip Behzat’ın yetkilerini alıyor. Ağız tadıyla bir işkence edemiyor Behzat. Seyirciye, yahu bu adam düpedüz, acımasızca işkence yapıyordu deme fırsatı vermeden sahne Behzat’ı zalim konumundan çıkartıp, mazlum yapıveriyor. Film Behzat’ın yaptığı işkencenin işkence gibi algılanmamasını sağlıyor. İşkence sadece geçmişteki kötü polislerin yaptığı bir şey olarak var. Bir de polisin bugünkü uygulamaları filmde yok. Behzat ve arkadaşları zanlıları dövmek dışında bir yöntem bilmediklerini söylüyorlar. Oysa polisimizin geldiği noktayı, “Büyük Birader”in her şeyi gören gözlerini ve her şeyi dinleyen kulaklarını küçümsüyor bu durum.

Kameranın kadına bakışındaki röntgenci yaklaşıma da değinmek lazım. Kamera Cansu Dere’nin bacakları üzerinde gezinirken, seyirciyi tam anlamıyla röntgenci konumuna sokuyor. Behzat Ç.’nin cinsel ilişkiden anladığının, kadını kirletmek olduğunu da söylemekte yarar var fakat bu sadece bir saptama, filme yönelik bir eleştiri değil. Behzat, sevmediği kadınlarla yatabilen, sevmediği için onları “kirletebilen”, sevdiği kadında ise kendi kızını gören ve dolayısıyla onu “kirletemeyen” biri. Bu da Behzat’ın Ödipal karmaşasına dair bir şeyler söylüyor. Ensest yaşayamayacağına göre, “sert” cinselliği tercih ediyor Behzat. Bu yıla, “diri diri gömülen insanlar”la başladı sinemamız. Önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bu duruma rastladık,  diri diri gömülen birinin mezarını aradık polislerle birlikte. Şimdi aynı durumla Behzat Ç.’de karşılaşıyoruz. Belki de Türkiye için şahane bir metafor bu: Diri diri gömülmüşüz hepimiz ve belki de bu yüzden en ufak bir pırıltıda sevinç çığlıkları atıyoruz.

Erdal Beşikçioğlu iyi oynuyor ve film bazen komik de oluyor. ‘Behzat Ç.’ iyi bir film değil ama haftanın diğer Türk filmi, ya da şöyle demek daha doğru olur, çakma Amerikan filmi ‘Anadolu Kartalları’ yanında başyapıt mertebesine yükseldiğini söylemek lazım.

Sıkıcı, ırkçı ve mükemmel

TARİH:  5 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Tenten Belçikalı çizer Herge’nin yarattığı bir çizgi roman kahramanı. Bu çizgi romanlar zamanında ırkçılık, anti-sosyalistlik ve anti-semitizimle suçlanmışlar. Karşımızdaki film çizgi romanın anti-sosyalist yanını ince bir şekilde koruyor.

Aksiyon filmleri teknik olarak ne kadar iyi olurlarsa olsunlar benim için can sıkıcı olmaktan kurtulamıyorlar. “Tenten’in Maceraları” da saatimi kontrol ede ede seyrettiğim bir film oldu sonuçta. Tabii ki, teknik olarak mükemmel bir film var karşımızda. Zaten sinemanın iki devi Spielberg ve Peter Jackson işin içindeyken başka bir şey beklenemez. Lafı uzatmak istemiyorum. Film kayıp bir hazinenin peşinde koşan kötü ve iyi insanlar arasında geçiyor. Tenten Belçikalı çizer Herge’nin yarattığı bir çizgi roman kahramanı. Bu çizgi romanlar zamanında ırkçılık, anti-sosyalistlik ve anti-semitizimle suçlanmışlar. Karşımızdaki film çizgi romanın anti-sosyalist yanını ince bir şekilde koruyor. Filmin kötü adamları olan dede ve torunun isimleri şöyle: Red Rackham ve Sakharine. Red Rackham yani Kızıl Rackham orijinal kötü adam, kızıllık ne çağrıştırıyor anlatmaya gerek yok. Torunu da babasının kötülük kariyerini devam ettiriyor ve adı da Lenin, Stalin gibi isimleri çağrıştıran bir ad: Sakharine.

Filmde bir de Arap şehri var, Araplar hakkındaki bütün klişeleri tekrar eden. Film elbette Yahudi düşmanı  değil, Spielberg’den ve Hollywood’dan böyle bir şey beklenemez. Ama anti-semitizm aslında anti-Sami ırkından olanlar demektir ve Arapları da içerir. Bu anlamda film anti-semit. Filmdeki Arap şehrinin adı Bagar. Bagar’ı bazen begar diye okuyor filmin kahramanları bazen bagar diye. Bu da İngilizcedeki dilenci anlamına gelen “beggar” sözcüğüyle nerdeyse aynı. “Dilenciler eşittir Araplar”, ne güzel denklem! Ama “Medine dilencisi” gibi bir terime sahip güzel Türkçemizde filmin bu numarası pek de aykırı düşmeyecektir.

Gelecek uzun sürer

TARİH:  12 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kararsız bir ikinci film

Özcan Alper ilk filmi ‘Sonbahar’da çok güçlü bir duygu yakalamayı başarmıştı. Bu duygu o kadar güçlüydü ki, filmin kusurlarını unutturuyordu. İkinci filmde ne yazık ki bir düşüş olmuş

‘Gelecek Uzun Sürer’ (GUS) ile ilgili tek bir sıfat kullan deseler herhalde ‘kararsız’ derdim. GUS benim için ne anlatmak istediğine karar verememiş bir film. Her şey ve hiçbir şey hakkında bir film. Filmin üç temel karakteri var diyebiliriz. Sumru, İstanbullu bir etno-müzikolog. Sumru’yu, bir tren yolculuğu sırasında devrimci bir grup gençle ‘Venceremos’u söylerken görüyoruz ilk kez. Sumru’nun devrimciliğine ilişkin film boyunca başka hiçbir şey yok. Sumru’nun o grupla ilişkisi neydi ve nasıl yok oldu anlamıyoruz. Sumru belki tamamen sevgili kontenjanından gruba dahil olmuştu ama bunları biraz açması gerekirdi filmin. Filmin başındaki bu tren yolculuğu sırasında filmin diğer önemli karakterlerinden, Sumru’nun sevgilisi Harun’la da tanışıyoruz. Harun, Sumru’ya bu yolculukta bir veda mektubu veriyor. Mektuptan Harun’un dağa çıkmaya, mücadelesini askeri yöntemlerle sürdürmeye karar verdiğini anlıyoruz. Harun’u bu noktaya ne getirdi, bilemiyoruz. Harun’un daha sonra ne yaptığını da bilemiyoruz. Tabii ki tahmin edebiliriz ama bu bizim kafamızda bir Harun karakteri yaratmaya yetmiyor. Filmin aslında Harun’a yakılmış bir ağıt olarak tasarlandığını da düşünüyorum. Ama seyirci Harun karakterini neredeyse hiç tanımıyor ve nihayetinde Harun’un ‘şiddeti’ seçmesinin, birilerinin ölümüne neden olduğunu da tahmin edebiliyor. Keşke Harun karakteri daha az romantize edilmiş ve daha ayrıntılı çizilmiş olsaydı. O zaman o ağıta katılmak daha kolay olurdu.

DERİNLEŞTİRİLMEYEN KARAKTERLER
Film Harun’u ve Sumru’yu çevreleri içinde tanıştırdığı tren yolculuğundan 3 yıl sonraya sıçrayarak devam ediyor. Sumru’yu bu kez devrimciden çok “özgür kız” imajına uygun bir halde görüyoruz. Sumru yine bir trende ama bu kez Diyarbakır’a ağıt derlemeye gidiyor. Sumru, Harun’dan haber almayalı 6 ay kadar olmuş. Diyarbakır’a vardığında filmin diğer önemli karakteri, korsan dvd’ci Ahmet’le tanışıyor ve Sumru’yla Ahmet devletin zulüm tarihini birlikte keşfetmeye başlıyorlar… Sumru ağıt derlemek kararından sanki vazgeçiyor ve önceliği sözlü tarih çalışması yapmaya veriyor. Sumru ve Ahmet Kürtlere uygulanan zulmü, kurbanların ağzından dinliyorlar, kaydediyorlar. Ahmet her şeyin farkında olan ama aktif olarak politikayı seçmemiş genç bir Kürt; filmin ete kemiğe bürünmeye en yakın duran ama yine de derinleştirilemeyen tek karakteri.

Sözlü tarih çalışması bölümlerinde film bir belgesele dönüşüyor neredeyse. Tanıkların ağzından köy yakmaları, yargısız infazları dinliyoruz. Hayvanlar bile bu zulümden nasibini almış. Bilsek bile, duysak bile her seferinde bu zulüm karşısında insan şaşırıyor, bu kadar kötülük nasıl mümkün olur, anlamakta güçlük çekiyor. Filmin en etkili sahneleri bunlar fakat bu sözlü tarih çalışmasıyla filmin geri kalanı birbirine geçmiyor. Kopuk kalıyor.

1915’te Ermenilerin katledilişi de filmde Ermeni bir rahip aracılığıyla dillendiriliyor. Zaten Sumru Hemşinli, dolayısıyla muhtemelen Ermeni kökenli.

Derken Sumru Harun’un izini keşfediyor. Harun’un Hakkari’de ölmüş ve gömülmüş olabileceğini anlıyor ve film bundan sonra Ahmet ile Sumru’nun Hakkari’ye yolculuğuna, Harun’un mezarını arayışının hikâyesine dönüşüyor. Filmin temposu bu bölümlerde çok düşüyor.

Filmin bir başka kusuru da bazı  karakterlerin çok silik oluşu. Mesela Sumru’nun Diyarbakır’daki arkadaşı Leyla’yı tanımamızla kaybetmemiz bir oluyor. Leyla kimdi, Sumru’yla nasıl bir ilişkisi vardı, filmde niye var, anlayamıyoruz. Sumru Ahmet’i seviyor mu? Yoksa bilmediği bir coğrafyada onun arkadaşlığını işlevsel mi buluyor? Sumru, Ahmet’e yönelik ne hissediyor, anlamıyoruz. Ahmet’in Sumru’ya aşık olduğunu biliyoruz. Filmin en güzel anlarından biri Ahmet’in ayna karşısında kendi kendisiyle dalga geçtiği sahne. Taşralı bir gencin İstanbullu kız karşısındaki hayranlığı ve bu hayranlıkla kavga edişi ne kadar güzel bir tema olurdu, işlenseydi. Ama devamı gelmiyor.  Film sanki bir türlü neye odaklanacağına karar veremiyor ve bunu en iyi final sahnesi simgeliyor. Sumru, Harun’un mezarını bulmuştur ve büyük acı çekmektedir. Bir göl kıyısında yürür. Genel planda bu yürüyüşü izleriz. Sumru yürüyerek çerçeveden çıkar; filmin bittiğini sanırız… ve Sumru çerçeveye yeniden girer. Bu kararsız final, filmin genel kararsızlığıyla mükemmel biçimde örtüşüyor.

SONBAHAR’I AŞAN BİR ÇIKIŞ DİLİYORUM
Karakterlerin içinin doldurulamadığı, belgesel bölümlerle kurmacanın birbirinden kopuk durduğu, göndermelere boğulmuş, akmayan bir film olmuş GUS. İngilizcede “sophomore slump” diye bir terim var. Üniversite öğrencileri başarılı bir yılın ardından ikinci yıl düşüşe geçermiş. Terim temelde bunu ifade ediyor ama genelde başarılı bir başlangıçtan sonra gelen bütün düşüşler için kullanılıyor. Özcan Alper ilk filmi “Sonbahar”da çok güçlü bir duygu yakalamayı başarmıştı. Bu duygu o kadar güçlüydü ki, filmin kusurlarını unutturuyordu. İkinci film ne yazık ki bir düşüş olmuş. Bu düşüşün hayırlara vesile olmasını, Alper’in Sonbahar’ı da aşan bir çıkışa geçmesini diliyorum.

Batılı, Dinsiz ve Ahlaksız???

TARİH:  12 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Ünlü açıkça birilerine sopa atmak için yapmış bu filmi. Ve dövdükleri de Batı kültürünü temsil edenler, dinsizler ve “dolayısıyla” ahlaksız olanlar! Denklem böyle kurulmuş filmde. Bu denklem, yanlış ve çirkin bir denklem. 12 Eylülcülerin temel özelliğini ve suçunu dinsizlik olarak görmek ise tamamen yanlış.

Bu ülkede linç edilmek istiyorsanız ateist olabilir ve dini eleştiren şeyler söyleyerek işe başlayabilirsiniz. Vatandaş derhal durumdan vazife çıkaracaktır. Güvenlik güçleri vatandaşın “haklı infialini” seyredecek, iktidardaki partinin adı ne olursa olsun, linç edilenin sağlığıyla değil, linç edenlerinkiyle ilgilenilecektir. Linç edenler korunacak, kollanacak, evlerinde huzur içinde ölene kadar yaşayacaklardır. Yok, eğer linççi vatandaşlar yurtdışında kazara yakalanmışlarsa, iadeleri talep edilmeyecektir. Linç edenler, linç edilenlerle eşit sayılacak, adlarına plaketler dikilecek, yakıldığınız yerden yıllarca kebap kokuları yükselecektir. Bunlar Türkiye’de yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Sivas Madımak Oteli Katliamı’ndan söz ettiğim belli olmuştur. Bu olaylara neden olarak Aziz Nesin’in, “Şeytan Ayetleri” (Salman Rushdie) kitabını basmak istemesi gösterilmişti. Yani İslam dinini eleştiren bir metin basmaya kalkmanın cezası, linç edilmekti. Linç edenler ise yakalanmadılar. Linççileri savunan avukatların çoğu bugün meclisteler ya da başka yüksek mevkilerdeler, ülke yönetiminde söz sahibiler. Ama bu mesele AKP’yle özdeşleştirilecek bir mesele değil. Hiçbir iktidar birbirinden çok farklı değildi. Dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü’nün katliam karşısındaki pasifliği unutulmuş değil. 12 Eylül’ün paşaları farklı mıydılar? Ya da 12 Eylül’ün anayasasını hazırlayan hukukçular din konusunda nasıl bir tutum içindeydiler? Cevabını anayasada bulabilirsiniz: Zorunlu din dersi denilen, zorla Sünnileştirme operasyonu, o hukukçular tarafından anayasaya konuldu.
Bu ülkede ateistlere çakmak kadar kolay bir şey olamaz. Eli kolu bağlı birini dövmek ne kadar kolaysa, o kadar kolaydır bu. Öte yandan 12 Eylül’ün hukukçularına söylenecek ne çok söz var! Temelde hala o anayasayla yönetildiğimiz için bu sözlerin meşruiyeti de var. Mesela şu zorunlu din dersi konusunda birisi açsa ağzını, yumsa gözünü, ne iyi eder. 12 Eylülcülerin eleştirilebileceği binlerce konudan sadece biridir bu din dersi konusu. O hukukçuların, en önemsiz, en bizi ilgilendirmeyen yanlarından biri ise içlerinden kimilerinin dindar olmamasıdır herhalde. O hukukçuların kişisel inançları ya da inançsızlıkları, onları, toplumu dindarlaşmaya yönlendiren ve dine alternatif olabilecek sol ideolojiyi şiddetle bastıran bir anayasa ve yasalar yapmaktan alıkoymamıştır. Başarılı da olmuşlardır; sonuç ortada zaten. Ama beklentilerini ve arzularını aşan bir dindarlaşma yaşanmıştır ve bu da onların körlüğünden başka bir şeye işaret etmez.
Müjde Işıl, Sinema Dergisi’nin Kasım sayısında Onur Ünlü’yle bir söyleşi yapmış. Ünlü son filmi “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi”nde  (CTVAAAH) neyi önemseyip neyi önemsemediğini anlatmış bu söyleşide. Filme adını veren Celal Tan bir anayasa hukukçusu; 12 Eylül anayasasının kabul edildiği tarihte, yani 1982’de kurulmuş olan Anayasa Hukukçuları Derneği’nin üyesi… Tan ve çevresi inanılmaz derecede dinle alakasız (İslamın beş şartını bile bilmeyecek kadar; Türkiye’de olacak şey değil) ve dibine kadar da ahlaksız bir çevre. Dinsizlikle ahlaksızlık arasında bir bağ kurmak, seyirciye kalmış. Bir de bu çevrenin fazlasıyla Batılı olduğunu da eklemek lazım. İçlerinde operacılar filan var.
Onur Ünlü sözünü ettiğim söyleşide, yazdığı senaryonun “ucu oraya doğru gidiyor” olsa da, aslında devlet eleştirisi, aile eleştirisi gibi şeylerle ilgilenmediğini söylüyor. Ünlü asıl “dinsizlerin ölümle imtihanıyla” ilgileniyor. Ama empati kurarak değil, ölümün tokadına bir de kendi tokadını ekleyerek: “Mesela filmde kanser durumu var ve ölmeye yaklaşmış bir insanın ölüme hiç hazır olmayışı ortaya trajik bir durum çıkarıyor. Bu adamın bir anayasa hukukçusu olması, meseleyi çok daha rahat anlatıyor. Bir anayasa hukukçusunun ölümle, yaşam sonrasıyla, öbür dünyayla bağlantısının neden zayıf olduğu çok ortada. Çünkü onlar, bunlarla ilgilenmezler; bu dünyayla ilgilenirler ama öbür dünyadan bir tokat geldiği zaman şaşırıp kalırlar. Dolayısıyla ben bununla ilgileniyorum ama bu bir yerden falancanın eleştirisi gibi okunabilir; okunsun… “

Evet, bir yerden falancanın eleştirisi gibi okunuyor ama falancanın en eleştirilmesi anlamsız yanının eleştirisi gibi okunuyor. 12 Eylül’ün anayasası, tekrar ediyorum zorunlu Sünnileştirme operasyonunu ilkokullardan başlatmıştı. Hala da bunun içindeyiz. O hukukçu kişisel hayatında artık, Allaha mı tapar, şeytana mı; dindar mıdır, değil midir beni pek ilgilendirmiyor. Sonuç olarak benim için o “dindardır” çünkü kamusal hayatında topluma dindarlığı dayatmıştır! Ünlü, kendine çok güvenli bir yerden konuşuyor, filminde de, söyleşisinde de. “Onlar” diyor, filmindeki kahramanlarına. Kahramanlarını bu kadar ötekileştirirsen, seyircine nasıl anlatacaksın? Anlatamayacaksın, zaten anlatamıyorsun da… Bütün herkes iki boyutlu karikatürlerden ibaret filmde. “Ölüme hazır olmak” diyor, “ölümle, yaşam sonrasıyla, öbür dünyayla bağlantı”dan söz ediyor. Yahu öbür dünya hakkında ne biliyorsunuz Onur Bey? Ölümle nasıl bir bağlantı kurdunuz? Yaşam sonrasında ne olduğunu, ne biliyorsunuz? Bu kendine güven nerden? Öbür dünyadan gelen tokatlar dindarı da dinsizi de aynı şiddetle sarsıyor. “Çünkü onlar” yani dinsizler ölümle karşılaştıklarında şaşırıp kalırlarmış! Dini bütün vatandaşlar, öbür dünyadan tokat geldiğinde bir de diğer yanağını mı çevirir? Metanetle mi karşılar? Hadi canım sen de…

Ünlü açıkça birilerine sopa atmak için yapmış bu filmi. Ama en kalın sopalarını kullanmamış olabilir, o başka. Ve dövdükleri de Batı kültürünü temsil edenler, dinsizler ve “dolayısıyla” ahlaksız olanlar! Denklem böyle kurulmuş filmde. Bu denklem, yanlış ve çirkin bir denklem. 12 Eylülcülerin temel özelliğini ve suçunu dinsizlik olarak görmek ise tamamen yanlış. Elinde Kuran’la dolaşan Evren’in ve diğer cuntacıların hala yargılanmadığını unutmayalım. Bugünkü rejim, 12 Eylül doğal sonucu ve devamıdır. Bugünün ve o günün sınıfsal duruşu tamamen aynıdır.
Film eleştirisinden çok Ünlü’yle bir polemik oldu bu yazı. Film, daha çok bir televizyon filmi gibi. TV filminin daha özenlisi, o kadar. Absürt yani “saçma” filmin içinde çok yer ediniyor ama film her an absürt değil. İşin kötüsü absürt olmadığı zamanlarda da inandırıcı değil. Başındaki cinayet sahnesinden başlayarak filmin “ciddi” sahneleri iyi kotarılmamış. Mesela cinayeti kimin gözünden görüyoruz; bulundukları noktadan o insanlar katili görebilirler mi, görürlerse katil de onları görmez mi? İki tane aynı adlı insan olabileceği nasıl kimsenin aklına gelmez? Pankreas kanserinden ölmekte olan bir insan öyle mi görünür? Kim bir başkasına gider de “sen ölüyorsun nasıl olsa, işlediğim cinayeti üstlen” der. Bunlar filmin absürt anlayışıyla açıklanacak şeyler değil. Bunlar basitlik, o kadar.

Tekerlekli sandalyedeki babaannenin bile ailenin diğer fertlerinden daha hızlı reaksiyon gösterdiği, kimi tiplemelerin karikatür bile olamayıp, çöp adam düzeyinde kaldığı (kapıcı, polisler…), cinsiyetçi küfürlerin büyük bir hazla kullanıldığı, insana dokunamamış bir film CTVAAAH. Anarşist bir yanı yok, düzenle kavga eden, delikanlı bir yanı hiç yok, tam tersine tam bu çağın, bu düzenin filmi. Absürt mizahına da mizah dergilerinden alışığız, bir yenilik içermiyor. Ama küfre sığınmadığı zamanlarda bir-iki kez beni de güldürdü…

Hayat Ağacı Nerdesin Anne?

TARİH:  26 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

“Hayat Ağacı”nı basite indirgemeye çalışarak anlatırsak şöyle bir şey çıkar: Jack O’Brien ünlü, zengin fakat mutsuz, melankolik bir mimardır. Karısıyla iletişimi kopmuştur. İşinde müthiş bir yabancılaşma içindedir. Çelik, beton ve camdan oluşan bu kulelerde doğadan kopmanın acısını çekmektedir. Ama asıl çektiği acı yuvadan, ana kucağından kopuşun acısıdır. Aklı hep geçmişe gider, çocukluğunu anımsar. Üç erkek kardeşin (galiba) en büyüğüdür Jack. Kardeşlerinden biri genç yaşta ölmüş, anne ve babası büyük acılar çekmişlerdir. Tabii Jack de. Jack iki kardeşinin de hayatta olduğu acı/tatlı günleri düşler. Babası sert bir adamdır. Oğullarını başarılı adamlar olmaları için katı bir disiplinle eğitmeye çalışır. Baba O’Brien müzisyen olmak istemiş, olamamış;,mucit olmak istemiş ama aldığı patentler bir işe yaramamış, Çin’le ticaret hayalleri kurmuş ama gerçekleştirememiş biridir. Toplumun bütün kurallarına uyduğu, işini aksatmadığı, kilisesine gittiği halde nihayetinde işinden atılmış bir “kaybedendir”.

Jack annesine âşıktır. Babasından ise tabiatıyla nefret eder.  Tanrıdan babasını öldürmesini diler. Annesi ise dilsiz bir melek gibidir.  Bütün güzelliği ve zarafetiyle, kimi zaman cam tabutunda uykuya dalmış Pamuk Prenses, kimi zaman ise uçan bir peri gibidir Jack için. Bir gün babası iş gezisine gittiğinde, babanın varlığının ne anlama geldiği ortaya çıkar. Babasız kalan çocuklar, tam anlamıyla terör estirirler, annelerini sürüngenlerle korkuturlar, komşuların camlarını kırarlar vs. Hatta Jack, gizlice komşularının evine girer, komşu evin hanımının şifonyerini karıştırır. Kadının annesininki gibi bir inci kolyesi olması Jack’i iyice heyecanlandırır. Görmesek de anlarız:  Jack kadının kombinezonuna boşalır ve sonra büyük bir suçluluk duygusuna kapılıp kombinezonu nehre atar.  Jack hayalinde babasını öldürmüş ve annesiyle birlikte olmuştur.

Ve daha birçok ayrıntıyla film Jack ve ailesinin hayatından enstantaneler gösterir. Fakat bütün bu anlatı, filmin başında verilen kardeşlerden birinin ölümünün gölgesinde, bir yas ve melankoli atmosferi içinde verilir. Bu yas hali, tanrıyla bir hesaplaşmayı da içerir. Filmin başındaki yazıda tanrı Yakup’a “ben bütün bunları yaratırken, sen nerdeydin” diye sorar. Filmde ise aynı soruyu filmin kahramanları tanrıya sorarlar: Sana ihtiyacımız olduğunda nerdeydin? Niye gençlerin, çocukların ölümüne göz yumuyor, izin veriyorsun?

Aklıma Bob Dylan’ın meşhur şarkısı  geliyor: Cevabı, dostum, rüzgarda uçuşuyor. Filmdeki cevap ise evrenin tarihinde uçuşuyor. Vahşet ve merhamet, ölüm ve doğum ve bitmek bilmeyen bir değişim, işte cevap bundan ibaret. Tanrı alıyor ve veriyor. Ve sonunda herkes ölümde, öbür dünyada biraraya geliyor.

Benim anladığım bu gibi şeyler “Hayat Ağacı”ndan. Terrence Malick sinemasının felsefi temellerine ise Milliyet Sanat’taki yazımda değindim. Bulursanız ona da bakın. “Hayat Ağacı” Cannes’da Altın Palmiye kazandı. Malick’e “aziz” muamelesi yapılırken onunla çok benzer temalara değinen bir başka yönetmen ise istenmeyen adam ilan ediliyordu: Lars von Trier! Von Trier bilindiği gibi Hitler’i anladığından söz etmiş ve büyük bir infiale neden olmuştu. “Hayat Ağacı”nı izlerken aklıma sık sık von Trier’in filmleri geldi. Von Trier’in “Antichrist”ı (Deccal) bir oğlun ölümüyle başlıyor ve ardından eşlerin yaşadığı hayatı ve birbirlerini sorgulamayı anlatıyordu. Tıpkı “Hayat Ağacı” gibi… Von Trier’in “Melankoli”si kozmik olanla, bireysel olan arasında bağlar kuruyor, bir kıyamet senaryosu, ölümde birleşmeden söz ediyordu, tıpkı “”Hayat Ağacı” gibi. Von Trier’in “Karanlıkta Dans” ve “Dalgaları Aşmak” gibi filmlerinde fedakâr ve cefakar kadınlar vardı, tıpkı “Hayat Ağacı”nda olduğu gibi. Von Trier Hitler’i anlıyordu; Malick Heidegger’i, Heidegger ise Hitler’i anlıyordu. Ama von Trier tam bir teşhirciyken, Malick tam bir münzevi. Sonunda birinin sapkın, diğerinin aziz muamelesi görmesinde bu karakter farklılıkları belirleyici rol oynadı, filmleri arasındaki farklılıklar değil. Von Trier herkesin önünde tabiri caizse donunu indirdi, Malick’i ise Cannes’da ödül töreninde bile görmek nasip olmadı.

Ve bütün bunların ötesinde bir de şu gerçek var:  Yerli, yabancı bütün auteur’ler günümüzde Nietzsche’yi anlıyorlar, Nietzsche’den ilham alıyorlar. Bunun ne anlama geldiğini, bir gün anlarım herhalde. Şu anda sadece durum saptaması yapabiliyorum.

“Hayat Ağacı”nı seyretmeli misiniz? Elbette, seyretmelisiniz. Seven az olacaktır, ben de kısmen beğeniyor, kısmen çok sıkıcı buluyorum. Ama günümüzün beğenisi bu, bu beğeniyi anlamak için önce görmek lazım.

Entelköy- Efeköye karşı

TARİH:  3 Aralık 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Popüler sinema için umut verici

‘’Bir romantik komedi de olması gerektiği gibi, sonunda her şey tatlıya bağlanıyor. Yalnız filmde gördüğümüz devletle, gerçek hayatta gördüğünüz devlet çok farklı…’’

Yüksel Aksu “Dondurmam Kaymak”la hatırı sayılır bir başarı kazanmıştı. Buna rağmen ikinci uzun metrajlı konulu filmini yapmak için epey bekledi. Gerçi Aksu, boş durmamış, ‘Sarı Keçeliler’ adlı bir belgesel çekmişti arada. Ama bu film yaygın bir şekilde gösterilmedi.  Ben de daha seyredemedim. Her ne yaptıysa bu süre Aksu sinemasına yaramış. “Entelköy…”, “Dondurmam Kaymak”tan çok daha iyi bir film. Aksu ilk filminde de benimsediği Brechtyen üslubunu  yine sürdürüyor Entelköy’de. Filmini epizotlara bölüyor, epizotların aralarına filmdeki olayları yorumlayan, filmin sonunda da kıssadan hisse çıkaran bir müzisyen grubu yerleştiriyor.

Film şehri kaçkını, entelektüel ve ticari düşünmeyi de bilen çevreci bir grupla, cebine girecek paranın derdindeki yoksul Ege köylüleri arasında geçiyor. Şehirli çevreciler, köylülerin ise yaramaz diye düşündüğü arazileri satın alıyor ve burada hem turizm hem de organik tarım yapmaya başlıyorlar. Tam bu sıralarda köyün arazisine termik santral yapılması gündeme geliyor. Köylüler arazileri değerlenecek diye sevinirken, çevreci entelektüeller santralın kurulmasına karsı harekete geçiyor. Tabii, aradaki aşk hikâyesini de unutmamak lazım. Köyün muhtarı çevrecilerin Alman liderine abayı yakıyor. Fakat bu süreçte iki âşık karşıt saflarda yer alıyorlar.

Bir romantik komedi de olması gerektiği gibi, sonunda her şey tatlıya bağlanıyor. Filmde gördüğümüz devletle, gerçek hayatta gördüğünüz devlet çok farklı. Fakat ben filmdeki tadından yenmez devletin, “böylesi de mümkün” diye düşünmemiz için konulduğuna hükmetmeye karar verdim. Aksu’nun eline sağlık, keyifli bir romantik komedi “Entelköy, Efeköye Karşı”. Popüler sinema adına umut verici yeni filmlerden biri.

YANGIN VAR!

TARİH:  10 Aralık 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sinemamızda iyi şeyler oluyor. Hem bir derdi olan hem de kitlelere ulaşmayı hedefleyen filmler vizyona giriyor üst üste. Popüler sinema toplumsal sorumluklar almada öncülüğü üstlenmiş durumda. “Dedemin İnsanları” ve “Entelköy Efeköy’e Karşı” ile başlayan bu eğilimde “Yangın Var” çıtayı biraz daha yükseltiyor. “Yangın Var”, romantik komedi/yol filmi türlerini harmanlarken Türkiye’nin en yakıcı problemine, Kürt sorununa bakıyor. Kürt/Türk sorunu üzerine bir şey söylemek ne kadar zor! Bunca ailenin canını yakan bir konuda kimsenin canını daha fazla yakmadan, kimseyi üzmeden bir şey söylemek imkânsıza yakın. “Yangın Var” bu sorunun üstüne, bu yangına itfaiye hortumuyla, suyla gidiyor, hem mecazi hem de düz anlamda! Ve son derece insani bir noktada durmayı ilk sahnesinden son sahnesine kadar başarıyor.

Filmin başkahramanı Koşman (Osman Sonant) adında tipik bir Karadeniz uşağı. Koşman’ın değişik adının da bir hikâyesi var, Türkiye’nin etnik zenginliğine işaret eden. Hikâye şöyle: Trabzon’un küçük beldesinin bir itfaiye aracına ihtiyacı var. Diyarbakır Belediyesi bu itfaiye aracını Koşman’ın beldesine hibe ediyor (gerçekten de böyle bir hibe gerçekleşmişti). Koşman aracı Diyarbakır’dan Trabzon’a getirmekle görevlendiriliyor. Koşman gayet milliyetçi bir vatandaşımız, Kürtçe diye bir dilin varlığını bile kabul etmiyor; Kürtçeyi Türkçenin bir lehçesi sanıyor. Hoş, Koşman kendi Lazcasını da öyle sanıyor. Koşman Diyarbakır’a vardığında, yöre insanlarıyla tanışıyor, bir düğüne katılıyor vs.

Koşman’a dönüş yolculuğunda, ilk görüşte vurulduğu Asya (Nesrin Cavadzade) adlı belediyede çalışan genç bir kadın da eşlik ediyor. Asya’nın Trabzon’a götürdüğü gizemli bir kutu var. Bu kutuda ne olduğunu ancak filmin sonlarına doğru anlıyoruz. Hem Asya’nın hem de Koşman’ın yaşadığı kayıplar, acılar zamanla, sessiz sedasız varlıklarını hissettiriyor, gösteriyorlar.

Asya adının Koşman için özel bir önemi var. Koşman tam bir “Selvi Boylum, Al Yazmalım” hastasıdır. Bilindiği gibi bu filmde Türkan Şoray’ın canlandırdığı karakterin adı da Asya’dır. Koşman sanki hayallerindeki prensesine kavuşmuş olur Asya’yla yolculuğa çıkınca. Filmin, sinefillere hitap eden  böyle bir yanı da var!

Yolculuk boyunca, Koşman ile Asya arasındaki hoşlanma tabii ki ilerleyecektir. Film, bu ateşin bacayı sardığı noktada sona eriyor. Osman Sonant ve Nesrin Cavadzade rollerinde çok iyiler. Filmin yapımcısı ve senaristi BirGün’ün yakından tanıdığı biri: Koray Çalışkan gazetemizin eski yazarlarından!

Elbette, Türk-Kürt sorunu bir (ya da bin) filmle çözülecek değil. Ama hayallerimizde çözmeye başlarsak gerçek hayatta da işimiz biraz kolaylaşır. Böyle söylediğime bakmayın, “Yangın Var” bir misyon filmi değil. Öncelikle eğlendirmeyi hedefleyen ve bunu da başaran, popüler bir sinema örneği; bir romantik komedi! Keşke romantik yanı biraz daha güçlü olsaymış; Koşman’ın aşkına ikna oluyoruz ama Asya tam kıvama gelmişken bitiyor film… Ben “Yangın Var”ı kimi zaman gülerek geri kalan bölümlerinde de hep  gülümseyerek izledim. Siz de izleyin!

Havana’da hava ağır

TARİH:  24 Aralık 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Havana ve Küba hakkında yazmanın bu kadar zor olacağını düşünmemiştim. Sosyalist sistem çöktükten, Sovyet sistemi dağıldıktan sonra, üstelik dünya ekonomik krizinin derinleştiği bir zamanda, ve ABD ambargosu devam ederken, küçük bir ülkenin güllük gülistanlık olmasını beklemek saçma. Ama insan ruhu rasyonel değil ki… Acaba ne umuyordum giderken!? Yoldaş Cüneyt gelmiş diye beni bağrına basacak coşkulu komünistler görmeyi mi bekliyordum? Buena Vista Sosyal Kulüp’ün yaşlı müzisyenlerinin onuruma konser vereceklerini mi? Ne bekliyordum acaba?

HAVANA’DA HAYAT ZOR
Günlerdir kafamda bu yazıyı tasarlıyorum ama bir türlü oturup yazamıyorum. Havana’da hayat zor. Havana’da hava ağır. Havana sanki savaştan çıkmış bir kent gibi; görkemli bir sürü bina pas içinde, çürümekte. Brezilyalı oyuncu ve ana jüri üyesi Patricia Pillar eski bildiği Küba’yı özleyerek “Havana neşesini yitirmiş” diyordu eski Havana’ya yaptığımız gezide. Bir hafta kadar sonra Venezüelalı belgesel sinemacı Rosana Matecki’den benzer bir söz duyuyordum: “Küba umudunu yitirmiş” diyordu o da. Galiba Küba’ya gelmekte geç kalmışım biraz. Dönüş uçağında yanımda oturan, İspanyol bir kadınla evli, İspanya’ya yerleşmiş dalış hocası Carlos “Babamın kuşağı şahaneydi, yeni kuşak berbat” diyor. Giderken Almanya’da yaşamayı seçmiş Kübalı bir akademisyenle konuşmuştum uçakta. O da “benim zamanımda eğitim, Avrupa’nın en iyi üniversiteleriyle denk düzeydeydi. Nitekim ben de rahatlıkla Almanya’da doktora yaptım. Ama Sovyet yardımı kesilince, durum artık eskisi gibi değil” demişti. O akademisyenle az tartışmamıştık yol boyunca. O bana Küba’yı kötüledikçe, ben ona Türkiye’de gazeteci olmanın ne demek olduğundan, kapitalizmin korkunçluğundan söz etmiştim. Hâlâ da fikrim aynı tabii ki. Ama Küba’nın kapitalizmden hem ideolojik hem de yaşam biçimi olarak fazlasıyla etkilenmeye başladığını gördüm. Yirmi yıl önce rastlanmadığı söylenen fuhuşun çok yaygın olduğunu gördüm. Kitlelerin Küba’nın devrim sonrasında çekilen ilk zombi ve korku filmi “Ölülerin Juan’ı”nı görmek için çılgın kuyruklar oluşturduğunu gördüm. Bu filmin, ki sevimli bir filmdi, Castro’yu ve sosyalizmi eleştirdiğini ve kahraman olarak bir “girişimci”yi, entrepreneur’ü başrole oturttuğunu ve seyirci ödülü aldığını gördüm.

KÜBA’DA YORGUN VE YALNIZ SOSYALİZM
Küba’da sosyalizm direnmeye devam ediyor ama çok yorgun düşmüş, çok yalnız kalmış. Ve yoksulluk üzücü boyutlarda. Kibrit koleksiyonu yapan bir arkadaşım için kibrit kutusu ararken, kişi başına bir kutu kibrit istihkakları olduğunu öğrendim. Bu yoksulluğa rağmen Havana Festivali, Avrupalı muadillerinden daha cömert. Avrupa festivalleri okyanus aşırı jüri üyesi davet etmiyor, dolayısıyla Kübalı eleştirmenler benim yaşadığım ağırlanmayı yaşamıyorlar. Oysa onlar bütün yoksulluklarına rağmen beni ve Britanyalı bir meslektaşımı Avrupa’dan getirdiler ve Havana’nın Pera Palası diyebileceğim Hotel Nacional’de ağırladılar. Küba’dan sonra, kuzenimin düğünü için Almanya’ya geçtim. Almanya kuzenimin halasına, yani benim teyzeme vize vermemişti. O yüzden teyzem ve oğlu düğüne katılamadılar. Ne kadar ayıp, ne kadar korkunç! Utan Almanya! Almanya mı daha özgür, Küba mı diye düşündüm, sonra. Benim açımdan bakılınca Küba daha özgür bir ülke, serbestçe girip çıkabiliyorum; her ne kadar Kübalı için yurtdışına çıkmak çok zor olsa da. Hem Küba serbest bıraksa, yoksul Kübalılar bizim yaşadığımızı yaşayacak. Ne ABD’den ne AB’den vize alamayacaklar.
Küba’ya Türklerin akın akın geldiğini de öğrendim. Dini bütün, muhafazakâr Türk erkeği seks denince sınır tanımıyor. Bilim Çin’deyse gidip alacağını sanmam ama seks nerdeyse oraya gitmeyi biliyorlar, maşallah. Tabii sadece Türkler değil, bir sürü ülkeden erkekler ve kadınlar seks için Küba’ya geliyor. Fuhuş olgusu, Küba filmlerinde de belirgin bir şekilde görülüyor. Yedi Küba filminin altısında bir travesti karakter vardı (her travesti seks işçisi değildir ama bunlar öyleydi)! Almodovar bile sanırım bu kadar yüksek bir oran yakalamamıştır filmlerinde.

KAPİTALİZM KAN VE GÖZYAŞI VADEDİYOR
Festivalde yarışmalı bölüm tamamen Latin Amerika ülkelerinin sinemalarına ayrılmıştı. Bu filmleri seyrettikten sonra, doğrusu yine de şunu düşündüm. Yoksul olmak her yerde çok zor ama Brezilya’nın bir favelasında ya da Meksika’da yoksul bir semtte yoksul olmaktansa Küba’da yoksul olmak bana çok daha iyi geldi. Çünkü, Küba’da sözünü ettiğim ülkelerdeki gibi mafya ve şiddet yok ve her şeye rağmen insanların temel ihtiyaçları karşılanıyor. Ama Küba’nın yoksul insanları yine de denizin öte yakasının düşünü kuracaklar, bundan daha fazlasını, daha fazla özgürlüğü, daha fazla zenginliği elbette isteyecekler. Ama dünyanın yoksulları için kapitalizm kan ve gözyaşından başka bir şey vaat etmiyor. Bunu Kübalıların çoğu şu anda göremiyor diye düşündüm, oradayken. Küba’da sistem çökse, mafyanın ve şiddetin pençesinde bir Latin Amerika ülkesi olup çıkar, bundan adım gibi eminim. Niye derseniz filmlere buyurun diyeceğim… Tabii buyurabilirseniz. Ana jürinin birinci seçtiği “Cehennem” (El Infierno; 2010; Luis Estrada ve Jaime Sampietro) Meksika’yı cehennem olarak tasvir ediyordu. Yine Meksika’dan gelen “Miss Bala” da benzer bir şekilde mafyanın pençesindeki çaresiz insanları anlatıyordu. Bu filmlerin Meksikası gerçekten de berbat bir yer. Ya da “Özel Tim 2”nin dibine kadar çürümüş Brezilyası’nda bir favelada yaşamak istemezsiniz. Kolombiya’daki devletin işlediği katliamlardan gerçeküstücülüğe de göz kırpan bir tarzda söz eden “Bütün Ölüleriniz”i (Todos Tus Muertos; Carlos Moreno) görebilirseniz, görün ya da. Yarışmadaki Küba filmlerinden “Ölülerin Juan’ı”nda da kan gövdeyi götürüyordu. Ama bu filmdeki ölüler mecazi ölülerdi. Genç yönetmen Alejandro Brugues düzene isyan ediyordu ve Küba’yı yaşayan ölülerle dolu bir yer olarak tasavvur ediyordu. Seyirci ödülünü alan filmindeki Havana ve Havanalılar yine de diğer filmlerdeki kentler ve kentlilerden çok daha yaşama sevinci ile doluydu. Eh, biraz abarttım galiba. Ne yapayım elimden bu kadar geliyor, Küba’yı fazla eleştiremiyorum. Ama Havana’da hava ağır… Maalesef.

Son olarak: FIPRESCI jürisinin seçimi Şili filmi “Bonsai”ydi. Christian Jimenez’in bu filmine ödül verirken başkanlığını yaptığım jüri çok zorlanmadı. “Bonsai” onca şiddet dolu film içinde, sükûneti, hüznü ve umuduyla içimizi ısıtmıştı çünkü.

Ve bir hatırlatma: Bizi paradan başka bir şey düşünmeyen, geçmişsiz ve geleceksiz yaratıklara dönüştürmeye çalışan neo-liberalizmin saldırısına direnmek ve Emek Sineması’nı savunmak için Beyoğlu’ndayız. Saat 4’te Taksim Tramvay Durağı’nda buluşmak üzere!

“GELECEK”

TARİH:  30 Aralık 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Büyümek ya da büyümemek, işte bütün mesele…Özgürlük ne ki? Özgürlüğün negatif tanımı yani bütün sorumluluklardan ve zorunluluklardan azat olma durumu …

“Gelecek”i pek kimse seyretmeyecek; belki bin, belki iki bin kişi… Onların da çoğu beğenmeyecek. Ama benim için yılın en iyi filmlerinden biri. Bu görüşümü pek kimsenin paylaşmayacağını biliyorum. “Gelecek” büyüyememiş, sorumlu yetişkinlere dönüşememiş bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Bu çift, hayvan sığınağındaki yaralı bir kediyi almaya karar veriyor. Ama kedinin iyileşmesi için bir ay daha sığınakta kalması lazım. Bira ay sonra gelip almazlarsa, kedi uyutulacak (yani öldürülecek).

Başka bir canlının sorumluluğunu üstlenme kararı, kısa bir süre içinde çiftin üzerine kâbus gibi çöküyor. Son “özgür” aylarında hayatta tam ne istiyorlarsa onu yapmaya karar veriyorlar. Ama asıl sorun da burada başlıyor. Ne istiyorlar ki? Ne yapabilirler ki? Özgürlük ne ki? Özgürlüğün negatif tanımı yani bütün sorumluluklardan ve zorunluluklardan azat olma durumu çiftin hayatının iyice şekilsizleşmesine, sınırlarını yitirip tam anlamıyla tarumar olmasına yol açıyor. Kadın belki son bir çocukluğa tutunma çabası olarak, yaşlı bir adamla, bir baba figürüyle ilişkiye giriyor.
“Gelecek” bana çok dokunaklı geldi. Bazı bölümlerine o kadar giremesem de, kanımca yine de yılın en iyilerinden biri. Yönetmen ve oyuncu Miranda July’ın çalışmalarını bundan böyle daha bir merakla bekleyeceğim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com