Parçala Behzat!

TARİH:  29 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Bu yıla, “diri diri gömülen insanlar”la başladı sinemamız. Önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bu duruma rastladık,  diri diri gömülen birinin mezarını aradık polislerle birlikte. Şimdi aynı durumla Behzat Ç.’de karşılaşıyoruz. Belki de Türkiye için şahane bir metafor bu: Diri diri gömülmüşüz hepimiz ve belki de bu yüzden en ufak bir pırıltıda sevinç çığlıkları atıyoruz.

Ne diziyi ne de kitapları bilen biri olarak gittim “Behzat Ç, Seni Kalbime Gömdüm”ün galasına. Dizi seyretmiyorum; dizi seyretme girişimlerim derhal afakanlar basmasıyla sonuçlanıyor çünkü. Dizi estetiğini hiç beğenmiyorum.

Ne yazık ki, bu estetikten kaçmak giderek zorlaşıyor çünkü dizi çeken yönetmenler dizi estetiğini sinemaya da taşımaya başladılar. Aslında dizi estetiği filan derken önemli bir şeyden söz etmiş gibi oluyoruz, yok öyle bir şey. Dizi estetiği genelde şöyle bir şey oluyor: Manav tezgâhı gibi ışıklandırılmış sahneler, çirkin bir geniş açı, zevksiz renkler, bayağı, iç kıyıcı, manipülatif  bir müzik…

Adana’da Altın Koza’yı kazanan ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ büyük ölçüde televizyon estetiğiyle yapılmış bir filmdi. ‘Behzat Ç., SKG’ de aynı çizgiden devam ediyor. İki filmin bir başka ortak yanları daha var. O da ikisinin de bir şeylere muhalefet etmesi ama bu muhalefetin devletin ideolojisiyle aslında çatışan bir yanı olmaması. Hatta çatışmayı bir kenara bırakalım, iki film de devlet ideolojisiyle aynı telden çalıyorlar. “Celal Tan…”ı zamanı gelince ele almak üzere bir kanara bırakalım. ‘Behzat Ç.’ filmi, devletin içinde ‘geçmişte’ bir takım yapılanmaların olduğunu söylüyor; resmi ideoloji de bunu söylüyor. Filmde, ‘geçmişte’ oluşmuş ve bugün bir şekilde etkinliğini sürdüren devlet içi gizli yapılanmalar günümüzün sevimli polislerince açığa çıkarılıyor! Peki bu yapıların bugün polis teşkilatının adının en çok birlikte anıldığı, “adını ananları yakan” yapılarla bir alakası var mı? Olsa, Behzat Ç. diye bir film olmazdı ki! Peki filmin ‘nihayetinde’ sapığı ve katilleri kimler? İşkence gördüğü için delirmiş devrimciler ya da katledilmiş devrimcilerin çocukları. Evet, durup dururken ruh sağlıklarını yitirmemişler; ‘geçmiş’in kötü polisleri, ‘geçmişte’ bu insanların ailelerine ya da kendilerine kötü şeyler yapmış, bu nedenle sapıtmışlar… Ama sonuçta geçmişte yapılan kötülükler, sözel olarak karşımıza çıkarken, gözlerimizle gördüğümüz şey bu ‘hasta’ insanların işlediği cinayetler. Ya başkalarının tetikçisi olarak ya da şeytani planlarının bir parçası olarak cinayet işliyorken görüyoruz devrimcilikle ilişkili insanları.  Görmekle dinlemek arasında büyük fark var. Onlara yapılan kötülükler bir kulağımızdan girip diğerinden çıkarken onların yaptıkları kötülükler filme damgasını vuruyor. Yaptıkları içinde iyi bir şey ise ne yazık ki yok! Devrimcilerin çocukları ya da kendileri sapıtabilir elbette. Ama bir filmin mikro-kosmosu içinde solculuk aslen bu yanıyla varsa, bunun anlamı başka olur. Ne yazık ki, günümüzün iyi polislerinin eskinin kötü polislerini temizlediğini, polisin ‘eskiden’  solculara yargısız infaz yaptığını ve işkence ettiğini söylemek, fakat bugünü olabildiğince sempatik göstermek yetmediği gibi yanıltıcı da.

Filmin psikolojik derinliğine gelirsek, aklıma en çok Can Barslan’ın Terelelli Pictures’ı geldi. Barslan’ın bu ‘çizgi romanları’nda sapık bir katil, geçmişte kendisine ya da ailesine yapılanların intikamını alırdı. Komiktiler. Karikatür için yeterli derinlikteydiler. ‘Behzat Ç. SKG’deki öykü, Barslan’ın ‘Terelelli Pictures’ından bir nebze daha derin değil. ‘Behzat Ç, SKG’nin çakma ‘Se7en’ kokan bir havası da var.

Behzat Ç’yi oynayan Erdal Beşikçioğlu yakışıklı bir adam, kadın polisler de (Cansu Dere vb) de çekiciler. Saf ve pek de zeki olmayan yardımcı kadro da pek sevimli. Onlar işkence ettikçe, seyirci pek gülüyor! Fakat Behzat Ç.’nin en ağır işkence yaptığı sahne öyle bir kurgulanmış ki, Behzat Ç, sahnenin sonunda mağdur ve ezilmiş adam konumunda kalıyor. Çünkü kötü şefi gelip Behzat’ın yetkilerini alıyor. Ağız tadıyla bir işkence edemiyor Behzat. Seyirciye, yahu bu adam düpedüz, acımasızca işkence yapıyordu deme fırsatı vermeden sahne Behzat’ı zalim konumundan çıkartıp, mazlum yapıveriyor. Film Behzat’ın yaptığı işkencenin işkence gibi algılanmamasını sağlıyor. İşkence sadece geçmişteki kötü polislerin yaptığı bir şey olarak var. Bir de polisin bugünkü uygulamaları filmde yok. Behzat ve arkadaşları zanlıları dövmek dışında bir yöntem bilmediklerini söylüyorlar. Oysa polisimizin geldiği noktayı, “Büyük Birader”in her şeyi gören gözlerini ve her şeyi dinleyen kulaklarını küçümsüyor bu durum.

Kameranın kadına bakışındaki röntgenci yaklaşıma da değinmek lazım. Kamera Cansu Dere’nin bacakları üzerinde gezinirken, seyirciyi tam anlamıyla röntgenci konumuna sokuyor. Behzat Ç.’nin cinsel ilişkiden anladığının, kadını kirletmek olduğunu da söylemekte yarar var fakat bu sadece bir saptama, filme yönelik bir eleştiri değil. Behzat, sevmediği kadınlarla yatabilen, sevmediği için onları “kirletebilen”, sevdiği kadında ise kendi kızını gören ve dolayısıyla onu “kirletemeyen” biri. Bu da Behzat’ın Ödipal karmaşasına dair bir şeyler söylüyor. Ensest yaşayamayacağına göre, “sert” cinselliği tercih ediyor Behzat. Bu yıla, “diri diri gömülen insanlar”la başladı sinemamız. Önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bu duruma rastladık,  diri diri gömülen birinin mezarını aradık polislerle birlikte. Şimdi aynı durumla Behzat Ç.’de karşılaşıyoruz. Belki de Türkiye için şahane bir metafor bu: Diri diri gömülmüşüz hepimiz ve belki de bu yüzden en ufak bir pırıltıda sevinç çığlıkları atıyoruz.

Erdal Beşikçioğlu iyi oynuyor ve film bazen komik de oluyor. ‘Behzat Ç.’ iyi bir film değil ama haftanın diğer Türk filmi, ya da şöyle demek daha doğru olur, çakma Amerikan filmi ‘Anadolu Kartalları’ yanında başyapıt mertebesine yükseldiğini söylemek lazım.

MELANKOLİ Batacak bu dünya!

TARİH:  14 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: 
Birgün
MELANKOLİ
Batacak bu dünya!
‘Melankoli’nin sonunda dünya yok oluyor, herkes ve her şey ölüyor! Anadolu kartalları bile dünyayı kurtaramıyor! Maalesef!

Lars von Trier! Deli, manyak, dahi! Kendinden nefret eden bir megaloman! Mükemmeliyetçi bir anarşist! Kontrol hastası bir doğaçlamacı! Hepsi, hepsi, hepsi…

Von Trier kendisini bir kadın ya da bir çocuk olarak tasvir ediyor filmlerinde. Ya da iki kadın ve çocuk olarak tasvir edebiliyor Melankoli’de olduğu gibi. Ama bir erkek olarak tasvir etmiyor. Melankoli aileyi anlatıyor. Von Trier’in hallerini anlatıyor. Aile şöyle: Anne bir diktatör ve dibine kadar anti-sosyal biri. Baba, anne tarafından kastre edilmiş, ayyaş, sevimli ve tamamen iktidarsız. Bu anne ve babanın iki kızı var ve bu kızlar birbirlerinin anti tezi gibiler. Depressif olanın adı Justine, konformist olanın adı Claire. İkisinin de von Trier’i temsil ettiğini düşünüyorum. Film melankolik ya da depressif Justine’den yana, amenna. Ama bu filmi Justine yapabilir miydi? Yapar mıydı? Bir film yapmak büyük bir organizasyon gerektirir her şeyden önce. Bunu Claire yapabilir ama Justine yapamazdı. Bir film yapmak iletişim kurma isteğini gösterir, geleceğe bir şey bırakma arzusuna işaret eder. Justine’de bunlar yok ama Claire’de var. Öte yandan film Claire’i yanlışlıyor, inandığı şeylerin boş olduğunu gösteriyor. Gerçekle yüzleşecek cesareti olmadığını gösteriyor. Lars von Trier, Justine olduğu kadar Claire de olmasaydı bu filmi göremezdik, bu da hayatın gerçeği. “Melankoli” adlı bu karamsar çığlıkta, bu “her şeyden ve hepinizden nefret ediyorum; batsın bu dünya!” serzenişinde (serzenişi de kullandım ya…) samimi bir iletişim ve sıcaklık arayışı var. Justine’in reklamcılığın iğrenç dünyasına, her şeyi metalaştıran, ticarileştiren, “değer”sizleştiren kapitalizme, kapitalizmin bu en pis mesleklerinden birine duyduğu öfkeye katılmamak mümkün mü? Bunu zaten reklamcılar da biliyor ve söylüyorlar, genelevde yapılacak herhangi bir iş, reklamcılıktan daha erdemlidir.

DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY LARS VON  TRIER
“Melankoli” prologu izleyen iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Justine’in kendi düğününü sabote edişini görüyoruz. Justine kendi düğününde, donunu indirip golf sahasının ortasına işiyor. “Hayat Ağacı”na dair eleştirimde Lars von Trier’in Cannes’daki meşhur basın toplantısında tabiri caizse donunu indirdiğini yazmıştım. O sırada Justine’in sözünü ettiğim eylemi aklımda değildi. Filmi ikinci kere izlerken, işte dedim, tam von Trier’ce bir eylem! Von Trier’in Cannes’daki basın toplantısında lafı Hitler’den hoşlanmaya getirip, bütün törenin ortasına etmesi tam Justine’lik bir eylemdi. Kendi kendisini Lars kastre etmeyecek de kim edecek? Kendisini her zaman kadın olarak çizen Lars, zaten böyle yaparak baştan kendisini kastre etmiş olmuyor mu? Bir de kurtarılamayan çocuk motifi var von Trier filmlerinde. “Deccal”de Charlotte Gainsbourg kendini şehvete kaptırıp çocuğunun ölümünü engellemeyen anneydi. Bu filmde ise çocuğunu kurtarmak için işe yaramaz bir şekilde çırpınan anneyi canlandırıyor Gainsbourg. Değişmeyen tek şey ise çocuğun kurtarılamayışı! Ve hatta “Melankoli”de annenin çocuğunun elini son anda bırakıp, kendi derdine dalışı ile “Deccal”deki anne arasında benzerlik kurulabilir. Bu kurtarılamayan, kaderiyle baş başa bırakılan çocuğun da yönetmeni , Lars von Trier’i temsil ettiğini düşünüyorum.
Peki kendisini hep kadın olarak tasvir eden birine kadın düşmanı diye suçlama yöneltmek saçma mıydı? Tam da değil. “Melankoli”deki güçlü ve kastre edici anne figürü önemli. Lars von Trier’in kısmen özdeşleştiği ve nefret ettiği bir kadın bu. Justine’in, dolayısıyla von Trier’in düzene inançsızlığında bolca annesi var ama bu anne sevilebilecek biri de değil. Babayı kastre eden, konuşturmayan, Lars’ın özdeşleşmesi gereken figürü ortadan kaldıran kişi de bu anne!

GELECEĞE BAKANLAR KIYAMET GÖRÜYOR
Kıyamet ve nostalji! Dünya sinemasının iki trendi bu. Geleceğe bakanlar kıyamet görüyor. Bela Tarr’ın “Torino Atı”yla, “Melankoli” o kadar benzer öğeler içeriyorlar ki… İzole bir mekânda dünyanın sonunu bekleyen atlar ve insanlar!!! Bu kadar benzerlik olabilir mi? (“Melankoli”deki atın adının Abraham olması da muhakkak ki anlamlı. Abraham yani İbrahim, bütün Ortadoğu dinlerinin atası.)

Öte yandan bir de geriye bakan “Hugo” ve “Artist” gibi filmler var. Gelecek bu kadar karanlık görünüyorsa geçmişe bakmak anlaşılır bir şey oluyor.  Ama bana sorarsanız “Hugo” ve “Artist”, tamam iyi hoş da, o kadar, abartmaya gerek yok. “Melankoli” ise şüphesiz, yılın en iyi filmlerinden biri.

Son bir şey: Bazı okurlar ve oyuncular (Engin Altan Düzyatan mesela), filmin sonunu açıkladı diye eleştirmenlere ilenirler. Onlar “Melankoli”ye gitmesin. Çünkü Lars von Trier film başlar başlamaz, sonunda ne olacağını gösteriyor. Gidip de boşuna iki saat sıkılmasınlar, vakitlerine yazık. Hatta ben de yazayım, “Melankoli”nin sonunda dünya yok oluyor, herkes ve her şey ölüyor! Anadolu kartalları bile dünyayı kurtaramıyor! Maalesef!

“GELECEK”

TARİH:  30 Aralık 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Büyümek ya da büyümemek, işte bütün mesele…Özgürlük ne ki? Özgürlüğün negatif tanımı yani bütün sorumluluklardan ve zorunluluklardan azat olma durumu …

“Gelecek”i pek kimse seyretmeyecek; belki bin, belki iki bin kişi… Onların da çoğu beğenmeyecek. Ama benim için yılın en iyi filmlerinden biri. Bu görüşümü pek kimsenin paylaşmayacağını biliyorum. “Gelecek” büyüyememiş, sorumlu yetişkinlere dönüşememiş bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Bu çift, hayvan sığınağındaki yaralı bir kediyi almaya karar veriyor. Ama kedinin iyileşmesi için bir ay daha sığınakta kalması lazım. Bira ay sonra gelip almazlarsa, kedi uyutulacak (yani öldürülecek).

Başka bir canlının sorumluluğunu üstlenme kararı, kısa bir süre içinde çiftin üzerine kâbus gibi çöküyor. Son “özgür” aylarında hayatta tam ne istiyorlarsa onu yapmaya karar veriyorlar. Ama asıl sorun da burada başlıyor. Ne istiyorlar ki? Ne yapabilirler ki? Özgürlük ne ki? Özgürlüğün negatif tanımı yani bütün sorumluluklardan ve zorunluluklardan azat olma durumu çiftin hayatının iyice şekilsizleşmesine, sınırlarını yitirip tam anlamıyla tarumar olmasına yol açıyor. Kadın belki son bir çocukluğa tutunma çabası olarak, yaşlı bir adamla, bir baba figürüyle ilişkiye giriyor.
“Gelecek” bana çok dokunaklı geldi. Bazı bölümlerine o kadar giremesem de, kanımca yine de yılın en iyilerinden biri. Yönetmen ve oyuncu Miranda July’ın çalışmalarını bundan böyle daha bir merakla bekleyeceğim.

MANZARA-İ UMUMİYE: BİR KONSER VE FİLMLER

Charlyn Marie Marshall bir konser, iki adet casus filmi; Köstebek ve Düşmanı Korurken. Ve diğer filmler  ‘Marilyn İle Bir Hafta’, ‘Duyguların Rengi’, ‘Sürücü’, ‘Gizli Tehlike 3D’yi şöyle bir gözden geçirelim.

Bu hafta toplu bir bakış yazısı yazmak istedim…

Geleneksel yazı yazma akşamım olan Perşembe gecesi (9 Şubat) çok güzel bir konser vardı.  Cat Power ikinci kez şehrimize geldi ve Babylon’dakinden (8 Kasım 2005) çok farklı ama yine çok etkileyici bir konser verdi. Cat Power’ın yani Chan Marshall’ın konser performansları çok kötü bir şöhrete sahipti eskiden. Çoğu konserini yarıda bırakır, sinirleri dayanamadığı için sahneden kaçardı. Son yıllarda Marshall çok daha rahatlamış durumda. Eskiden piyanosunun başından ayrılmazken şimdi ayakta şarkı söylüyor ve kimi zaman da gitar çalıyor. Marshall konserin sonunda davulun başına da geçti. Chan Marshall’ın konser sırasında yaşadığı duygusal yoğunluğun işaretleri ise yüzünde ve ellerinde hâlâ görülür durumda. El ve yüz kasları spastik kasılmalar geçiriyordu mütemadiyen. Konser çok güzeldi güzel olmasına ama çok önemli bir sorunla başladı. Grup sahneye çıktığında iki saattir ayakta bekleyen seyircinin sabrı taşma noktasına gelmişti. Ve doğal olarak da sahneye geç çıktığı düşünülen şarkıcı ve grup yuhalandı. Oysa bize söylenenle, gruba söylenen farklı şeylermiş. Gruba 10:45’te sahneye çıkacağı söylenmişken, seyirci konserin başlama saatinin 9:00 olduğunu sanıyordu. Açıkçası, oturacak bir yer bulmamış olsaydım, konserin başlamasını 2 saat bekleyemezdim ve konser başladığında mekanı (Garaj İstanbul) çoktan terk etmiş olurdum.

Gelelim filmlere. İki adet casus filmimiz var. Birincisi ve daha iyi olanı “Tinker, Tailor, Soldier, Spy: Köstebek” (TTSSK) John Le Carré’nin kitabından uyarlanmış. Daha önce BBC dizisi olarak da televizyonda gösterilmişti. Film pek beğenildi ama açıkçası bende pek bir iz bırakmadı, haftanın diğer filmleri gibi. 1970’ler, Britanya istihbaratının dibe vurduğu yıllarmış. İkinci Dünya Savaşı’nda büyük başarılar gösteren hatta savaşın kazanılmasında büyük rol oynayan istihbaratçı kuşak 70’lerde yerini yenilere devretmiş büyük ölçüde. Fakat istihbarat, yeni kuşakla birlikte çöküşe geçmiş. KGB Britanya’nın meşhur MI6’nin içine fena halde sızmış. Eski kuşağın emekli olmuş temsilcilerinden Smiley (Gary Oldman) MI6 içindeki Sovyet ajanını bulmak için göreve yeniden çağrılır. Mesele şu ki, Smiley kuru ve donuk bir adamdır. Diğer meslektaşlarını ise hemen hemen hiç tanımayız. Bu kuru ve donuk adamın karısı haliyle onu aldatırsa da bu konu filmde pek işlenmez. Hele Sovyet ajanı olduğu ortaya çıkan karakterin neden Sovyetler hesabına çalışmayı “daha ahlaklı ve daha estetik” bulduğu gibi konulara hiç girilmez. Peki ne kalır geriye: Baştan sona soğuk ve kasvetli bir atmosfer. İsveçli yönetmen Alfredson’un bu atmosferi yaratmada başarılı olduğunu “Gir Kanıma”dan biliyorduk zaten.

İkinci casus filmi ise bir Hollywood işi: “Düşmanı Korurken”. Burada da çifte ajanlar var ve onları ortaya çıkarmak isteyenler ve ortaya çıkmak istemeyenler birbirleriyle kavga ediyorlar. Tabii ki bolca aksiyon var burada TTSSK’nin aksine. Bourne serilerinden bildiğimiz bir sallanan kamera, hızlı kurgu, kısacık planlar vs. Sonunda iyiler kazanır, özgür basın sorunları çözer. Ha, Ha, Ha! Yahu komik bile değil artık. Basına güven diye bir şey 21. yüzyılda kaldı mı? Kamuoyu çürümeyi öğrenir ve dünya değişir, öyle mi? Irak’ta kitle imha silahı olmadığı öğrenildi de ne oldu? Neyse, tabii yine de yapacak başka bir şey yok, bildiğin doğruları yazmaktan başka; sadece ana akım medyadan ve  kamuoyu baskısından çok bir şey beklememeyi öğrenmiş olmamız lazımdı.  Basmakalıp karakterleri ve vasat hikayesiyle “Düşmanı Korurken”i de hızla unutulacaklar kategorisine atabiliriz.

Marilyn İle Bir Hafta”nın (MİBH) vasatlığı aşmasını sağlayan tek bir yanı var: Marilyn Monroe’yu oynayan Michelle Williams’ın performansı! Monroe’nun İngiltere’de Lawrence Olivier ile bir film çektiği dönemi anlatıyor MİBH. Monroe ile yazar Miller yeni evlenmişler ve bir tür balayı da gibi İngiltere’ ye gelmişler. Lawrence Olivier, Monroe ile film yaparak, kendi kendisine bir gençlik aşısı yapmaya çalışırken, Monroe da Olivier ile çalışarak “ciddi” sanat alemine adım atmak istiyor. Ama Monroe’nun sinirleri her zamanki gibi laçka! İlaçlar vs derken, setteki genç asistan Colin’le işi pişiriyor. Monroe sanki Colin’i hem dayanak, hem de casus olarak kullanıyor ama bunu zarafet ve sıcaklıkla yapıyor. Colin’e de hayatı boyunca övüneceği bir hafta yaşatıyor! Marilyn Monroe’nun çekiciliğinin meşru ve kabul edilebilir bir pedofiliyi yaşatmasından kaynaklandığını düşünürüm. Monroe adeta yuvarlak hatları olan bir kız çocuğudur hep! Saf, kandırılmaya açık, bazen bencil de ama hep çocuksu! Hem kadın hem de kadın değil, tehlikesiz bir çocuk. “My heart belongs to daddy” diyen yani kalbinin sahibinin babası olduğunu söyleyen Marilyn pedofilik ve ensest içerikli fantezilerin zihinlerde özgürce yaşanmasına olanak verir. Michelle Williams, Monroe’nun oynadığı bu rolü ve MM’nin gerçek kendisini ayırt eden nüanslı bir oyunculuk sergilemiş. Onun dışında film yine de sıradanlığı aşamıyor.

Duyguların Rengi” “ah şu eski ırkçı dönemler, ne kadar da kötüydüler” klişesini yeniden üretiyor. Yine bir Beyaz entelektüel Siyahların kurtuluşuna öncülük ediyor. Oscar’lık bir film, yani yüzeysel ve “iyimser”.

Haftanın en garip vakası bana kalırsa, Cannes’da Nicolas Windig Refn’e En İyi Yönetmen Ödülü kazandıran “Sürücü”. Bu filmi ilk seyredişimde çok kızmıştım. İkinci seyredişimde öfkelenmedim açıkçası. Sanki filmi gülünçleştiren bazı sahneler, Cannes’daki gösterimden sonra kesilmiş gibi de geldi. Sürücü “eziklerin gazabı”nı anlatıyor masalsı bir atmosferde. Ryan Gosling’in canlandırdığı “adsız sürücü” sanki öksüz çocuk Oliver Twist’in büyümüş ve süper yetenekler geliştirmiş versiyonu.  Sürücü bir tamirci çırağı aslen. Ama bunun dışında, sürücülük yetenekleri sayesinde filmlerde dublörlük yapıyor, geceleri ise soygunlarda hırsızlara şoförlük hizmeti veriyor. Bir açıdan Süpermen Clark Kent gibi yani, iki farklı kimliği var. Süper soğukkanlı birisi olan ve kodumu oturtan sürücü, Melville’in yönettiği Alain Delon’un oynadığı karakterleri de hatırlatıyor (özellikle “Akrep”i). Mağdur kadın rollerinin şimdiden efsanevi ismi olmaya aday Carey Mulligan da sürücünün aşkı Irene rolünde yer alıyor. Sürücü, Irene’le tanıştığında, Irene’in kocası hapiste. Sürücü eksik babanın rolünü üstleniyor ve Irene’in ailesini işlevselleştiriyor. Ama baba çıkagelince, bu kez sürücü geri çekiliyor ve ailenin koruyuculuğuna soyunuyor. Ama bütün babalar ve baba figürleri sahneden çekilseler de sürücü o en başta yaşadığı kısa ama huzurlu konumuna geri dönemiyor. Bütün bu hikâye ne anlatıyor bilmiyorum doğrusu. Bir tür yalnız ve hüzünlü kovboy miti, bir tür “kaybedenin Süpermen olarak portresi”… Film kimi erkeklik fantezilerini gıdıklıyor elbette ama yılın en iyi yönetmeni olmak bu kadar basit olmamalı.

Bir de “Star Wars Bölüm 1: Gizli Tehlike”nin 3 boyutlu yeni versiyonu var. Bu film hakkında yazamayacağım çünkü uyudum. Nasıl bu kadar aksak, nasıl bu kadar ruhsuz bir şey yapmışlar, hayret. Filmi ilk çıktığında görmemiştim, yine göremedim.

Gelecek uzun sürer

TARİH:  12 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kararsız bir ikinci film

Özcan Alper ilk filmi ‘Sonbahar’da çok güçlü bir duygu yakalamayı başarmıştı. Bu duygu o kadar güçlüydü ki, filmin kusurlarını unutturuyordu. İkinci filmde ne yazık ki bir düşüş olmuş

‘Gelecek Uzun Sürer’ (GUS) ile ilgili tek bir sıfat kullan deseler herhalde ‘kararsız’ derdim. GUS benim için ne anlatmak istediğine karar verememiş bir film. Her şey ve hiçbir şey hakkında bir film. Filmin üç temel karakteri var diyebiliriz. Sumru, İstanbullu bir etno-müzikolog. Sumru’yu, bir tren yolculuğu sırasında devrimci bir grup gençle ‘Venceremos’u söylerken görüyoruz ilk kez. Sumru’nun devrimciliğine ilişkin film boyunca başka hiçbir şey yok. Sumru’nun o grupla ilişkisi neydi ve nasıl yok oldu anlamıyoruz. Sumru belki tamamen sevgili kontenjanından gruba dahil olmuştu ama bunları biraz açması gerekirdi filmin. Filmin başındaki bu tren yolculuğu sırasında filmin diğer önemli karakterlerinden, Sumru’nun sevgilisi Harun’la da tanışıyoruz. Harun, Sumru’ya bu yolculukta bir veda mektubu veriyor. Mektuptan Harun’un dağa çıkmaya, mücadelesini askeri yöntemlerle sürdürmeye karar verdiğini anlıyoruz. Harun’u bu noktaya ne getirdi, bilemiyoruz. Harun’un daha sonra ne yaptığını da bilemiyoruz. Tabii ki tahmin edebiliriz ama bu bizim kafamızda bir Harun karakteri yaratmaya yetmiyor. Filmin aslında Harun’a yakılmış bir ağıt olarak tasarlandığını da düşünüyorum. Ama seyirci Harun karakterini neredeyse hiç tanımıyor ve nihayetinde Harun’un ‘şiddeti’ seçmesinin, birilerinin ölümüne neden olduğunu da tahmin edebiliyor. Keşke Harun karakteri daha az romantize edilmiş ve daha ayrıntılı çizilmiş olsaydı. O zaman o ağıta katılmak daha kolay olurdu.

DERİNLEŞTİRİLMEYEN KARAKTERLER
Film Harun’u ve Sumru’yu çevreleri içinde tanıştırdığı tren yolculuğundan 3 yıl sonraya sıçrayarak devam ediyor. Sumru’yu bu kez devrimciden çok “özgür kız” imajına uygun bir halde görüyoruz. Sumru yine bir trende ama bu kez Diyarbakır’a ağıt derlemeye gidiyor. Sumru, Harun’dan haber almayalı 6 ay kadar olmuş. Diyarbakır’a vardığında filmin diğer önemli karakteri, korsan dvd’ci Ahmet’le tanışıyor ve Sumru’yla Ahmet devletin zulüm tarihini birlikte keşfetmeye başlıyorlar… Sumru ağıt derlemek kararından sanki vazgeçiyor ve önceliği sözlü tarih çalışması yapmaya veriyor. Sumru ve Ahmet Kürtlere uygulanan zulmü, kurbanların ağzından dinliyorlar, kaydediyorlar. Ahmet her şeyin farkında olan ama aktif olarak politikayı seçmemiş genç bir Kürt; filmin ete kemiğe bürünmeye en yakın duran ama yine de derinleştirilemeyen tek karakteri.

Sözlü tarih çalışması bölümlerinde film bir belgesele dönüşüyor neredeyse. Tanıkların ağzından köy yakmaları, yargısız infazları dinliyoruz. Hayvanlar bile bu zulümden nasibini almış. Bilsek bile, duysak bile her seferinde bu zulüm karşısında insan şaşırıyor, bu kadar kötülük nasıl mümkün olur, anlamakta güçlük çekiyor. Filmin en etkili sahneleri bunlar fakat bu sözlü tarih çalışmasıyla filmin geri kalanı birbirine geçmiyor. Kopuk kalıyor.

1915’te Ermenilerin katledilişi de filmde Ermeni bir rahip aracılığıyla dillendiriliyor. Zaten Sumru Hemşinli, dolayısıyla muhtemelen Ermeni kökenli.

Derken Sumru Harun’un izini keşfediyor. Harun’un Hakkari’de ölmüş ve gömülmüş olabileceğini anlıyor ve film bundan sonra Ahmet ile Sumru’nun Hakkari’ye yolculuğuna, Harun’un mezarını arayışının hikâyesine dönüşüyor. Filmin temposu bu bölümlerde çok düşüyor.

Filmin bir başka kusuru da bazı  karakterlerin çok silik oluşu. Mesela Sumru’nun Diyarbakır’daki arkadaşı Leyla’yı tanımamızla kaybetmemiz bir oluyor. Leyla kimdi, Sumru’yla nasıl bir ilişkisi vardı, filmde niye var, anlayamıyoruz. Sumru Ahmet’i seviyor mu? Yoksa bilmediği bir coğrafyada onun arkadaşlığını işlevsel mi buluyor? Sumru, Ahmet’e yönelik ne hissediyor, anlamıyoruz. Ahmet’in Sumru’ya aşık olduğunu biliyoruz. Filmin en güzel anlarından biri Ahmet’in ayna karşısında kendi kendisiyle dalga geçtiği sahne. Taşralı bir gencin İstanbullu kız karşısındaki hayranlığı ve bu hayranlıkla kavga edişi ne kadar güzel bir tema olurdu, işlenseydi. Ama devamı gelmiyor.  Film sanki bir türlü neye odaklanacağına karar veremiyor ve bunu en iyi final sahnesi simgeliyor. Sumru, Harun’un mezarını bulmuştur ve büyük acı çekmektedir. Bir göl kıyısında yürür. Genel planda bu yürüyüşü izleriz. Sumru yürüyerek çerçeveden çıkar; filmin bittiğini sanırız… ve Sumru çerçeveye yeniden girer. Bu kararsız final, filmin genel kararsızlığıyla mükemmel biçimde örtüşüyor.

SONBAHAR’I AŞAN BİR ÇIKIŞ DİLİYORUM
Karakterlerin içinin doldurulamadığı, belgesel bölümlerle kurmacanın birbirinden kopuk durduğu, göndermelere boğulmuş, akmayan bir film olmuş GUS. İngilizcede “sophomore slump” diye bir terim var. Üniversite öğrencileri başarılı bir yılın ardından ikinci yıl düşüşe geçermiş. Terim temelde bunu ifade ediyor ama genelde başarılı bir başlangıçtan sonra gelen bütün düşüşler için kullanılıyor. Özcan Alper ilk filmi “Sonbahar”da çok güçlü bir duygu yakalamayı başarmıştı. Bu duygu o kadar güçlüydü ki, filmin kusurlarını unutturuyordu. İkinci film ne yazık ki bir düşüş olmuş. Bu düşüşün hayırlara vesile olmasını, Alper’in Sonbahar’ı da aşan bir çıkışa geçmesini diliyorum.

Havana’da hava ağır

TARİH:  24 Aralık 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Havana ve Küba hakkında yazmanın bu kadar zor olacağını düşünmemiştim. Sosyalist sistem çöktükten, Sovyet sistemi dağıldıktan sonra, üstelik dünya ekonomik krizinin derinleştiği bir zamanda, ve ABD ambargosu devam ederken, küçük bir ülkenin güllük gülistanlık olmasını beklemek saçma. Ama insan ruhu rasyonel değil ki… Acaba ne umuyordum giderken!? Yoldaş Cüneyt gelmiş diye beni bağrına basacak coşkulu komünistler görmeyi mi bekliyordum? Buena Vista Sosyal Kulüp’ün yaşlı müzisyenlerinin onuruma konser vereceklerini mi? Ne bekliyordum acaba?

HAVANA’DA HAYAT ZOR
Günlerdir kafamda bu yazıyı tasarlıyorum ama bir türlü oturup yazamıyorum. Havana’da hayat zor. Havana’da hava ağır. Havana sanki savaştan çıkmış bir kent gibi; görkemli bir sürü bina pas içinde, çürümekte. Brezilyalı oyuncu ve ana jüri üyesi Patricia Pillar eski bildiği Küba’yı özleyerek “Havana neşesini yitirmiş” diyordu eski Havana’ya yaptığımız gezide. Bir hafta kadar sonra Venezüelalı belgesel sinemacı Rosana Matecki’den benzer bir söz duyuyordum: “Küba umudunu yitirmiş” diyordu o da. Galiba Küba’ya gelmekte geç kalmışım biraz. Dönüş uçağında yanımda oturan, İspanyol bir kadınla evli, İspanya’ya yerleşmiş dalış hocası Carlos “Babamın kuşağı şahaneydi, yeni kuşak berbat” diyor. Giderken Almanya’da yaşamayı seçmiş Kübalı bir akademisyenle konuşmuştum uçakta. O da “benim zamanımda eğitim, Avrupa’nın en iyi üniversiteleriyle denk düzeydeydi. Nitekim ben de rahatlıkla Almanya’da doktora yaptım. Ama Sovyet yardımı kesilince, durum artık eskisi gibi değil” demişti. O akademisyenle az tartışmamıştık yol boyunca. O bana Küba’yı kötüledikçe, ben ona Türkiye’de gazeteci olmanın ne demek olduğundan, kapitalizmin korkunçluğundan söz etmiştim. Hâlâ da fikrim aynı tabii ki. Ama Küba’nın kapitalizmden hem ideolojik hem de yaşam biçimi olarak fazlasıyla etkilenmeye başladığını gördüm. Yirmi yıl önce rastlanmadığı söylenen fuhuşun çok yaygın olduğunu gördüm. Kitlelerin Küba’nın devrim sonrasında çekilen ilk zombi ve korku filmi “Ölülerin Juan’ı”nı görmek için çılgın kuyruklar oluşturduğunu gördüm. Bu filmin, ki sevimli bir filmdi, Castro’yu ve sosyalizmi eleştirdiğini ve kahraman olarak bir “girişimci”yi, entrepreneur’ü başrole oturttuğunu ve seyirci ödülü aldığını gördüm.

KÜBA’DA YORGUN VE YALNIZ SOSYALİZM
Küba’da sosyalizm direnmeye devam ediyor ama çok yorgun düşmüş, çok yalnız kalmış. Ve yoksulluk üzücü boyutlarda. Kibrit koleksiyonu yapan bir arkadaşım için kibrit kutusu ararken, kişi başına bir kutu kibrit istihkakları olduğunu öğrendim. Bu yoksulluğa rağmen Havana Festivali, Avrupalı muadillerinden daha cömert. Avrupa festivalleri okyanus aşırı jüri üyesi davet etmiyor, dolayısıyla Kübalı eleştirmenler benim yaşadığım ağırlanmayı yaşamıyorlar. Oysa onlar bütün yoksulluklarına rağmen beni ve Britanyalı bir meslektaşımı Avrupa’dan getirdiler ve Havana’nın Pera Palası diyebileceğim Hotel Nacional’de ağırladılar. Küba’dan sonra, kuzenimin düğünü için Almanya’ya geçtim. Almanya kuzenimin halasına, yani benim teyzeme vize vermemişti. O yüzden teyzem ve oğlu düğüne katılamadılar. Ne kadar ayıp, ne kadar korkunç! Utan Almanya! Almanya mı daha özgür, Küba mı diye düşündüm, sonra. Benim açımdan bakılınca Küba daha özgür bir ülke, serbestçe girip çıkabiliyorum; her ne kadar Kübalı için yurtdışına çıkmak çok zor olsa da. Hem Küba serbest bıraksa, yoksul Kübalılar bizim yaşadığımızı yaşayacak. Ne ABD’den ne AB’den vize alamayacaklar.
Küba’ya Türklerin akın akın geldiğini de öğrendim. Dini bütün, muhafazakâr Türk erkeği seks denince sınır tanımıyor. Bilim Çin’deyse gidip alacağını sanmam ama seks nerdeyse oraya gitmeyi biliyorlar, maşallah. Tabii sadece Türkler değil, bir sürü ülkeden erkekler ve kadınlar seks için Küba’ya geliyor. Fuhuş olgusu, Küba filmlerinde de belirgin bir şekilde görülüyor. Yedi Küba filminin altısında bir travesti karakter vardı (her travesti seks işçisi değildir ama bunlar öyleydi)! Almodovar bile sanırım bu kadar yüksek bir oran yakalamamıştır filmlerinde.

KAPİTALİZM KAN VE GÖZYAŞI VADEDİYOR
Festivalde yarışmalı bölüm tamamen Latin Amerika ülkelerinin sinemalarına ayrılmıştı. Bu filmleri seyrettikten sonra, doğrusu yine de şunu düşündüm. Yoksul olmak her yerde çok zor ama Brezilya’nın bir favelasında ya da Meksika’da yoksul bir semtte yoksul olmaktansa Küba’da yoksul olmak bana çok daha iyi geldi. Çünkü, Küba’da sözünü ettiğim ülkelerdeki gibi mafya ve şiddet yok ve her şeye rağmen insanların temel ihtiyaçları karşılanıyor. Ama Küba’nın yoksul insanları yine de denizin öte yakasının düşünü kuracaklar, bundan daha fazlasını, daha fazla özgürlüğü, daha fazla zenginliği elbette isteyecekler. Ama dünyanın yoksulları için kapitalizm kan ve gözyaşından başka bir şey vaat etmiyor. Bunu Kübalıların çoğu şu anda göremiyor diye düşündüm, oradayken. Küba’da sistem çökse, mafyanın ve şiddetin pençesinde bir Latin Amerika ülkesi olup çıkar, bundan adım gibi eminim. Niye derseniz filmlere buyurun diyeceğim… Tabii buyurabilirseniz. Ana jürinin birinci seçtiği “Cehennem” (El Infierno; 2010; Luis Estrada ve Jaime Sampietro) Meksika’yı cehennem olarak tasvir ediyordu. Yine Meksika’dan gelen “Miss Bala” da benzer bir şekilde mafyanın pençesindeki çaresiz insanları anlatıyordu. Bu filmlerin Meksikası gerçekten de berbat bir yer. Ya da “Özel Tim 2”nin dibine kadar çürümüş Brezilyası’nda bir favelada yaşamak istemezsiniz. Kolombiya’daki devletin işlediği katliamlardan gerçeküstücülüğe de göz kırpan bir tarzda söz eden “Bütün Ölüleriniz”i (Todos Tus Muertos; Carlos Moreno) görebilirseniz, görün ya da. Yarışmadaki Küba filmlerinden “Ölülerin Juan’ı”nda da kan gövdeyi götürüyordu. Ama bu filmdeki ölüler mecazi ölülerdi. Genç yönetmen Alejandro Brugues düzene isyan ediyordu ve Küba’yı yaşayan ölülerle dolu bir yer olarak tasavvur ediyordu. Seyirci ödülünü alan filmindeki Havana ve Havanalılar yine de diğer filmlerdeki kentler ve kentlilerden çok daha yaşama sevinci ile doluydu. Eh, biraz abarttım galiba. Ne yapayım elimden bu kadar geliyor, Küba’yı fazla eleştiremiyorum. Ama Havana’da hava ağır… Maalesef.

Son olarak: FIPRESCI jürisinin seçimi Şili filmi “Bonsai”ydi. Christian Jimenez’in bu filmine ödül verirken başkanlığını yaptığım jüri çok zorlanmadı. “Bonsai” onca şiddet dolu film içinde, sükûneti, hüznü ve umuduyla içimizi ısıtmıştı çünkü.

Ve bir hatırlatma: Bizi paradan başka bir şey düşünmeyen, geçmişsiz ve geleceksiz yaratıklara dönüştürmeye çalışan neo-liberalizmin saldırısına direnmek ve Emek Sineması’nı savunmak için Beyoğlu’ndayız. Saat 4’te Taksim Tramvay Durağı’nda buluşmak üzere!

Entelköy- Efeköye karşı

TARİH:  3 Aralık 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Popüler sinema için umut verici

‘’Bir romantik komedi de olması gerektiği gibi, sonunda her şey tatlıya bağlanıyor. Yalnız filmde gördüğümüz devletle, gerçek hayatta gördüğünüz devlet çok farklı…’’

Yüksel Aksu “Dondurmam Kaymak”la hatırı sayılır bir başarı kazanmıştı. Buna rağmen ikinci uzun metrajlı konulu filmini yapmak için epey bekledi. Gerçi Aksu, boş durmamış, ‘Sarı Keçeliler’ adlı bir belgesel çekmişti arada. Ama bu film yaygın bir şekilde gösterilmedi.  Ben de daha seyredemedim. Her ne yaptıysa bu süre Aksu sinemasına yaramış. “Entelköy…”, “Dondurmam Kaymak”tan çok daha iyi bir film. Aksu ilk filminde de benimsediği Brechtyen üslubunu  yine sürdürüyor Entelköy’de. Filmini epizotlara bölüyor, epizotların aralarına filmdeki olayları yorumlayan, filmin sonunda da kıssadan hisse çıkaran bir müzisyen grubu yerleştiriyor.

Film şehri kaçkını, entelektüel ve ticari düşünmeyi de bilen çevreci bir grupla, cebine girecek paranın derdindeki yoksul Ege köylüleri arasında geçiyor. Şehirli çevreciler, köylülerin ise yaramaz diye düşündüğü arazileri satın alıyor ve burada hem turizm hem de organik tarım yapmaya başlıyorlar. Tam bu sıralarda köyün arazisine termik santral yapılması gündeme geliyor. Köylüler arazileri değerlenecek diye sevinirken, çevreci entelektüeller santralın kurulmasına karsı harekete geçiyor. Tabii, aradaki aşk hikâyesini de unutmamak lazım. Köyün muhtarı çevrecilerin Alman liderine abayı yakıyor. Fakat bu süreçte iki âşık karşıt saflarda yer alıyorlar.

Bir romantik komedi de olması gerektiği gibi, sonunda her şey tatlıya bağlanıyor. Filmde gördüğümüz devletle, gerçek hayatta gördüğünüz devlet çok farklı. Fakat ben filmdeki tadından yenmez devletin, “böylesi de mümkün” diye düşünmemiz için konulduğuna hükmetmeye karar verdim. Aksu’nun eline sağlık, keyifli bir romantik komedi “Entelköy, Efeköye Karşı”. Popüler sinema adına umut verici yeni filmlerden biri.

DÜŞLER BAHÇESİ Yas ve aşk

TARİH:  21 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Düşler Bahçesi” üzerine yazmayı istediğim bir film değil ama bu hafta yazacak başka bir film de yok seyrettiğim. Kötü değil, hatta ailecek çoluk çocukla birlikte seyredilebilecek bir film. Ama biraz film seyretmişseniz hayatta, filmde neler olacağını tahmin etmek çocuk oyuncağı. Benjamin karısını kaybettikten sonra, gazetecilik mesleğinden de ayrılır. Yeni bir başlangıç için yeni bir de ev gerekir. Ve tesadüf bu ya, karşısına sahibini arayan bir hayvanat bahçesi çıkar. Bu hayvanat bahçesini yeni evi yapmaya karar verir Benjamin. Bu duruma küçük kızı çok sevinir, ergen oğlu ise çok üzülür. Fakat hayvanat bahçesinin çalışanları arasında iki erkeğe de uygun kızlar-kadınlar bulunmaktadır! Tabii yeni bir ilişki için yastan çıkmak, gideni geride bırakmak gerekir. Benjamin ölenle ölünmemeyi, öleni bırakabilmeyi bahçenin yaşlı aslanı ve tabii aslanın güzel bakıcısı sayesinde öğrenecektir.

Onlar erecek muratlarına biz çıkacağız kerevetine! Aman, yine sonunu açıkladım filmin, tüh!

ELVEDA İLK AŞK Uzun süren bir aşk

TARİH:  10 Mart 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu kadar uzun süre hayatını izlediğimiz Camille unutulmayacak bir karakter olabiliyor mu sorusuna bir kez daha cevap vereyim: Olamıyor… Yine de Hansen-Love’ın yeni filmlerini seyretmek isterim…

Mia Hansen-Love’ın genç ve başarılı bir yönetmen olarak adı bir süredir ortalıkta dolaşıyordu. “Elveda İlk Aşk” Hansen-Love’ın (aslında Love’daki “o”nun ortasından bir çizgi geçiyor) yönettiği ve bizde gösterime giren ilk film. Kestirmeden söylemek gerekirse film fena değil ama pek de iz bırakacak bir derinliğe sahip de değil. Hansen-Love sinemaya ilk olarak Fransız yönetmen Olivier Assayas’ın filmlerinde oyuncu olarak başlamış. Yönetmen , oyuncu ilişkisi olarak başlayan şey evlilikle sonuçlanmış. Film hakkında yazılanlar bu ilişkinin bir izdüşümünün “Elveda İlk Aşk”ta görülebileceği şeklinde. Yani film iddialara göre otobiyografik. Gerçekten de filmin kahramanı olan Camille, öğretmenine aşık oluyor ve onun mesleğini sürdürmeye başlıyor, tıpkı gerçek hayatta yönetmenine aşık olup yönetmenliğe geçen Hansen-Love gibi. Film Sullivan ve Camille adlı henüz 15 yaşlarındaki bir çiftin ilişkisine sokuyor  bizi  başladığında. Sullivan, Camille’i sevmesine seviyor ama henüz yaşamak istediği başka şeyler var. Okulu terk edip, Güney Amerika’ya gitmek gibi. Sullivan kafasına koyduğunu yapan cinsten bir genç adam. Ne Camille ile annesinin gözyaşlarını ne de babasının itirazlarını dikkate almıyor  ve yolculuğuna çıkıyor. Camille uzun bir süre sevgilisini bekliyor, onun yolculuğunu haritadan ve mektuplardan izliyor. Ama beklenen oluyor ve Sullivan’ın mektupları bir noktada kesiliyor. Camille ağır bir depresyona giriyor, intihara kalkıyor.  Film yıllarca sonraya sıçrıyor.  Bu kez Camille’i mimarlık okurken görüyoruz. Babası yaşındaki öğretmeniyle yavaş yavaş yakınlaşıyor ve nihayetinde birlikte yaşamaya başlıyorlar. Camille nihayet Sullivan’dan kurtuldu sanıyoruz ama Sullivan tekrar filme ve Camille’in hayatına giriyor… Peki bu kadar uzun süre hayatını izlediğimiz Camille unutulmayacak bir karakter olabiliyor mu sorusuna bir anlamda başta cevap vermiştim ama tekrarlayayım: Olamıyor. Sullivan belli ki Camille’in bilinçaltında önemli bir şeylere karşılık geliyor. Bunun babası olması ihtimali yüksek çünkü Camille’in ikinci seçimi tam bir baba figürü olan öğretmeni. Sullivan gençliğine rağmen bir türlü sahip olunamayan ruhuyla belki de öğretmenden daha fazla babaya karşılık geliyor Camille için. Camille’in babasını sadece bir kez gördüğümü hatırlıyorum filmde. O sahnede de Camille’le babası aynı yatakta yatıyorlar! Bu herhalde tesadüfi değildir babayı sadece bu şekilde görmemiz.  Fakat bunlar Camille’e dair çok az done veriyor bize. Yine de Hansen-Love’ın yeni filmlerini seyretmek isterim.

Hayat Ağacı Nerdesin Anne?

TARİH:  26 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

“Hayat Ağacı”nı basite indirgemeye çalışarak anlatırsak şöyle bir şey çıkar: Jack O’Brien ünlü, zengin fakat mutsuz, melankolik bir mimardır. Karısıyla iletişimi kopmuştur. İşinde müthiş bir yabancılaşma içindedir. Çelik, beton ve camdan oluşan bu kulelerde doğadan kopmanın acısını çekmektedir. Ama asıl çektiği acı yuvadan, ana kucağından kopuşun acısıdır. Aklı hep geçmişe gider, çocukluğunu anımsar. Üç erkek kardeşin (galiba) en büyüğüdür Jack. Kardeşlerinden biri genç yaşta ölmüş, anne ve babası büyük acılar çekmişlerdir. Tabii Jack de. Jack iki kardeşinin de hayatta olduğu acı/tatlı günleri düşler. Babası sert bir adamdır. Oğullarını başarılı adamlar olmaları için katı bir disiplinle eğitmeye çalışır. Baba O’Brien müzisyen olmak istemiş, olamamış;,mucit olmak istemiş ama aldığı patentler bir işe yaramamış, Çin’le ticaret hayalleri kurmuş ama gerçekleştirememiş biridir. Toplumun bütün kurallarına uyduğu, işini aksatmadığı, kilisesine gittiği halde nihayetinde işinden atılmış bir “kaybedendir”.

Jack annesine âşıktır. Babasından ise tabiatıyla nefret eder.  Tanrıdan babasını öldürmesini diler. Annesi ise dilsiz bir melek gibidir.  Bütün güzelliği ve zarafetiyle, kimi zaman cam tabutunda uykuya dalmış Pamuk Prenses, kimi zaman ise uçan bir peri gibidir Jack için. Bir gün babası iş gezisine gittiğinde, babanın varlığının ne anlama geldiği ortaya çıkar. Babasız kalan çocuklar, tam anlamıyla terör estirirler, annelerini sürüngenlerle korkuturlar, komşuların camlarını kırarlar vs. Hatta Jack, gizlice komşularının evine girer, komşu evin hanımının şifonyerini karıştırır. Kadının annesininki gibi bir inci kolyesi olması Jack’i iyice heyecanlandırır. Görmesek de anlarız:  Jack kadının kombinezonuna boşalır ve sonra büyük bir suçluluk duygusuna kapılıp kombinezonu nehre atar.  Jack hayalinde babasını öldürmüş ve annesiyle birlikte olmuştur.

Ve daha birçok ayrıntıyla film Jack ve ailesinin hayatından enstantaneler gösterir. Fakat bütün bu anlatı, filmin başında verilen kardeşlerden birinin ölümünün gölgesinde, bir yas ve melankoli atmosferi içinde verilir. Bu yas hali, tanrıyla bir hesaplaşmayı da içerir. Filmin başındaki yazıda tanrı Yakup’a “ben bütün bunları yaratırken, sen nerdeydin” diye sorar. Filmde ise aynı soruyu filmin kahramanları tanrıya sorarlar: Sana ihtiyacımız olduğunda nerdeydin? Niye gençlerin, çocukların ölümüne göz yumuyor, izin veriyorsun?

Aklıma Bob Dylan’ın meşhur şarkısı  geliyor: Cevabı, dostum, rüzgarda uçuşuyor. Filmdeki cevap ise evrenin tarihinde uçuşuyor. Vahşet ve merhamet, ölüm ve doğum ve bitmek bilmeyen bir değişim, işte cevap bundan ibaret. Tanrı alıyor ve veriyor. Ve sonunda herkes ölümde, öbür dünyada biraraya geliyor.

Benim anladığım bu gibi şeyler “Hayat Ağacı”ndan. Terrence Malick sinemasının felsefi temellerine ise Milliyet Sanat’taki yazımda değindim. Bulursanız ona da bakın. “Hayat Ağacı” Cannes’da Altın Palmiye kazandı. Malick’e “aziz” muamelesi yapılırken onunla çok benzer temalara değinen bir başka yönetmen ise istenmeyen adam ilan ediliyordu: Lars von Trier! Von Trier bilindiği gibi Hitler’i anladığından söz etmiş ve büyük bir infiale neden olmuştu. “Hayat Ağacı”nı izlerken aklıma sık sık von Trier’in filmleri geldi. Von Trier’in “Antichrist”ı (Deccal) bir oğlun ölümüyle başlıyor ve ardından eşlerin yaşadığı hayatı ve birbirlerini sorgulamayı anlatıyordu. Tıpkı “Hayat Ağacı” gibi… Von Trier’in “Melankoli”si kozmik olanla, bireysel olan arasında bağlar kuruyor, bir kıyamet senaryosu, ölümde birleşmeden söz ediyordu, tıpkı “”Hayat Ağacı” gibi. Von Trier’in “Karanlıkta Dans” ve “Dalgaları Aşmak” gibi filmlerinde fedakâr ve cefakar kadınlar vardı, tıpkı “Hayat Ağacı”nda olduğu gibi. Von Trier Hitler’i anlıyordu; Malick Heidegger’i, Heidegger ise Hitler’i anlıyordu. Ama von Trier tam bir teşhirciyken, Malick tam bir münzevi. Sonunda birinin sapkın, diğerinin aziz muamelesi görmesinde bu karakter farklılıkları belirleyici rol oynadı, filmleri arasındaki farklılıklar değil. Von Trier herkesin önünde tabiri caizse donunu indirdi, Malick’i ise Cannes’da ödül töreninde bile görmek nasip olmadı.

Ve bütün bunların ötesinde bir de şu gerçek var:  Yerli, yabancı bütün auteur’ler günümüzde Nietzsche’yi anlıyorlar, Nietzsche’den ilham alıyorlar. Bunun ne anlama geldiğini, bir gün anlarım herhalde. Şu anda sadece durum saptaması yapabiliyorum.

“Hayat Ağacı”nı seyretmeli misiniz? Elbette, seyretmelisiniz. Seven az olacaktır, ben de kısmen beğeniyor, kısmen çok sıkıcı buluyorum. Ama günümüzün beğenisi bu, bu beğeniyi anlamak için önce görmek lazım.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com