Nostalji zamanı

TARİH:  28 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: BirgünOscar’ın şu anda en büyük favorisi Artist’in zamanın ruhuyla mükemmel bir uyum sağladığını söyleyebiliriz. Eğer sinemanın sanat yanı ağır basan cephesindeyseniz, zamanın ruhu size kıyamet yakındır diyor. Dünyanın sonunu öngörmenin, kapitalizmin sonunu öngörmekten daha kolay olduğu söylenebilirse (ki söyleniyor) bu karamsarlık rahatlıkla anlaşılabilir. Ama kıyamet geliyor demek ne yazık ki kıyametin gelmesini engellemiyor. Gelecekten korkmak ve gelecekte ışık görememek doğal olarak daha parlak, daha masum çağlara gönderiyor kişiyi. Hugo, Paris’te Gece Yarısı ve Artist ışığı geçmişte görenler için üretilen filmler. Daha masum, daha umutlu zamanların hayaliyle geçen birkaç saate kimsenin itirazı olmaz. Ama bu filmlerin bize söyledikleri önemli bir şey de yok. Artist’in de öyle. Ne bugünün sinema diline bir katkısı var ne de bugünün insanına söylediği anlamlı bir söz. Fakat Artist, kesinlikle kötü bir film de değil. Biraz uzatsa da sonuçta keyifle izlenen bir film Artist. Tek sorun, bu kadar abartılması. O da filmi yapanların sorunu değil, filmi abartan biz eleştirmenlerin ve jürilerin sorunu.

“Artist” çok bilinen bir hikâyeyi, sanki 1920’lerin sonunda yapılmış bir filmmiş gibi anlatıyor. Yani, siyah-beyaz görüntülerle ve diyalogsuz bir şekilde. Film sessiz değil, baştan sona müzikli. Hikâye ise bilinen “Bir Yıldız Doğuyor” hikâyesi. Yani ünlü bir yıldız sönerken, yeni bir yıldızın doğuşunu anlatıyor film. Sessiz sinema yıldızı George Valentin (Jean Dujardin)sesli filmlerle birlikte düşüşe geçerken, genç oyuncu Peppy Miller’in (Berenice Bejo) yıldızı daha da parlaklaşır. Tabii ki bu ikili arasında bir romans da yaşanmaktadır.

JANE-ARTİST BENZERLİĞİ

Kadınla erkeğin, bir dengesizlik konumundan birbirleriyle eşit bir konuma gelmesi ve ilişkinin bu dengede kurulması bana yakın zamanda vizyona giren bir başka filmi Jane Eyre’i hatırlattı. Charlotte Bronté’nin meşhur romanı Jane Eyre’i yüz küsur yıldır çekici kılan da herhalde kadına verdiği bu eşit statü olsa gerek. Artist’in izleği şaşırtıcı derecede Jane Eyre’e benziyor. Önce erkek nerdeyse kral kadar güçlü, kadın ise son derece zayıf bir konumdayken tanışıyor ikili. Kadın yavaş yavaş güçlenirken, adamın düşüşü ani oluyor. Hatta hem Artist’te hem de Jane Eyre’de adamın düşüşüne bir yangın noktayı koyuyor. O zaman genç kadın anaç bir hemşire olarak yeniden ortaya çıkıyor ve adamın elinden tutup onu kendi konumuna yükseltiyor. Eşitlik sağlandığında (hatta kadının eli biraz daha güçlüyken) kadınla erkeğin ilişkisi de kuvveden fiile geçiyor. Kral bile olsa her erkeğin asıl aradığı koruyucu- kollayıcı bir hemşire/anne mi? Âşık oldukları kral bile olsa kadınların asıl istedikleri koruyup kollayacakları bir oğlan çocuğu mu? Bu tarz hikâyeleri 1800’lerde de, 2000’lerde de çekici kılan ortak özellik bu mu? Ve belki de kral tahtından inip, hemşire/annenin kucağına oturmanın hikâyesi en iyi regresif bir biçimle, siyah-beyaz sinemaya öykünerek anlatılabilirdi… Regresif öze (erkek açısından en azından), regresif biçim! Ve tabii bunun geleceği değiştirme umudunun yittiği, iktidarsızlaştıran bir zamana denk düşmesi tesadüf olmasa gerek. Artist’in geçtiği dönem 1929 Büyük Bunalımı’na denk düşüyor, kapitalizmin bir önceki büyük krizine.

Parçala Behzat!

TARİH:  29 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Bu yıla, “diri diri gömülen insanlar”la başladı sinemamız. Önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bu duruma rastladık,  diri diri gömülen birinin mezarını aradık polislerle birlikte. Şimdi aynı durumla Behzat Ç.’de karşılaşıyoruz. Belki de Türkiye için şahane bir metafor bu: Diri diri gömülmüşüz hepimiz ve belki de bu yüzden en ufak bir pırıltıda sevinç çığlıkları atıyoruz.

Ne diziyi ne de kitapları bilen biri olarak gittim “Behzat Ç, Seni Kalbime Gömdüm”ün galasına. Dizi seyretmiyorum; dizi seyretme girişimlerim derhal afakanlar basmasıyla sonuçlanıyor çünkü. Dizi estetiğini hiç beğenmiyorum.

Ne yazık ki, bu estetikten kaçmak giderek zorlaşıyor çünkü dizi çeken yönetmenler dizi estetiğini sinemaya da taşımaya başladılar. Aslında dizi estetiği filan derken önemli bir şeyden söz etmiş gibi oluyoruz, yok öyle bir şey. Dizi estetiği genelde şöyle bir şey oluyor: Manav tezgâhı gibi ışıklandırılmış sahneler, çirkin bir geniş açı, zevksiz renkler, bayağı, iç kıyıcı, manipülatif  bir müzik…

Adana’da Altın Koza’yı kazanan ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ büyük ölçüde televizyon estetiğiyle yapılmış bir filmdi. ‘Behzat Ç., SKG’ de aynı çizgiden devam ediyor. İki filmin bir başka ortak yanları daha var. O da ikisinin de bir şeylere muhalefet etmesi ama bu muhalefetin devletin ideolojisiyle aslında çatışan bir yanı olmaması. Hatta çatışmayı bir kenara bırakalım, iki film de devlet ideolojisiyle aynı telden çalıyorlar. “Celal Tan…”ı zamanı gelince ele almak üzere bir kanara bırakalım. ‘Behzat Ç.’ filmi, devletin içinde ‘geçmişte’ bir takım yapılanmaların olduğunu söylüyor; resmi ideoloji de bunu söylüyor. Filmde, ‘geçmişte’ oluşmuş ve bugün bir şekilde etkinliğini sürdüren devlet içi gizli yapılanmalar günümüzün sevimli polislerince açığa çıkarılıyor! Peki bu yapıların bugün polis teşkilatının adının en çok birlikte anıldığı, “adını ananları yakan” yapılarla bir alakası var mı? Olsa, Behzat Ç. diye bir film olmazdı ki! Peki filmin ‘nihayetinde’ sapığı ve katilleri kimler? İşkence gördüğü için delirmiş devrimciler ya da katledilmiş devrimcilerin çocukları. Evet, durup dururken ruh sağlıklarını yitirmemişler; ‘geçmiş’in kötü polisleri, ‘geçmişte’ bu insanların ailelerine ya da kendilerine kötü şeyler yapmış, bu nedenle sapıtmışlar… Ama sonuçta geçmişte yapılan kötülükler, sözel olarak karşımıza çıkarken, gözlerimizle gördüğümüz şey bu ‘hasta’ insanların işlediği cinayetler. Ya başkalarının tetikçisi olarak ya da şeytani planlarının bir parçası olarak cinayet işliyorken görüyoruz devrimcilikle ilişkili insanları.  Görmekle dinlemek arasında büyük fark var. Onlara yapılan kötülükler bir kulağımızdan girip diğerinden çıkarken onların yaptıkları kötülükler filme damgasını vuruyor. Yaptıkları içinde iyi bir şey ise ne yazık ki yok! Devrimcilerin çocukları ya da kendileri sapıtabilir elbette. Ama bir filmin mikro-kosmosu içinde solculuk aslen bu yanıyla varsa, bunun anlamı başka olur. Ne yazık ki, günümüzün iyi polislerinin eskinin kötü polislerini temizlediğini, polisin ‘eskiden’  solculara yargısız infaz yaptığını ve işkence ettiğini söylemek, fakat bugünü olabildiğince sempatik göstermek yetmediği gibi yanıltıcı da.

Filmin psikolojik derinliğine gelirsek, aklıma en çok Can Barslan’ın Terelelli Pictures’ı geldi. Barslan’ın bu ‘çizgi romanları’nda sapık bir katil, geçmişte kendisine ya da ailesine yapılanların intikamını alırdı. Komiktiler. Karikatür için yeterli derinlikteydiler. ‘Behzat Ç. SKG’deki öykü, Barslan’ın ‘Terelelli Pictures’ından bir nebze daha derin değil. ‘Behzat Ç, SKG’nin çakma ‘Se7en’ kokan bir havası da var.

Behzat Ç’yi oynayan Erdal Beşikçioğlu yakışıklı bir adam, kadın polisler de (Cansu Dere vb) de çekiciler. Saf ve pek de zeki olmayan yardımcı kadro da pek sevimli. Onlar işkence ettikçe, seyirci pek gülüyor! Fakat Behzat Ç.’nin en ağır işkence yaptığı sahne öyle bir kurgulanmış ki, Behzat Ç, sahnenin sonunda mağdur ve ezilmiş adam konumunda kalıyor. Çünkü kötü şefi gelip Behzat’ın yetkilerini alıyor. Ağız tadıyla bir işkence edemiyor Behzat. Seyirciye, yahu bu adam düpedüz, acımasızca işkence yapıyordu deme fırsatı vermeden sahne Behzat’ı zalim konumundan çıkartıp, mazlum yapıveriyor. Film Behzat’ın yaptığı işkencenin işkence gibi algılanmamasını sağlıyor. İşkence sadece geçmişteki kötü polislerin yaptığı bir şey olarak var. Bir de polisin bugünkü uygulamaları filmde yok. Behzat ve arkadaşları zanlıları dövmek dışında bir yöntem bilmediklerini söylüyorlar. Oysa polisimizin geldiği noktayı, “Büyük Birader”in her şeyi gören gözlerini ve her şeyi dinleyen kulaklarını küçümsüyor bu durum.

Kameranın kadına bakışındaki röntgenci yaklaşıma da değinmek lazım. Kamera Cansu Dere’nin bacakları üzerinde gezinirken, seyirciyi tam anlamıyla röntgenci konumuna sokuyor. Behzat Ç.’nin cinsel ilişkiden anladığının, kadını kirletmek olduğunu da söylemekte yarar var fakat bu sadece bir saptama, filme yönelik bir eleştiri değil. Behzat, sevmediği kadınlarla yatabilen, sevmediği için onları “kirletebilen”, sevdiği kadında ise kendi kızını gören ve dolayısıyla onu “kirletemeyen” biri. Bu da Behzat’ın Ödipal karmaşasına dair bir şeyler söylüyor. Ensest yaşayamayacağına göre, “sert” cinselliği tercih ediyor Behzat. Bu yıla, “diri diri gömülen insanlar”la başladı sinemamız. Önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bu duruma rastladık,  diri diri gömülen birinin mezarını aradık polislerle birlikte. Şimdi aynı durumla Behzat Ç.’de karşılaşıyoruz. Belki de Türkiye için şahane bir metafor bu: Diri diri gömülmüşüz hepimiz ve belki de bu yüzden en ufak bir pırıltıda sevinç çığlıkları atıyoruz.

Erdal Beşikçioğlu iyi oynuyor ve film bazen komik de oluyor. ‘Behzat Ç.’ iyi bir film değil ama haftanın diğer Türk filmi, ya da şöyle demek daha doğru olur, çakma Amerikan filmi ‘Anadolu Kartalları’ yanında başyapıt mertebesine yükseldiğini söylemek lazım.

MELANKOLİ Batacak bu dünya!

TARİH:  14 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: 
Birgün
MELANKOLİ
Batacak bu dünya!
‘Melankoli’nin sonunda dünya yok oluyor, herkes ve her şey ölüyor! Anadolu kartalları bile dünyayı kurtaramıyor! Maalesef!

Lars von Trier! Deli, manyak, dahi! Kendinden nefret eden bir megaloman! Mükemmeliyetçi bir anarşist! Kontrol hastası bir doğaçlamacı! Hepsi, hepsi, hepsi…

Von Trier kendisini bir kadın ya da bir çocuk olarak tasvir ediyor filmlerinde. Ya da iki kadın ve çocuk olarak tasvir edebiliyor Melankoli’de olduğu gibi. Ama bir erkek olarak tasvir etmiyor. Melankoli aileyi anlatıyor. Von Trier’in hallerini anlatıyor. Aile şöyle: Anne bir diktatör ve dibine kadar anti-sosyal biri. Baba, anne tarafından kastre edilmiş, ayyaş, sevimli ve tamamen iktidarsız. Bu anne ve babanın iki kızı var ve bu kızlar birbirlerinin anti tezi gibiler. Depressif olanın adı Justine, konformist olanın adı Claire. İkisinin de von Trier’i temsil ettiğini düşünüyorum. Film melankolik ya da depressif Justine’den yana, amenna. Ama bu filmi Justine yapabilir miydi? Yapar mıydı? Bir film yapmak büyük bir organizasyon gerektirir her şeyden önce. Bunu Claire yapabilir ama Justine yapamazdı. Bir film yapmak iletişim kurma isteğini gösterir, geleceğe bir şey bırakma arzusuna işaret eder. Justine’de bunlar yok ama Claire’de var. Öte yandan film Claire’i yanlışlıyor, inandığı şeylerin boş olduğunu gösteriyor. Gerçekle yüzleşecek cesareti olmadığını gösteriyor. Lars von Trier, Justine olduğu kadar Claire de olmasaydı bu filmi göremezdik, bu da hayatın gerçeği. “Melankoli” adlı bu karamsar çığlıkta, bu “her şeyden ve hepinizden nefret ediyorum; batsın bu dünya!” serzenişinde (serzenişi de kullandım ya…) samimi bir iletişim ve sıcaklık arayışı var. Justine’in reklamcılığın iğrenç dünyasına, her şeyi metalaştıran, ticarileştiren, “değer”sizleştiren kapitalizme, kapitalizmin bu en pis mesleklerinden birine duyduğu öfkeye katılmamak mümkün mü? Bunu zaten reklamcılar da biliyor ve söylüyorlar, genelevde yapılacak herhangi bir iş, reklamcılıktan daha erdemlidir.

DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY LARS VON  TRIER
“Melankoli” prologu izleyen iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Justine’in kendi düğününü sabote edişini görüyoruz. Justine kendi düğününde, donunu indirip golf sahasının ortasına işiyor. “Hayat Ağacı”na dair eleştirimde Lars von Trier’in Cannes’daki meşhur basın toplantısında tabiri caizse donunu indirdiğini yazmıştım. O sırada Justine’in sözünü ettiğim eylemi aklımda değildi. Filmi ikinci kere izlerken, işte dedim, tam von Trier’ce bir eylem! Von Trier’in Cannes’daki basın toplantısında lafı Hitler’den hoşlanmaya getirip, bütün törenin ortasına etmesi tam Justine’lik bir eylemdi. Kendi kendisini Lars kastre etmeyecek de kim edecek? Kendisini her zaman kadın olarak çizen Lars, zaten böyle yaparak baştan kendisini kastre etmiş olmuyor mu? Bir de kurtarılamayan çocuk motifi var von Trier filmlerinde. “Deccal”de Charlotte Gainsbourg kendini şehvete kaptırıp çocuğunun ölümünü engellemeyen anneydi. Bu filmde ise çocuğunu kurtarmak için işe yaramaz bir şekilde çırpınan anneyi canlandırıyor Gainsbourg. Değişmeyen tek şey ise çocuğun kurtarılamayışı! Ve hatta “Melankoli”de annenin çocuğunun elini son anda bırakıp, kendi derdine dalışı ile “Deccal”deki anne arasında benzerlik kurulabilir. Bu kurtarılamayan, kaderiyle baş başa bırakılan çocuğun da yönetmeni , Lars von Trier’i temsil ettiğini düşünüyorum.
Peki kendisini hep kadın olarak tasvir eden birine kadın düşmanı diye suçlama yöneltmek saçma mıydı? Tam da değil. “Melankoli”deki güçlü ve kastre edici anne figürü önemli. Lars von Trier’in kısmen özdeşleştiği ve nefret ettiği bir kadın bu. Justine’in, dolayısıyla von Trier’in düzene inançsızlığında bolca annesi var ama bu anne sevilebilecek biri de değil. Babayı kastre eden, konuşturmayan, Lars’ın özdeşleşmesi gereken figürü ortadan kaldıran kişi de bu anne!

GELECEĞE BAKANLAR KIYAMET GÖRÜYOR
Kıyamet ve nostalji! Dünya sinemasının iki trendi bu. Geleceğe bakanlar kıyamet görüyor. Bela Tarr’ın “Torino Atı”yla, “Melankoli” o kadar benzer öğeler içeriyorlar ki… İzole bir mekânda dünyanın sonunu bekleyen atlar ve insanlar!!! Bu kadar benzerlik olabilir mi? (“Melankoli”deki atın adının Abraham olması da muhakkak ki anlamlı. Abraham yani İbrahim, bütün Ortadoğu dinlerinin atası.)

Öte yandan bir de geriye bakan “Hugo” ve “Artist” gibi filmler var. Gelecek bu kadar karanlık görünüyorsa geçmişe bakmak anlaşılır bir şey oluyor.  Ama bana sorarsanız “Hugo” ve “Artist”, tamam iyi hoş da, o kadar, abartmaya gerek yok. “Melankoli” ise şüphesiz, yılın en iyi filmlerinden biri.

Son bir şey: Bazı okurlar ve oyuncular (Engin Altan Düzyatan mesela), filmin sonunu açıkladı diye eleştirmenlere ilenirler. Onlar “Melankoli”ye gitmesin. Çünkü Lars von Trier film başlar başlamaz, sonunda ne olacağını gösteriyor. Gidip de boşuna iki saat sıkılmasınlar, vakitlerine yazık. Hatta ben de yazayım, “Melankoli”nin sonunda dünya yok oluyor, herkes ve her şey ölüyor! Anadolu kartalları bile dünyayı kurtaramıyor! Maalesef!

Haksız yere suçlanmak

Olayların  1942 yılında SSCB’de geçen Cannes’da  yarışma filmi olan ‘Siste’ ve1989 yılında New York’un Central Park’ında geçen ‘Central Park Beşlisi’ adlı belgesel filmin ortak bir yanı var. Her ikisinde de işlemedikleri suçların cezasını çekmek zorunda kalanlar anlatılıyor.

Perşembe günü seyrettiğim iki filmin tesadüfen ortak bir yanı vardı. İkisinde de işlemedikleri suçların cezasını çekmek zorunda kalan insanlar anlatılıyordu. “Central Park Beşlisi/The Central Park Five” 1989’da New York’un Central Park’ında jogging yaparken saldırıya uğrayan, tecavüz edilen ve koma halinde terk edilen genç bir Beyaz kadının soruşturmasını konu alan bir AMD yapımı belgeseldi. Belgeselin altında 3 yönetmenin, Ken Burns, David McMahon ve Sarah Burns’ün imzası var.

Genç bir kadının tecavüze uğraması korkunç bir olay fakat olayı daha da korkunçlaştıran medyanın, polisin ve savcıların olaya yaklaşımı. Olay akşamı parkta bulunan yaşları 14 ila 17 arasında değişen beş Latin ve Afrika kökenli genç, aleyhlerinde hiç bir delil olmamasına rağmen tutuklanıyor ve ırkçı bir kampanyanın kurbanı oluyorlar. Esmer tenlilerin bir Beyaz kadına tecavüz etmesi kente tam bir infial yaratıyor. Oysa olay siyahlar arasında geçse ne medyanın ne de polisin çok da ilgisini çekmeyecek, adi bir vaka olarak karşılanacak. Ama, belediye başkanından savcılara, köşe yazarlarından, politikacılara kadar büyük bir koro intikam çığlıkları atmaya başlıyor. Donald Trump (Trump Towers hoş geldin Türkiye’ye!) gazeteler 4 sayfa ilan vererek, kellelerini istiyor gençlerin. Köşe yazarları New York’ta idam yeniden uygulansın diye bas bas bağırıyorlar. İdam edilmesi istenenlerin çocuk olması bile bu linççi güruhu susturamıyor. Polisin çocukları baskıyla sindirmesi ve kendi aleyhlerine ifadeler vermelerini sağlaması zor olmuyor. Ne DNA sonuçları ne de diğer bir sürü delilin çocukların lehine olması sonucu değiştirmiyor. Gencecik insanlar, kendilerini savunan ciddi bir avukat da bulamıyorlar ve sonuçta suçlu bulunup içeri atılıyorlar. Yıllar sonra gerçek suçlu ben yaptım deyince olay açığa çıkıyor ama çocukların ve ailelerin hayatı darmadağın olduktan sonra. Ve bu adalet skandalının sorumluları yine zeytinyağı gibi üste çıkmayı beceriyorlar. Kurumlar kendi elemanlarını koruyor, kimse bu skandaldaki sorumluğu üstlenmiyor. Herkes görevini doğru bir şekilde yerine getirdiği konusunda geri adım atmıyor. Amerika’nın en derin fay hatlarından Siyah-Beyaz ayrımı Siyah birinin başkan seçilmesiyle giderilemeyecek kadar derin.

Günün yarışma filmi “Siste” ise 1942’de SSCB’de geçiyor. Alman işgali altındaki bölgelerde demiryolu işçileri kendi inisiyatifleriyle bir Alman trenine sabotaj düzenliyorlar. Yakalanan dört demiryolcudan üçü asılıyor. Serbest bırakılan biri ise bu sefer direnişçilerin gözünde hain ilan ediliyor. Oysa Suşenya adlı bu demiryolcu son derece onurlu biri. Almanlar onu bir anlamda yem olarak serbest bırakıyorlar. Hainlikle suçlanacağını ve direnişçileri üzerine çekeceğini biliyorlar. Son derece yavaş tempolu bu film yaşamanın anlamı üzerine anlamlı sorular soruyor. Fakat ne yazık ki fazlaca yeni bir şey söylemiyor. Sergei Loznitsa’nın filmi onurlu bir ölümün onursuz bir yaşamdan çok daha yeğ olduğu mesajıyla, temel insani meselelerden birine düzgün bir bakış getiriyor.

Kırk yıl arayla iki melodram

Kader ve Vesikalı Yârim

‘Kader’ ve ‘Vesikalı Yârim’ filmlerinin erkek kahramanları babalarının kendilerine kurmuş  olduğu hayata karşı başarısız bir savaş açarlar. Savaşın başarısızlığı aslında baştan bellidir çünkü hedefledikleri kadınlar, sorunlu kadınlardır. Başkalarının kadınları yani anne figürleridir.

Bekir ve Uğur…  Halil ve Sabiha… İlk çift “Kader”in ne ayrı ne de birlikte yapabilen kadın ve erkeği. İkinci çift ise “Vesikalı Yarim”in “çok eskiden rastlaşmaları” gereken sevgilileri. “Kader” Zeki Demirkubuz’un 2006 tarihli kült filmi. “Vesikalı Yârim” ise bu yıl içinde kaybettiğimiz büyük usta Lütfi Akad’ın 1968 tarihli filmi. “Vesikalı Yârim” Türkiye sinemasının belki de üzerine en çok yazılan çizilen filmi.  Metis yayınlarından film üzerine “Çok Tuhaf Çok Tanıdık” diye bir kitap bile çıkmıştı ki benzeri bir başka kitap var mıdır, bilmem. “Çok Tuhaf Çok Tanıdık”ı okumadım, ilk fırsatta okuyacağım.

Fakat  akademisyenlerin Zeki Demirkubuz filmlerindeki Yeşilçam melodram geleneğinin izleriyle ilgili epeydir yazdıklarının farkındayım. Dolayısıyla muhtemelen söylediklerim çok yeni şeyler olmayacak. “Vesikalı Yârim” 23. Ankara Film Festivali’nin açılış filmi olarak 15 Mart’ta gösterildi. Filmi, senaristi Safa Önal ve yıldızı Türkan Şoray’la birlikte, aynı sinema salonunda yeniden izleme fırsatını kaçırmadım. “Vesikalı Yârim” zamanının ötesinde bir film. Kimi zaman jump cut denilen, sıçramalı kurgu tekniklerinden yararlanan, kimi zaman bugünün minimalist, yavaş sinemasını andıran bir tempo tutturan çok özgün bir eser. Ama anlatım dili bir yana asıl hikâyesinin büyük bir etkileyiciliği var. Ki bu hikâye ile Zeki Demirkubuz’un 38 yıl sonra yaptığı “Kader” arasında büyük paralellikler olduğu söylenebilir. İki filmi de çekici kılan şeyler aynı: İsyan, kıstırılmışlık, imkânsız aşk…

“Kader”i hatırlayalım. Bekir babasının kendisine kurduğu hayatı yaşar. Babasının kendisine açtığı halı dükkânında müşteri bekler. Utangaç, kendi halinde bir çocuktur. Bir gün başka bir erkeğin yani kabadayı Zagor’un sevgilisi Uğur çıkagelir dükkânına. Uğur fettan mı fettandır. Bekir, Uğur’a vurulur. Şimdi “Vesikalık Yarim”e bakalım. Halil babasının kendisine kurduğu hayatı yaşar. Babasının manav dükkânında müşteri bekler. Utangaçtır, kadın müşterilerin yüzüne bakamaz. Bir gün, başka bir sürü erkeğin sevgilisi yani bir pavyon kadını olan Sabiha’ya rastlar. Sabiha fettan mı fettandır. Halil, Sabiha’ya vurulur.

Halil ve Bekir’in ortak bir yanları daha vardır. İkisi de ailelerinin kendileri için seçtiği başörtülü bir kadınla bir aşamada evlenmiştirler. İkisi de ne karılarına ne de çocuklarına özen gösterirler. Uzun süreli ayrılıklarının ardından evlerine geri döndüklerinde yine de karılarınca hiçbir şey olmamışçasına karşılanırlar. Eşleri onlara yemek ve yatak hazırlar. Özellikle bu sahneler birbirlerini o kadar çok hatırlatır ki!

Uğur’u tanıdığımızda pavyon şarkıcısı  değildir ama o da nihayetinde Sabiha gibi pavyona düşer. Halil de Bekir de vesikalı sevgililerine hiçbir zaman tam sahip olamazlar. “Kader”de Zagor’un varlığı buna engeldir, “Vesikalı  Yarim”de ise Halil’in evliliği başta olmak üzere, başka nedenler.

Fakat tabii ki şu net olarak söylenebilir: İki filmin de erkek kahramanları babalarının kendilerine kurmuş  olduğu hayata karşı başarısız bir savaş açarlar. Savaşın başarısızlığı aslında baştan bellidir çünkü hedefledikleri kadınlar, sorunlu kadınlardır. Başkalarının kadınları yani anne figürleridir. Bu kadınların fettan niteliği, onları kirletilebilir yani cinsel ilişki kurulabilir hale de getirir. Sabiha ve Uğur hem anne, hem de fahişedirler. Anneye yönelen arzu ve nefreti (anne ulaşılamaz bir cinsel obje, başkasına ait bir kadın olduğu için erkeğin nefretine de maruz kalır)ancak böyle bir kadın tipi bünyesinde barındırır.

Halil ve Bekir’in babalarına karşı isyanları, kendi bağımsız dünyalarını, kendi bağımsız kadınlarıyla kurmaya yönelik değildir; bu isyan, babalarının kadınını bu anlamda anneyi temsil eden, başka bir ya da birçok erkeğin kadınlarını elde etmeye yöneliktir. Babanın kurduğu dünyadan bağımsızlaşma isteği gibi görülebilecek olan şey aslında o dünyayı sembolik anlamda ele geçirmeye yöneliktir. Gerçek anlamda bağımsızlığa yönelik olmayan bu “isyan” baştan başarısızlığa yazgılıdır. Halil’in de Bakir’in de daima burunlarının sürtülmesi “kader”leridir yani! Kendi karılarıyla da aynı nedenlerle mutlu olamazlar çünkü asıl istedikleri kendilerine ait bir kadın değil, babalarının kadınıdır.

Film sonrasında Safa Önal ve Türkan Şoray’la sohbet etme imkânı buldum. Önal, “Kader”in kendi filminden esinlenmiş olamayacağını düşünüyordu ama bu konuyu burada bırakalım. Türkan Şoray’ın sırf, maddi açıdan zor günler geçiren, büyükşehir belediyesinden hiç yardım alamayan Ankara Film Festivali’ne destek olmak için kalkıp Ankara’ya gelmesi, kendisinin gerçekten de sinemamızın her anlamda sultanı olduğunun yeni bir kanıtıydı.

Cannes’da ‘Biri Bizi Gözetliyor’

TARİH:  24 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Bugünün ilk filmi Gomorra’yla tanıdığımız İtalyan Yönetmen Matteo Garrone’nin yeni filmi Gerçeklik ya da enternasyonal adıyla Reality idi. Filmin adı yeni gerçekçi filan olduğu için değil “reality televizyonu’yla, özelde “Biri Bizi Gözetliyor” (BBÇ) programıyla ilgili oluşundandı. Bu yüzden filme “Reality” demek sanırım en doğrusu olacak. Filmin mekanı Gomorra’da da olduğu gibi Napoli. Luciano bir balıkçı, avcı değil de balık satan türden bir balıkçı. Bizim bildiğimiz mahalle balıkçılarından. Ama Luciano’nun başka özellikleri de var. İlgi çekmeye ihtiyacı var Luciano’nun ve bir şekilde ve bunu düğünlerde travesti, bohçacı kadın gibi kılıklara girerek yani bir tür amatör şov sergileyerek gideriyor. Luciano’nun eşi ise bir tür mutfak robotu satan bir dükkanda çalışıyor. Karı koca pek de anlamadığım bir üç kağıt çevirerek, bu işten de meşru olmayan bir kazanç elde ediyorlar. Ama kimseye bir zararları yok, sıradan insanlar Luciano ve karısı. Derken Luciano bir gün biraz da çocuklarının ısrarına dayanamayarak BBÇ seçmelerine katılıyor. Ve Luciano birden yıldız olma hayalleri kurmaya başlıyor. Programdan seçilip seçilmediğine dair haber beklerken Luciano’nun ruhsal dengesi bozulmaya başlıyor. BBÇ seçicilerinin kendisini gözetlediğini, yarışmaya katılmaya lâyık bir aday olup olmadığını anlamaya çalıştıklarını sanmaya başlıyor. Lucianao, hayali gözetleyenlerine hoş görünmek için büyük fedakarlıklar yapıyormaya, evinin eşyalarını fakirlere dağıtmaya kadar işi büyütüyor.
Reality adının tersine hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği bir film, tıpkı kahramanın kafasının içinde olduğu gibi. İtalya paparazzi sözcüğünü keşfeden ülke ve Fellini de Televizyonu eleştiren filmler yapmıştı. Gözetleme kültürünün en sert yaşandığı ülkelerden birinden yeni bir tv eleştirisi çıkması doğal. Garrone eli yüzü düzgün iyi bir film yapmış. Fakat Gomorra’yla karşılaştırınca bu filmin çok hafif bir tonu var. Ciddi bir psikolojik bozuklukta söz etmesine rağmen filmin hafif tonu belki de hatırlanılırlığını önemli ölçüde azaltacak.
Günün ikinci filmi ise Fatih Akın’ın “Cennet Bahçesindeki Çöplük” adlı belgeseliydi. Akın bu film için “bugüne kadar yaptığım en kişisel filmim” dedi. Bunun nedeni filmin Akın’ın memleketi olan Trabzon’un Çamburnu beldesinde yaşanan çevre kirlenmesini anlatması. Çamburnu’nda memleketimizin her yerinde olduğu gibi halkın istekleri hiçe sayılarak yerleşim yerinin çok yakınına büyük bir çöplük inşa ediliyor. Tabii ki bu çöplüğü yapanlar gerekli düzenlemeleri yapmıyor ve önlemleri almıyorlar. Yağmur yağıp da sel çöpleri beldeye sürükleyince “Allahın işi ne yapabiliriz, yağmuru yağdırmayacak halimiz yok ya?” diyorlar. Selleri, bürokrat/teknokratlar bildiğimiz bir dille “münferit taşımlar” olarak nitelendiriyor. “Münferit işkence”den sonra “münferit taşım” kavramı dilimize armağan olsun! Aslında bürokratların yalanları filmi trajediden komediye doğru da yaklaştırıyor.  Akın bu film için beş yıl uğraşmış ve birçok kişiyle röportaj yapmış. Sonuç etkileyici, ama bizim etkilenmemiz zaten normal. Yetkililerin etkilenmesini beklemek ise biraz hayal. Bu akşamı Romen yönetmen Christian Mungiu’nun “Tepelerin Ötesinde” filmiyle kapatacağız fakat onun yazısı yarına kalacak.

Festival 5. gün

TARİH:  22 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Cumartesi akşamı herkes Thomas Vinterberg’ın “Av” adlı yarışma filmine giderken, ben ne zamandır yeniden seyretmek istediğim “Bir Zamanlar Amerika”nın (BZA) yolunu tuttum. Bu filmin benim tarihimde şöyle özel bir yeri var. Segio Leone’nin BZA’sı hapisten çıktıktan (1984) sonra seyrettiğim ilk filmdi. Bir küsur yıldır sinemaya gitmemiştim. BZA ise müthiş bir filmdi. Her dakikası dolu doluydu ki oldukça uzun bir filmdi. Cannes’daki versiyonu ise yeni sahneler eklenmiş haliyle tam 4 saat 15 dakikaya ulaşmıştı. Fakat BZA yine hiç sıkmadı ve şu ana kadar festivalde seyrettiğim en iyi film oluverdi. Bir erkek dostluğu/rekabeti ile tatsız bir aşk hikâyesi denilebilir BZA’ya. Robert De Niro’nun canlandırdığı Noodles karakteri adına layık bir şekilde tam bir karmaşa içinde yüzüyor. Ruh hali spagetti makarna gibi, darmadağınık. Bir yanda aşkı Deborah (Jennifer Connelly/Elizabeth McGovern), bir yanda arkadaşı/rakibi Max (James Woods)… Herkese yaranayım derken aşık olduğu kadına tecavüz eden, erkek arkadaşının ise tecavüzüne uğrayan (mecazi anlamda)bir adam Noodles. Kaybedenin önde gideni de denilebilir kendisine. Robert De Niro henüz sevimsizleşmemiş ve Noodles rolüne hakkını veriyor.  Ennio Morricone’nin müziği epik boyutlarda! Jennifer Connelly ne şahane bir kadına ve oyuncuya dönüşeceğinin işaretini bu filmde vermiş.  Yakınınızda bir festivale gelirse kaçırmayın! Hem N.B. Ceylan’ın, filmine Bir Zamanlar Anadolu’da adını neden koyduğu üzerine konuşma konusu da çıkar.
Pazar sabahına yine farklı başladım. Herkesin koştuğu Haneke’nin filmini sonraya bırakıp, Paris Kültür ataşemiz Kalbiye Noyan’ın davetine katılıp Cannes kıyısında Fransız yönetmen ve yapımcılarla kahvaltı ettim.  Bu keyifli kahvaltıyı, keyifli bir film takip etti. Koreli yönetmen Hong Sangsoo’nun “Başka Bir Ülkede”sinin ilk bölümü müthiş komikti. Salon gülmekten kırılmadı ama ben uzun zamandır bir filmde bu kadar gülmemiştim. “Başka Bir Ülkede” (BBÜ)Güney Kore insanının ama özellikle erkeklerinin Batılı kadın karşısındaki davranışlarını, Koreli erkeğin ezikliğini, Batılı hayranlığını, cinsel açlığını, her Batılı kadını cinsel bir fırsat olarak değerlendirişini öylesine esprili bir dille anlatıyor ki! Tabii, bir Türk erkeği olarak Batılı kadınlar karşısında benzer duygular yaşamışlığım benim de var. Bu nedenle Koreli erkeklerin komik halleriyle salonu dolduran Batılı kitleden çok daha fazla özdeşleştim ve acınacak halimize görece daha fazla güldüm. Fakat film bir durumun varyasyonlarından oluşuyor ve baştaki komiklik ilk bölümden sonra giderek azalıyor. Bu filmin bir özelliği de başrol oyuncusu ve yönetmeninin Cannes’a en çok katılan isimler arasında yer alması. Yönetmen Hong Sangsoo’nun adına aşina olmayabilirsiniz ama Sangsoo’nın ana yarışmadaki 3. filmi bu. Yan bölümlere katılan filmleri de cabası. Oyuncu Isabelle Huppert ise festivale 2o kez katılmış, Altın Palmiye almış, jüri başkanı olmuş. Yine de BBÜ mütevazı, küçük ve hoş bir filmden çok öte değil. İlk bölümü dışında! O bölüm bir komedi başyapıtı!
Festivale bu akşam Abbas Kiarostami’nin “Aşık Biri Gibi” (Like Someone in Love)filmiyle devam edeceğiz.

Kapitalizm ve şizofreni

SIĞINAK
Akıl hastalıklarıyla sistemleri özdeşleştirmek yanlış. Kapitalizm şizofreniye neden olur denemez. Ya da sosyalizm paranoyaklaştırır denemeyeceği gibi. Akıl ya da ruh hastalıklarının izini tarih boyunca sürmek mümkün. Ama değişen sosyal gerçekliğin, bireyin ruh sağlığını etkilemeyeceği de söylenemez. Sosyal yaratıklarız ve çevremizde olan bitenler bizi etkiler.

Başlığa bakıp Deleuze ve Guattari’ye ilişkin bir şeyler söyleyeceğim sanılmasın. Kendilerini sonuna kadar okuyup, anlamayı başaramadım; anladığım kadarına da katılmadım. Konumuz genç ve bağımsız Amerikalı yönetmen Jeff Nichols’un son derece saygıya değer bulduğum filmi “Sığınak” ile sınırlı. Nichols bu ikinci filminde kolay ve doğrusal ilişkiler kurmadan sosyo-ekonomik gerçeklikle, bireysel ruhsal gerçeklik arasında bazı bağlar olabileceğine dair ipuçları  veriyor. Yönetmenin sezgileri bana doğru geliyor.

KAPİTALİZM EMEKÇİLER İÇİN ÇOK DAHA GÜVENCESİZ

Akıl hastalıklarıyla sistemleri özdeşleştirmek yanlış. Kapitalizm şizofreniye neden olur denemez. Ya da sosyalizm paranoyaklaştırır denemeyeceği gibi. Akıl ya da ruh hastalıklarının izini tarih boyunca sürmek mümkün. Ama değişen sosyal gerçekliğin, bireyin ruh sağlığını etkilemeyeceği de söylenemez. Sosyal yaratıklarız ve çevremizde olan bitenler bizi etkiler. Ki kriz anlarında çevremizde olan bitenler doğrudan doğruya varlığımız tehdit eder hale gelebilir. Kapitalizmin içinde yaşadığımız son büyük krizi, hayatı herkes için ama özellikle de emekçiler için çok daha güvencesiz, çok daha dengesiz bir hale getirdi. “Sığınak”ın kahramanı Curtis otuzlu yaşlarının sonunda, genç bir baba, iyi bir eş. Curtis arazide çalışan bir mavi yakalı, ustabaşı. Yaşam standardı muadili Türklerle kıyaslanamayacak kadar iyi. Ama yine de Curtis ve ailesi çok rahat değiller. Çekirdek bir aile söz konusu olan, karı, koca ve küçük kızlarından oluşan. Küçük kız sağır. Neyse ki, Curtis’in çalıştığı işyerinin sağladığı sigorta, benzerlerine göre çok iyi ve kızın kulağına bir işitme cihazı yerleştirilmesini karşılayacak, eğer Curtis işinde kalmayı başarırsa. Yine de sigortanın istediği katkı payları, Curtis’in bütçesini sarsacak boyutta yüksek. Curtis’in eşi Samantha ise aile bütçesine yaptığı oya işleriyle katkıda bulunuyor. Samantha’nın en büyük hayali, bir yazlık alabilecek kadar para biriktirmek.

‘HAYAT AĞACI’NDAKİ GİBİ İŞLER HİÇ DE İYİ GİTMİYOR
Fakat iş arkadaşı Dewart’ın sözleriyle “iyi bir hayatı olan” Curtis için işler hiç de iyi gitmiyor. Curtis’in hayatında şöyle bir dokunulup geçilen önemli bir nokta var. Curtis yakın zamanda babasını kaybetmiş. Otoriteyi simgeleyen babanın ölümü, erkek çocuğunda saldırgan dürtülerin denetimsiz kalmasına yol açabilir. Bunun iyi bir örneğini Terrence Malick’in Altın Palmiyeli filmi “Hayat Ağacı”nda vardı. Baba ölmüyordu ama uzun bir yolculuğa çıkıyordu. Babanın otoritesinin yokluğunda üç erkek çocuk tam anlamıyla terör estiriyorlardı. Evlerin camlarını kırıyor, annelerini fallik bir nesne olan kertenkeleyle banyoya kovalıyorlardı. Anneye yönelik bu cinsel saldırganlık sonunda, oğullardan Jack’in komşu kadının evine izinsiz girmesi, onun annesininkiyle benzer inci kolyesini görmesi ve geceliğine (muhtemelen) boşalmasıyla zirvesine ulaşıyordu. Ardından da Jack, suçluluk duygularına kapılıyordu. “Sığınak”ın Curtis’i tabii ki Jack’ten çok daha yaşlı ama Curtis’in yaşadıklarında Jack’le benzer bir yan var. Curtis, korkunç kâbuslar görüyor geceleri. Bu kâbuslarda, şiddet var. Şiddet kimi zaman evin köpeğinden, kimi zaman bilinmeyen insanlardan, kimi zaman eşi Samantha’dan kaynaklanıyor. Curtis kendisini saldırgan gibi görmüyor ama Curtis aslında kendi şiddetinden, kendisinin ailesine zarar vermesinden korkuyor. Neden? Bir nedeni, otorite figürü olan babasının hayatından çıkmış olması. Bir nedeni de Curtis’in işlevsel bir aileden gelmemesi. Curtis daha 10 yaşındayken annesi tarafından terk edilmiş. Çünkü annesi akıl sağlığını yitirmiş ve sadece çocuğunu değil, her şeyi bırakmış, nihayetinde de akıl hastanesine yatırılmış bir şizofren. Curtis kendisini bir otomobilin içinde bırakıp gidememiş annesini hiç affedememiş olabilir. Curtis’in sağlıklı bir adam olarak büyüyememiş olması için çok neden var. Tabii ki şizofreninin kalıtımsal olma ihtimali de var. Yani Curtis şizofrenleşmeye başlamış olabilir ve rüyaları bundan kaynaklanıyor belki de. Ve tabii bir etken daha var. Kapitalizmin krizi! Curtis’in bir abisi var ve bir aşamada şunu söylüyor: “Bir an tedbirsiz davransan, boku yersin bu zamanda!”. Curtis gündüz ve gece düşlerinde fırtınalar görmeye başlıyor bir de. Korkunç bir fırtına yaklaşıyor Curtis’e göre. Sadece bu da değil, kuşlar garip sürüler oluşturuyor, saldırgan davranıyorlar. Ve Curtis, kendi bütçesi için çok büyük bir kredi alarak evinin bahçesine yeni bir sığınak yaptırıyor. İşyerine ait iş makinelerini izinsiz bir şekilde kullanıyor. Çevresindeki herkesi kendisine yabancılaştırıyor Curtis. Curtis’in durumunu iyice acılı hale getiren bir şey var. Curtis davranışlarının anormalliğinin farkında ve büyük bir utanç duyuyor. Ama yine de kendisini değiştiremiyor. Bir psikiyatra gidecek parası ise yok. Neo-liberal kapitalist sistemde hayat böyle işte. Paran yoksa, sağlık da yok. Kızının kulak emplantının yerleştirilmesi de sigortasız kalınca imkânsızlaşıyor.
“Sığınak” sanki şu bildik sözü söyleyerek bitiyor: “Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez!” Curtis’in ruhsal dengelerinin zaten sallantıda olması yaşadığı dünyanın tehlikelerle dolu olmadığı anlamına gelmemesi gibi. “Sığınak” bir başyapıt değil ve biraz uzatıyor hatta. Fakat ben bu çabaya çok değer veriyorum. Umarım siz de seyreder ve fikrimi paylaşırsınız.

Son not oyunculuklara ilişkin Michale Shannon Curtis’te çok iyi, bu yazıda adı geçen diğer film olan “Hayat Ağacı”nın da oyuncusu Jessica Chastain, Samantha’da gayet iyi.

“Bebek Çıkarmaktan, Şeytan Çıkarmaya” …

TARİH:  21 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

CANNES’DA  4. GÜN

“4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün… “ nasıl iki kadın ve bir erkek arasında geçiyorsa, Mungiu’nun ‘Tepenin Ardında’sı da öyle.  Kadın ve cinselliği erkekler tarafından bir şekilde nasıl iğdiş edilir başlığı da atabiliriz bu filmlerle ilgili yazılara

Altın Palmiye ödüllü Romen yönetmen Christian Mungiu’nun “Tepelerin Ardında”sı (Dupa Dealuri) üçüncü günümün kapanış filmiydi. Mungiu, Romen sinemasının ve kendi sinemasının temel özelliklerini taşıyan bir film yapmış. “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün… “ nasıl iki kadın ve bir erkek arasında geçiyorsa, bu film de öyle. Filmle ilgili yazıma bir başlık atmam gerekseydi “Bebek Çıkarmaktan, Şeytan Çıkarmaya” başlığını atardım. “4 Ay…” nasıl bir kürtaj hikâyesi idiyse ve fetüsün ana rahminden çıkarılması filmin dramatik eksenini oluşturuyorduysa, bir türlü hiç bir yere uyum sağlamayan genç bir kadının, Alina’nın, bir manastırda ruhundan şeytan çıkarılması “Tepelerin Ardında”nın eksenini oluşturuyor. Kadın ve cinselliği erkekler tarafından bir şekilde nasıl iğdiş edilir başlığı da atabiliriz bu filmlerle ilgili yazılara. “TA”nın polis soruşturmaları da, akla hemen bir diğer Romen filmi, “Polis, s.”yi hatırlatıyor.

FİLMDE YER ALAN ÇAN SESİ
Bunun ötesinde Yılmaz Erdoğan’ı da sevindireceğini umduğum bir özelliği var filmin: Çan sesi duyuluyor! Bunca Hıristiyan ülkenin filminde çan sesi duymamak beni rahatsız ediyordu. Neyse ki bu film bir manastırda geçtiği için çan sesi kullanmaktan kaçınamamışlardı! Film Alina’nın manastırda yaşayan arkadaşı Voichita’yı ziyarete gelişiyle başlıyor. İki genç kadın birlikte bir yetimhanede büyümüşler ve belli ki sevgili de olmuşlar. Voichita artık sıkı bir Hıristiyan olmuşken, Alina sadece eski ilişkilerini yeniden canlandırmayı düşünüyor. Voichita arkadaşına yardım ediyor ama ona istediği aşkı vermeyi reddediyor. Gidecek bir yeri olmayan Alina giderek daha geçimsiz ve saldırgan oluyor. Hastaneler pahalı, eski yetimhanesine dönmesi imkânsız, bir ara evlatlık olarak gittiği aile artık başka bir kızla birlikte… Alina’nın öfkesi büyüdükçe manastırın “baba”sı peder de sertleşmeye başlıyor ve film trajik bir sona doğru gidiyor. Mungiu’nun derdi Hıristiyanlıkla değil, Hıristiyanlığın kurumsal haliyle ve dine körü körüne bağlılıkla. Romanya’da dinin doludizgin ilerlediğini ve Çavuşesku’nun tamamlanamayan parlamentosunun milyonlarca dolar harcanarak tamamlanıp kiliseye aktarılmasının planlandığını yine Mungiu’nun ağzından okuduk. “TA” belli bir düzeyi tabii ki tutturuyor ama çok uzatıyor açıkçası. Daha kısa olsa daha etkileyici bir film olacakmış.
Bu sabahın ilk filmi ise Nick Cave senaryolu, John Hillcoat filmi “Yasadışı”ydı (Lawless). 1930’ların depresyon ve içki yasağı yıllarında ABD’nin görece güneyinde, Virginia’da geçiyor film. Bondurant kardeşler içki kaçakçılığı ve üretimi yapıyorlar. Polisle de işlerini gayet güzel ayarlamışlar ve fakat bir gün kente Chicago’dan kendini beğenmiş ve kötü mü kötü yeni bir komiser geliyor. İşler sarpa sarıyor. Jessica Chastain bütün güzelliğiyle arzı endam etmese tamamen bir vakit kaybı diyeceğim, gerilimden yoksun, manasız bir film “Yasadışı”.

BELİRLİ BİR BAKIŞ BÖLÜMÜ
Günümün ikinci filmi olarak ise ana yarışmadan değil, Belirli Bir Bakış bölümünden bir filmi seçtim: “Tanrının Arabaları” (Les Chevaux de Dieu). Faslı yönetmen Nabil Ayouch yaşanmış bir hikayeden yola çıkarak intihar bombacısı yoksul gençlerin hikayesini anlatmış. Kimi Müslümanların neden bu kadar manyakça ve çaresizce bir eylem biçimini seçtiğine dair pek bir şey söylememeyi seçen film, seyirciden çok alkış alsa da benim için hayal kırıklığı oldu. Uzun yıllara yayılan öyküsüne rağmen karakterlerini yeterince geliştiremeyen film, yine de sinemasını ve yaşamını pek bilmediğimiz bir ülke hakkında acı bazı gerçeklerle tanıştırdı bizi.
Bu akşam yarışma filmi “Av”ı kırıp “Bir Zamanlar Amerika’da”nın 4 saat 15 dakikalık yeni versiyonunu seyretmeyi planlıyorum. Tabii yer bulursam.

Filistin’de aynı anda muktedir ve ezilen olmak: Görünmez Polis

TARİH:  12 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
TRT Belgesel Günleri meraklısına ulaşan, çok da ilgi gören, alanında oldukça iddialı ve büyük bir festival. Bunu bu yıl fark ettiğimde biraz da şaşırdığımı söylemeliyim çünkü festivalden bugüne kadar pek bilgi akış olmadı, en azından bana yönelik. Ya da büyüklüğünü fark ettirecek derecede bir bilgi akışı olmadı diyelim.Festivalde tek bir film izledim: Adaşım Laith Al-Juneidi’nin (el-Cüneydi) Görünmez Polis adlı filmi.
Görünmez Polis, Nidal adlı Filistinli bir Arap polisin hayatına odaklanıyor. Polis deyince bir otorite figürü anlıyoruz. Polis başkalarının can ve mal güvenliğini korumaktan sorumludur. Birisi evinizin güvenliğini tehdit ederse aklınıza ilk gelecek kişi polistir. Ama söz konusu olan Filistinde bir Arap polis olunca işler çok farklı oluyor. Polis Nidal, El-Halil (Hebron) kentinde yaşıyor. El-Halil (Hebron) Oslo anlaşmasına göre Arap ve Yahudi bölgeleri olarak ikiye ayrılmış. Ama El-Cüneydi sohbetimizde bu durumun fiilen geçerliliğini kaybettiğini, Yahudi yerleşimlerinin şehrin hemen hemen her yerine yayıldığını söyledi. Nidal, son kalan Arap yerleşimlerinden birinde Yahudi yerleşimcilere komşu olarak yaşıyor. Bu hayatının tehdit altında olduğu anlamına geliyor. Arapları bölgeden kaçırmak isteyen Yahudi yerleşimciler ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Nidal’in evi yakılıyor. Nidal’in evine gaz bombası atılıyor. Nidal’in iki çocuğu bu saldırıların doğrudan ve dolaylı etkilerinden ölüyorlar. Nidal’in çok çocuğu var, film çekilirken karısı onuncu çocuklarına gebeymiş. Filistin’de genç olmak demek, sorunlardan en çok etkilenmek demek. Nidal’in ölen çocuklarının dışında psikolojik bozukluk yaşayan çocukları da var. Erkek çocuklardan birisi, küçükken ne zaman farklı dilde konuşan birisini duysa, İsrail askerleriyle karşılaştığı korkusuyla paniğe kapılıp, başını duvarlara vurmaya başlıyormuş. Psikolojik tedavi sayesinde iyileşmiş ve beyin kanamasından ölmekten kurtulmuş neyse ki. Nidal’in küçük bir kızı ise konuşmayı reddediyor. Elliye yakın İsrail polisi evlerini basıp 13 yaşındaki ablasını tutukladıktan sonra, konuşmaktan vazgeçmiş küçük kız. Filmin çekildiği dönemde Nidal’in bir oğlu da polise taş atmaktan dolayı hapisteydi. Neyse ki, tazminatı ödendi ve çıktı.

HER YERDE OTORİTE SİMGESİ SİLAHLAR
İşte böylesine garip, paradoksal bir durum Nidal ve ailesinin yaşadıkları. Nidal bir yandan düzen ve intizam sağlamaya çalışıyor, bir yanda da düzen onun ve ailesinin hayatını cehenneme çeviriyor. Nidal bir yandan suçluları hapse atıyor, diğer yandan “taş atan” oğlunu hapisten kurtarmaya çalışıyor. Nidal’in polisliği zaten belirli bölgeler dışında geçmiyor. Yahudi yerleşim alanlarına girdiğinde apoletlerini, polis olduğunu gösteren bütün işaretleri sökmek zorunda. Tabii ki tersi geçerli değil, İsrail polis ve askeri her yerde egemen ve her yerde otorite simgeleriyle ve silahlarıyla dolaşabiliyorlar.
Nidal, sadece zor koşullar altında ailesini korumak için mücadele etmiyor, Arapların mevzi kaybetmemesi için de çok özverili bir mücadele sürdürüyor. İsrailli Yahudi yerleşimciler Nidal’i zorla evinden uzaklaştıramayınca, dayanılması zor parasal tekliflerde bulunuyorlar. Nidal, bir türlü kontağı basmayan arabasıyla ve bütün yoksulluğuyla direniyor. Eğer evimi terk edersem, gelecek kuşaklara nasıl hesap veririm diye düşünüyor. Nidal, polis deyince aklımıza gelen şeyin neredeyse tam tersi. Zaten filmin adı da onun bu güçlü/ güçsüz halini anlatıyor. O bir “Görünmez Polis”. Hem var, hem de yok. Hem bir düzen adamı, hem de bir direnişçi.
El-Cüneydi (Al-Juneidi) Filistin halkının dramını anlatan etkileyici belgeseller zincirine çok başarılı bir halka eklemiş “Görünmez Polis”le.

 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com