Sıkıcı, ırkçı ve mükemmel

TARİH:  5 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Tenten Belçikalı çizer Herge’nin yarattığı bir çizgi roman kahramanı. Bu çizgi romanlar zamanında ırkçılık, anti-sosyalistlik ve anti-semitizimle suçlanmışlar. Karşımızdaki film çizgi romanın anti-sosyalist yanını ince bir şekilde koruyor.

Aksiyon filmleri teknik olarak ne kadar iyi olurlarsa olsunlar benim için can sıkıcı olmaktan kurtulamıyorlar. “Tenten’in Maceraları” da saatimi kontrol ede ede seyrettiğim bir film oldu sonuçta. Tabii ki, teknik olarak mükemmel bir film var karşımızda. Zaten sinemanın iki devi Spielberg ve Peter Jackson işin içindeyken başka bir şey beklenemez. Lafı uzatmak istemiyorum. Film kayıp bir hazinenin peşinde koşan kötü ve iyi insanlar arasında geçiyor. Tenten Belçikalı çizer Herge’nin yarattığı bir çizgi roman kahramanı. Bu çizgi romanlar zamanında ırkçılık, anti-sosyalistlik ve anti-semitizimle suçlanmışlar. Karşımızdaki film çizgi romanın anti-sosyalist yanını ince bir şekilde koruyor. Filmin kötü adamları olan dede ve torunun isimleri şöyle: Red Rackham ve Sakharine. Red Rackham yani Kızıl Rackham orijinal kötü adam, kızıllık ne çağrıştırıyor anlatmaya gerek yok. Torunu da babasının kötülük kariyerini devam ettiriyor ve adı da Lenin, Stalin gibi isimleri çağrıştıran bir ad: Sakharine.

Filmde bir de Arap şehri var, Araplar hakkındaki bütün klişeleri tekrar eden. Film elbette Yahudi düşmanı  değil, Spielberg’den ve Hollywood’dan böyle bir şey beklenemez. Ama anti-semitizm aslında anti-Sami ırkından olanlar demektir ve Arapları da içerir. Bu anlamda film anti-semit. Filmdeki Arap şehrinin adı Bagar. Bagar’ı bazen begar diye okuyor filmin kahramanları bazen bagar diye. Bu da İngilizcedeki dilenci anlamına gelen “beggar” sözcüğüyle nerdeyse aynı. “Dilenciler eşittir Araplar”, ne güzel denklem! Ama “Medine dilencisi” gibi bir terime sahip güzel Türkçemizde filmin bu numarası pek de aykırı düşmeyecektir.

Nostalji zamanı

TARİH:  28 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: BirgünOscar’ın şu anda en büyük favorisi Artist’in zamanın ruhuyla mükemmel bir uyum sağladığını söyleyebiliriz. Eğer sinemanın sanat yanı ağır basan cephesindeyseniz, zamanın ruhu size kıyamet yakındır diyor. Dünyanın sonunu öngörmenin, kapitalizmin sonunu öngörmekten daha kolay olduğu söylenebilirse (ki söyleniyor) bu karamsarlık rahatlıkla anlaşılabilir. Ama kıyamet geliyor demek ne yazık ki kıyametin gelmesini engellemiyor. Gelecekten korkmak ve gelecekte ışık görememek doğal olarak daha parlak, daha masum çağlara gönderiyor kişiyi. Hugo, Paris’te Gece Yarısı ve Artist ışığı geçmişte görenler için üretilen filmler. Daha masum, daha umutlu zamanların hayaliyle geçen birkaç saate kimsenin itirazı olmaz. Ama bu filmlerin bize söyledikleri önemli bir şey de yok. Artist’in de öyle. Ne bugünün sinema diline bir katkısı var ne de bugünün insanına söylediği anlamlı bir söz. Fakat Artist, kesinlikle kötü bir film de değil. Biraz uzatsa da sonuçta keyifle izlenen bir film Artist. Tek sorun, bu kadar abartılması. O da filmi yapanların sorunu değil, filmi abartan biz eleştirmenlerin ve jürilerin sorunu.

“Artist” çok bilinen bir hikâyeyi, sanki 1920’lerin sonunda yapılmış bir filmmiş gibi anlatıyor. Yani, siyah-beyaz görüntülerle ve diyalogsuz bir şekilde. Film sessiz değil, baştan sona müzikli. Hikâye ise bilinen “Bir Yıldız Doğuyor” hikâyesi. Yani ünlü bir yıldız sönerken, yeni bir yıldızın doğuşunu anlatıyor film. Sessiz sinema yıldızı George Valentin (Jean Dujardin)sesli filmlerle birlikte düşüşe geçerken, genç oyuncu Peppy Miller’in (Berenice Bejo) yıldızı daha da parlaklaşır. Tabii ki bu ikili arasında bir romans da yaşanmaktadır.

JANE-ARTİST BENZERLİĞİ

Kadınla erkeğin, bir dengesizlik konumundan birbirleriyle eşit bir konuma gelmesi ve ilişkinin bu dengede kurulması bana yakın zamanda vizyona giren bir başka filmi Jane Eyre’i hatırlattı. Charlotte Bronté’nin meşhur romanı Jane Eyre’i yüz küsur yıldır çekici kılan da herhalde kadına verdiği bu eşit statü olsa gerek. Artist’in izleği şaşırtıcı derecede Jane Eyre’e benziyor. Önce erkek nerdeyse kral kadar güçlü, kadın ise son derece zayıf bir konumdayken tanışıyor ikili. Kadın yavaş yavaş güçlenirken, adamın düşüşü ani oluyor. Hatta hem Artist’te hem de Jane Eyre’de adamın düşüşüne bir yangın noktayı koyuyor. O zaman genç kadın anaç bir hemşire olarak yeniden ortaya çıkıyor ve adamın elinden tutup onu kendi konumuna yükseltiyor. Eşitlik sağlandığında (hatta kadının eli biraz daha güçlüyken) kadınla erkeğin ilişkisi de kuvveden fiile geçiyor. Kral bile olsa her erkeğin asıl aradığı koruyucu- kollayıcı bir hemşire/anne mi? Âşık oldukları kral bile olsa kadınların asıl istedikleri koruyup kollayacakları bir oğlan çocuğu mu? Bu tarz hikâyeleri 1800’lerde de, 2000’lerde de çekici kılan ortak özellik bu mu? Ve belki de kral tahtından inip, hemşire/annenin kucağına oturmanın hikâyesi en iyi regresif bir biçimle, siyah-beyaz sinemaya öykünerek anlatılabilirdi… Regresif öze (erkek açısından en azından), regresif biçim! Ve tabii bunun geleceği değiştirme umudunun yittiği, iktidarsızlaştıran bir zamana denk düşmesi tesadüf olmasa gerek. Artist’in geçtiği dönem 1929 Büyük Bunalımı’na denk düşüyor, kapitalizmin bir önceki büyük krizine.

Parçala Behzat!

TARİH:  29 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Bu yıla, “diri diri gömülen insanlar”la başladı sinemamız. Önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bu duruma rastladık,  diri diri gömülen birinin mezarını aradık polislerle birlikte. Şimdi aynı durumla Behzat Ç.’de karşılaşıyoruz. Belki de Türkiye için şahane bir metafor bu: Diri diri gömülmüşüz hepimiz ve belki de bu yüzden en ufak bir pırıltıda sevinç çığlıkları atıyoruz.

Ne diziyi ne de kitapları bilen biri olarak gittim “Behzat Ç, Seni Kalbime Gömdüm”ün galasına. Dizi seyretmiyorum; dizi seyretme girişimlerim derhal afakanlar basmasıyla sonuçlanıyor çünkü. Dizi estetiğini hiç beğenmiyorum.

Ne yazık ki, bu estetikten kaçmak giderek zorlaşıyor çünkü dizi çeken yönetmenler dizi estetiğini sinemaya da taşımaya başladılar. Aslında dizi estetiği filan derken önemli bir şeyden söz etmiş gibi oluyoruz, yok öyle bir şey. Dizi estetiği genelde şöyle bir şey oluyor: Manav tezgâhı gibi ışıklandırılmış sahneler, çirkin bir geniş açı, zevksiz renkler, bayağı, iç kıyıcı, manipülatif  bir müzik…

Adana’da Altın Koza’yı kazanan ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ büyük ölçüde televizyon estetiğiyle yapılmış bir filmdi. ‘Behzat Ç., SKG’ de aynı çizgiden devam ediyor. İki filmin bir başka ortak yanları daha var. O da ikisinin de bir şeylere muhalefet etmesi ama bu muhalefetin devletin ideolojisiyle aslında çatışan bir yanı olmaması. Hatta çatışmayı bir kenara bırakalım, iki film de devlet ideolojisiyle aynı telden çalıyorlar. “Celal Tan…”ı zamanı gelince ele almak üzere bir kanara bırakalım. ‘Behzat Ç.’ filmi, devletin içinde ‘geçmişte’ bir takım yapılanmaların olduğunu söylüyor; resmi ideoloji de bunu söylüyor. Filmde, ‘geçmişte’ oluşmuş ve bugün bir şekilde etkinliğini sürdüren devlet içi gizli yapılanmalar günümüzün sevimli polislerince açığa çıkarılıyor! Peki bu yapıların bugün polis teşkilatının adının en çok birlikte anıldığı, “adını ananları yakan” yapılarla bir alakası var mı? Olsa, Behzat Ç. diye bir film olmazdı ki! Peki filmin ‘nihayetinde’ sapığı ve katilleri kimler? İşkence gördüğü için delirmiş devrimciler ya da katledilmiş devrimcilerin çocukları. Evet, durup dururken ruh sağlıklarını yitirmemişler; ‘geçmiş’in kötü polisleri, ‘geçmişte’ bu insanların ailelerine ya da kendilerine kötü şeyler yapmış, bu nedenle sapıtmışlar… Ama sonuçta geçmişte yapılan kötülükler, sözel olarak karşımıza çıkarken, gözlerimizle gördüğümüz şey bu ‘hasta’ insanların işlediği cinayetler. Ya başkalarının tetikçisi olarak ya da şeytani planlarının bir parçası olarak cinayet işliyorken görüyoruz devrimcilikle ilişkili insanları.  Görmekle dinlemek arasında büyük fark var. Onlara yapılan kötülükler bir kulağımızdan girip diğerinden çıkarken onların yaptıkları kötülükler filme damgasını vuruyor. Yaptıkları içinde iyi bir şey ise ne yazık ki yok! Devrimcilerin çocukları ya da kendileri sapıtabilir elbette. Ama bir filmin mikro-kosmosu içinde solculuk aslen bu yanıyla varsa, bunun anlamı başka olur. Ne yazık ki, günümüzün iyi polislerinin eskinin kötü polislerini temizlediğini, polisin ‘eskiden’  solculara yargısız infaz yaptığını ve işkence ettiğini söylemek, fakat bugünü olabildiğince sempatik göstermek yetmediği gibi yanıltıcı da.

Filmin psikolojik derinliğine gelirsek, aklıma en çok Can Barslan’ın Terelelli Pictures’ı geldi. Barslan’ın bu ‘çizgi romanları’nda sapık bir katil, geçmişte kendisine ya da ailesine yapılanların intikamını alırdı. Komiktiler. Karikatür için yeterli derinlikteydiler. ‘Behzat Ç. SKG’deki öykü, Barslan’ın ‘Terelelli Pictures’ından bir nebze daha derin değil. ‘Behzat Ç, SKG’nin çakma ‘Se7en’ kokan bir havası da var.

Behzat Ç’yi oynayan Erdal Beşikçioğlu yakışıklı bir adam, kadın polisler de (Cansu Dere vb) de çekiciler. Saf ve pek de zeki olmayan yardımcı kadro da pek sevimli. Onlar işkence ettikçe, seyirci pek gülüyor! Fakat Behzat Ç.’nin en ağır işkence yaptığı sahne öyle bir kurgulanmış ki, Behzat Ç, sahnenin sonunda mağdur ve ezilmiş adam konumunda kalıyor. Çünkü kötü şefi gelip Behzat’ın yetkilerini alıyor. Ağız tadıyla bir işkence edemiyor Behzat. Seyirciye, yahu bu adam düpedüz, acımasızca işkence yapıyordu deme fırsatı vermeden sahne Behzat’ı zalim konumundan çıkartıp, mazlum yapıveriyor. Film Behzat’ın yaptığı işkencenin işkence gibi algılanmamasını sağlıyor. İşkence sadece geçmişteki kötü polislerin yaptığı bir şey olarak var. Bir de polisin bugünkü uygulamaları filmde yok. Behzat ve arkadaşları zanlıları dövmek dışında bir yöntem bilmediklerini söylüyorlar. Oysa polisimizin geldiği noktayı, “Büyük Birader”in her şeyi gören gözlerini ve her şeyi dinleyen kulaklarını küçümsüyor bu durum.

Kameranın kadına bakışındaki röntgenci yaklaşıma da değinmek lazım. Kamera Cansu Dere’nin bacakları üzerinde gezinirken, seyirciyi tam anlamıyla röntgenci konumuna sokuyor. Behzat Ç.’nin cinsel ilişkiden anladığının, kadını kirletmek olduğunu da söylemekte yarar var fakat bu sadece bir saptama, filme yönelik bir eleştiri değil. Behzat, sevmediği kadınlarla yatabilen, sevmediği için onları “kirletebilen”, sevdiği kadında ise kendi kızını gören ve dolayısıyla onu “kirletemeyen” biri. Bu da Behzat’ın Ödipal karmaşasına dair bir şeyler söylüyor. Ensest yaşayamayacağına göre, “sert” cinselliği tercih ediyor Behzat. Bu yıla, “diri diri gömülen insanlar”la başladı sinemamız. Önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bu duruma rastladık,  diri diri gömülen birinin mezarını aradık polislerle birlikte. Şimdi aynı durumla Behzat Ç.’de karşılaşıyoruz. Belki de Türkiye için şahane bir metafor bu: Diri diri gömülmüşüz hepimiz ve belki de bu yüzden en ufak bir pırıltıda sevinç çığlıkları atıyoruz.

Erdal Beşikçioğlu iyi oynuyor ve film bazen komik de oluyor. ‘Behzat Ç.’ iyi bir film değil ama haftanın diğer Türk filmi, ya da şöyle demek daha doğru olur, çakma Amerikan filmi ‘Anadolu Kartalları’ yanında başyapıt mertebesine yükseldiğini söylemek lazım.

Hayaletlerimiz ve biz

TARİH:  21 Nisan 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
ÖBÜR DÜNYADANÖbür Dünyadan” ne yazık ki vasatın az üstünde bir film. Benzer konuları anlatan, Franco döneminin dehşetine gönderme yapan “Yetimhane” ve “Diğerleri” gibi filmlerin düzeyinde değil

Hayaletler gerçekten nelerdir? Neden bu kadar çok hayalet öyküsü var? Bunun nedeni sanırım, ne kadar bilimsel düşünürsek düşünelim, söz konusu ölüm olunca kavrayışımızın yetmeyişi. Ölüm, hayatın yokluğu ve biz bu yokluğu tasavvur edemiyoruz. Sevdiğimiz birisi tamamen ama tamamen yok olabilir mi? Yani, gökyüzünden de bizi seyretmiyor mudur? Böyle bir şey en ateist, en pozitivist, en materyalist kafanın bile düşünmekte zorlandığı bir durum. Sevdiklerimizin, bir yerlerden, bir şekilde bizi izlediklerini düşünürüz. Bunun istisnası yok gibi bir şey. İnanmıyorsanız, solcuların ölülerinin ardından neler dediklerini dinleyin veya okuyun. “Nur içinde yatsın” yerine, “Işıklar içinde yatsın” diyerek dindarlarla aynı şeyi söylerler. Alaycı filan değilim bunları yazarken, insan olmanın, kavrayışımızın sınırları var.

Bir de suçluluk duygusu vardır. Sevdiklerimize, hiçbir zaman mükemmel davranmamışızdır. Kimi zaman bir isteğini yerine getirmemiş, kimi zaman onlara öfkelenmişizdir. Hatta,  en sevdiklerimize bazen lanet bile okumuşuzdur. Ya bu kötü niyetlerimiz, onların ölümünü hızlandırmışsa? Hatta ölümlerine neden olmuşsa? Saçma deyip geçmeyin, “hayatta kalanın suçluluk duygusu” psikolojide yeri olan bir kavram.

ÖLÜMLERİN TRAVMASI
Dolayısıyla birisi bir filmde hayalet görüyorsa, muhakkak onun geçmişinde bazı ölümler olduğunu düşünmek gerekir. Bu ölümlerin travması, suçluluk duygusu bir şekilde su yüzüne çıkmaktadır bir nedenle.

“Öbür Dünyadan” kolektif bir büyük travmanın yaşandığı yıllarda geçiyor. Birinci Dünya Savaşı ve kuş gribi milyonlarca insanın canını almıştır. Hayaletleriyle barışmak, onlarla iletişim kurmak isteyen insanlar, şarlatanların avucuna düşmüştür. Florence (Rebecca Hall) şarlatanları açığa çıkarmayı meslek edinmiş, bilime inanan bir kadındır. İşinde başarılıdır da. Bir gün, bir okuldan davet alır. Ölü bir öğrencinin hayaletini görenler olmuştur. Florence ortada bir şarlatanlık varsa açığa çıkaracaktır. Florence, hayaletlerle ya da şarlatanlıklarla karşılaşmaya başladıkça, yavaş yavaş onun hayatının gerçekleriyle, geçmişinde olanlarla da tanışmaya başlarız. Florence’in annesine ne olmuştur? Neden yetimhanede büyümüştür? Babası nerededir? Ya okuldaki insanların geçmişleri?

“Öbür Dünyadan” ne yazık ki vasatın az üstünde bir film. Benzer konuları anlatan, Franco döneminin dehşetine gönderme yapan “Yetimhane” ve “Diğerleri” gibi filmlerin düzeyinde değil. Ama Rebecca Hall ve Imelda Staunton gibi iyi oyuncuları ve iyi  bir işçiliği var.

Ne Sezarlar biter, ne de Brutuslar

TARİH:  9 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

SEZAR ÖLMELİ
Sezar Ölmeli”, eli yüzü düzgün, insancıl bir film ama akıllarda yer edecek, kafaları karıştıracak bir film de değil.

Taviani Kardeşler (Paolo ve Vittorio) birlikte film yapmaya 58 yıl önce başlamışlar. Bu yazıyı okuyanların birçoğunun babası bile o tarihte doğmamış olabilir. Bugün 80 yaşının üstündeki iki kardeş 1974-1984 arasında sinemanın en parlak “auteur” yönetmenleri arasındaydılar. 1977’de Cannes’da Altın Palmiye’yle birlikte FIPRESCI ödülünü de kazanan filmleri “Babam ve Ustam” Türkiye’de o kadar iyi bilinir ve sevilirdi ki, filmi İtalyanca bilmeyenler bile orijinal ismiyle yani “Padre Padrone” diye anardı… “Babam ve Ustam” neredeyse dilimize yerleşen bir kalıp bile oldu. Sardunyalı çoban çocuğun hayatla ve babasıyla mücadelesini ve kendisini eğitmesini, İtalyan yeni gerçekçiliğine benzer bir üslupla anlatan film bizim insanlarımızdan da söz eder gibiydi ve belki de en çok bu yüzden sevmiştik onu.

Taviani Kardeşler daha dar bir kitle için “Kaos” adlı bir başyapıt daha ürettiler 1984’te. Bu filmden bazı sahneleri arada sırada seyretmek insanı kanser gibi hastalıklardan koruyabilir, benden size söylemesi. “Kaos”tan sonra Taviani’ler düşüşe geçtiler ve yıllarca kayda değer bir film yapamadılar. “Sezar Ölmeli” onların yaklaşık 30 yıldır yaptıkları en başarılı film. Bu yıl Berlin’de Altın Ayı’yı kazandı “Sezar Ölmeli”. Fakat bu filmi, mesela geçen yılın Berlin galibi “Bir Ayrılık”la karşılaştırmak Taviani’ler için iyi sonuç vermez. “Sezar Ölmeli”, eli yüzü düzgün, insancıl bir film ama akıllarda yer edecek, kafaları karıştıracak bir film de değil. İtalya’nın Roma kentindeki Rebibbia Hapishanesi’nde kalan gerçek mahkûmlara bir tiyatro oyunu sahneleme olanağı verilir. Seçmeler yapılır. Başarılı olanlar Shakespeare’in “Sezar Ölmeli” adlı oyununu sahnelerler. Filmin zayıflığı, oyuncu mahkûmları temel bazı özellikleri dışında gelişkin karakterlere dönüştürememesi. Bunu yapmaya muhtemelen hapishane koşullarında zaten olanak yoktu. Ama ne Sezar’ı ne de Brutus’u oynayan mahkûmları bile doğru dürüst tanıyamayız. Bir oyunun sahnelenmesi açısından bakacak olursak, herhalde “Sezar Ölmeli”yi baştan sona izlemek daha anlamlı olurdu. Oysa film oyunun kopuk kopuk bir sunumunu yapıyor sadece. Ama ne var: Film seyircisine azılı suçluların da insan olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca sanatın değiştirici gücünü de gösteriyor. Bunlar da az şey değil derseniz “Sezar Ölmeli” tam size göre. Ben bunları zaten biliyordum diyorsanız da, olsun yeniden hatırlamakta zarar yok.

Cannes’ı takip etmek kolay olmuyor

TARİH:  23 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes’da katı bir sınıfsal ayrım var. Bir tür kast sistemi denilebilir. Ben günlük bir gazeteye yazmama rağmen Cannes’da fazla kıdemli olmadığım için en alt kasttayım. Bu da yağmur ve fırtına altında 1 saat sıra beklemek demek olabiliyor. Dün Kiarostami’nin filmine yağmur altında  1 saat bekledikten sonra zar zor girdim.
Çok yoğun bir gündü bugün:  Ken Loach’tan “Meleğin Payı” (Angel’s Share), Thomas Vinterberg’den “Av” (Jagden), Alain Resnais’den “Henüz Bir Şey Görmedin” (Vous N’avez Encore Rien Venu) ve Michael Haneke’den “Aşk” ya da “Sevgi”yi (Amour) aynı gün gördüm. Bir de dün gece gördüğüm ve henüz yazmadığım Abbas Kierostami’nin “Aşık Biri Gibi”si var. Ve basın odasının kapanmasına az zaman kaldı. Cannes çok yorucu geçiyor, bunda şaşılacak bir şey yok. Fakat kötü hava şartları hastalanma olasılığını da gündemimize soktu. Cannes’da katı bir sınıfsal ayrım var. Bir tür kast sistemi denilebilir. Ben günlük bir gazeteye yazmama rağmen Cannes’da fazla kıdemli olmadığım için en alt kasttayım. Bu da yağmur ve fırtına altında 1 saat sıra beklemek demek olabiliyor. Dün Kiarostami’nin filmine yağmur altında  1 saat bekledikten sonra zar zor girdim.
Şimdi hızlı ve kısaca filmlerden söz edeyim. Kiarostami’nin filmi beni şu ana kadar görsel olarak en çok etkileyen film oldu. Mizansenler, görüntü yönetimi mükemmeldi. Yaşlı bir akademisyenle bir eskort kızın hayatından küçük bir kesit sunuyor film. Kızın, kızın nişanlısının ve akademisyenin sevgi arayışı sonunda küçük çaplı bir savaşa dönüşüyor. Ustaca yönetilmiş, ustaca anlatılmış ama nihayetinde yarım kalmış izlenimi veren bir film “”Aşık Biri Gibi”. Sanki Kierostami’nin sırrına vakıf olamadığım gibi bir his kaldı içimde.
Ken Loach yine yoksul, suça eğilimli, eğitimsiz yani kısacası lümpenlerin hayatına dair bir masal anlatmış. Oldukça hafif ve oldukça da komik bir hikaye bu. Cannes’ın yorgun gazeteci kitlesinin kalbini çaldı Loach. Filmin kahramanı Robbie kamu hizmetine mahkum ediliyor. Robbie’nin kanlıları var. Bir de hamile sevgilisi ve sevgilisinin Robbie’den hiç hoşlanmayan babası. Robbie nasıl kurtulur? Brecht olsaydı kurtulamazdı derdi ama Loach’un seyircisini üzmeye hiç niyeti yok. Bir viski (evet viski!) hırsızlığı ile macera filmi sularına dalan film, iş, ev ve aile diyerek mesajını veriyor. Hoş fakat ve ben kendi adıma Hong Sangsoo’nun “Başka Bir Ülkede”sini tercih ederim, komedi söz konusuysa.
Thomas Vinterberg “Av”da pedofili suçlamasına maruz kalan masum bir adamın hayatının nasıl kaydığını anlatıyor. Mads Mikkelsen ana okulu öğretmeni Lucas’ın acısını ve uğradığı haksızlığa duyduğu öfkeyi başarıyla canlandırıyor. Film kendisini ilgiyle izletiyor. Ama filmin derdi ne pek anlaşılamıyor. Toplumsal ilişkileri mi eleştiriyor? Eleştiriyorsa ne diyor yani? İnsanlar 4-5 yaşında bir kıza inanamaya neden bu kadar meyilli? Kimsenin kimseye güvenmediğini mi söylemek istiyor. Bilemedim. Olayların kadınların başının altından çıkması dikkate alınması gereken bir ayrıntı mı, ona da karar veremedim. “Av” sıkmıyor ama adını tam koyamadığım bir sevimsizliği var.
Michael Haneke’yi sevmiyorum. “Aşk” ya da “Sevgi”sini de sevmedim. Ölmekte olan yaşlı bir kadın ile ona fedakarca bakan kocasının hikayesi elbette dokunaklı. Ama nedir yönetmenin o genç kuşağa duyduğu nefret? Nedir bu parmak sallama, azarlama tavrı? Haneke parmağını ne kadar sert sallarsa, hayranları da o kadar hizada durur zaten. Böylece geçinip giderler. Çok da fanatiktirler, şimdi hemen nefret mailleri atmaya soyunmuştur bazıları.
Alain Resnais’yi es geçebeiliriz. Yarın buluşmak üzere…

Hasetten kuduranlar ya da festival sıkıntısı

YERALTI

 Filmi ilk izlememde hiç tat almadım. Ne Muharrem beni ilgilendirdi, ne de çevresindeki diğer insanlar. “Festival Sıkıntısı”dır belki de… Demirkubuz umarım hasedi, kıskanmayı aşar, kendisi olarak film yapmaya geri döner. Cannes çağırmazsa çağırmasın, kimin umurunda. Zaten öyle de çağırmıyor, böyle de

Konuya başka bir yerden girmeme müsaade edin. 2 Aralık 2005’te Kim Ki-duk’un “Yay” adlı filmiyle ilgili yazımda yönetmene yönelik şunları söylemişim:  “(…) Kim Ki-Duk’a … naçizane fikrimizi söyleyelim: (…) sendeki bu kıskançlıkla bu iş zor yürür arkadaş. ‘Yay’ Kim Ki-duk’un 12. filmiydi. Umarız 13.sü bir kıskançlık cinayetini anlatmaz.”
Kıskançlık cinayetiyle Ki-duk’un gerçek hayatta bir cinayet işleme ihtimaline işaret etmiştim. Kim Ki-duk “Yay”dan sonra 3 film daha yaptı. 2008’deki 15. filmi “Rüya”da neredeyse bir oyuncusunun ölümüne neden oluyordu. Bu olay Ki-duk’u çok sarsmıştı. Film yapmanın anlamını sorgulamaya başladı. Yine de yeni bir film yapmaya kalkıştı fakat yapımcıları onu yarı yolda bıraktılar. Ki-duk iyice bunalıma girdi ve inzivaya çekildi. Üç yıl boyunca film yapmayı bıraktı. Ta ki geçen yıla kadar. Kim Ki-duk geçen yıl sinema dünyasının gördüğü en garip filmlerden birini yaptı. Tek başına oynadığı bu filmde Ki-duk önce kendi kendiyle hesaplaşıyordu. Sonra oyunculara hakaret etmeye başlıyor, en nihayetinde tabancasını kuşanıp, nefret ettiği herkesi öldürüyordu. “Arirang” adlı bu film İstanbul Film Festivali’nde bu yıl gösterildi. Bir oyuncusunun ölümüne neden olabileceği korkusuyla film yapmayı bırakan Ki-duk, “Arirang”la cinayet fantezilerini filme almıştı. “Arirang” Ki-duk’un gerçekte yaptığı en iyi şeyin sinemayı bırakmak olduğunu düşündürüyor insana. Gerçekten de intikam almak, düşmanlarınızla hesaplaşmak, kişisel rekabetinizde üstünlük sağlamak için film yapmamalısınız. Eleştirmenlerin de, güç gösterisi yapmak, en akıllı benim demek, yönetmen dövmek vs. için yazı yazmaması gerektiği gibi. Sanatçılar ve eleştirmenler kim için, ne için yapıyorum bu işi diye sormalı. Çok özel konumlar bunlar, herkese nasip olmuyor. Kişisel kavgaların yapılacağı yerler buralar değil, olmamalı.

“Yeraltı” ne yazık ki açık bir şekilde Demirkubuz’un Nuri Bilge Ceylan’dan ve eski solcu arkadaşlarından intikam alma filmi olmuş. “Kıskanmak”a kadarki filmleriyle Zeki Demirkubuz sinemamızın son yıllarda çıkardığı en orijinal isimdi bana göre. Kendine özgü bir sinema dili, kendine özgü bir estetiği vardı. İçeriği hep sorunluydu, o başka. Demirkubuz dışarıda da ilgi gördü, retrospektifleri yapıldı, Cannes’ın yan bölümü “Belirli Bir Bakış”a iki filmiyle birlikte katılma başarısını gösterdi. Ama ne Berlin’in, ne Venedik’in ne de Cannes’ın resmi yarışmalı bölümlerine seçilemedi. Dolayısıyla da bu festivallerden Kaplanoğlu ya da Ceylan gibi ödüllerle dönemedi. Bence katılmayı da, ödül kazanmayı da hak ediyordu ama olmadı.

ŞIK BİR FİLM AMA ÖZGÜN DEĞİL
“Yeraltı” hiç hoşlanmadığı ve kendisinden hoşlanmayan adamların arasında bir yer edinmeye çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor. İstenmediği bir yemeğe inatla, zorla kendini davet ettirir Muharrem (Engin Günaydın). Muharrem’le Demirkubuz’un yolu böylece kesişmeye başlıyor. “Yeraltı” tipik bir Demizkubuz filmi değil, daha çok yurtdışı festivalleri için film üretmekle suçladığı yönetmenlerin filmlerine benziyor; üslubuyla, temposuyla, ışığıyla… Yavaş sinema denilen sinemaya yakın bir film bu, bildiğim bütün Demirkubuz filmlerinden daha yavaş tempolu ve daha sıkıcı. Yine bildiğim bütün Demirkubuz filmlerinden daha “güzel” görüntülere sahip bir film “Yeraltı”. Daha iyi ışıklandırılmış, daha estetize edilmiş. Oysa Demirkubuz’u Demirkubuz yapan, filmlerinin o kendine özgü çiğ estetiğiydi, ucuz gibi görünmesiydi, anlattığı yaşamların sakilliğine uygun düşen bilinçli ve özenli sakilliğiydi. Demirkubuz o davet edilmediği “şık” partilere girmek için, o nefret ettiği insanlar gibi olmaya yönelmiş. “Şık” bir film yapmış. Ama özgün bir film olmamış, herhangi bir başka zanaatçının da çıkaracağı bir film olmuş “Yeraltı”.

MAYIS SIKINTISI’NA GÖNDERMELER
Ama filmin tek kusuru özgün bir dili, estetiği olmayışı değil. Daha önce de söylemiştim, Nuri Bilge Ceylan’a açık göndermeler var filmde. Muharrem’in en nefret ettiği kişi bir yazar. Bu yazarın ödüllü kitabının adı “Ankara Sıkıntısı”. Bu göndermeyi görmemek tabii ki mümkün değil, elbette Ceylan’ın “Mayıs Sıkıntısı”na gönderme yapılıyor. Başka bir şey olamaz, nokta. Yazar ödülünü aldığında, heykelciği bildiğimiz bir tarzda kaldırıyor ve çok sevdiği Ankara’ya ithaf ediyor; Ceylan’ın yalnız ve güzel ülkesine ithafı gibi. Yazarın aldığı ödülün adı bile Akkoyunlu ödülü, Ak”ceylan”lı denmediği kalmış. Yazar, Muharrem tarafından başkalarının fikirlerini çalıp çırpıp,  kendi fikirleriymiş gibi sunmakla ithaf ediliyor. Demirkubuz’un Ceylan’ı gerçek hayatta böyle itham ettiği de yaygın bir dedikodu olarak yıllardır ortada dolaşır.

BEYAZPERDENİN AMACI NE?
Peki, bunlardan bize ne? Sinema salonları yönetmenlerin kozlarını paylaştıkları arenalar mıdır? Bu kavga seyirciye ne verir? Haset insani bir duygudur ama denetlenemediği zaman sonuçları herkes açısından acı olur. Bu film, denetlenemeyen ve kişiyi esir alan bir hasetin belgesi olmuş. Demirkubuz’a akıl verebilecek kimse yok muymuş çevresinde? Nefret ettiği şeyin kötü bir taklidine dönüştüğünü, dönüşürken o nefret ettiği şeyin özgünlüğünü ıskaladığını da kimse görmemiş mi?

Film romanı sakatlayarak aktarmış. Mesela filmdeki önemli hikâyelerden biri Muharrem’in bir fahişeyle ilişkisine değindir. Kitabı yeni okumadım ama hatırladığım kadarıyla Muharrem fahişenin, gururunu okşar önce, egosunu şişirir ve sonra patlatır o egoyu. Oysa filmde şiştiğini görmediğimiz bir egonun patlatılma anını görüyoruz. Haliyle patlama da patlamaya benzemiyor. Hatta bir şeye benzemiyor.

SIĞ BİR SOLCULUK ELEŞTİRİSİ
Bir de kadınlara bakış meselesi var, hep olduğu gibi. Filmde Muharrem’in evine temizliğe gelen bir kadın var. Bu kadın, Demirkubuz filmlerinde genellikle olduğu gibi bir tür femme fatale. Bir bakarsın adamı öldürmeye kalkar, bir bakarsın öldürmeye kalktığı adamla evlenir. Kadınlar, bu dünyanın hamamböcekleri gibidir, nükleer savaş çıksa bile yine de yollarını bulup hayatta kalırlar! Erkeklerin onları hamamböceği gibi öldürmesi de belki de bundandır. Birçok Türk erkek yönetmenin kadınlara bakış açısı bu, sadece Demirkubuz’unki değil. Demirkubuz’un “solculuk” eleştirisi de çok sığ. Karakterler sığ da ondan denmesin. Burada belden aşağı bir vuruş var.

Bir filmi seyretmenin en iyi yeri festivaller değil. Günde birkaç film izlenen bir ortamda filmler üzerine uzun uzun düşünülemiyor. “Yeraltı”nı bir kez daha seyretsem belki fikrim değişir. Ama filmi ilk izlememden hiç tat almadım. Ne Muharrem beni ilgilendirdi, ne de çevresindeki diğer insanlar. “Festival Sıkıntısı”dır belki de. İçeriğiyle ilgili sorunlarım olsa da, mesela “Kader” gibi bir filmi her zaman görmeyi arzularım. Demirkubuz umarım hasedi, kıskanmayı aşar, kendisi olarak film yapmaya geri döner. Cannes çağırmazsa çağırmasın, kimin umurunda. Zaten öyle de çağırmıyor, böyle de.

Hâlâ bir başyapıt çıkmadı

TARİH:  25 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes’ta yarışma filmlerinden  olan ‘Yumuşak Öldürmek’ filmini gördüm. Andrew Dominik’in imzasını taşıyan filmin yoğun bir politik meselesi olmasına rağmen bekleneni vermediğini düşünüyorum.Andrew Dominik “Kasap” (Chopper) filmiyle çok güçlü bir şekilde girmişti sinemaya. Ardından yaptığı “Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı” kaygısız kalınamayacak bir filmdi ama bir dağınıklığı da vardı. Bu yıl Cannes’da yarışacak filmi doğrusu heyecan uyandırmıştı. Ama “Killing Them Softly” (Yumuşak Öldürmek) bekleneni vermedi. Filmin yoğun bir politik meselesi var. Dominik’in ABD’ye çok sert bir eleştirisi var ve bütün film zaten ABD’nin politikalarının bir alegorisi. Dominik ABD’yi sert bir şekilde eleştiriyor ve ABD’nin bir ülke değil bir şirket (“business” tam olarak) olduğunu ileri sürecek kadar ileri de gidiyor. Festivalde alışık olmadığımız bu politiklik hoş da bir yandan. Ama birkaç beceriksiz soyguncunun bir mafya sisteminin çökmesine neden olması ve bunu bir katilin uzaktan, “yumuşak” bir şekilde cinayetler işleyerek temizlemeye çalışması Amerikan kapitalizminin eleştirisi ya da son krizin alegorisi olarak hem fazla kör gözüm parmağına hem de fazla basite indirgeme olmuş. Öldürdüğü kişileri yakından görmemek tabii ki ABD’nin yeni savaş yöntemlerini, pilotsuz uçak larını da hatırlatıyor. Ama olmamış. Ne politik bir alegori düzeyinde ne de bir “suç” filmi olarak işlememiş film. Dominik’in kariyeri en üstten başlayıp aşağı doğru iniyor ama filmleri her nasılsa daha büyük ödüllere aday oluyor.

Bernardo Bertolucci de maalesef çaptan düşen yönetmenler arasında. Bertolucci’nin festivalde yarışma dışı gösterilen filmi “Ben ve Sen” oldukça zayıftı. On dört yaşındaki asosyal bir gencin babasının ilk eşinden olan yarı kız kardeşiyle tanışması ve bu ilişki sayesinde kabuğundan çıkmaya karar vermesini anlatan film ne yazık ki ilgiyi ayakta tutacak bir derinlikten ve ilginçlikten yoksundu. Yine de film sırasında Haneke’nin genç insanlara duyduğu öfke ve korkuyla Bertolucci’nin empati dolu yaklaşımı arasındaki devasa farkı düşünmeden edemedim. Keşke Haneke biraz Bertolucci’den ders alsa…

Günün yarışmadaki kapanış filmi ise Leos Carax’ın “Holy Motors”uydu. Carax “Oğlan Kıza Rastlar” ve “Köprü Üstü Aşıkları” gibi filmlerle bir dönem genç izleyicilerin en sevdiği yönetmenlerin başında geliyordu. “Holy Motors” hiçbir şeyin gerçek olmadığı, her şeyin bir role indirgendiği, her eylemin bir rol olduğu bir dünya resmi çizmiş. Seyirciyi ikiye böldü film. Kimi sonuna kadar seyretmedi, kimi ise hem çok eğlendi hem de filmin bitiminde coşkuyla alkışladı. Benim filmim değil, o kadarını söyleyeyim. Bütün her şeyin sanal olduğu bu dünya tablosundan bir anlam çıkarmak bana nasip olmadı ya da…

Cannes 2012: Sonuçlar ve genel değerlendirme

TARİH:  2 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Cannes tabii ki sadece yaratıcı sinemanın mabedi değil, aynı zamanda büyük bir pazar yeri, büyük bir gösteri mekânı. Bizi ama sadece ilk işlevi ilgilendiriyor. Ne kırmızı halılarla, ne de alım satım işleriyle işimiz var. Peki Cannes’da yarışan her film hakikaten de o yılın en iyi filmlerinden biri mi?Cannes’dan son yazımı yazdığımda sonuçlar belli olmamıştı daha. Ne uzun metraj yarışmasında, ne de yan bölüm “Belirli Bir Bakış”ta Türkiye’den bir film yoktu. Buna rağmen hem Rezan Yeşilbaş’ın kısa filmi “Sessiz”in kazandığı Altın Palmiye’yle, hem Nuri Bilge Ceylan’a verilen “Altın Fayton”la (film yönetmenlerince verilen bir ödül) hem de Fatih Akın’ın “Cennet Bahçesindeki Çöplük” adlı belgeseliyle dünyanın bu en büyük ve en önemli film festivalinde yerimiz hiç de fena değildi.

“Sessiz”e ilk ödülü benim de içinde yer aldığım Akbank Film Festivali jürisi vermişti. Belçim Bilgin’in başrolünde yer aldığı film Yeşilbaş’ın babasının yaşadığı gerçek olaylardan esinlenmiş. 1984’te Diyarbakır Cezaevi’nde korkunç şeyler yaşanıyor (o dönemde Türkiye’nin bütün cezaevlerinde yaşandığı gibi ama daha fazlasıyla). Mahpuslarla görüşmecilerinin Kürtçe konuşmaları yasak. Dolayısıyla, Türkçe bilmeyen birçok kadın kocalarıyla, oğullarıyla, kızlarıyla konuşamıyorlar. Duvarlarda sloganlar var: “Türkçe Konuş, Çok Konuş!” diye. Faşizm bu yasakla yetinmiyor, mahpuslara dışarıdan giyecek getirmek de yasak. Oysa Kürt mahpusun ayakkabıya ihtiyacı var. Karısı, bir erkek ayakkabısı alıyor ve ayağına giyip, görüşmeye gidiyor. Neyse ki görüşme açık, karşılıklı oturabiliyor görüşmeciyle mahpus. Ve bir gerilim filmine taş çıkartacak bir operasyonla, masa altından ayakkabılar jandarmalara fark ettirmeden değiştiriliyor. Bir derdi, bir meselesi olan filmler daha çok iz bırakıyor. Yeşilbaş’ın filmindeki mesele o kadar yakıcı ki… Cannes’da yarışan diğer kısa filmleri görmedim ama “Sessiz”in kazanmasını da sürpriz görmüyorum: Tebrikler Rezan, tebrikler Belçim ve filme emeği geçen herkes.

SİNEMA YA DA SANAT, SONUÇTA BİR KEYİF İŞİDİRUzun metraj yarışmasına gelince… Başka vesilelerle de yazmıştım, film festivalleri film izlemek için hem muhteşem fırsatlar sunan yerler hem de bu filmleri neredeyse en kötü koşullarda seyrettiğiniz yerlerdir. Hiçbir normal insanın ruhu günler boyunca birkaç film seyretmeye ihtiyaç duymaz. Hiçbir normal insanın ruhu sabahın 7-7:30’unda kalkıp film kuyruğuna girmek istemez. Sinema ya da genelde sanat, sonuçta bir keyif işidir. Sanat sindirilmek ister, üstüne (bilinçli ya da bilinçaltında) düşünülmek ister. Film uykusuz gözlerle, yorgun zihin ve bedenlerle tüketilecek bir şey değildir. Ama bunu söyledikten sonra, sanat, özelde sinema festivalsiz olmuyor da demek gerekiyor. Yaratıcı yönetmenlerin Cannes’a ve diğer festivallere ihtiyacı var. Cannes olmasa Nuri Bilge Ceylan “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı yapacak noktaya gelebilir, filmini Türkiye’de yüz elli bin kişiye izletebilir miydi? Sinema yazarlarının da festivallere ihtiyacı var. Bütün yıl konuşulacak filmler ilk kez festivallerde görücüye çıkıyor. Üstelik bu filmlerin birçoğunu başka türlü seyretme imkânımız olmayacağını biliyoruz!

HANEKE HAYRANLARI BENDEN NEFRET EDECEKLER!
Cannes tabii ki sadece yaratıcı sinemanın mabedi değil, aynı zamanda büyük bir pazar yeri, büyük bir gösteri mekânı. Bizi ama sadece ilk işlevi ilgilendiriyor. Ne kırmızı halılarla, ne de alım satım işleriyle işimiz var. Peki Cannes’da yarışan her film hakikaten de o yılın en iyi filmlerinden biri mi? Geçen yılın birincisi Malick’in “Hayat Ağacı” Batı’da öyle karşılandı. Hemen hemen yılın en film listelerinin tümünde başı çekti. Ama mesela SİYAD’ın en iyi 10 yabancı film listesine onunculuktan dahi olsa giremedi. Bu enteresan bir durum ve film beğenisinin ne kadar öznel ve göreceli olduğunu gösteriyor. Fakat bu yıl böyle olmaz. Bu yıl Michael Haneke’nin Altın Palmiye’yi kazanan filmi bizde de listelerde başa oynar. Haneke son katıldığı Cannes yarışmasında da “Beyaz Bant”la Altın Palmiye almıştı. Bu yıl da “Amour”la (Sevgi/Aşk) aynı ödülü aldı. Beklenen bir durumdu. Screen dergisi festival boyunca her gün bedava bir dergi çıkarır ve bu derginin en arka sayfasında 10 seçkin eleştirmenin yıldızları yer alır. Bu yıl dört üzerinden 3 ortalamayı geçen sadece iki film vardı. Haneke’nin “Aşk”ı ve Christian Mungiu’nun “Tepeleri Ardında”sı. İkisi de 3.3 ortalama tutturdular. Ve ikisi de en önemli ödüllerden paylarını aldılar. Yargılarım daha sakin bir şekilde seyrettiğimde değişebilir ama ben Haneke’nin filmini beğenmedim. Hep yazarım, hep de yazacağım; Haneke’yi papaz tavırlı bulurum. İnsanoğlunu beğenmeyen ve azarlayan, ders veren bir papaz gibidir hazret. Eleştirisinin somut bir hedefi yoktur ama çoğunlukla görece genç kuşaklar bu “peder”in azarlarından nasiplerini alırlar. Bunları söylerken tabii ki Haneke’nin sinema diline hakim biri olduğunu kabul ediyorum. Haneke, bu filmine “Aşk” adını koyarken, “siz fanilerin ‘aşk’ dediğiniz şey ‘Hiroşima Mon Amour’daki gibi değil, işte böyle olur!” der gibi. Bunu şundan söylüyorum: Filmin kadın başrol oyuncusu Emmanuele Riva’nın en bilinen diğer filmi “Hiroshima Mon Amour”dur. Oradaki tutkulu aşka sanki “Amour”la bir kontr çekmiş Haneke. “Aşk”, demiş, “sevdiğinin kıçını temizlemektir gerektiğinde”. Terence Davies de aynı şeyi söylemişti bu yıl İstanbul Film Festivali’nde gösterilen “Aşkın Karanlık Yüzü”nde. Kuşkusuz öyle, sevdiğimiz zayıf düştüğünde yanında değilsek, onu gerçekten de sevdiğimizi söylemeyiz. Haneke kendisi söylüyor, bu filmi kendisini ve karısını düşünerek yazmış. Filmde yaşlı bir çift var. Kadın aralıklarla geçirdiği beyin kanamaları nedeniyle adım adım ölüme yaklaşırken, kocası ona özenle bakıyor. Bu “temsili ‘Haneke’ çifti”nin yalnızlığı sadece kızlarının ve kadının bir öğrencisinin ziyaretiyle bozuluyor. Birbirlerini bu kadar seven bu çift nedense çok yalnız, çevrelerinde insan yok, olanlar da doğrusu sevmeyi pek bilmeyen tipler. Kızları, ukalalık etmek ve ekonomiden söz etmek dışında anlamlı bir şey yapmıyor ve sonunda da babasından bir güzel fırça yiyor. Öğrenci desen, ne zaman ne diyeceğini bilemiyor ve görev icabı yaptığı ziyaret yaşlı çifte keyiften çok azap veriyor. Ben de merak ediyorum: Neden bu karşıtlık? Neden görece genç olanları bu aşağılama? Nasıl oluyor da bu sevmeyi bilen çift kendilerinden başkalarına, en başta kendi kızlarına sevmeyi öğretememiş? Açıkçası, bu acıklı hikâyede ya ben çok duygusuzum, ya da önyargılıyım, bilemiyorum, ruhumda yaprak kıpırdayan çok az an oldu. Hiç olmadı değil ama olan anlar bana yetmedi.  Bir de cinayet sahnesi var ki her şeyin üstüne tuz biber ekti. Tabii, bir tek ben galiba filmdeki bu cinayeti, sadece cinayet olarak görüyorum. Keşke bir kez daha seyredip yazabilsem, keşke siz de seyretmiş olsanız, ben de rahat rahat yazsam neden söz ettiğimi. Haneke hayranları benden nefret edecekler, ne yapalım… Alışkınım.  Mungiu’nun filmi ise bir meselesi olan filmlerdendi. Mungiu, dinin, Ortodoks kilisesinin giderek güçlenmesinden ne kadar rahatsız olduğunu filmin kitapçığında anlatıyor. Çavuşesku’nun devasa ve Nazi mimarisini andıran ama nihayetinde Parlamento olsun diye Bükreş’in göbeğinde yaptırmaya başladığı bitmeyen binasına şimdi Ortodkos Kilisesi talipmiş. Tabii yüz milyonlarca Euro daha harcanması gerekiyor binanın tamamlanması için. Çamlıca tepesindeki müstakbel dev camiiye rahmet okutacak bu esere, hâlâ şeytan çıkarmak gibi işlerle uğraşan, insan hayatını zaman zaman hiçe sayan bu kurumun talip olması ve genelde ülkenin laiklikten uzaklaşma tehlikesi Mungiu’nun konu seçimini belirleyen şeyler. Hem kürtaj hem de kürtaj yasağı karşıtı baş yapıtı “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün…”le Çavuşesku rejimine sert bir eleştiri getiren ve bileğinin hakkıyla Altın Palmiye’yi kazanan Mungiu’nun “Tepelerin Ardında”sı zamanla daha fazla anlam kazanan, insanın içinde büyüyen filmlerdendi. Senaryo ödülünden daha fazlasına layıktı film. Ki En İyi Kadın Oyuncu Ödülü de filmin iki kadın oyuncusuna verildi. Kadın bedeni ve cinselliği üzerinde devletin uygulamaları konusunda filmler yapan Mungiu’dan bir tane de Türkiye’ye lazım. Acilen!

Bu yazının bu kadar uzayacağını tahmin edememiştim. Devamı başka yazıya…

Örümcek kadının öpücüğü

TARİH:  7 Nisan 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

ŞAHANE MİSAFİR

Ferzan  Özpetek filmlerinde hayatın keyifli yanlarını yüceltiyor, güzel yemeyi, güzel içmeyi, güzel sevişmeyi kutsuyor. Pekâlâ o da farkında ne beter bir dünyada yaşadığımızın. Ama sanki şunu demek istiyor: Dışarıda yeterince çirkinlik var, hiç olmazsa iki saat boyunca hayatın güzelliklerinin tadını çıkaralım!

“Örümcek kadının Öpücüğü” şahane bir filmdi ve geçenlerde sonunda tatlıya bağlanan bir tartışmayla Türkiye’de yeniden gündeme gelmişti. Film Arjantin’de cunta döneminde geçer. Hapishanede bir eşcinsel/travestiyle bir devrimci aynı hücreyi paylaşırlar. Eşcinsel olan mahkûm star olma hayalleri kurar. Eski filmlerden sahneleri anlatır devrimci arkadaşına. Devrimci onu sert bir dille, kaçış edebiyatı yapmakla suçladığında da şuna benzer bir şeyler der: “İçinde bulunduğumuz koşulların pek ala farkındayım. Eğer bu hücrenin kapısını açmayı bir şekilde becerirsen, peşinden geleceğim. Ama o ana kadar ben bildiğim yollardan yani hayallere tutunarak kaçacağım”.

PIETRO’NUN YALNIZLIĞI
Ferzan Özpetek’in son filminin kahramanı Pietro da böyle bir erkek/gay. O da oyuncu olma hayalleri kuruyor ve ev dediği kendi hücresinde yalnız yaşıyor. Yalnızlık seçimi değil, sevdiği adam ona ilgi duymuyor. Yalnızlığını sonunda paylaşan birileri çıkıyor. Ama bunlar geçmişin ünlü bir tiyatrosunun ölmüş oyuncularının hayaletleri. Ölüm nedenleri basit bir soba kazası ama mesele o kadar da basit değil. Faşist İtalya’nın güvenlik güçlerinden kaçmak için hepsi aynı evdeler. Saklanıyorlar, çünkü direnişçilere yardım ettikleri polis tarafından öğrenilmiş. İşte Pietro bu hayaletlerle paylaşıyor yalnızlığını. Pietro tıpkı, Örümcek Kadının Öpücüğü’deki eşcinsel karakter gibi kendi yöntemleriyle kaçıyor. Yoksa o da hem tarihteki vahşetin hem de günümüzdeki Berlusconi rezaletinin pek ala farkında. Ama “ölmüş” görünen komünistler bir çözüm bulamadıkları müddetçe o kendi yöntemleriyle kaçmayı sürdürecek. 

İNSANA TEMİZ BAKAN İKİ ÇİFT GÖZ
Bu hikâye bana sanki Ferzan Özpetek sinemasının da özünü içeriyor gibi geliyor. Özpetek filmlerinde hayatın keyifli yanlarını yüceltiyor, güzel yemeyi, güzel içmeyi, güzel sevişmeyi kutsuyor. Pekâlâ o da farkında ne beter bir dünyada yaşadığımızın. Ama sanki şunu demek istiyor: Dışarıda yeterince çirkinlik var, hiç olmazsa iki saat boyunca hayatın güzelliklerinin tadını çıkaralım!

Cem Yılmaz ve Ferzan Özpetek’i ne zaman kişi olarak karşımda görsem bende büyük sempati uyandırıyorlar. Cem Yılmaz’a ne filmlerinde ne de stand-up’larında gülmediğim kadar gülüyorum, irticalen yaptığı konuşmaları dinlerken. Ferzan Özpetek’in gözleri “iyi insan” gözleri. Temiz bakıyorlar insana. Nedense ikisinin de filmlerinden aynı keyfi alamıyorum. Hep mi birileriyle kavga ettiğim günlerde seyrediyorum bu filmleri, bilemiyorum. “Şahane Misafir”i daha çok beğenmeyi çok isterdim. Eşcinselliğe dair filmlere bir tür sansür uygulansın denilen bu günlerde, Ferzan Özpetek’in İtalya’da yaşamayı seçmekle ne kadar akıllıca davrandığını düşünüp, üzülüyorum bir de. Burada aynı işi yapması imkânsızdı.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com