Ne Sezarlar biter, ne de Brutuslar

TARİH:  9 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

SEZAR ÖLMELİ
Sezar Ölmeli”, eli yüzü düzgün, insancıl bir film ama akıllarda yer edecek, kafaları karıştıracak bir film de değil.

Taviani Kardeşler (Paolo ve Vittorio) birlikte film yapmaya 58 yıl önce başlamışlar. Bu yazıyı okuyanların birçoğunun babası bile o tarihte doğmamış olabilir. Bugün 80 yaşının üstündeki iki kardeş 1974-1984 arasında sinemanın en parlak “auteur” yönetmenleri arasındaydılar. 1977’de Cannes’da Altın Palmiye’yle birlikte FIPRESCI ödülünü de kazanan filmleri “Babam ve Ustam” Türkiye’de o kadar iyi bilinir ve sevilirdi ki, filmi İtalyanca bilmeyenler bile orijinal ismiyle yani “Padre Padrone” diye anardı… “Babam ve Ustam” neredeyse dilimize yerleşen bir kalıp bile oldu. Sardunyalı çoban çocuğun hayatla ve babasıyla mücadelesini ve kendisini eğitmesini, İtalyan yeni gerçekçiliğine benzer bir üslupla anlatan film bizim insanlarımızdan da söz eder gibiydi ve belki de en çok bu yüzden sevmiştik onu.

Taviani Kardeşler daha dar bir kitle için “Kaos” adlı bir başyapıt daha ürettiler 1984’te. Bu filmden bazı sahneleri arada sırada seyretmek insanı kanser gibi hastalıklardan koruyabilir, benden size söylemesi. “Kaos”tan sonra Taviani’ler düşüşe geçtiler ve yıllarca kayda değer bir film yapamadılar. “Sezar Ölmeli” onların yaklaşık 30 yıldır yaptıkları en başarılı film. Bu yıl Berlin’de Altın Ayı’yı kazandı “Sezar Ölmeli”. Fakat bu filmi, mesela geçen yılın Berlin galibi “Bir Ayrılık”la karşılaştırmak Taviani’ler için iyi sonuç vermez. “Sezar Ölmeli”, eli yüzü düzgün, insancıl bir film ama akıllarda yer edecek, kafaları karıştıracak bir film de değil. İtalya’nın Roma kentindeki Rebibbia Hapishanesi’nde kalan gerçek mahkûmlara bir tiyatro oyunu sahneleme olanağı verilir. Seçmeler yapılır. Başarılı olanlar Shakespeare’in “Sezar Ölmeli” adlı oyununu sahnelerler. Filmin zayıflığı, oyuncu mahkûmları temel bazı özellikleri dışında gelişkin karakterlere dönüştürememesi. Bunu yapmaya muhtemelen hapishane koşullarında zaten olanak yoktu. Ama ne Sezar’ı ne de Brutus’u oynayan mahkûmları bile doğru dürüst tanıyamayız. Bir oyunun sahnelenmesi açısından bakacak olursak, herhalde “Sezar Ölmeli”yi baştan sona izlemek daha anlamlı olurdu. Oysa film oyunun kopuk kopuk bir sunumunu yapıyor sadece. Ama ne var: Film seyircisine azılı suçluların da insan olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca sanatın değiştirici gücünü de gösteriyor. Bunlar da az şey değil derseniz “Sezar Ölmeli” tam size göre. Ben bunları zaten biliyordum diyorsanız da, olsun yeniden hatırlamakta zarar yok.

Cannes’ı takip etmek kolay olmuyor

TARİH:  23 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes’da katı bir sınıfsal ayrım var. Bir tür kast sistemi denilebilir. Ben günlük bir gazeteye yazmama rağmen Cannes’da fazla kıdemli olmadığım için en alt kasttayım. Bu da yağmur ve fırtına altında 1 saat sıra beklemek demek olabiliyor. Dün Kiarostami’nin filmine yağmur altında  1 saat bekledikten sonra zar zor girdim.
Çok yoğun bir gündü bugün:  Ken Loach’tan “Meleğin Payı” (Angel’s Share), Thomas Vinterberg’den “Av” (Jagden), Alain Resnais’den “Henüz Bir Şey Görmedin” (Vous N’avez Encore Rien Venu) ve Michael Haneke’den “Aşk” ya da “Sevgi”yi (Amour) aynı gün gördüm. Bir de dün gece gördüğüm ve henüz yazmadığım Abbas Kierostami’nin “Aşık Biri Gibi”si var. Ve basın odasının kapanmasına az zaman kaldı. Cannes çok yorucu geçiyor, bunda şaşılacak bir şey yok. Fakat kötü hava şartları hastalanma olasılığını da gündemimize soktu. Cannes’da katı bir sınıfsal ayrım var. Bir tür kast sistemi denilebilir. Ben günlük bir gazeteye yazmama rağmen Cannes’da fazla kıdemli olmadığım için en alt kasttayım. Bu da yağmur ve fırtına altında 1 saat sıra beklemek demek olabiliyor. Dün Kiarostami’nin filmine yağmur altında  1 saat bekledikten sonra zar zor girdim.
Şimdi hızlı ve kısaca filmlerden söz edeyim. Kiarostami’nin filmi beni şu ana kadar görsel olarak en çok etkileyen film oldu. Mizansenler, görüntü yönetimi mükemmeldi. Yaşlı bir akademisyenle bir eskort kızın hayatından küçük bir kesit sunuyor film. Kızın, kızın nişanlısının ve akademisyenin sevgi arayışı sonunda küçük çaplı bir savaşa dönüşüyor. Ustaca yönetilmiş, ustaca anlatılmış ama nihayetinde yarım kalmış izlenimi veren bir film “”Aşık Biri Gibi”. Sanki Kierostami’nin sırrına vakıf olamadığım gibi bir his kaldı içimde.
Ken Loach yine yoksul, suça eğilimli, eğitimsiz yani kısacası lümpenlerin hayatına dair bir masal anlatmış. Oldukça hafif ve oldukça da komik bir hikaye bu. Cannes’ın yorgun gazeteci kitlesinin kalbini çaldı Loach. Filmin kahramanı Robbie kamu hizmetine mahkum ediliyor. Robbie’nin kanlıları var. Bir de hamile sevgilisi ve sevgilisinin Robbie’den hiç hoşlanmayan babası. Robbie nasıl kurtulur? Brecht olsaydı kurtulamazdı derdi ama Loach’un seyircisini üzmeye hiç niyeti yok. Bir viski (evet viski!) hırsızlığı ile macera filmi sularına dalan film, iş, ev ve aile diyerek mesajını veriyor. Hoş fakat ve ben kendi adıma Hong Sangsoo’nun “Başka Bir Ülkede”sini tercih ederim, komedi söz konusuysa.
Thomas Vinterberg “Av”da pedofili suçlamasına maruz kalan masum bir adamın hayatının nasıl kaydığını anlatıyor. Mads Mikkelsen ana okulu öğretmeni Lucas’ın acısını ve uğradığı haksızlığa duyduğu öfkeyi başarıyla canlandırıyor. Film kendisini ilgiyle izletiyor. Ama filmin derdi ne pek anlaşılamıyor. Toplumsal ilişkileri mi eleştiriyor? Eleştiriyorsa ne diyor yani? İnsanlar 4-5 yaşında bir kıza inanamaya neden bu kadar meyilli? Kimsenin kimseye güvenmediğini mi söylemek istiyor. Bilemedim. Olayların kadınların başının altından çıkması dikkate alınması gereken bir ayrıntı mı, ona da karar veremedim. “Av” sıkmıyor ama adını tam koyamadığım bir sevimsizliği var.
Michael Haneke’yi sevmiyorum. “Aşk” ya da “Sevgi”sini de sevmedim. Ölmekte olan yaşlı bir kadın ile ona fedakarca bakan kocasının hikayesi elbette dokunaklı. Ama nedir yönetmenin o genç kuşağa duyduğu nefret? Nedir bu parmak sallama, azarlama tavrı? Haneke parmağını ne kadar sert sallarsa, hayranları da o kadar hizada durur zaten. Böylece geçinip giderler. Çok da fanatiktirler, şimdi hemen nefret mailleri atmaya soyunmuştur bazıları.
Alain Resnais’yi es geçebeiliriz. Yarın buluşmak üzere…

Hasetten kuduranlar ya da festival sıkıntısı

YERALTI

 Filmi ilk izlememde hiç tat almadım. Ne Muharrem beni ilgilendirdi, ne de çevresindeki diğer insanlar. “Festival Sıkıntısı”dır belki de… Demirkubuz umarım hasedi, kıskanmayı aşar, kendisi olarak film yapmaya geri döner. Cannes çağırmazsa çağırmasın, kimin umurunda. Zaten öyle de çağırmıyor, böyle de

Konuya başka bir yerden girmeme müsaade edin. 2 Aralık 2005’te Kim Ki-duk’un “Yay” adlı filmiyle ilgili yazımda yönetmene yönelik şunları söylemişim:  “(…) Kim Ki-Duk’a … naçizane fikrimizi söyleyelim: (…) sendeki bu kıskançlıkla bu iş zor yürür arkadaş. ‘Yay’ Kim Ki-duk’un 12. filmiydi. Umarız 13.sü bir kıskançlık cinayetini anlatmaz.”
Kıskançlık cinayetiyle Ki-duk’un gerçek hayatta bir cinayet işleme ihtimaline işaret etmiştim. Kim Ki-duk “Yay”dan sonra 3 film daha yaptı. 2008’deki 15. filmi “Rüya”da neredeyse bir oyuncusunun ölümüne neden oluyordu. Bu olay Ki-duk’u çok sarsmıştı. Film yapmanın anlamını sorgulamaya başladı. Yine de yeni bir film yapmaya kalkıştı fakat yapımcıları onu yarı yolda bıraktılar. Ki-duk iyice bunalıma girdi ve inzivaya çekildi. Üç yıl boyunca film yapmayı bıraktı. Ta ki geçen yıla kadar. Kim Ki-duk geçen yıl sinema dünyasının gördüğü en garip filmlerden birini yaptı. Tek başına oynadığı bu filmde Ki-duk önce kendi kendiyle hesaplaşıyordu. Sonra oyunculara hakaret etmeye başlıyor, en nihayetinde tabancasını kuşanıp, nefret ettiği herkesi öldürüyordu. “Arirang” adlı bu film İstanbul Film Festivali’nde bu yıl gösterildi. Bir oyuncusunun ölümüne neden olabileceği korkusuyla film yapmayı bırakan Ki-duk, “Arirang”la cinayet fantezilerini filme almıştı. “Arirang” Ki-duk’un gerçekte yaptığı en iyi şeyin sinemayı bırakmak olduğunu düşündürüyor insana. Gerçekten de intikam almak, düşmanlarınızla hesaplaşmak, kişisel rekabetinizde üstünlük sağlamak için film yapmamalısınız. Eleştirmenlerin de, güç gösterisi yapmak, en akıllı benim demek, yönetmen dövmek vs. için yazı yazmaması gerektiği gibi. Sanatçılar ve eleştirmenler kim için, ne için yapıyorum bu işi diye sormalı. Çok özel konumlar bunlar, herkese nasip olmuyor. Kişisel kavgaların yapılacağı yerler buralar değil, olmamalı.

“Yeraltı” ne yazık ki açık bir şekilde Demirkubuz’un Nuri Bilge Ceylan’dan ve eski solcu arkadaşlarından intikam alma filmi olmuş. “Kıskanmak”a kadarki filmleriyle Zeki Demirkubuz sinemamızın son yıllarda çıkardığı en orijinal isimdi bana göre. Kendine özgü bir sinema dili, kendine özgü bir estetiği vardı. İçeriği hep sorunluydu, o başka. Demirkubuz dışarıda da ilgi gördü, retrospektifleri yapıldı, Cannes’ın yan bölümü “Belirli Bir Bakış”a iki filmiyle birlikte katılma başarısını gösterdi. Ama ne Berlin’in, ne Venedik’in ne de Cannes’ın resmi yarışmalı bölümlerine seçilemedi. Dolayısıyla da bu festivallerden Kaplanoğlu ya da Ceylan gibi ödüllerle dönemedi. Bence katılmayı da, ödül kazanmayı da hak ediyordu ama olmadı.

ŞIK BİR FİLM AMA ÖZGÜN DEĞİL
“Yeraltı” hiç hoşlanmadığı ve kendisinden hoşlanmayan adamların arasında bir yer edinmeye çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor. İstenmediği bir yemeğe inatla, zorla kendini davet ettirir Muharrem (Engin Günaydın). Muharrem’le Demirkubuz’un yolu böylece kesişmeye başlıyor. “Yeraltı” tipik bir Demizkubuz filmi değil, daha çok yurtdışı festivalleri için film üretmekle suçladığı yönetmenlerin filmlerine benziyor; üslubuyla, temposuyla, ışığıyla… Yavaş sinema denilen sinemaya yakın bir film bu, bildiğim bütün Demirkubuz filmlerinden daha yavaş tempolu ve daha sıkıcı. Yine bildiğim bütün Demirkubuz filmlerinden daha “güzel” görüntülere sahip bir film “Yeraltı”. Daha iyi ışıklandırılmış, daha estetize edilmiş. Oysa Demirkubuz’u Demirkubuz yapan, filmlerinin o kendine özgü çiğ estetiğiydi, ucuz gibi görünmesiydi, anlattığı yaşamların sakilliğine uygun düşen bilinçli ve özenli sakilliğiydi. Demirkubuz o davet edilmediği “şık” partilere girmek için, o nefret ettiği insanlar gibi olmaya yönelmiş. “Şık” bir film yapmış. Ama özgün bir film olmamış, herhangi bir başka zanaatçının da çıkaracağı bir film olmuş “Yeraltı”.

MAYIS SIKINTISI’NA GÖNDERMELER
Ama filmin tek kusuru özgün bir dili, estetiği olmayışı değil. Daha önce de söylemiştim, Nuri Bilge Ceylan’a açık göndermeler var filmde. Muharrem’in en nefret ettiği kişi bir yazar. Bu yazarın ödüllü kitabının adı “Ankara Sıkıntısı”. Bu göndermeyi görmemek tabii ki mümkün değil, elbette Ceylan’ın “Mayıs Sıkıntısı”na gönderme yapılıyor. Başka bir şey olamaz, nokta. Yazar ödülünü aldığında, heykelciği bildiğimiz bir tarzda kaldırıyor ve çok sevdiği Ankara’ya ithaf ediyor; Ceylan’ın yalnız ve güzel ülkesine ithafı gibi. Yazarın aldığı ödülün adı bile Akkoyunlu ödülü, Ak”ceylan”lı denmediği kalmış. Yazar, Muharrem tarafından başkalarının fikirlerini çalıp çırpıp,  kendi fikirleriymiş gibi sunmakla ithaf ediliyor. Demirkubuz’un Ceylan’ı gerçek hayatta böyle itham ettiği de yaygın bir dedikodu olarak yıllardır ortada dolaşır.

BEYAZPERDENİN AMACI NE?
Peki, bunlardan bize ne? Sinema salonları yönetmenlerin kozlarını paylaştıkları arenalar mıdır? Bu kavga seyirciye ne verir? Haset insani bir duygudur ama denetlenemediği zaman sonuçları herkes açısından acı olur. Bu film, denetlenemeyen ve kişiyi esir alan bir hasetin belgesi olmuş. Demirkubuz’a akıl verebilecek kimse yok muymuş çevresinde? Nefret ettiği şeyin kötü bir taklidine dönüştüğünü, dönüşürken o nefret ettiği şeyin özgünlüğünü ıskaladığını da kimse görmemiş mi?

Film romanı sakatlayarak aktarmış. Mesela filmdeki önemli hikâyelerden biri Muharrem’in bir fahişeyle ilişkisine değindir. Kitabı yeni okumadım ama hatırladığım kadarıyla Muharrem fahişenin, gururunu okşar önce, egosunu şişirir ve sonra patlatır o egoyu. Oysa filmde şiştiğini görmediğimiz bir egonun patlatılma anını görüyoruz. Haliyle patlama da patlamaya benzemiyor. Hatta bir şeye benzemiyor.

SIĞ BİR SOLCULUK ELEŞTİRİSİ
Bir de kadınlara bakış meselesi var, hep olduğu gibi. Filmde Muharrem’in evine temizliğe gelen bir kadın var. Bu kadın, Demirkubuz filmlerinde genellikle olduğu gibi bir tür femme fatale. Bir bakarsın adamı öldürmeye kalkar, bir bakarsın öldürmeye kalktığı adamla evlenir. Kadınlar, bu dünyanın hamamböcekleri gibidir, nükleer savaş çıksa bile yine de yollarını bulup hayatta kalırlar! Erkeklerin onları hamamböceği gibi öldürmesi de belki de bundandır. Birçok Türk erkek yönetmenin kadınlara bakış açısı bu, sadece Demirkubuz’unki değil. Demirkubuz’un “solculuk” eleştirisi de çok sığ. Karakterler sığ da ondan denmesin. Burada belden aşağı bir vuruş var.

Bir filmi seyretmenin en iyi yeri festivaller değil. Günde birkaç film izlenen bir ortamda filmler üzerine uzun uzun düşünülemiyor. “Yeraltı”nı bir kez daha seyretsem belki fikrim değişir. Ama filmi ilk izlememden hiç tat almadım. Ne Muharrem beni ilgilendirdi, ne de çevresindeki diğer insanlar. “Festival Sıkıntısı”dır belki de. İçeriğiyle ilgili sorunlarım olsa da, mesela “Kader” gibi bir filmi her zaman görmeyi arzularım. Demirkubuz umarım hasedi, kıskanmayı aşar, kendisi olarak film yapmaya geri döner. Cannes çağırmazsa çağırmasın, kimin umurunda. Zaten öyle de çağırmıyor, böyle de.

Hâlâ bir başyapıt çıkmadı

TARİH:  25 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes’ta yarışma filmlerinden  olan ‘Yumuşak Öldürmek’ filmini gördüm. Andrew Dominik’in imzasını taşıyan filmin yoğun bir politik meselesi olmasına rağmen bekleneni vermediğini düşünüyorum.Andrew Dominik “Kasap” (Chopper) filmiyle çok güçlü bir şekilde girmişti sinemaya. Ardından yaptığı “Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı” kaygısız kalınamayacak bir filmdi ama bir dağınıklığı da vardı. Bu yıl Cannes’da yarışacak filmi doğrusu heyecan uyandırmıştı. Ama “Killing Them Softly” (Yumuşak Öldürmek) bekleneni vermedi. Filmin yoğun bir politik meselesi var. Dominik’in ABD’ye çok sert bir eleştirisi var ve bütün film zaten ABD’nin politikalarının bir alegorisi. Dominik ABD’yi sert bir şekilde eleştiriyor ve ABD’nin bir ülke değil bir şirket (“business” tam olarak) olduğunu ileri sürecek kadar ileri de gidiyor. Festivalde alışık olmadığımız bu politiklik hoş da bir yandan. Ama birkaç beceriksiz soyguncunun bir mafya sisteminin çökmesine neden olması ve bunu bir katilin uzaktan, “yumuşak” bir şekilde cinayetler işleyerek temizlemeye çalışması Amerikan kapitalizminin eleştirisi ya da son krizin alegorisi olarak hem fazla kör gözüm parmağına hem de fazla basite indirgeme olmuş. Öldürdüğü kişileri yakından görmemek tabii ki ABD’nin yeni savaş yöntemlerini, pilotsuz uçak larını da hatırlatıyor. Ama olmamış. Ne politik bir alegori düzeyinde ne de bir “suç” filmi olarak işlememiş film. Dominik’in kariyeri en üstten başlayıp aşağı doğru iniyor ama filmleri her nasılsa daha büyük ödüllere aday oluyor.

Bernardo Bertolucci de maalesef çaptan düşen yönetmenler arasında. Bertolucci’nin festivalde yarışma dışı gösterilen filmi “Ben ve Sen” oldukça zayıftı. On dört yaşındaki asosyal bir gencin babasının ilk eşinden olan yarı kız kardeşiyle tanışması ve bu ilişki sayesinde kabuğundan çıkmaya karar vermesini anlatan film ne yazık ki ilgiyi ayakta tutacak bir derinlikten ve ilginçlikten yoksundu. Yine de film sırasında Haneke’nin genç insanlara duyduğu öfke ve korkuyla Bertolucci’nin empati dolu yaklaşımı arasındaki devasa farkı düşünmeden edemedim. Keşke Haneke biraz Bertolucci’den ders alsa…

Günün yarışmadaki kapanış filmi ise Leos Carax’ın “Holy Motors”uydu. Carax “Oğlan Kıza Rastlar” ve “Köprü Üstü Aşıkları” gibi filmlerle bir dönem genç izleyicilerin en sevdiği yönetmenlerin başında geliyordu. “Holy Motors” hiçbir şeyin gerçek olmadığı, her şeyin bir role indirgendiği, her eylemin bir rol olduğu bir dünya resmi çizmiş. Seyirciyi ikiye böldü film. Kimi sonuna kadar seyretmedi, kimi ise hem çok eğlendi hem de filmin bitiminde coşkuyla alkışladı. Benim filmim değil, o kadarını söyleyeyim. Bütün her şeyin sanal olduğu bu dünya tablosundan bir anlam çıkarmak bana nasip olmadı ya da…

Cannes 2012: Sonuçlar ve genel değerlendirme

TARİH:  2 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Cannes tabii ki sadece yaratıcı sinemanın mabedi değil, aynı zamanda büyük bir pazar yeri, büyük bir gösteri mekânı. Bizi ama sadece ilk işlevi ilgilendiriyor. Ne kırmızı halılarla, ne de alım satım işleriyle işimiz var. Peki Cannes’da yarışan her film hakikaten de o yılın en iyi filmlerinden biri mi?Cannes’dan son yazımı yazdığımda sonuçlar belli olmamıştı daha. Ne uzun metraj yarışmasında, ne de yan bölüm “Belirli Bir Bakış”ta Türkiye’den bir film yoktu. Buna rağmen hem Rezan Yeşilbaş’ın kısa filmi “Sessiz”in kazandığı Altın Palmiye’yle, hem Nuri Bilge Ceylan’a verilen “Altın Fayton”la (film yönetmenlerince verilen bir ödül) hem de Fatih Akın’ın “Cennet Bahçesindeki Çöplük” adlı belgeseliyle dünyanın bu en büyük ve en önemli film festivalinde yerimiz hiç de fena değildi.

“Sessiz”e ilk ödülü benim de içinde yer aldığım Akbank Film Festivali jürisi vermişti. Belçim Bilgin’in başrolünde yer aldığı film Yeşilbaş’ın babasının yaşadığı gerçek olaylardan esinlenmiş. 1984’te Diyarbakır Cezaevi’nde korkunç şeyler yaşanıyor (o dönemde Türkiye’nin bütün cezaevlerinde yaşandığı gibi ama daha fazlasıyla). Mahpuslarla görüşmecilerinin Kürtçe konuşmaları yasak. Dolayısıyla, Türkçe bilmeyen birçok kadın kocalarıyla, oğullarıyla, kızlarıyla konuşamıyorlar. Duvarlarda sloganlar var: “Türkçe Konuş, Çok Konuş!” diye. Faşizm bu yasakla yetinmiyor, mahpuslara dışarıdan giyecek getirmek de yasak. Oysa Kürt mahpusun ayakkabıya ihtiyacı var. Karısı, bir erkek ayakkabısı alıyor ve ayağına giyip, görüşmeye gidiyor. Neyse ki görüşme açık, karşılıklı oturabiliyor görüşmeciyle mahpus. Ve bir gerilim filmine taş çıkartacak bir operasyonla, masa altından ayakkabılar jandarmalara fark ettirmeden değiştiriliyor. Bir derdi, bir meselesi olan filmler daha çok iz bırakıyor. Yeşilbaş’ın filmindeki mesele o kadar yakıcı ki… Cannes’da yarışan diğer kısa filmleri görmedim ama “Sessiz”in kazanmasını da sürpriz görmüyorum: Tebrikler Rezan, tebrikler Belçim ve filme emeği geçen herkes.

SİNEMA YA DA SANAT, SONUÇTA BİR KEYİF İŞİDİRUzun metraj yarışmasına gelince… Başka vesilelerle de yazmıştım, film festivalleri film izlemek için hem muhteşem fırsatlar sunan yerler hem de bu filmleri neredeyse en kötü koşullarda seyrettiğiniz yerlerdir. Hiçbir normal insanın ruhu günler boyunca birkaç film seyretmeye ihtiyaç duymaz. Hiçbir normal insanın ruhu sabahın 7-7:30’unda kalkıp film kuyruğuna girmek istemez. Sinema ya da genelde sanat, sonuçta bir keyif işidir. Sanat sindirilmek ister, üstüne (bilinçli ya da bilinçaltında) düşünülmek ister. Film uykusuz gözlerle, yorgun zihin ve bedenlerle tüketilecek bir şey değildir. Ama bunu söyledikten sonra, sanat, özelde sinema festivalsiz olmuyor da demek gerekiyor. Yaratıcı yönetmenlerin Cannes’a ve diğer festivallere ihtiyacı var. Cannes olmasa Nuri Bilge Ceylan “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı yapacak noktaya gelebilir, filmini Türkiye’de yüz elli bin kişiye izletebilir miydi? Sinema yazarlarının da festivallere ihtiyacı var. Bütün yıl konuşulacak filmler ilk kez festivallerde görücüye çıkıyor. Üstelik bu filmlerin birçoğunu başka türlü seyretme imkânımız olmayacağını biliyoruz!

HANEKE HAYRANLARI BENDEN NEFRET EDECEKLER!
Cannes tabii ki sadece yaratıcı sinemanın mabedi değil, aynı zamanda büyük bir pazar yeri, büyük bir gösteri mekânı. Bizi ama sadece ilk işlevi ilgilendiriyor. Ne kırmızı halılarla, ne de alım satım işleriyle işimiz var. Peki Cannes’da yarışan her film hakikaten de o yılın en iyi filmlerinden biri mi? Geçen yılın birincisi Malick’in “Hayat Ağacı” Batı’da öyle karşılandı. Hemen hemen yılın en film listelerinin tümünde başı çekti. Ama mesela SİYAD’ın en iyi 10 yabancı film listesine onunculuktan dahi olsa giremedi. Bu enteresan bir durum ve film beğenisinin ne kadar öznel ve göreceli olduğunu gösteriyor. Fakat bu yıl böyle olmaz. Bu yıl Michael Haneke’nin Altın Palmiye’yi kazanan filmi bizde de listelerde başa oynar. Haneke son katıldığı Cannes yarışmasında da “Beyaz Bant”la Altın Palmiye almıştı. Bu yıl da “Amour”la (Sevgi/Aşk) aynı ödülü aldı. Beklenen bir durumdu. Screen dergisi festival boyunca her gün bedava bir dergi çıkarır ve bu derginin en arka sayfasında 10 seçkin eleştirmenin yıldızları yer alır. Bu yıl dört üzerinden 3 ortalamayı geçen sadece iki film vardı. Haneke’nin “Aşk”ı ve Christian Mungiu’nun “Tepeleri Ardında”sı. İkisi de 3.3 ortalama tutturdular. Ve ikisi de en önemli ödüllerden paylarını aldılar. Yargılarım daha sakin bir şekilde seyrettiğimde değişebilir ama ben Haneke’nin filmini beğenmedim. Hep yazarım, hep de yazacağım; Haneke’yi papaz tavırlı bulurum. İnsanoğlunu beğenmeyen ve azarlayan, ders veren bir papaz gibidir hazret. Eleştirisinin somut bir hedefi yoktur ama çoğunlukla görece genç kuşaklar bu “peder”in azarlarından nasiplerini alırlar. Bunları söylerken tabii ki Haneke’nin sinema diline hakim biri olduğunu kabul ediyorum. Haneke, bu filmine “Aşk” adını koyarken, “siz fanilerin ‘aşk’ dediğiniz şey ‘Hiroşima Mon Amour’daki gibi değil, işte böyle olur!” der gibi. Bunu şundan söylüyorum: Filmin kadın başrol oyuncusu Emmanuele Riva’nın en bilinen diğer filmi “Hiroshima Mon Amour”dur. Oradaki tutkulu aşka sanki “Amour”la bir kontr çekmiş Haneke. “Aşk”, demiş, “sevdiğinin kıçını temizlemektir gerektiğinde”. Terence Davies de aynı şeyi söylemişti bu yıl İstanbul Film Festivali’nde gösterilen “Aşkın Karanlık Yüzü”nde. Kuşkusuz öyle, sevdiğimiz zayıf düştüğünde yanında değilsek, onu gerçekten de sevdiğimizi söylemeyiz. Haneke kendisi söylüyor, bu filmi kendisini ve karısını düşünerek yazmış. Filmde yaşlı bir çift var. Kadın aralıklarla geçirdiği beyin kanamaları nedeniyle adım adım ölüme yaklaşırken, kocası ona özenle bakıyor. Bu “temsili ‘Haneke’ çifti”nin yalnızlığı sadece kızlarının ve kadının bir öğrencisinin ziyaretiyle bozuluyor. Birbirlerini bu kadar seven bu çift nedense çok yalnız, çevrelerinde insan yok, olanlar da doğrusu sevmeyi pek bilmeyen tipler. Kızları, ukalalık etmek ve ekonomiden söz etmek dışında anlamlı bir şey yapmıyor ve sonunda da babasından bir güzel fırça yiyor. Öğrenci desen, ne zaman ne diyeceğini bilemiyor ve görev icabı yaptığı ziyaret yaşlı çifte keyiften çok azap veriyor. Ben de merak ediyorum: Neden bu karşıtlık? Neden görece genç olanları bu aşağılama? Nasıl oluyor da bu sevmeyi bilen çift kendilerinden başkalarına, en başta kendi kızlarına sevmeyi öğretememiş? Açıkçası, bu acıklı hikâyede ya ben çok duygusuzum, ya da önyargılıyım, bilemiyorum, ruhumda yaprak kıpırdayan çok az an oldu. Hiç olmadı değil ama olan anlar bana yetmedi.  Bir de cinayet sahnesi var ki her şeyin üstüne tuz biber ekti. Tabii, bir tek ben galiba filmdeki bu cinayeti, sadece cinayet olarak görüyorum. Keşke bir kez daha seyredip yazabilsem, keşke siz de seyretmiş olsanız, ben de rahat rahat yazsam neden söz ettiğimi. Haneke hayranları benden nefret edecekler, ne yapalım… Alışkınım.  Mungiu’nun filmi ise bir meselesi olan filmlerdendi. Mungiu, dinin, Ortodoks kilisesinin giderek güçlenmesinden ne kadar rahatsız olduğunu filmin kitapçığında anlatıyor. Çavuşesku’nun devasa ve Nazi mimarisini andıran ama nihayetinde Parlamento olsun diye Bükreş’in göbeğinde yaptırmaya başladığı bitmeyen binasına şimdi Ortodkos Kilisesi talipmiş. Tabii yüz milyonlarca Euro daha harcanması gerekiyor binanın tamamlanması için. Çamlıca tepesindeki müstakbel dev camiiye rahmet okutacak bu esere, hâlâ şeytan çıkarmak gibi işlerle uğraşan, insan hayatını zaman zaman hiçe sayan bu kurumun talip olması ve genelde ülkenin laiklikten uzaklaşma tehlikesi Mungiu’nun konu seçimini belirleyen şeyler. Hem kürtaj hem de kürtaj yasağı karşıtı baş yapıtı “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün…”le Çavuşesku rejimine sert bir eleştiri getiren ve bileğinin hakkıyla Altın Palmiye’yi kazanan Mungiu’nun “Tepelerin Ardında”sı zamanla daha fazla anlam kazanan, insanın içinde büyüyen filmlerdendi. Senaryo ödülünden daha fazlasına layıktı film. Ki En İyi Kadın Oyuncu Ödülü de filmin iki kadın oyuncusuna verildi. Kadın bedeni ve cinselliği üzerinde devletin uygulamaları konusunda filmler yapan Mungiu’dan bir tane de Türkiye’ye lazım. Acilen!

Bu yazının bu kadar uzayacağını tahmin edememiştim. Devamı başka yazıya…

Örümcek kadının öpücüğü

TARİH:  7 Nisan 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

ŞAHANE MİSAFİR

Ferzan  Özpetek filmlerinde hayatın keyifli yanlarını yüceltiyor, güzel yemeyi, güzel içmeyi, güzel sevişmeyi kutsuyor. Pekâlâ o da farkında ne beter bir dünyada yaşadığımızın. Ama sanki şunu demek istiyor: Dışarıda yeterince çirkinlik var, hiç olmazsa iki saat boyunca hayatın güzelliklerinin tadını çıkaralım!

“Örümcek kadının Öpücüğü” şahane bir filmdi ve geçenlerde sonunda tatlıya bağlanan bir tartışmayla Türkiye’de yeniden gündeme gelmişti. Film Arjantin’de cunta döneminde geçer. Hapishanede bir eşcinsel/travestiyle bir devrimci aynı hücreyi paylaşırlar. Eşcinsel olan mahkûm star olma hayalleri kurar. Eski filmlerden sahneleri anlatır devrimci arkadaşına. Devrimci onu sert bir dille, kaçış edebiyatı yapmakla suçladığında da şuna benzer bir şeyler der: “İçinde bulunduğumuz koşulların pek ala farkındayım. Eğer bu hücrenin kapısını açmayı bir şekilde becerirsen, peşinden geleceğim. Ama o ana kadar ben bildiğim yollardan yani hayallere tutunarak kaçacağım”.

PIETRO’NUN YALNIZLIĞI
Ferzan Özpetek’in son filminin kahramanı Pietro da böyle bir erkek/gay. O da oyuncu olma hayalleri kuruyor ve ev dediği kendi hücresinde yalnız yaşıyor. Yalnızlık seçimi değil, sevdiği adam ona ilgi duymuyor. Yalnızlığını sonunda paylaşan birileri çıkıyor. Ama bunlar geçmişin ünlü bir tiyatrosunun ölmüş oyuncularının hayaletleri. Ölüm nedenleri basit bir soba kazası ama mesele o kadar da basit değil. Faşist İtalya’nın güvenlik güçlerinden kaçmak için hepsi aynı evdeler. Saklanıyorlar, çünkü direnişçilere yardım ettikleri polis tarafından öğrenilmiş. İşte Pietro bu hayaletlerle paylaşıyor yalnızlığını. Pietro tıpkı, Örümcek Kadının Öpücüğü’deki eşcinsel karakter gibi kendi yöntemleriyle kaçıyor. Yoksa o da hem tarihteki vahşetin hem de günümüzdeki Berlusconi rezaletinin pek ala farkında. Ama “ölmüş” görünen komünistler bir çözüm bulamadıkları müddetçe o kendi yöntemleriyle kaçmayı sürdürecek. 

İNSANA TEMİZ BAKAN İKİ ÇİFT GÖZ
Bu hikâye bana sanki Ferzan Özpetek sinemasının da özünü içeriyor gibi geliyor. Özpetek filmlerinde hayatın keyifli yanlarını yüceltiyor, güzel yemeyi, güzel içmeyi, güzel sevişmeyi kutsuyor. Pekâlâ o da farkında ne beter bir dünyada yaşadığımızın. Ama sanki şunu demek istiyor: Dışarıda yeterince çirkinlik var, hiç olmazsa iki saat boyunca hayatın güzelliklerinin tadını çıkaralım!

Cem Yılmaz ve Ferzan Özpetek’i ne zaman kişi olarak karşımda görsem bende büyük sempati uyandırıyorlar. Cem Yılmaz’a ne filmlerinde ne de stand-up’larında gülmediğim kadar gülüyorum, irticalen yaptığı konuşmaları dinlerken. Ferzan Özpetek’in gözleri “iyi insan” gözleri. Temiz bakıyorlar insana. Nedense ikisinin de filmlerinden aynı keyfi alamıyorum. Hep mi birileriyle kavga ettiğim günlerde seyrediyorum bu filmleri, bilemiyorum. “Şahane Misafir”i daha çok beğenmeyi çok isterdim. Eşcinselliğe dair filmlere bir tür sansür uygulansın denilen bu günlerde, Ferzan Özpetek’in İtalya’da yaşamayı seçmekle ne kadar akıllıca davrandığını düşünüp, üzülüyorum bir de. Burada aynı işi yapması imkânsızdı.

Üç film, bir ödül töreni

TARİH:  19 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

 
CANNES’DA 2. GÜN

Cannes’da program tüm yoğunluğuyla devam ediyor. Daha festivalin ikinci gününde üç yarışma filmi seyredip bir de Türkiye’den Nuri Bilge Ceylan’a verilen Altın Fayton Ödül töreni  katıldım… Şimdi bunların detaylarına geçelim…

Bir gün öncenin yorgunluğunu atamadan hızlı bir güne daha başladık. Festivalin ikinci gününde üç yarışma filmi daha seyretme olanağı buldum. Ayrıca Nuri Bilge Ceylan’a Fransız Yönetmenler Birliği’nin verdiği Carrosse d’Or (Altın Fayton ya da Altın Saltanat Arabası) ödülünün törenine ve ardından Türk standında yapılan partiye katıldım. Şimdi haberler…

Günü sabah 8:30 senasında “Un Prophet” (Bir Peygamber) filmiyle büyük başarı elde eden yönetmen Jacques Audiard’ın “Pasa ve Kemiğe Dair” (De Rouille et D’Os) filmiyle açtık. Audiard’ın filmi Nasrallah’ın “Savaştan Sonras”ı  ve günün diğer filmlerinden “Cennet: Aşk” (Paradies: Liebe) gibi eşitsiz temellerde yaşanan bir aşkı anlatıyordu. Bir baltaya sap olamayan Ali, günün birinde aniden 8-9 yaşındaki oğlunun bakımını da üstlenmek zorunda kalır. Ali oğlunu alıp ablasının yanına yerleşir ve bir gece kulübünde güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başlar. Stephanie ise bir yunus parkında katil balina (katil insanların orka’lara verdiği adlardan en bilineni)  bakıcısıdır. Bir akşam Stephanie kulüpte bir kavgaya karışır, Ali onu evine bırakır. İkili, kültürel ve sınıfsal açıdan farklı dünyaların insanlarıdır. Fakat kader devreye girer. Stephanie akvaryumdaki bir kazada iki bacağını birden yitirir. Sevgilisinden ayrılır ve aklına Ali’yi aramak gelir. İkili arasında bir ilişki başlar fakat Ali ne baba olmayı ne de bir kadını sevmeyi henüz bilmemektedir. Bunları öğrenmesi için birkaç dramatik olay daha yaşanması gerekmektedir. Stephanie’nin de tabii hayata yeniden bağlanabilmesi ve bacaksız haliyle de çekici olabildiğini öğrenmesi gerekecektir. Stephanie’yi Marion Cotillard, Ali’yi  Matthias Schoenaerts canlandırıyor.  Audiard’ın “Bir Peygamber”ini bile pek beğenmediğimi söylemeliyim. Bu film kanımca hiç inandırıcı olmayan bir hikâyeye sahip. Nihayetinde ne Ali’nin baba ve erkek oluş hikâyesi ne de Stephanie’nin bedensel eksikliğine rağmen hayata bağlanmayı başarma çabası yeterince etkili bir iz bırakıyor.   

AÇILIŞ FİLMİ BEKLENTİLERİ KARŞILAMADI
Wes Anderson’un  festivalin açılışını da yapan yarışma filmi “Moonrise Kingdom” da bekleneni veremeyen filmlerden biri oldu. Anderson sineması aileyi, özel olarak da (dolaylı biçimde de olsa) Anderson’ın kendi ailesini anlatır. Bu ailelerde genellikle ilgisiz bir baba figürü vardır, ailenin çocukları sevgisiz yaşamanın yaralarını sarmak için ömrü billah uğraşır dururlar. Baba figüründen nefret ve babanın kadınına sahip olma arzusu, yani Ödipal karmaşa, temel izleğidir Anderson filmlerinin. “Moonrise Kingdom” Amerika’da Anderson’a göre bir dönemin bitip diğerinin başladığı 1965’te geçiyor. Filmin kahramanları da hayatlarında tam bir dönüm noktasındalar. 12 yaşındalar ve çocukluktan ergenliğe geçerken ilk aşklarını da yaşıyorlar. Filmin iki kütük kahramanı da ağır bunalımlı tipler. Erkek öksüz bir çocuk, kız ise Tenenbaum ailesindeki gibi depresif bir edebiyat meraklısı. Bill Murray her zamanki gibi sevimsiz baba rolünde. Fakat Anderson filmlerini çekici kılan kahramanlarının ilerlemiş yaşlarına rağmen çocuksu olmalarıydı. Bu kez başrole çocuklar çıkınca büyü kaçmış. İşin esprisi de.

EN İYİ KADIN OYUNCU: MARGHERETHE TIESEL
Günün üçüncü yarışma filmi ise Ulrich Seidel’in “Cennet: Aşk”ıydı. Eşitsiz temeller üzerine kurulu aşk hikâyelerinin yeni ve radikal bir örneği olan film şu ana kadar gördüğüm filmlerin en iyisiydi. Başrol oyuncusu Margherethe Tiesel En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü almazsa çok şaşıracağımı şimdiden söyleyebilirim. Daha iyi bir kadın oyuncu performansı çıkma ihtimali çok düşük. Laurent Cantet’nin de “Güneye Doğru” (Vers le Sud) adlı filminde anlattığı yaşlı kadınların Afrikalı gençlerle kurduğu cinsel/duygusal ilişkiler “Cennet:Aşk”ın konusunu oluşturuyor. Fakat bu çok daha sert bir film. Batılı beyazların üçüncü dünyanın gençlerini düzme hikâyeleri, kadının dominant olduğu perspektiften pek anlatılmadı. Bizim Alanya’nın da bu konuda anlatılmayı bekleyen bir hikâyesi var. Yaşlı ve şişman bir Avusturyalı kadın tatilini Kenya’da geçirirken, kendisi gibi diğer bütün yalnız kadınların yaptığı gibi genç Afrikalı erkeklerle ilişkiye girer. Sömürür ve sömürülür.  Seidel’ın filmi beyaz Avrupalının tarihsel sorumluğuna dair bir şey söylemiyor, bu anlamda biraz yüzeysel ve izlenimci olduğu söylenebilir. Afrikalı erkeklerin hikâyeleri de pek görülmüyor, onları hep dolandırıcılar olarak görüyoruz. Fakat bu ilişki tarzında aslolan da söğüşlemek zaten. Herkes herkesi sömürüyor. Pis bir sınıfsal ayrım üzerinde iyi bir ilişki kurulamıyor!
 

Cannes’da Son Gün

TARİH:  2 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Ve nihayet sona geldik. Bugün son yarışma filmi “Mud” (Çamur demek ama filmde özel bir ad olarak geçiyor)gösterildi. “Mud” Jeff Nichols’ın üçüncü filmi. İkinci filmi “Sığınak”ı (Take Shelter)kısa bir süre önce izlemiştik. “Sığınak”ta hem hayali hem de gerçek fırtınalar vardı ve bu yüzden yanlış bir şekilde filmi çevreci ilan edenler olmuştu. Oysa filmin konusu kapitalizm ve şizofreniye dairdi. Güvencesiz bir sosyal yapı ve ekonomik kriz, ruhsal dengesi zaten sallantıda olan bir bireyi nasıl paranoyaklaştırır diye özetlenebilirdi filmin konusu. Nichols’ın yeni filmi de doğayla iç içe ama yine çevrecilik değil filmin derdi.Cannes’ı açan “Moonrise Kingdom” gibi, “Mud” da ilk aşka dair. Ellis ve Neckbone 14 yaşında iki yakın arkadaş. Ellis’i annesiyle babasının arası bozuk ve bu durum Ellis’i derinden etkiliyor. Babasına öfkeli ve bir gün tesadüfen kendisine yeni bir baba figürü buluyor Ellis. Neckbone’la gittikleri adada saklanan bir kanun kaçağıyla, yani “Mud”la tanışıyorlar. Mud aşk uğruna elini kana bulamış, sevdiği kadına kötü davranan adamı öldürmüş. Sevgilisi Juniper’le adada buluşmayı amaçlıyor. Hem polis hem de öldürdüğü adamın ailesi, kiralık katilleriyle birlikte Mud’ı arıyorlar. İki delikanlı Mud’a yemek getiriyor ve adadaki hurda bir motoru tamir etmesine yardım ediyorlar. Ellis bu arada annesi gibi iki isimli ve yaşça kendisinden büyük bir genç kıza May Pearl’e aşık oluyor. Sanki anne ve babasının yürümeyen ilişkisini başka oyuncularla ve bu sefer yürüyecek biçimde sahnelemeye çalışıyor. Fakat hiçbir şey beklendiği gibi gitmiyor, aşk ilişkileri yola girmiyor. Ellis yine de aşka olan inancını koruyabilecek, ergenlikten delikanlılığa sağ salim geçebilecek mi?

Nichols bu sorulara insani bir biçimde yaklaşıyor ve sağlam bir sinema dili kuruyor. Nichols’un kalbinin solda olduğuna dair küçük işaretler var filmde. Neckbone’un “Fugazi” t-shirt’ü giymesi, Amerika’nın Küba’daki kanlı eylemlerinin hatırlatılması gibi şeyler filmde küçük ayrıntılar olarak var. Bu arada Fugazi Amerikan rock toplulukları içinde en sol söyleme sahip olan topluluklardandır ve bağımsızlıklarından taviz vermemesiyle tanınır.

Jeff Nichols sağlam adımlarla kariyerinde ilerliyor. Şansının açık olmasını diliyorum. Film bir ödül alırsa da şaşırmam. Ödül demişken bugün festivalin ilk ödülleri belli oldu. FIPRESCI yani uluslararası film eleştirmenleri federasyonu üç bölümdeki filmlere içinden en iyileri seçti. Ana yarışmada en iyi film ödülünü Sergei Loznitsa “Siste” adlı filmiyle kazandı. Belirli Bir Bakış bölümünün birincisi ise “Vahşi Güneyin Hayvanları” filmiyle Benh Zeitlin oldu. “Vahşi Güneyin Hayvanları” sanırım satın alınmış, yakında Türkiye’de seyretmeyi umuyorum. Festivalin başlarında gösterilen film ayrıca ekümenik jürinin de birinciliğini aldı. Zaten film festivalin başından beri bölümünün favorisi olarak gösteriliyordu.

Nanni Moretti’nin başkanlığındaki jürinin kararlarını yarın öğreneceğiz. Ben bir tahminde bulunayım: Ken Loach’ın “Meleğin Payı” ve Jeff Nichols’ın “Mud”ı şanslı diyorum. Bunu Moretti’nin eğilimlerini dikkate alarak söylüyorum. Benim çok net bir birincim yok ama bu dediğim filmler ödül alırsa üzülmem.

Eşcinseller, SİYAD, solcular ve yandaşlar

TARİH:  31 Mart 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sol kültür sanat alanında her şeye rağmen hâlâ o kadar güçlü ki, sağ ne yapacağını, solu devlet babasına nasıl dövdüreceğini bilemiyor. Zavallıcıklar!

Bugünlerde AKP cenahından kim ağzını açarsa, aynı telden çalıyor: Bizden olmayanlar ateist, Marksist ve/veya uyuşturucu bağımlısıdır! Ateistten, Marksist’ten adam olmaz, ateistten fayda gelmez, bunlar vatan, millet düşmanı vs… Söylem bu. Bu söylemin çirkinliği bir yana suç olduğunu düşünüyorum. Müslüman’dan hayır gelmez, Müslümanlar vatan, millet düşmanıdır, diyebilir mi bir ateist? Diyemez; derse suç işler. Dememeli de zaten. O zaman, AKP’li milletvekilleri ve yazarlar da ateistler ve Marksistler için benzer şeyler diyememeli.

Fakat propaganda kültürünü Goebbels’den almışa benzer çok insan var ülkemizde. Uyuşturucu bağımlılığıyla ateizm arasında pervasızca bağ kuruyorlar. Kendileri gibi düşünmeyen herkesi vatan haini ilan ediyorlar. Her kurum bu saldırıdan nasibini alıyor. Mensubu olduğum SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) de saldırı altında.

Boğaziçi Üniversitesi’nin sinema kulübünden arkadaşım İhsan Kabil bir yazı yazmış. Bağımsız filmler festivalinde eşcinselleri konu alan filmler var, devlet bu festivale destek olmasın demiş. Uğur Vardan bunun sonucunun sansür olacağını  söyledi. Uğur Vardan haklıydı. Bu homofobi çok komik de geliyor bana bir yandan. Homoseksüeller yıllardır binlerce heteroseksüel aşk hikâyesi izliyorlar da yine de homoseksüel kalıyorlarken, nedense heteroseksüellerin homoseksüaliteyle karşılaştıkları anda cinsel kimlik değiştireceklerinden korkuluyor. İş orada da bitmiyor, cinsel kimlik değişince aile çöküyor, dolayısıyla aile üzerine inşa edilmiş olan toplum da haliyle yerle bir oluyor. Yahu heteroseksüellik dediğiniz pamuk ipliğine bağlı bir şey mi? Eşcinsellik o kadar büyük bir cazibe merkezi mi? Yok yani, eğer öyleyse, bir daha düşünelim. Belki de biz eşcinsel olmayanlar yanlış tarafta duruyoruzdur, değil mi yani?
Şunu da söyleyeyim: Ben ailenin toplumun yeniden üretiminde yani insan bireyleri yetiştirmede bulunan en iyi çözüm olduğu için var olduğuna inanıyorum. Birçok kişinin düşündüğü gibi, ailenin mülkiyetçi/kapitalist bir komplo olduğunu düşünmüyorum. Ailenin işlevsel olması başka bir konu. Aile içi şiddet, aile içi eşitsizlik, aile içi taciz ve daha birçok sorunu görmezden gelmeden, aileden yana olunabilir. Eşcinsel olmak da zaten aileye karşı olmak demek değil. Tam tersine, en güçlü eşcinsel hareketlerden biri aile kurma hakkı üzerine zaten.

Ayrıca sinemada asla hiçbir şey sansürlenemez diyen de yok, zaten. Çocuk pornosunun sansürlenmesine kim karşı  çıkar? Irkçı propagandadan yanayım diyen var mı? Yani, yana olanlar vardır belki ama söyleyemezler en azından. Bunlarla, eşcinsellere dair filmler aynı kategoride şeyler değil. Eşcinseller var! Çoğumuzun en azından bir akrabası, bir arkadaşı eşcinsel. Eşcinsellerin bazıları ahlaksızdır kesinlikle, tıpkı heteroseksüellerin de bazılarının ahlaksız olduğu gibi. Bazıları da melek gibidir, bazı heteroseksüellerin olduğu gibi. İsteseniz de istemeseniz de, gözden uzak tutsanız da eşcinsellerin toplumlardaki oranı aynı kalacak. Çünkü siz neden böyleyseniz, onlar da ondan öyleler. Birbirimizi de anlamamız için sanata ihtiyacımız var. Hem eğer eşcinseller düşmansa, onlar heterolar hakkında büyük bir istihbarata sahipler çünkü filmlerin çoğu heteroluk üstüne. Heterolar ise zaten yeterince cahiller, bir de eşcinsellere dair filmleri görmeleri olanaksızlaşırsa iyice cahil kalacaklar. Bir de buradan bakalım, arkadaşım!

Fakat mesele burada kalmadı. Eşcinselliğe dair filmlerle başlayan tartışma, SİYAD’ın ateistliği ve Marksistliğine, eski Sinematek’in ülkeye verdiği zararlara kadar uzandı. SİYAD’ı ve Sinematek’i cunta kapatmıştı, 12 Eylül cuntası. Şimdi güya cuntanın en keskin karşıtları, cuntanın üstesinden gelemediği şeyleri yerle bir etmeye çalışıyor. Sizler var ya sizler, sizler cuntanın en has evlatlarısınız! Babanızdan nefret etmeniz, bu gerçeği değiştirmiyor, daha da doğruluyor! Tek derdiniz, babanızın iktidarını almak ve anamızı bellemek! Tıpkı babanızın zamanında yapmış olduğu gibi!
SİYAD, söylemeye gerek yok ama bir meslek derneği. İçinde her türlü görüşten insan var; Müslüman’ı da var, Hıristiyan’ı da, ateisti de. Fakat böyle bir yapıya da tahammülü  yok yandaşların. Onlar solun esamesi okunmasın istiyorlar hayatta. Cuntadan devraldıkları misyonu tamamlamaya yeminliler. Cunta, Yılmaz Güney’in filmlerini yaktıysa, bunlar da Yılmaz Güney’in yerine kendi değer verdikleri isimleri geçirmek istiyorlar. SİYAD’ın yerini MÜSİYAD alsın istiyorlar. Kendi başlarına bunu beceremedikleri için de devleti yardıma çağırıyorlar. Kısacası belli bir konudan başlayan tartışma, dallandı budaklandı ve solun nasıl silineceği noktasına getirildi. Bütün bunlardan ben şu sonucu çıkardım: Sol kültür sanat alanında her şeye rağmen hâlâ o kadar güçlü ki, sağ ne yapacağını, solu devlet babasına nasıl dövdüreceğini bilemiyor. Zavallıcıklar!

Savaştan Sonra

TARİH:  18 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Zor bir yolculuğun ardından Cannes’a gelir gelmez, bavullarımı odama koyup ilk filmimi seyre koyuldum.  Mısırlı yönetmen Yousri Nasrallah’ın “Savaştan Sonra” adlı filmi Mısır’da son yıllarda yaşanan sıcak gelişmeleri, Tahrir Meydanı’nı ve orada yaşanan “savaşları” perdeye taşıdı. “Savaştan Sonra” kimi özellikleriyle şaşırtıcı bir film.  Filmin iki başkahramanı son derece aykırı kişiler. Rim, son derece modern, bağımsız aktivist bir kadın. Hatta o kadar Batılı görünümlü ki, kimi memleketlilerini Mısırlı olduğuna inandıramıyor. Kocasından ayrılma süreci içinde Rim, fakat bu süreç pek sert geçmiyor, eşi boşanmak istemese de. Rim ve eşi bir yandan flört etmeyi de sürdürüyorlar. Rim Kahire’nin oldukça iyi bir semtinde, Nil manzaralı bir evde oturuyor. Tahrir Meydanı’nda yaşananlar ve “devrim” turizm sektörünü fena halde vurmuş durumda. Piramitlerin çevresinde  turistleri gezdiren at ve deveciler işsizlikten hayvanlarını besleyemeyecek duruma gelmişler. Rim bu gruba yardım edenler arasında. Fakat bu grubun kötü de bir şöhreti var, çünkü Mübarek lehine Tahrir’de olaylara karışmışlar ve göstericilere saldırmışlar. Mahmut bu ekibin en şanssız üyesi. Atından düşürülmüş ve feci dayak yemiş. Mahmut’un acıklı hali ve tabii ki yakışıklılığı da Rim’ı etkiliyor ve  aralarında bir ilişki doğuyor. “Devrim” karşıtı bir yoksulla, “devrim” yanlısı varlıklı bir kadının aşkı tek başına bile zaten çok gerilim içeriyor. Bir de Mahmut’un evli ve çocuklu oluşu gerçeği de var. Mahmut yaşadığı aşağılanmanın travmasını şiddete yönelerek atlatmaya çalışınca işler daha da karışıyor.

Devrimden sonra Mısır’da işler pek de değişmişe benzemiyor; ağalar yine ağa, yoksullar yine yoksul, üstüne üstlük kadınlar kimi özgürlüklerini kaybetmekten korkuyorlar. “Savaştan Sonra” günümüz Mısır’ından etkileyici bir kesit sunuyor ama kimi zaman festivalin düzeyinin altında da seyrediyor. Festivale bir Arap ülkesinden de film alsak iyi olur gibi bir mantık da işlemiş olabilir. “Savaştan Sonra” ilginç olmasına ilginç ama kimi zaman acemice mizansenlere de sahip ve sonuna doğru biraz da sarkıyor. Yine de Mısır’daki cinsiyet rollerine, sınıf ilişkilerine, Batılılaşmış burjuva kesimle doğulu geleneklerini korumuş çevrelere  bakışı ilgiyi kesinlikle hak ediyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com