DÜŞLER BAHÇESİ Yas ve aşk

TARİH:  21 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Düşler Bahçesi” üzerine yazmayı istediğim bir film değil ama bu hafta yazacak başka bir film de yok seyrettiğim. Kötü değil, hatta ailecek çoluk çocukla birlikte seyredilebilecek bir film. Ama biraz film seyretmişseniz hayatta, filmde neler olacağını tahmin etmek çocuk oyuncağı. Benjamin karısını kaybettikten sonra, gazetecilik mesleğinden de ayrılır. Yeni bir başlangıç için yeni bir de ev gerekir. Ve tesadüf bu ya, karşısına sahibini arayan bir hayvanat bahçesi çıkar. Bu hayvanat bahçesini yeni evi yapmaya karar verir Benjamin. Bu duruma küçük kızı çok sevinir, ergen oğlu ise çok üzülür. Fakat hayvanat bahçesinin çalışanları arasında iki erkeğe de uygun kızlar-kadınlar bulunmaktadır! Tabii yeni bir ilişki için yastan çıkmak, gideni geride bırakmak gerekir. Benjamin ölenle ölünmemeyi, öleni bırakabilmeyi bahçenin yaşlı aslanı ve tabii aslanın güzel bakıcısı sayesinde öğrenecektir.

Onlar erecek muratlarına biz çıkacağız kerevetine! Aman, yine sonunu açıkladım filmin, tüh!

ELVEDA İLK AŞK Uzun süren bir aşk

TARİH:  10 Mart 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu kadar uzun süre hayatını izlediğimiz Camille unutulmayacak bir karakter olabiliyor mu sorusuna bir kez daha cevap vereyim: Olamıyor… Yine de Hansen-Love’ın yeni filmlerini seyretmek isterim…

Mia Hansen-Love’ın genç ve başarılı bir yönetmen olarak adı bir süredir ortalıkta dolaşıyordu. “Elveda İlk Aşk” Hansen-Love’ın (aslında Love’daki “o”nun ortasından bir çizgi geçiyor) yönettiği ve bizde gösterime giren ilk film. Kestirmeden söylemek gerekirse film fena değil ama pek de iz bırakacak bir derinliğe sahip de değil. Hansen-Love sinemaya ilk olarak Fransız yönetmen Olivier Assayas’ın filmlerinde oyuncu olarak başlamış. Yönetmen , oyuncu ilişkisi olarak başlayan şey evlilikle sonuçlanmış. Film hakkında yazılanlar bu ilişkinin bir izdüşümünün “Elveda İlk Aşk”ta görülebileceği şeklinde. Yani film iddialara göre otobiyografik. Gerçekten de filmin kahramanı olan Camille, öğretmenine aşık oluyor ve onun mesleğini sürdürmeye başlıyor, tıpkı gerçek hayatta yönetmenine aşık olup yönetmenliğe geçen Hansen-Love gibi. Film Sullivan ve Camille adlı henüz 15 yaşlarındaki bir çiftin ilişkisine sokuyor  bizi  başladığında. Sullivan, Camille’i sevmesine seviyor ama henüz yaşamak istediği başka şeyler var. Okulu terk edip, Güney Amerika’ya gitmek gibi. Sullivan kafasına koyduğunu yapan cinsten bir genç adam. Ne Camille ile annesinin gözyaşlarını ne de babasının itirazlarını dikkate almıyor  ve yolculuğuna çıkıyor. Camille uzun bir süre sevgilisini bekliyor, onun yolculuğunu haritadan ve mektuplardan izliyor. Ama beklenen oluyor ve Sullivan’ın mektupları bir noktada kesiliyor. Camille ağır bir depresyona giriyor, intihara kalkıyor.  Film yıllarca sonraya sıçrıyor.  Bu kez Camille’i mimarlık okurken görüyoruz. Babası yaşındaki öğretmeniyle yavaş yavaş yakınlaşıyor ve nihayetinde birlikte yaşamaya başlıyorlar. Camille nihayet Sullivan’dan kurtuldu sanıyoruz ama Sullivan tekrar filme ve Camille’in hayatına giriyor… Peki bu kadar uzun süre hayatını izlediğimiz Camille unutulmayacak bir karakter olabiliyor mu sorusuna bir anlamda başta cevap vermiştim ama tekrarlayayım: Olamıyor. Sullivan belli ki Camille’in bilinçaltında önemli bir şeylere karşılık geliyor. Bunun babası olması ihtimali yüksek çünkü Camille’in ikinci seçimi tam bir baba figürü olan öğretmeni. Sullivan gençliğine rağmen bir türlü sahip olunamayan ruhuyla belki de öğretmenden daha fazla babaya karşılık geliyor Camille için. Camille’in babasını sadece bir kez gördüğümü hatırlıyorum filmde. O sahnede de Camille’le babası aynı yatakta yatıyorlar! Bu herhalde tesadüfi değildir babayı sadece bu şekilde görmemiz.  Fakat bunlar Camille’e dair çok az done veriyor bize. Yine de Hansen-Love’ın yeni filmlerini seyretmek isterim.

Hayat Ağacı Nerdesin Anne?

TARİH:  26 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

“Hayat Ağacı”nı basite indirgemeye çalışarak anlatırsak şöyle bir şey çıkar: Jack O’Brien ünlü, zengin fakat mutsuz, melankolik bir mimardır. Karısıyla iletişimi kopmuştur. İşinde müthiş bir yabancılaşma içindedir. Çelik, beton ve camdan oluşan bu kulelerde doğadan kopmanın acısını çekmektedir. Ama asıl çektiği acı yuvadan, ana kucağından kopuşun acısıdır. Aklı hep geçmişe gider, çocukluğunu anımsar. Üç erkek kardeşin (galiba) en büyüğüdür Jack. Kardeşlerinden biri genç yaşta ölmüş, anne ve babası büyük acılar çekmişlerdir. Tabii Jack de. Jack iki kardeşinin de hayatta olduğu acı/tatlı günleri düşler. Babası sert bir adamdır. Oğullarını başarılı adamlar olmaları için katı bir disiplinle eğitmeye çalışır. Baba O’Brien müzisyen olmak istemiş, olamamış;,mucit olmak istemiş ama aldığı patentler bir işe yaramamış, Çin’le ticaret hayalleri kurmuş ama gerçekleştirememiş biridir. Toplumun bütün kurallarına uyduğu, işini aksatmadığı, kilisesine gittiği halde nihayetinde işinden atılmış bir “kaybedendir”.

Jack annesine âşıktır. Babasından ise tabiatıyla nefret eder.  Tanrıdan babasını öldürmesini diler. Annesi ise dilsiz bir melek gibidir.  Bütün güzelliği ve zarafetiyle, kimi zaman cam tabutunda uykuya dalmış Pamuk Prenses, kimi zaman ise uçan bir peri gibidir Jack için. Bir gün babası iş gezisine gittiğinde, babanın varlığının ne anlama geldiği ortaya çıkar. Babasız kalan çocuklar, tam anlamıyla terör estirirler, annelerini sürüngenlerle korkuturlar, komşuların camlarını kırarlar vs. Hatta Jack, gizlice komşularının evine girer, komşu evin hanımının şifonyerini karıştırır. Kadının annesininki gibi bir inci kolyesi olması Jack’i iyice heyecanlandırır. Görmesek de anlarız:  Jack kadının kombinezonuna boşalır ve sonra büyük bir suçluluk duygusuna kapılıp kombinezonu nehre atar.  Jack hayalinde babasını öldürmüş ve annesiyle birlikte olmuştur.

Ve daha birçok ayrıntıyla film Jack ve ailesinin hayatından enstantaneler gösterir. Fakat bütün bu anlatı, filmin başında verilen kardeşlerden birinin ölümünün gölgesinde, bir yas ve melankoli atmosferi içinde verilir. Bu yas hali, tanrıyla bir hesaplaşmayı da içerir. Filmin başındaki yazıda tanrı Yakup’a “ben bütün bunları yaratırken, sen nerdeydin” diye sorar. Filmde ise aynı soruyu filmin kahramanları tanrıya sorarlar: Sana ihtiyacımız olduğunda nerdeydin? Niye gençlerin, çocukların ölümüne göz yumuyor, izin veriyorsun?

Aklıma Bob Dylan’ın meşhur şarkısı  geliyor: Cevabı, dostum, rüzgarda uçuşuyor. Filmdeki cevap ise evrenin tarihinde uçuşuyor. Vahşet ve merhamet, ölüm ve doğum ve bitmek bilmeyen bir değişim, işte cevap bundan ibaret. Tanrı alıyor ve veriyor. Ve sonunda herkes ölümde, öbür dünyada biraraya geliyor.

Benim anladığım bu gibi şeyler “Hayat Ağacı”ndan. Terrence Malick sinemasının felsefi temellerine ise Milliyet Sanat’taki yazımda değindim. Bulursanız ona da bakın. “Hayat Ağacı” Cannes’da Altın Palmiye kazandı. Malick’e “aziz” muamelesi yapılırken onunla çok benzer temalara değinen bir başka yönetmen ise istenmeyen adam ilan ediliyordu: Lars von Trier! Von Trier bilindiği gibi Hitler’i anladığından söz etmiş ve büyük bir infiale neden olmuştu. “Hayat Ağacı”nı izlerken aklıma sık sık von Trier’in filmleri geldi. Von Trier’in “Antichrist”ı (Deccal) bir oğlun ölümüyle başlıyor ve ardından eşlerin yaşadığı hayatı ve birbirlerini sorgulamayı anlatıyordu. Tıpkı “Hayat Ağacı” gibi… Von Trier’in “Melankoli”si kozmik olanla, bireysel olan arasında bağlar kuruyor, bir kıyamet senaryosu, ölümde birleşmeden söz ediyordu, tıpkı “”Hayat Ağacı” gibi. Von Trier’in “Karanlıkta Dans” ve “Dalgaları Aşmak” gibi filmlerinde fedakâr ve cefakar kadınlar vardı, tıpkı “Hayat Ağacı”nda olduğu gibi. Von Trier Hitler’i anlıyordu; Malick Heidegger’i, Heidegger ise Hitler’i anlıyordu. Ama von Trier tam bir teşhirciyken, Malick tam bir münzevi. Sonunda birinin sapkın, diğerinin aziz muamelesi görmesinde bu karakter farklılıkları belirleyici rol oynadı, filmleri arasındaki farklılıklar değil. Von Trier herkesin önünde tabiri caizse donunu indirdi, Malick’i ise Cannes’da ödül töreninde bile görmek nasip olmadı.

Ve bütün bunların ötesinde bir de şu gerçek var:  Yerli, yabancı bütün auteur’ler günümüzde Nietzsche’yi anlıyorlar, Nietzsche’den ilham alıyorlar. Bunun ne anlama geldiğini, bir gün anlarım herhalde. Şu anda sadece durum saptaması yapabiliyorum.

“Hayat Ağacı”nı seyretmeli misiniz? Elbette, seyretmelisiniz. Seven az olacaktır, ben de kısmen beğeniyor, kısmen çok sıkıcı buluyorum. Ama günümüzün beğenisi bu, bu beğeniyi anlamak için önce görmek lazım.

62. Berlinale’deki Türk Filmleri

TARİH:  19 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Berlin’de bu yıl bir kaç Türk filmi var. Bunlardan en ön plana çıkanı Emin Alper’in “Tepenin Ardı” adlı filmiydi. Alper aynı zamanda İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Koray Çalışkan’dan sonra bir akademisyenin daha sinema dünyasına adım atması hem ilginç hem de sevindirici bir durum. Çok iyi eleştiriler alan “Tepenin Ardı’ festivalin  yarışmalı olmayan Forum bölümünde yer alıyor ama ilk filmlere verilen ödüle aday. Alper’in filmi kırsal kesimde yaşayan geniş bir aileyi anlatıyor ama filmin bir başka katmanı daha var. Ailenin reisinin yani babanın görünmeyen düşmanları var filmde. Göçerler olarak adlandırılan bu görünmeyen düşmanlar otlattıkları keçileriyle ailenin tarlalarına zarar veriyorlar. Babanın elinde aslında somut deliller yok ama o göçerleri çoktan düşman olarak bellemiş durumda. Bütün kötülüklerin nedeni olarak başkalarını görmek rahatlatıcı da oluyor elbette. Oysa aile üyelerinin birbirleriyle ilişkileri korkunç derecede kötü ve ahlaki olarak tutulacak yani yok. Alper filmin ardından yapılan soru cevapta kafasındaki modelin Kürt sorununa karşılık geldiğini açıkladı. Filmi Berlin‘e geldiğim ilk gün izledim. Yol  yorgunu olmadığım ikinci bir izlemeden sonra ancak filmin değerlendirmesini yapabileceğim fakat Alper’in güçlü bir film yaptığı konusunda herkes hemfikir.

TÖRE KADIN ERKEK AYIRT ETMEZ
Festivaldeki ikinci önemli Türk filmi Reis Çelik’in “Lal Gece“siydi. Çelik’in filmi de beğenildi ve uzun uzun alkışlandı. “Lal Gece“ temel olarak tek bir gecede, bir gerdek gecesinde geçiyor… Hapisten çıkmış yaşlı bir adam(İlyas Salman) küçük bir kızla evlenmiştir. Küçük kızın korkularıyla karşılaşırız önce. Ama film daha sonra adama odaklanır ve aslında onun da bir kurban olduğunu anlatmaya baslar. Töre ve gelenekler iki taraflı kesen bir kılıç gibidir. Sadece kadınları baskılamaz, erkekler de farklı bir şekilde de olsa büyük baskı görür. Reis Çelik’in  konuyu ele alışındaki yenilikçiliği ve klişeleri kırması, hem kız çocuk gelin hem de yaşlı damat karakterlerinde oryantalist beklentilere prim vermemesi takdire şayandı. Fakat Çelik’in filminin bir kusuru var ki çok önemli. Zeki Demirkubuz’da da gördüğüm bir yaklaşımın sonucu bu kusur. O yaklaşım kadın erkek ilişkilerinde klişe bakış açılarına karşı çıkarken ortada bir sorun, bir eşitsizlik olduğunu nerdeyse yadsıyan bir noktaya varır. Asıl acıyı çeken erkektir, kadınlar aslında bir şekilde yaşama mücadelesinde daha becerikli taraftır. Lal Gece’de de böyle bir sorun var. Çocuk gelinler diye bir problem yoktur, yaşlı damatlar diye bir problem vardır diyor film nerdeyse. Film bunu “neredeyse“ derken, Reis Çelik ise film sonrasındaki soru-cevap bölümünde açık açık bakış açısının bu olduğunu, filmdeki kızın kendisini hiç ilgilendirmediğini belirtti. Filmin sinemasal olarak en büyük sorununun ise oyunculuk olduğunu düşünüyorum. İlyas Salman sanki rolüne çalışmamış gibi oynuyordu.
Festivalin yarışmalı bölümünde yer alan filmlere başka bir yazıda bakacağım. Sinema yazarı ve belgeselci Mizgin Müjde Aslan’ın da içeriye alınması içişleri bakanının geçmişte yapmış olduğu açıklamalarla tutarlı bir gelişme oldu. Baskının nerde duracağını artık kestiremiyoruz. Şimdi sırada sanatçılar, yazarlar var. Aslan’ı en kısa zamanda tekrar aramızda görmeyi diliyorum.

Not: Bu yazı 17 Şubat 2012 tarhili BirGün gazetesinde yayınlanmıştır

Amerikan polisi

J. EDGAR

Clint Eastwood’un son filmi “J. Edgar” tarihin gördüğü bu en karanlık ruhlardan birini anlatma iddiasında. Film ister istemez politik konulardan söz ediyor ama elinden geldiğince kahramanını sistemden soyutluyor. Hoover’ın sıkı bir anti-komünist olması sanki bir tür tesadüf eseri gibi duruyor filmde.

J. Edgar Hoover, gelmiş geçmiş en iğrenç, en pis, en acımasız, en … adamlardan biri. Hayatının her döneminde kötünün yanında olmuş, insan hakları nerdeyse tam karşısında konuşlanmış, şantajcı, yalancı, işkenceci ve katilin biri. Hoover, FBI’yı kurmuş ve yıllarca yönetmiş. Hoover, ABD federal polisinin kurucu babası yani. İlk başa geçişi 1924’e denk geliyor. Yani 1917 Ekim Devrimi’nden 7 yıl sonraya. ABD kapitalizminin tepesinde komünizm hayaleti dolaşırken, polisin başına en inançlı komünizm düşmanlarından biri olan Hoover’ın getirilmesi tesadüf değil tabii. Hoover, ABD soluna kan kusturuyor, işkenceyle ya da hukuksal zeminler bularak. Mesela Emma Goldman’i, ABD vatandaşı olmasına rağmen, sahte bir evlilik yaptığı iddiasıyla sınır dışı ettiriyor. İşte Clint Eastwood’un son filmi “J. Edgar” tarihin gördüğü bu en karanlık ruhlardan birini anlatma iddiasında. Film ister istemez politik konulardan söz ediyor ama elinden geldiğince kahramanını sistemden soyutluyor. Hoover’ın sıkı bir anti-komünist olması sanki bir tür tesadüf eseri gibi duruyor filmde. Sanki Hoover başka türlü bir federal polis şefi olabilirmiş gibi. Kafayı bozuk plak gibi komünistlere takmış bir tür meczup sanki. Tabii, komünistler de, ortada hiçbir baskı falan yokken terör eylemleri düzenleyen şiddet yanlısı gölgeler olarak varlar filmde. Hiçbir muhalifin bakış açısı filmde görülmüyor. Filmin derdi de bu değil. O bir psikolojik portre çizmek istiyor ama o konuda da mesela “Zenne”den daha ileri değil.

SİSTEM HER ZAMAN YENİ BİR KARAKTER YARATIR
“Zenne”nin akla gelişi, şundan: Hoover bir eşcinsel. “Zenne”deki canavar anne figürü gibi bir anneye sahip. “Eşcinsel bir çocuğum olacağına, ölü bir çocuğum olsun” diyen cinsten bir annesi var. Hoover’ın da bütün kötülüğünün nedeni sanki bu annenin baskısı sonucunda oluşmuş gibi. Eğer cinselliğini açıkça yaşasaydı, Hoover elbette başka biri olurdu. Ama onun yerine başka birini bulurdu sistem. Film, Hoover’ın ve annesinin dışındaki bu güce, sisteme hiç değinmiyor. Hoover’ın ırkçılığı da, gericiliği de, her şeyi de havada kalıyor.

FİLMİN AKAN HİKÂYESİ
Hoover’un canavarlıklarına sinema içinden bir örnek vereyim. J. Luc Godard’ın ünlü filmi “Serseri Aşıklar”ın yıldızı Jean Seberg sol görüşleri olan bir oyuncu. Amerikan Yerlilerine ve Siyah Panterler’e yardım ediyor. Hoover bunun üzerine Seberg”in “nötralize” edilmesini emrediyor. O sırada beyaz bir eşi olan Jean Seberg’in, Siyah Panterler üyesi bir Siyahtan hamile kaldığı yalanı basına sızdırılıyor. Jean Seberg büyük baskı ve stres altına giriyor. Haberi basan Newsweek’e dava açıyor ama yaşadığı stres sonucunda erken doğum yapıyor. Çocuğu birkaç hafta sonra ölüyor. Çocuğunun Beyaz olduğu görülsün diye, cam bir tabuta yerleştirtiyor. Bu ölüm, Seberg’in de sonunun başlangıcı oluyor. Jean Seberg çocuğunun her ölüm yıldönümünde intihara kalkıyor. Sonunda da aldığı aşırı dozdaki sakinleştirici ilaçlar nedeniyle ölüyor. Kocası da Seberg’in ardından intihar ediyor.  Hoover’ın cinayetlerinden sadece biri ya da üçü bu(nlar). Tabii çok daha doğrudan olanları da vardır. Hoover’ın  bu  cinayetlerdeki rolü filmde yok… Ama FBI’yı nasıl bilimsel yöntemlerle çalışan bir yer haline getirdiği ve Lindberg’in çocuğunu kimin kaçırdığını nasıl bulduğu uzun uzadıya var. Bir biyografi anlatma iddiasındaysanız neyi anlatmayı seçtiğiniz duruşunuzu gösterir. Eastwood’un duruşu da artık film yapmasa daha iyi olacak dedirten türden.

 

Dünya sineması pek heyecan vermiyor

TARİH:  18 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Berlinale 2012

Berlinale’de gördüğüm filmler pek heyecan verici değildi. Ama zaten dünya sineması pek heyecan vermiyor.  En iyileri bunlar işte. Christian Petzold iki filmiyle tanıyıp sevdiğim Alman bir yönetmen. Bu yıl da yarışmaya “Barbara” adlı filmiyle katıldı ve en çok beğenilen filmlerden birine imza attı

Görmeyeli Berlin değişmiş. En son 2000 yılında gelmiştim festivali izlemeye. O zamanlar bugünkü merkezin inşaatı tamamlanmamıştı ve galalar hâlâ Zoo Palast adlı sinemada yapılıyordu. Değişmeyen tek şey sehrin soğuk havası. Sabahları evden metroya yürürken gözlerim yaşarıyor soğuktan.

Değişmeyen bir şey daha var, o da pişmanlıklar ve hayal kırıklıkları. Ah, ilk kararımı uygulasaydım da diğer filme gitseydimler, daha iyi filmler bulamamışlar mı şeklinde sorular festivallerin olmazsa olmazı olarak devam ediyor. Bir de soğuk sıcak farkı mıdır nedir, uykulu bir hal seyir deneyimimin ayrılmaz bir parçası. Uyumaya uyumaya uyumaya geldik!

Gördüğüm filmler pek heyecan verici değildi. Ama zaten dünya sineması pek heyecan vermiyor.  En iyileri bunlar işte.  Christian Petzold iki filmiyle tanıyıp sevdiğim bir Alman yönetmen ve Berlinale’nin gediklilerinden biri. Bu yıl da yarışmaya “Barbara” adlı filmiyle katıldı ve en çok beğenilen filmlerden birine imza attı. Barbara 1970’lerin sonlarında Doğu Almanya’da geçiyor. Barbara (Nina Hoss) Batıya geçmek için istediği vize yüzünden taşraya sürülen Berlinli bir doktor. Bir yandan kaçma planlarını geliştirirken bir yandan da hastanedeki doktor arkadaşlarından biriyle yakınlaşıyor. Barbara’nın Batılı bir de sevgilisi var. Barbara iki adam, iki ülke, iki farklı yaşam biçimi arasında kalıyor. Petzhold’un filmi kendisinden beklenebileceği gibi ustaca ama fazlacana soğuk. Pek sevmedim ama belli olmaz belki ikinci bir izlemede fikrim değişir. Barbara şu anda Screen dergisinin yıldız sıralamasında başta gidiyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın da bulunduğu Cannes jürisinden en iyi yönetmen ödülü kazanan Filipinli yönetmen Brillante Mendoza’nın ‘Tutsak’ adlı filmi ise Filipinlerdeki ayrılıkçı Müslüman bir örgüt tarafından kaçırılan tutsakların yaşadıklarına odaklanıyor. Bir miktar geçtiğimiz yıl seyrettiğimiz yine Cannes ödüllü ‘Tanrılar ve İnsanlar’ı hatırlatıyor film. Yani yine radikal İslamcıların kaçırdığı Hıristiyanların hikâyesi… Hıristiyanlık biraz da bunun üzerine kurulu değil mi zaten, yani kurban edilme, zulme maruz kalma vs. Mendoza’nın filmi fena değil ama kalıcı bir yanı yok.
Hans Christian Schmid’in “Geride Kalan”ı aile dinamiklerine, kardeş kavgalarına, aldatmaya, ruh hastalığı’na, kısaca hayat dair birçok şeye değiniyor. Baba karısını aldatıyor, küçük oğul nefret ettiği babasının parasına muhtaç, anne ise derin depresyonundan tam çıkacakken büyük bir darbe alıyor. “Geride Kalan” eli yüzü düzgün bir dram.
“Kör Domuz Uçmak İstiyor” adlı filmini İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Endonezyalı yönetmen Edwin “Hayvanat Bahçesinden Kart Postallar” adlı filmiyle koruyucu bir babaya, özgürlüğe, değişime özlemi anlatmaya çalışmış. Metaforu fazla kaçmış kanımca ama bana hayvan belgeseli seyrettirseler sıkılmadan saatlerce seyrederim. Bu filmde de konu hayvanat bahçesinde geçtiği için bolca hayvan vardı haliyle. Fakat filmin bana kalırsa başka bir özelliği yoktu.

Amerikalı oyuncu ve yönetmen Billy Bob Thornton “Jane Mansfield’ın Arabası” adlı filmle yarışmadaydı. Bu film de hoş anlar içermekle birlikte, belli bir odağa sahip olmamak gibi temel bir eksiklik taşıyordu. Filmin savaş karşıtı mı yanlısı mı olduğu da tartışılabilirdi.

Fransız/İsviçreli yönetmen Ursula Meier’in “Yüksekteki Çocuk” adlı filmi Dardenne Kardeşler-Ken Loach çizgisinde eli yüzü düzgün bir filmdi. Yoksul ve babasız bir çocuğun zengin turistlerden çaldığı kayak malzemelerini satarak kurduğu yaşamını ve onun anne/kardeşiyle ilişkisini anlatıyordu film.

Yunan filmi “Meteora” şu ana kadar en az beğenilen film oldu. Film bir keşişle bir rahibenin yasak aşkını anlatıyor. Kısmen animasyon, kısmen de oyuncularla çekilen film ne yazık ki pek ilginç degildi.

Bu yıl Berlin galiba geçen yılki gibi kalbur üstü iki filme (Torino Atı ve Bir Ayrılık) evsahipligi yapmayacak. Yine de belli olmaz.

Sinir krizinin eşiğindeki erkekler

SENDEN BANA KALAN

Matt, iki kızıyla birlikte gerçek bir baba gibi televizyon seyrediyor.  Peki, öyle olsun. Ama Matt’in iyi bir sevgiliye ya da eşe dönüşme ihtimali filmde zerre kadar gözükmüyor. Bu durumda o kızlara da kolay gelsin demek lazım. Çünkü rahmetli annelerinin yerini  onlar dolduracaklar.

Alexander Payne’in yaptığı filmlerin kahramanları ortak özelliklere sahip. Belirli bir yaşa gelmiş, hayatında önemli bir dönüşüm yaşamış ve bunun sonucunda kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmış, sinir krizin eşiğindeki erkeklerden oluşuyor bu kahramanlar.

Senden Bana Kalan”ı, filmin kahramanı Matt’in sesinden ve bakış açısından izliyoruz. Matt’i canlandıran oyuncu George Clooney gibi yakışıklı, karizmatik ve sempatik biri olunca, onunla özdeşleşmekten başka bir seçeneğimiz kalmıyor. Matt King, soyunda Hawaii’nin kralları ve Avrupalı ilk yerleşimciler bulunan bir avukat. Onu tanıdığımızda hayatında iki önemli karar vermesi gerekiyor. Birincisi, bir su kayağı kazasında bitkisel hayata giren karısının öleceği zamana karar vermek, ikincisi ise dedesinden kalan büyük bir leb-i derya arazinin satışında son sözü söylemek. Matt’in dedesi Hawaii’nin yerlisi olsa da, Matt daha çok Amerikalı bir Beyaz. Arazinin satışında karar verecek kişi Matt ama satıştan pay alacak başka birçok akrabası daha var. Kazanılacak para ise çok çok büyük! Arazi satılınca bu el değmemiş doğa parçasına alış veriş merkezleri, oteller filan yapılacak. Adanın doğası bir darbe daha yiyecek. Bu durum Matt’i rahatsız etse de, çok da kafasını takmıyor.

Matt’in başka dertleri var. Birincisi Matt ne iyi bir baba ne de iyi bir koca olabilmiş. Karısının komada olması onu yedek ebeveynlikten birdenbire asıl ebeveyn konumuna getirmiş. O güne kadar ne yaptıklarıyla ilgilenmediği iki kızının sorumluluğunu üstüne almak zorunda kalıyor Matt.

FİLM SONRASI OKUMA
Yazının bundan sonrasını isterseniz filmi seyrettikten sonra okuyun çünkü filmin gelişmelerini açıklayacağım.
Matt kızlarına babalık yapmayı öğrenirken, büyük kızından karısı hakkında dünyasını yıkan bir şeyi öğreniyor. Karısı komaya girmeden önce Matt’i aldatmaya başlamış, bir erkekle ilişkiye girmiştir. Film bu noktadan sonra Matt’in, rakibini bulma çabasına odaklanıyor. Görünürde Matt, rakibine, sevgilisiyle yani kendi karısıyla vedalaşma fırsatı verecektir. Sözel olarak açıklanan gerekçe budur ama kazın ayağı öyle değildir elbette. Matt rakibiyle tanışınca onu aşağılama fırsatını değerlendirecektir. Matt’in emlakçı rakibi, evli ve çocukludur. Matt, güya rakibinin dünyasını yıkmayacak, emlakçının karısına kocasının kendisini aldattığını söylemeyecektir. Ama kadını dudaklarından öperek, hem rakibinden rövanşı alacak, hem de kadının kafasında soru işaretleri oluşmasına neden olacaktır. Kısacası, Matt aslında rakibinden zerre kadar daha iyi biri değildir. Ama tıpkı “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”da hikâye kimin perspektifinden anlatılıyorsa ona sempati duyuyorsak, bu filmde de aynısı oluyor. Matt, kusurlu ama son tahlilde iyi ve çok sevimli biri olarak çıkıyor karşımıza. Matt’in komadaki karısı ise aldatan kötü bir eş, büyüyememiş bir “baba kuzusu” olarak resmediliyor. Matt’in kayınpederi, ne damadının iyiliklerini ne de kızının kötülüklerini gören kötücül bir moruk, bir zorba olarak çıkıyor karşımıza. Büyük kızı Alex’in erkek arkadaşı Sid ise en azından önceleri bir gerzek olarak tasvir ediliyor. Matt’in arsanın satışını isteyen diğer akrabaları paragöz, çıkarcı tipler olarak tek boyuta iniyorlar (oysa içlerinde arsanın satışını istemeyeler de var ama onlarla tanışmıyoruz). Matt sonunda arsayı satmadığında da doğayı korumayı mı seçtiğini yoksa emlakçı rakibinin bu satıştan para kazanmasını mı engellediğini tam olarak anlayamıyoruz. Görünürde yine Matt, doğru olanı yapıyor yani doğayı koruyor. Matt sonuçta bütün kusurlarına rağmen diğer karakterlerden açık arayla daha iyi biri olarak çıkıyor karşımıza. Fakat Matt hakkında en doğru şeyleri kayınpederi söylüyor bana kalırsa. Matt, sahip olduklarını değerlendiremeyen, anal tutucu bir kişilik. Karısını ve çocuklarını çok daha iyi şartlarda yaşatabilecekken yaşatmamış, onlara ilgi ve sevgi göstermemiş, kayınpederiyle hiçbir zaman yüz yüze hesaplaşamamış, kaçak dövüşen biri. Film, final sahnesinde Matt’in iyi bir babaya dönüştüğüne inanmamızı istiyor. Matt, iki kızıyla birlikte gerçek bir baba gibi televizyon seyrediyor.  Peki, öyle olsun. Ama Matt’in iyi bir sevgiliye ya da eşe dönüşme ihtimali filmde zerre kadar gözükmüyor. Bu durumda o kızlara da kolay gelsin demek lazım. Çünkü rahmetli annelerinin yerini  onlar dolduracaklar.

UTANÇ Vintage külotun laneti

TARİH:  4 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Taşralı iki kardeşin New York’ta kesişen hayatlarından bir kesit sunuyor bize “Utanç”. Kardeşlerden büyüğü Brandon, beyaz yakalı bir ofis çalışanı. İşinde başarılı, kadın tavlamada başarılı ve başka her şeyde berbat biri. Daha ne olsun diyenler çıkacaktır ama Brandon hasta biri, seks bağımlısı. Bu bağımlılık, insanlarla bağ kuramamasının bir sonucu. Sadece bu da değil, Brandon birey olamamış, kendi hayatını kuramamış biri. Seçtiği ilişkilerle değil, karşısına çıkan ilişkilerle sürdürüyor hayatını. Ve Brandon belli ki işlevsiz bir aileden geliyor. Bu işlevsiz aile kız kardeşi Sissy’nin kimliğinde Brandon’ın hayatındaki varlığını sürdürmeye devam ediyor. Sissy ile Brandon bir madalyonun iki yüzü gibiler. Brandon kimseye bağlanmamaya çalışırken, Sissy karşılaştığı herkese bağlanıyor. Brandon ördüğü duvarlar arkasında boşluğunu korurken, Sissy hiçbir savunma duvarı ve sınırı olmadan yaşıyor. Ve bu iki kardeş aslında aynı sorunun iki tezahür biçimini temsil ediyorlar.

Bu sorun bana kalırsa ailenin sınırları belirsiz ilişkiler dünyasından çıkıp, yetişkin bireyler olamama olarak tanımlanabilir. Brandon için birlikte olduğu kadınlarla kurduğu ilişkiler baba ve annesiyle hesaplaşmasının damgasını taşıyor. Ya öfkeli, şiddet yüklü düzüşmeler ya da iktidarsızlık Brandon’ın seçenekleri. Kız kardeşinin şapkasını ya da annesini hatırlatan, eski model (vintage) bir kadın külotu Brandon’ın süngüsünün düşmesine neden olabiliyor çünkü Brandon birlikte olduğu kadınları bireyler olarak değil, annesinin temsilleri olarak görüyor.

Sissy için de durum çok farklı değil. Her erkekte kendisini koruyacak kollayacak bir baba arayışı içinde. Hatta abisi Brandon kabul etse, onun kolları arasında uyumaktan son derece mutlu olacak.

Carey Mulligan, Sissy rolünde çok iyi, bence Brandon rolünde çok övülen Michael Fassbender’den daha iyi. Utanç’ı seyredin. Steve McQueen ilk uzun metrajlı filmi “Açlık”la büyük başarı kazanmıştı. “Utanç” bence çok daha iyi ve çok daha derli toplu bir film “Açlık”a göre.

Batılı, Dinsiz ve Ahlaksız???

TARİH:  12 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Ünlü açıkça birilerine sopa atmak için yapmış bu filmi. Ve dövdükleri de Batı kültürünü temsil edenler, dinsizler ve “dolayısıyla” ahlaksız olanlar! Denklem böyle kurulmuş filmde. Bu denklem, yanlış ve çirkin bir denklem. 12 Eylülcülerin temel özelliğini ve suçunu dinsizlik olarak görmek ise tamamen yanlış.

Bu ülkede linç edilmek istiyorsanız ateist olabilir ve dini eleştiren şeyler söyleyerek işe başlayabilirsiniz. Vatandaş derhal durumdan vazife çıkaracaktır. Güvenlik güçleri vatandaşın “haklı infialini” seyredecek, iktidardaki partinin adı ne olursa olsun, linç edilenin sağlığıyla değil, linç edenlerinkiyle ilgilenilecektir. Linç edenler korunacak, kollanacak, evlerinde huzur içinde ölene kadar yaşayacaklardır. Yok, eğer linççi vatandaşlar yurtdışında kazara yakalanmışlarsa, iadeleri talep edilmeyecektir. Linç edenler, linç edilenlerle eşit sayılacak, adlarına plaketler dikilecek, yakıldığınız yerden yıllarca kebap kokuları yükselecektir. Bunlar Türkiye’de yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Sivas Madımak Oteli Katliamı’ndan söz ettiğim belli olmuştur. Bu olaylara neden olarak Aziz Nesin’in, “Şeytan Ayetleri” (Salman Rushdie) kitabını basmak istemesi gösterilmişti. Yani İslam dinini eleştiren bir metin basmaya kalkmanın cezası, linç edilmekti. Linç edenler ise yakalanmadılar. Linççileri savunan avukatların çoğu bugün meclisteler ya da başka yüksek mevkilerdeler, ülke yönetiminde söz sahibiler. Ama bu mesele AKP’yle özdeşleştirilecek bir mesele değil. Hiçbir iktidar birbirinden çok farklı değildi. Dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü’nün katliam karşısındaki pasifliği unutulmuş değil. 12 Eylül’ün paşaları farklı mıydılar? Ya da 12 Eylül’ün anayasasını hazırlayan hukukçular din konusunda nasıl bir tutum içindeydiler? Cevabını anayasada bulabilirsiniz: Zorunlu din dersi denilen, zorla Sünnileştirme operasyonu, o hukukçular tarafından anayasaya konuldu.
Bu ülkede ateistlere çakmak kadar kolay bir şey olamaz. Eli kolu bağlı birini dövmek ne kadar kolaysa, o kadar kolaydır bu. Öte yandan 12 Eylül’ün hukukçularına söylenecek ne çok söz var! Temelde hala o anayasayla yönetildiğimiz için bu sözlerin meşruiyeti de var. Mesela şu zorunlu din dersi konusunda birisi açsa ağzını, yumsa gözünü, ne iyi eder. 12 Eylülcülerin eleştirilebileceği binlerce konudan sadece biridir bu din dersi konusu. O hukukçuların, en önemsiz, en bizi ilgilendirmeyen yanlarından biri ise içlerinden kimilerinin dindar olmamasıdır herhalde. O hukukçuların kişisel inançları ya da inançsızlıkları, onları, toplumu dindarlaşmaya yönlendiren ve dine alternatif olabilecek sol ideolojiyi şiddetle bastıran bir anayasa ve yasalar yapmaktan alıkoymamıştır. Başarılı da olmuşlardır; sonuç ortada zaten. Ama beklentilerini ve arzularını aşan bir dindarlaşma yaşanmıştır ve bu da onların körlüğünden başka bir şeye işaret etmez.
Müjde Işıl, Sinema Dergisi’nin Kasım sayısında Onur Ünlü’yle bir söyleşi yapmış. Ünlü son filmi “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi”nde  (CTVAAAH) neyi önemseyip neyi önemsemediğini anlatmış bu söyleşide. Filme adını veren Celal Tan bir anayasa hukukçusu; 12 Eylül anayasasının kabul edildiği tarihte, yani 1982’de kurulmuş olan Anayasa Hukukçuları Derneği’nin üyesi… Tan ve çevresi inanılmaz derecede dinle alakasız (İslamın beş şartını bile bilmeyecek kadar; Türkiye’de olacak şey değil) ve dibine kadar da ahlaksız bir çevre. Dinsizlikle ahlaksızlık arasında bir bağ kurmak, seyirciye kalmış. Bir de bu çevrenin fazlasıyla Batılı olduğunu da eklemek lazım. İçlerinde operacılar filan var.
Onur Ünlü sözünü ettiğim söyleşide, yazdığı senaryonun “ucu oraya doğru gidiyor” olsa da, aslında devlet eleştirisi, aile eleştirisi gibi şeylerle ilgilenmediğini söylüyor. Ünlü asıl “dinsizlerin ölümle imtihanıyla” ilgileniyor. Ama empati kurarak değil, ölümün tokadına bir de kendi tokadını ekleyerek: “Mesela filmde kanser durumu var ve ölmeye yaklaşmış bir insanın ölüme hiç hazır olmayışı ortaya trajik bir durum çıkarıyor. Bu adamın bir anayasa hukukçusu olması, meseleyi çok daha rahat anlatıyor. Bir anayasa hukukçusunun ölümle, yaşam sonrasıyla, öbür dünyayla bağlantısının neden zayıf olduğu çok ortada. Çünkü onlar, bunlarla ilgilenmezler; bu dünyayla ilgilenirler ama öbür dünyadan bir tokat geldiği zaman şaşırıp kalırlar. Dolayısıyla ben bununla ilgileniyorum ama bu bir yerden falancanın eleştirisi gibi okunabilir; okunsun… “

Evet, bir yerden falancanın eleştirisi gibi okunuyor ama falancanın en eleştirilmesi anlamsız yanının eleştirisi gibi okunuyor. 12 Eylül’ün anayasası, tekrar ediyorum zorunlu Sünnileştirme operasyonunu ilkokullardan başlatmıştı. Hala da bunun içindeyiz. O hukukçu kişisel hayatında artık, Allaha mı tapar, şeytana mı; dindar mıdır, değil midir beni pek ilgilendirmiyor. Sonuç olarak benim için o “dindardır” çünkü kamusal hayatında topluma dindarlığı dayatmıştır! Ünlü, kendine çok güvenli bir yerden konuşuyor, filminde de, söyleşisinde de. “Onlar” diyor, filmindeki kahramanlarına. Kahramanlarını bu kadar ötekileştirirsen, seyircine nasıl anlatacaksın? Anlatamayacaksın, zaten anlatamıyorsun da… Bütün herkes iki boyutlu karikatürlerden ibaret filmde. “Ölüme hazır olmak” diyor, “ölümle, yaşam sonrasıyla, öbür dünyayla bağlantı”dan söz ediyor. Yahu öbür dünya hakkında ne biliyorsunuz Onur Bey? Ölümle nasıl bir bağlantı kurdunuz? Yaşam sonrasında ne olduğunu, ne biliyorsunuz? Bu kendine güven nerden? Öbür dünyadan gelen tokatlar dindarı da dinsizi de aynı şiddetle sarsıyor. “Çünkü onlar” yani dinsizler ölümle karşılaştıklarında şaşırıp kalırlarmış! Dini bütün vatandaşlar, öbür dünyadan tokat geldiğinde bir de diğer yanağını mı çevirir? Metanetle mi karşılar? Hadi canım sen de…

Ünlü açıkça birilerine sopa atmak için yapmış bu filmi. Ama en kalın sopalarını kullanmamış olabilir, o başka. Ve dövdükleri de Batı kültürünü temsil edenler, dinsizler ve “dolayısıyla” ahlaksız olanlar! Denklem böyle kurulmuş filmde. Bu denklem, yanlış ve çirkin bir denklem. 12 Eylülcülerin temel özelliğini ve suçunu dinsizlik olarak görmek ise tamamen yanlış. Elinde Kuran’la dolaşan Evren’in ve diğer cuntacıların hala yargılanmadığını unutmayalım. Bugünkü rejim, 12 Eylül doğal sonucu ve devamıdır. Bugünün ve o günün sınıfsal duruşu tamamen aynıdır.
Film eleştirisinden çok Ünlü’yle bir polemik oldu bu yazı. Film, daha çok bir televizyon filmi gibi. TV filminin daha özenlisi, o kadar. Absürt yani “saçma” filmin içinde çok yer ediniyor ama film her an absürt değil. İşin kötüsü absürt olmadığı zamanlarda da inandırıcı değil. Başındaki cinayet sahnesinden başlayarak filmin “ciddi” sahneleri iyi kotarılmamış. Mesela cinayeti kimin gözünden görüyoruz; bulundukları noktadan o insanlar katili görebilirler mi, görürlerse katil de onları görmez mi? İki tane aynı adlı insan olabileceği nasıl kimsenin aklına gelmez? Pankreas kanserinden ölmekte olan bir insan öyle mi görünür? Kim bir başkasına gider de “sen ölüyorsun nasıl olsa, işlediğim cinayeti üstlen” der. Bunlar filmin absürt anlayışıyla açıklanacak şeyler değil. Bunlar basitlik, o kadar.

Tekerlekli sandalyedeki babaannenin bile ailenin diğer fertlerinden daha hızlı reaksiyon gösterdiği, kimi tiplemelerin karikatür bile olamayıp, çöp adam düzeyinde kaldığı (kapıcı, polisler…), cinsiyetçi küfürlerin büyük bir hazla kullanıldığı, insana dokunamamış bir film CTVAAAH. Anarşist bir yanı yok, düzenle kavga eden, delikanlı bir yanı hiç yok, tam tersine tam bu çağın, bu düzenin filmi. Absürt mizahına da mizah dergilerinden alışığız, bir yenilik içermiyor. Ama küfre sığınmadığı zamanlarda bir-iki kez beni de güldürdü…

YANGIN VAR!

TARİH:  10 Aralık 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sinemamızda iyi şeyler oluyor. Hem bir derdi olan hem de kitlelere ulaşmayı hedefleyen filmler vizyona giriyor üst üste. Popüler sinema toplumsal sorumluklar almada öncülüğü üstlenmiş durumda. “Dedemin İnsanları” ve “Entelköy Efeköy’e Karşı” ile başlayan bu eğilimde “Yangın Var” çıtayı biraz daha yükseltiyor. “Yangın Var”, romantik komedi/yol filmi türlerini harmanlarken Türkiye’nin en yakıcı problemine, Kürt sorununa bakıyor. Kürt/Türk sorunu üzerine bir şey söylemek ne kadar zor! Bunca ailenin canını yakan bir konuda kimsenin canını daha fazla yakmadan, kimseyi üzmeden bir şey söylemek imkânsıza yakın. “Yangın Var” bu sorunun üstüne, bu yangına itfaiye hortumuyla, suyla gidiyor, hem mecazi hem de düz anlamda! Ve son derece insani bir noktada durmayı ilk sahnesinden son sahnesine kadar başarıyor.

Filmin başkahramanı Koşman (Osman Sonant) adında tipik bir Karadeniz uşağı. Koşman’ın değişik adının da bir hikâyesi var, Türkiye’nin etnik zenginliğine işaret eden. Hikâye şöyle: Trabzon’un küçük beldesinin bir itfaiye aracına ihtiyacı var. Diyarbakır Belediyesi bu itfaiye aracını Koşman’ın beldesine hibe ediyor (gerçekten de böyle bir hibe gerçekleşmişti). Koşman aracı Diyarbakır’dan Trabzon’a getirmekle görevlendiriliyor. Koşman gayet milliyetçi bir vatandaşımız, Kürtçe diye bir dilin varlığını bile kabul etmiyor; Kürtçeyi Türkçenin bir lehçesi sanıyor. Hoş, Koşman kendi Lazcasını da öyle sanıyor. Koşman Diyarbakır’a vardığında, yöre insanlarıyla tanışıyor, bir düğüne katılıyor vs.

Koşman’a dönüş yolculuğunda, ilk görüşte vurulduğu Asya (Nesrin Cavadzade) adlı belediyede çalışan genç bir kadın da eşlik ediyor. Asya’nın Trabzon’a götürdüğü gizemli bir kutu var. Bu kutuda ne olduğunu ancak filmin sonlarına doğru anlıyoruz. Hem Asya’nın hem de Koşman’ın yaşadığı kayıplar, acılar zamanla, sessiz sedasız varlıklarını hissettiriyor, gösteriyorlar.

Asya adının Koşman için özel bir önemi var. Koşman tam bir “Selvi Boylum, Al Yazmalım” hastasıdır. Bilindiği gibi bu filmde Türkan Şoray’ın canlandırdığı karakterin adı da Asya’dır. Koşman sanki hayallerindeki prensesine kavuşmuş olur Asya’yla yolculuğa çıkınca. Filmin, sinefillere hitap eden  böyle bir yanı da var!

Yolculuk boyunca, Koşman ile Asya arasındaki hoşlanma tabii ki ilerleyecektir. Film, bu ateşin bacayı sardığı noktada sona eriyor. Osman Sonant ve Nesrin Cavadzade rollerinde çok iyiler. Filmin yapımcısı ve senaristi BirGün’ün yakından tanıdığı biri: Koray Çalışkan gazetemizin eski yazarlarından!

Elbette, Türk-Kürt sorunu bir (ya da bin) filmle çözülecek değil. Ama hayallerimizde çözmeye başlarsak gerçek hayatta da işimiz biraz kolaylaşır. Böyle söylediğime bakmayın, “Yangın Var” bir misyon filmi değil. Öncelikle eğlendirmeyi hedefleyen ve bunu da başaran, popüler bir sinema örneği; bir romantik komedi! Keşke romantik yanı biraz daha güçlü olsaymış; Koşman’ın aşkına ikna oluyoruz ama Asya tam kıvama gelmişken bitiyor film… Ben “Yangın Var”ı kimi zaman gülerek geri kalan bölümlerinde de hep  gülümseyerek izledim. Siz de izleyin!

© 2020 -CuneytCebenoyan.com