AĞAÇ: Gurbet, ölüm ve yas

TARİH:  22 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gurbette yaşayan bir kadın kocasını  kaybeder. Ağaç’ın konusunu tek ve kısa bir cümleyle özetlemem gerekse bunu yazardım herhalde. İşin garibi geçen haftanın filmi “Benim Adım Aşk”ın kahramanı Emma da gurbette yaşayan bir kadındı ve o film de Emma’nın oğlu Edo’yu kaybediş sürecini anlatıyordu. Emma oğlunu önce bir kadına, sonra bir erkeğe, sonra da ölüme kaptırıyordu. “Benim Adım Aşk”la “Deccal” arasında bir bağlantı kurmuştum, geçen haftaki yazımda. “Ağaç”la “Deccal” arasında da bir bağlantı var. İkisinde de Charlotte Gainsbourg başrolde ve ikisinde de yas tutan bir kadını oynuyor.  Tabiat üç filmde de önemli, hatta neredeyse belirleyici bir rolde.
“Ağaç”ın yönetmeni Julie Bertucelli filmle ilgili verdiği bir demeçte gurbette, memleketinden uzakta yaşamayı yas tutma sürecine benzetmiş. Ağaç’ın Fransız/İngiliz kökenli kahramanı Dawn gurbette, kocası ve 4 çocuğuyla Avustralya’da yaşıyor. Dev bir incir ağacının hemen dibine kurmuşlar evlerini. Derken Dawn’ın kocası bir gün küçük kızıyla birlikte kamyonetiyle eve dönerken, kalp krizi geçirip ölüyor. Araç, evin hemen önündekidev incir ağacına çarparak duruyor.  Dawn’ın 8 yaşındaki Simone babasının ölümüne şahit oluyor ama bu kadar sert bir gerçeği kabul edemiyor. Dawn ise bir süre ağır depresyon geçirdikten sonra, hayata dönmüş gibi gözüküyor. Zaman bütün yaraları sarar, iyileştirir derler ya… Yanılırlar. Zaman, çoğunlukla bu yaraları kansere dönüştürür. Dawn ve Simone eşin/babanın ölümüyle baş edemiyorlar. İçlerindeki bu yara büyüdükçe büyüyor, onlara nefes aldırmaz bir hal alıyor. Yaranın bu kanserli büyümesinin hem simgesi hem de kendini ifade biçimi bahçedeki devasa incir ağacı oluyor. Başlangıçta yalnızca Simone, daha sonra Dawn da incir ağacını ölen baba/eşle özdeşleştiriyorlar.  Yani ağaçta yaşatıyorlar ölülerini. Dawn’ın yeni ilişkiye girebilmesi için geçmişle bağını koparması gerekiyor. Dawn bir ilişkiye giriyor ama geçmişinden, ölü eşinden kopamıyor. Dawn’ın sevgilisi sürece müdahale etmeye, ağacı kesmeye kalktığında ise, şiddetle karşılık görüyor ve ailenin dışına atılıyor. Dawn ve Simone sıkı sıkıya geçmişin anısına, yaslarına, yaralarına sahip çıkıyorlar. Burada hastalıklı bir tarzdan söz ediyorum, yanlış anlaşılmasın. Yoksa elbette geçmişi unutmak değil çözüm. Ama yarayı yara olarak tutmamak da gerekiyor ileriye adım atabilmek için. Çok zor bir şey bu. Ve her zaman gerçekleşebilen bir şey değil. İncir ağacı yani babanın anısı, acısı yaşamı zehir ediyor aileye ve artık sorun içinden çıkılamaz bir hale geldiğinde tanrısal diyebileceğim bir müdahale bu düğümü çözüyor. Doğal bir felaketi yine doğal bir felaket düzeltiyor, çivi çiviyi söküyor. Filmin bana en zayıf gelen yanı bu. Yani çözümün bir tür mucizeyle, kendiliğinden gelişi. Dawn’u radikal bir karar almaya zorlayan, evini oturulamaz hale getiren, incir ağacını kökünden söken  ve dolayısıyla geçmişi geride bırakıp, taşınmak zorunda bırakan fırtına olmasaydı ne olacaktı? Bu soru hala kafamı kurcalıyor. “Ağaç”ı görmeye çalışın. Gainsbourg ve Simone’yi oynayan Morgana Davies çok iyiler.

Büyüme ve kopuş

TARİH:  20 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Zefir

Aslında birden fazla kopuştan söz ediyor ‘Zefir’. Kayıp ve kopuş teması, insan – insan, insan – hayvan ve hayvan – hayvan arasında tekrarlanarak filmin bütününe yayılıyor…

Abu Dabi Film Festivali’nde Netpac jürisinin Zefir’e  verdiği birincilik ödülünün gerekçesi şöyle ifade edilmişti: “Bir kopuş ve büyüme öyküsünü son derece duyarlı ve kontrollü bir biçimde ve çarpıcı bir sinematografiyle anlatması nedeniyle Zefir en iyi film ödülüne layık görülmüştür”. Aslında birden fazla kopuştan söz ediyor ‘Zefir’. Film anneler ve kızlarının o son derece zor sevgi-nefret  ilişkisine odaklanıyor ve hemen hemen hiçbir zaman kavramsal bütünlüğünden uzaklaşmıyor.

Adını filme  veren 11 yaşındaki kız çocuğu Zefir annesinden kopuyor filmin ana damarındaki öyküde. Zefir’in annesi de sadece kızından değil,  kendi anne ve babasından da kopuyor.  Hayvanlar aleminde ise bir buzağı annesini kaybediyor. Keza kaybolan ineğin sahibi kadın da öz kızını kaybetmiş gibi bir yasa bürünüyor ve “kara kızım” diye hitap ettiği ineğine ağıtlar yakıyor. Böylelikle kayıp ve kopuş teması, insan – insan, insan – hayvan ve hayvan – hayvan arasında tekrarlanarak filmin bütününe yayılıyor. Kayıp duygusunu, Kazım Koyuncu’yu hatırlayarak da yaşıyoruz filmde.  Fakat bunca kayıp melankoliye kapı açmıyor. ‘Zefir’ bize cevaplar vermekten çok sorular sordurtmak istiyor. Film, annenin siyasi olmaktan çok sosyal bir sorumluluk duygusuyla kızını terk ettiğini hissettiriyor.

ZEFİR’İN DERDİ ANNESİNE KAVUŞMAK

Yukardaki cümleler Abu Dabi Festivali ile ilgili yazımın biraz rötuşlu hali. Konuyu özetlemek gerekirse: Karadeniz’de bir yaylada geçiyor film. Ergenliğe geçiş yaşındaki Zefir yaz tatili için anneannesi ve dedesinin yanına gelmiş. Onunla ilgilenen bir köylü oğlan var ama Zefir çocuğa ilgisiz. Onun asıl derdi uzun zamandır görmediği annesine kavuşmak.

Kâbuslarında annesinin ilgisinin yeni doğurduğu çocuğa yöneldiğini, bu çocuğun bir tür canavar olduğunu görüyor. Annesini kaybetmekten korkan Zefir’in babası ile ilgili ise bir şey bilmiyoruz. Sadece fiilen kızının hayatında yer almadığını biliyoruz. Ölmüş mü yoksa ailesini terk mi etmiş belli değil. Annenin çıkagelişi enteresan. Önce bir çift askeri olabilecek bot, ardından da bir avcı/asker pantolonunun paçalarını görüyoruz. Gelenin bir kadın olduğunu işaret eden hiçbir simge yok. Tam tersine erkeklik sembolleri ile dolu bir kadın Zefir’in annesi. Gelişinin geçici bir geliş, amacının veda etmek olduğunu anlıyoruz sonradan. Hem anne -babasıyla, hem de kızı Zefir’le bağlarını koparmaya gelmiş genç kadın. O, bir militan ama kelimenin çağrıştırdığı anlamda politik bir militan değil. Dünyayı kurtarma hedefine kilitlenip, kendi ailesini, çocuklarını ihmal eden solcu militan tipine aşinayız. Ama ‘Zefir’de karşımıza çıktığı şekliyle politik değil, sosyal bir davanın, bir parti ya da sol örgüt değil, bir sivil toplum kuruluşunun militanına aşina değiliz. Dolayısıyla Zefir’in annesi, erkeksi sertliği ve apolitik militanlığıyla sanki hem iki cinsiyeti, hem de iki farklı dönemin insan tipini bünyesinde bütünleştiriyor. Annesinin kendisini terk edecek oluşuna, zaten fiilen anne -babasız büyümekte olan Zefir şiddetle direniyor.

Zefir, kahramanın yolculuğuna kadın açısından bakan, rüya mantığıyla işlenmiş, şaşırtıcı  bir film. Birçok uluslararası ödülüne en son İstanbul Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü de eklemiş olduğunu belirteyim.

BENİM ADIM AŞK: 21. Yüzyılın mağara kadını

TARİH:  15 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dikkat, filmin sonunu söyleyerek başlıyorum yazıya!
Bazı filmler bittikten sonra, yani jenerikten sonra da devam eder. ‘Benim Adım Aşk’ta da oyuncuların adları yazdıktan sonra bir plan geliyor perdeye. Simgesel anlamı  hayli yüksek bir plan bu. İki sevgiliyi bir mağarada görüyoruz. İnsanoğlunun ilk barınağını mağaralar oluşturdu. Bu mağaralarda birbirinden bağımsız, çekirdek aileler yaşamıyordu, elbette. Bir “sürü hayatı” vardı ve cinsel kurallar, tabular ve yasaklar yoktu. İnsan daha insan olmamıştı.
‘Benim Adım Aşk’ yalnız bir kadını anlatıyor. Orta sınıf bir Rus aileden gelen Emma, bir İtalyan burjuvayla, köklü bir sanayici ailenin oğluyla evlenmiş. Emma’nın yalnızlaşması, kimliksizleşmesi ve asosyalleşmesinin başlangıcı burada. Asıl ismi başkaymış Emma’nın, ama kocası ona bu adı vermiş. Rusluğu silinmiş genç kadının ama İtalyan da olamamış. Toplumunu yitirmiş bir birey, Emma. Evde bir davet varsa, Emma ortamı hazırladıktan sonra odasına çekiliyor, içine kapanıyor.
Emma’nın kayınpederi, iktidarını  oğluna ve torununa devretmeye hazırlanırken, yine Emma’nın kızının ve oğlunun sevgilileri ortaya çıkıyor. Emma’nın çekirdek ailesi yavaş yavaş küçülmeye başlıyor. Küçük kuşlar yuvadan uçacaklar yakında, belli ki. Emma’nın kocası Tancredi ise varla yok arasında bir adam. Aralarında bir ilişki kalmamış çiftin. Zaten zayıf sosyal bağları olan Emma, filmin sonundaki mağaraya doğru yolculuğuna, yani insani olarak daha geri, daha hayvani bir konuma sürüklenmeye bu sıralarda başlıyor.
Bol Oscar ödüllü ‘Amerikan Güzeli’nin (1999) erkek kahramanı Lester’i hatırlar mısınız? Hayatta son derece başarısız bir adam olan Lester’i Kevin Spacey canlandırıyordu. İşinde evinde zerre kadar saygınlığı olmayan, bir çocuk gibi karısının sürdüğü arabanın arka koltuğunda oturan, sosyal ilişkileri felaket bir adamdı Lester. Ve Lester aşık olduğunda, 16 yaşındaki kızının en yakın arkadaşına, çocuğu yaşında bir kıza aşık oluyordu. Sosyallik ne kadar zayıfsa, ensest eğilimi o kadar güçlüdür. Bu bana bir kural gibi gözüküyor. Lester’in, kızının en yakın kız arkadaşında bulduğu ise kızının bir ikamesinden başka bir şey değildi.
‘Benim Adım Aşk’ta da filmin kadın kahramanı Emma zaten zayıf olan sosyalliği daha da zayıflarken, oğlunun arkadaşı, aşçı Antonio’ya aşık oluveriyor. Emma’nın aşık olması, Antonio’nun yaptığı karidesli bir yemeği yerken başlıyor. Emma’nın heyecanı, Lester’in kızının arkadaşını gördüğü anda yaşadığı ana benziyor. İkisi de bir an için çevrelerinden kopuyorlar, bir ekstazi yaşıyorlar.
Filmde çok açık bir şey var: Emma kocasını aldatan ve bu nedenle kocasıyla arasında bir gerilim yaşayan bir kadın değil.  Emma’nın kocası Tancredi bu filmde neredeyse figüran. Emma’nın Antonio ile yaşadığı  ilişkiden dolayı gerginlik yaşadığı tek bir erkek var: Emma’nın oğlu Eduardo! Yani durum dışarıdan öyle gözükse de kocasını aldatan bir kadının hikâyesini seyretmiyoruz. Biz oğlunu, oğlunun bir ikamesiyle aldatan ya da oğluyla yasak olduğu için yaşayamadığı ensest ilişkiyi, oğlunun en yakın arkadaşıyla yaşayan bir kadının hikâyesini izliyoruz. Sosyalliği azaldıkça hayvanlaşan bir kadın görüyoruz. Emma’yla Antonio’nun sevişmesi tam da bu nedenle ‘doğa’ ile bütünleşme olarak yansıyor perdeye. Kelebekler, böcekler, çiçekler, vızıldayan arılar ve doğanın kaosunu yansıtan bir müzik! John Adams’ın müziği ve bu sahneler tabii ki başka bir filmi, Lars von Trier’in ‘Deccal’ini de akla getiriyor. Kaos Hüküm Sürüyor!
Emma’ya hesap soran ve Emma’nın kendini hesap vermekle yükümlü gördüğü tek kişi, oğlu Eduardo’yu kaybedince yani hesap vereceği kimse kalmayınca, toplumla bağını tümden yitiriyor. Ve yazının başında sözünü ettiğim ama filmin sonunda yer alan mağaraya geliyoruz.
Emma boğucu İtalyan burjuva ailesinden kurtularak, özgürleşmiyor ne yazık ki… Emma yok oluyor, siliniyor. Toplumsal hayat dışında bir hayat yok insanoğluna! Ve, filmin adına bakıp aldanmayın, mağara insanının hayatında aşk da yok!
Emma’yı oynayan Tilda Swinton iyi bir oyun çıkarıyor. Film zaten tamamen onun üzerine kurulu. Adams’ın müzikleri bazen kulağa abartılı gelse de, işlevsel. Fakat filmin fazla gösterişçi bir yanı olduğunu ve kimi sahnelerinin ve diyaloglarının iyi yazılmadığını düşünüyorum.

Gerçeğin Parçaları: Amerikan kırsalından manzaralar

TARİH:  5 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl iki Oscar adayı film arasında ciddi bir benzerlik vardı. Coen’lerin İz Peşinde’si öldürülen babasının intikamının peşine düşen, bu uğurda babası yaşında adamlarla işbirliğine giden, son derece kararlı bir yeniyetme kızın hikâyesini anlatıyordu.  Gerçeğin Parçaları’nda ise, İz Peşinde’nin Mattie’sinden birkaç yaş daha büyük olan Ree’nin (Jennifer Lawrence) hikâyesini izliyoruz. Ree de Mattie kadar kararlı, sebatkâr ve dayanıklı bir genç kadın. Ree de bir arayış içinde. Mattie intikam almak için babasının katillerini arıyorken, Ree ölü ya da diri babasına ulaşmaya çalışıyor. Ree’nin intikam almak gibi bir derdi yok ama.

Mekan, Missouri’in Ozark Dağları denen bölgesi. Zaman, aşağı yukarı günümüz. Ree 17 yaşında, iki küçük kardeşi ise daha on’lu yaşlarına gelmemiş gibiler. Ree’nin annesi hasta, iletişim kuramıyor, iş yapamıyor. Ve en önemlisi Ree’nin babası da kayıp. Ree’ler yoksul dağ köylüleri. Çevredeki herkes de öyle. Ama evde bir baba ya da yetişkin bir erkek varsa durum daha iyi tabii ki. Bir dönem çok karlı göründüğünden mi, yoksa ekonominin durumu, krizler vs. başka geçim kaynağı bırakmadığından mıdır belli değil, yörede birçok insan, birçok aile uyuşturucu (metamfetamin)üretimi işine girmiş. Kimi tutuklanmış, kimi laboratuarıyla birlikte havaya uçmuş, ama kırsal mafya yapısı varlığını sürdürüyor. Tabii buna eşlik eden bir mafya ahlakı da hükmünü sürdürüyor. Bilmeyecek, görmeyecek, duymayacaksın. Eğer biliyorsan da polise ötmeyeceksin.

Ree’nin babası Jessup da uyuşturucu işine girmiş. Yakalanmış ve kefaletle tahliye edilmiş. Kefalet için de evini ve arazisini ipotek ettirmiş. Eğer bir hafta sonraki duruşmaya çıkmazsa, eve ve araziye el konulacak; Ree iki küçük kardeşi ve hasta annesiyle birlikte açıkta kalacak. Ailenin hayatta kalması da mucizeye bağlı olacak. Çünkü bilindiği gibi, ABD’de sosyal devlet yoktur ve her koyun kendi bacağından asılır. Ree evden atılmamak ve açıkta kalmamak için kayıp babasını bulmalı ve mahkemeye çıkmasını sağlamalıdır.

Fakat belki de Ree’nin babası Jessup polise ötmüş, mafyanın ahlak kodlarını ihlal etmiştir… Bu durumda başına ne geleceği de bellidir, yani Jessup öldürülmüştür.  Jessup’ın başına ne geldiğini öğrenmek o bilgiye sahip olanları da tehlikeye atar. Ve tabi eğer Jessup öldürüldüyse ve bu durum bilinirse öldürenler de risk altına gireceklerdir. Ree, işte bu tür korkuların ve o korkuların doğurduğu şiddetin ortasında babasını bulmaya çalışır. Mattie’den farkı Ree intikam peşinde değildir, geçmişe değil geleceğe bakmaktadır. O, ailesini ve kendisini yaşatmak peşindedir.  Ree de Mattie gibi kendisine yardım eden bir baba figürünü amcası Teardrop’da (John Hawkes) bulur. Teardrop’un film boyunca izlediği gelişim çizgisi, İz Peşinde’nin Rooster Cogburn’üyle benzerlikler taşıyor. İki karakter de başlangıçta bencil ve duyarsızken, sonradan fedakar ve koruyucu bir role bürünüyorlar.

Fakat üslup açısından iki film arasında benzerlikten söz etmek mümkün değil. Gerçeğin Peşinde yeni gerçekçi diyebileceğimiz çizgide bir film. Film ekonomik krize ya da Irak savaşına sadece dolaylı yoldan dokunuyor. Daha çok arka planda işlerin pek de iyi gitmediğini hissettiriyor.  Barışta yaşama şansı bulamayanların, yaşamak için askere yazıldıklarını, Irak’ta ölen ve öldürenlerin yine aynı yoksullar olduğunu kısa bir sahnede görüyoruz.

Gerçeğin Parçaları, Oscar adayları içinde ayrıksı bir yerde duruyor. Film yoksulluğu, şiddeti ve kötülüğü gösterdiği kadar, dayanışmayı ve yaşama direncini de gösteriyor. İyimser finaline rağmen, Amerikan kırsalındaki insanların hayatının korkunçluğu akılda kalıyor. Filmi çok da abartmayalım ama. Ne sert bir muhalefetten, ne de çok akılda kalıcı karakterlerden söz etmek doğru film için. Yine de toplumsal gerçekliğe bakan, farklı bir çalışma olarak ilgiyi hak ediyor.

Babasını yitirmiş ama yeni baba figürleriyle birlikte babalarının katilini ya da bedenini arayan, mücadeleci ve sebatkâr genç kadınlar neye işaret ediyor bilemiyorum ama not etmekte yarar var. Bu karakterlerin intikam peşinde koşanı değil de, geleceği kurtarmayı çalışanının daha kazançlı çıktığı ise aşikar.

Şangay

TARİH:  8 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Çakma Kazablanka

Kazablanka gibi bu filmin de örtük bir eşcinsel aşk öyküsü anlattığı söylenebilir… Ayrıca  filmin uzaktan 11 Eylül travmasıyla ilgili olduğu da söylenebilir.

Şangay, sıradan insanlardan çok daha tutkulu olduğuna inanmamız istenen güzel ve cesur insanların hayatlarından bir kesit sunuyor. Zaman kötü bir zaman; yıl 1941. Almanya Avrupa’nın çoğunu işgal etmiş. Çin de Japonya’nın işgaline girmeye başlamış. Şangay bölgelere ayrılmış durumda, farklı ülkelerin egemenlik bölgeleri var kentte. Japonların elindeki bölgede bir Amerikan ajanı öldürülüyor. Onun en yakın arkadaşı olan bir başka Amerikan ajanı, cinayetin ardındaki sırrı araştırmaya başlıyor. Tıpkı Kazablanka gibi bu filmin de örtük bir eşcinsel aşk öyküsü anlattığı söylenebilir çünkü filmdeki en tutkulu bağ bu iki ajan arasında ölümün bile ayıramadığı bağ. “Kazablanka”nın finali de, bilenler bilir, eşcinsel bir aşkın başlangıcı olarak yorumlanır.

Kazablanka’yla benzerlikler başka açılardan da var. Ülkeden çıkmak için alınan vizeler, pasaportlar, direnişçiler, Naziler, onurlu düşman erkekler arasındaki centilmenlik gösterisi şeklinde süren rekabet vs…

Fakat Şangay sonuçta Kazablanka’nın yanına bile yaklaşamayacak bir film. Evet aşk var, casusluk var, femme fatale’ler, yakışıklı erkekler, gizem vs her şey var ama içerik yok. Stil çok muhteviyat yok. Tipler var karakterler yok. Tevekkeli değil Şangay pek az ülkede gösterim şansı bulabilmiş durumda ve görünüşe göre çoğu yerde doğrudan dvd’ye düşecek. Yazık, ucuz bir film değil ama olmamış. Uzakdoğulu güzel ve Japon komutan deyince ilk akla gelen isimler Gong Li ve Ken Watanabe tahmin edilebileceği gibi Çinli güzel ve Japon komutan rolündeler. John Cusack hisli ama sert CIA ajanı rolünde.

Filmin uzaktan 11 Eylül travmasıyla ilgili olduğu da söylenebilir. ABD’nin daha önceki travması Pearl Harbor idi. Japon saldırısı galiba Amerikan topraklarına yapılan ilk ya da tek saldırıydı 11 Eylül’e kadar. Film, uyanık olunsaydı Pearl Harbor saldırısı öngörülebilirdi diyor. 11 Eylül saldırıları için de aynı şeyler söylenir. Filmin günümüz insanına mesajı da bu galiba.

BİR AYRILIK: Ayrımlar ve ayrılıklar üzerine

TARİH:  2 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: BirgünYılın en iyi filmleri yaz aylarıyla birlikte sökün ediyorlar. Değerli sonbahar ve kış aylarında değil de eskiden ikinci vizyon filmlerin gösterildiği ‘ölü’ sezonda. Sezon canlanmış filan değil, iş yapacak filmler bu dönemde heba edilmiyor, dolayısıyla meydan sanatsal değeri olan filmlere kalıyor. Geçtiğimiz haftalarda da Mike Leigh’nin 2010’da Cannes’da yarışan ama anlaşılmaz biçimde ödüle layık görülmeyen başyapıtı ‘Ömrümüzden Bir Yıl’ vizyona girmişti.  Bu hafta gösterime giren ‘Tanrılar ve İnsanlar’ Cannes’da aynı yıl Büyük Ödül almıştı. ‘Bir Ayrılık’ ise bu yıl Berlin’de en iyi film, en iyi erkek ve en iyi kadın oyuncu ödüllerini alarak büyük bir başarıya imza attı. ‘Tanrılar ve İnsanlar’ın ödülünü abartılı bulurken ‘Bir Ayrılık’ın ödüllerine aynen katılıyoruz. Filmde ayrılık sözcüğü farklı anlamlara geliyor. En ön planda Nadir ile Simin isimlerindeki erkek ve kadının ayrılık süreci var. Buna neden olarak ise Simin’in ülkeden ayrılma isteği bulunuyor (bu haftanın diğer filminde de ülkeyi terk etme/etmeme teması var). Nadir ülkesi İran’da kalıp Alzheimer hastası babasına bakmak zorunda hissediyor kendisini. Simin ise kızının geleceğini kurtarma derdinde. İran’ı bir kız çocuk yetiştirmek için uygun bir ülke olarak görmüyor.

FİLM BOYUNCA PERSPEKTİF DEĞİŞİYOR

Fakat ayrılık kelimesinin içi en çok sınıfsal ayrım konusunda doluyor. Sınıfsal önyargılar, öfkeler, nefretler… hepsi Simin ve Nadir’in ayrılığı sırasında kendisini sahnede buluyor. Simin’in evden ayrılması üzerine Nadir, 10 yaşındaki kızı Termeh ve hasta babasıyla yaşamaya başlıyor. Babasına bakması için Raziye adlı yoksul bir kadınla anlaşıyor. Ama bir gün eve geldiğinde babasını yatağa bağlı, Raziye’yi ise evin dışında buluyor. Raziye eve geldiğinde ise kadını sorumsuz davranışından dolayı suçlayıp itiyor. Ayrıca Raziye’nin para çaldığından da şüpheleniyor. Tipik bir ev sahibi, temizlikçi kadın vakası yani.

Daha sonra Raziye hamile olduğunu ve itmeye bağlı olarak çocuğunu düşürdüğünü iddia edecek ve dava açacaktır. Film boyunca perspektif sürekli değişiyor, kah Raziye’yi sorumsuz ve yalancı biri olarak görüyoruz, kah Nadir’i. Raziye’nin kocası Hocat ise sınıfsal öfkesiyle, maddi sorunları arasında kısılmış kalmış. Bazen onurunu kurtarmak peşinde, bazen para tırtıklamak,  bazense sadece sınıfsal öfkesini kusmak.

İran deyince aklımıza hep rejimin ideolojik niteliği, İslamiliği aklımıza gelir, ekonomik düzenin niteliği tartışılmaz. İran’da keskin sınıfsal ayrımların olduğu kapitalist bir rejimin varlığından kimse söz etmez. O zaten doğal olandır sanki. Yoksulların daha dindar, İslam’a daha bağlı oluşları ise bilinen bir çelişkidir. Rejim hem en çok onları hem de en az onları temsil eder. AKP’nin Türkiye’deki konumu gibi.
‘Bir Ayrılık’ İran’daki sınıfsal ayrıma, hem ideolojik hem de ekonomik açıdan bakıyor, farklılığın bireyler üzerindeki yansımasını çok iyi saptıyor, ne dine dayalı ahlakın ne de seküler ahlakın yanında tavır alıyor. Yönetmen Asghar Farhadi bireysel ahlaki sorunları çözmek zor iş ama bakın bu insanlar ekonomik olarak fena halde kıstırılmışlar, bu konuda bir şeyler yapılabilir der gibi.

Bu yıl Cannes’da izlediğim ve Mahmut Resulof’un ‘Görüşmek Üzere’ adlı filminde de filmin hamile kadın kahramanı ülkesi İran’dan ayrılmaya çalışıyordu. (Resulof bu filmiyle ‘Belirli Bir Bakış’ bölümünde en iyi yönetmen ödülü aldı). İnsanın kendi ülkesinden ümidini kesmesi ne korkunç!  Son seçimlerden sonra Türkiye’de birçok insanın aynı ruh halinde olduğunu düşünüyorum. ‘Bir Ayrılık’ı kaçırmayın. Usta işi bir film.

Şeytanın ini

TARİH:  1 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yargısız ve yargıyla infaz

Film Amerika’daki aşırı dindar, köktendinci küçük bir grubun işlediği suçlara odaklanıyor. Fakat filmin eleştirisi dincilerle sınırlı değil. Yargısız infazla yargıyla infazın ortaya karışık sunulduğu bir ‘demokratik sistem’ asıl hedefteki!

Haftanın tek ilginç filmi “Şeytanın İni” adıyla gösterilen “Red State” (“kırmızı eyalet” anlamına gelen ve Cumhuriyetçi Parti’nin çok güçlü olduğu muhafazakâr bölgeler için kullanılan bir terim). Filmin orijinal adı gayet politikken bizde korku filmlerine yakışacak bir isim uygun görülmüş. Bu da filmin potansiyel “politik” izleyicisine ulaşamayacağı anlamına geliyor. Ama filmde korku unsurları da var, gerçekten dehşetli şeylerin yaşandığı bir ev de. Korku filmi izlemeye gidenler eli boş dönmeyecekler yani.

Üç delikanlı, internette tanıştıkları orta yaşlı bir kadınla seks yapmak amacıyla buluşurlar. Ama beklemedikleri bir durumla karşılaşırlar. Film Amerika’daki aşırı dindar, köktendinci küçük bir grubun işlediği suçlara odaklanıyor. Fakat filmin eleştirisi dincilerle sınırlı değil. Asıl hedefi terörle savaş başlığı altında kendi insanlarını öldüren ya da ölmeden “F tipi” mezarlara gömen devlet! Yargısız infazla yargıyla infazın ortaya karışık sunulduğu bir “demokratik sistem” asıl hedefteki!

Kevin Smith bizde çok tanınan bir yönetmen değil ama 1994 tarihli Tezgahtarlar (Clerks) adlı filmi bağımsız sinemanın başyapıtları arasında sayılır. “Şeytanın İni”nde John Goodman ve Melissa Leo gibi büyük oyuncular da var. Bu hafta tek bir filme gidecekseniz “Şeytanın İni”ne gidin.

Müjde: Komünizm korkusu yaşıyor!

TARİH:  25 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Film insanlık tarihini, ‘komünizm esaretinden kurtularak özgürleşme’ öyküsü olarak özetleyen görüntülerle biter. Bu görüntüler içine özgür dünyanın yani Batı kapitalist sisteminin desteklediği darbeler, yetiştirdiği işkenceciler, sebep olduğu savaşlar ve katliamlar, yarattığı eşitsizlikler, yoksulluk ve çevre felaketlerinin hiçbiri girmez.

“Özgürlük Yolu” en bayağısından bir propaganda filmi. İnsan bazen şaşırıyor, hâlâ böyle filmler yapılabildiğine. Ama belki de tam da böyle filmlere uygun bir zamanda yaşıyoruz. Kapitalizmin krizi derinleştikçe, komünizm korkusu da alevleniyor olsa gerek.

Konuya girmeden bir varsayım yapalım. Diyelim ki ülkemizde “Milli Coğrafya Derneği” diye bir dernek olsun ve bu derneğin “Milli Coğrafya” diye bir de dergisi olsun (Milli yerine Ulusal sözcüğü de olabilir). Bu dergi bazen ordunun tank, helikopter ya da savaş uçağı gibi – eski ve yeni “anti-militarist milli görüşçülerin” yıllardan beri yapmayı hedefledikleri türden -savaş araçlarını kapağına taşısın. Sonra bu dergi yine milli (ulusal) düşmanlarımızın geliştirdiğini varsaydığı ama aslında olmayan silahları da “kitle imha silahları” diye kapak konusu yapsın. Böyle bir dergiyi aklı başında, sol duyu sahibi kimse ciddiye almaz sanırım. “National Geographic” dergisi tam da böyle bir dergi. Amerikan uçak gemilerini de, Irak işgalinin eşiğinde kitle imha silahlarını da kapağına taşıdı. Derginin kapsama alanı bütün dünya ama adındaki milli, Amerikan çıkarları bütün dünyayı kapsadığı için yanlış değil. İmparator devlet için bütün dünya milli mesele olacak elbette.   İşte bu dergi sinema işlerine de el atmış ve yapımcıları arasında olduğu filmlerden biri de karşımızdaki “Özgürlük Yolu”. Bu filmin ilkel bir biçimde anti-komünist propaganda yapmasına şaşırmamak lazımdı, şaşırmadık.

YALANCININ FOYASI
Filmin bize gerçekmiş gibi sunduğu öykü aslında uydurukmuş, o da ayrı hikâye. 1956’da Slavomir Rawicz adlı Polonyalı bir subay, “Uzun Yürüyüş” adında bir kitap yazmış ve güya Sibirya’daki Sovyet esir kampından nasıl kaçtığını anlatmış. Kitap çok satmış, yazarını zengin etmiş ama yalancının foyası 50 yıl kadar sonra olsa da ortaya çıkmış sonunda. Meğerse kitabın yazarı birkaç yıl yattıktan sonra serbest bırakılmış. Yani öyle kaçma falan olmamış. Belki ayrılırken “hadi ben kaçayım artık“ demiştir, orasını bilmiyoruz.

NE ROMANS NE REKABET
İşte bu fanteziye göre Sibirya’daki bir esir/mahkum kampından Polonya, Amerika ve Rusya menşeli bir grup mahkum firar eder. Grubun liderliğini Janusz adlı Polonyalı subay yapar. Polonyalı savaş sırasında casusluk yapmıştır galiba. Yapmışsa olsa olsa Naziler için yapmıştır casusluğu. Amerikalı ise kendini MR. Smith diye tanıtan biridir. Neden bu kadar gizemlidir bilinmez. İddiasına göre Büyük Bunalım’dan kaçıp SSCB’ye gelmiştir. Rus, insanlıktan pek az nasibini almış adi bir mahkumdur. İçlerinde Stalin’i seven tek kişi de odur, doğal olarak. Başkaları da vardır aralarında ve hepsi de İngilizce konuşurlar. Bu grup inanılmaz bir yolculuk yaparak Sibirya’dan Hindistan’a kadar yürür. Kimi yolda ölür ama kimi de kurtulur. Bütün bu yolculuk ne inandırıcıdır ne de heyecan verici. Zaten çoğu kahramanı birbirinden ayırt etmekte güçlük çekeriz. Yolculuklarının bir noktasında aralarına Polonyalı firari bir genç kız katılır ama bu erkek grubunda yaprak kıpırdamaz. Ne bir romans filizlenir, ne de bir rekabetin izlerine rastlanır. Kampta çok şap mı yemişlerdir, bilemeyiz. Film insanlık tarihini, “komünizm esaretinden kurtularak özgürleşme” öyküsü olarak özetleyen görüntülerle biter. Bu görüntüler içine özgür dünyanın yani Batı kapitalist sisteminin desteklediği darbeler, yetiştirdiği işkenceciler, sebep olduğu savaşlar ve katliamlar, yarattığı eşitsizlikler, yoksulluk ve çevre felaketlerinin hiçbiri girmez. Komünistler, sosyalizm deneyimini umarım bir gün kendileri adam akıllı ele alırlar, hakkıyla eleştirirler, nasıl kokuştuğunu irdelerler de meydan bu yalancı pehlivanlara kalmaz. Ama komünistlerin böyle işler yapmaya gücü de niyeti de şu anda yok gibi. Özgürlük Yolu’nun tek güzel yanı, manzara fotoğrafları. Peter Weir gibi usta bir yönetmenden beklenmeyecek kadar yavan bir film bu, kısacası.

Adana’da Nuri Bilge Ceylan’lı gün

TARİH:  24 Eylül 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Çarşamba günü Adana Altın Koza’da iki film seyrettim . İlki Muzaffer Özdemir’in “Yurt” adlı filmiydi. Özdemir’in sinemada macerası kamuoyunun bildiği kadarıyla Nuri Bilge Ceylan’la birlikte başladı (yönetmenin daha önce çektiği kısa filmleri varmış). Özdemir “Uzak” fimiyle Cannes Film Festivali’nde rol arkadaşı Mehmet Emin Toprak’la birlikte en iyi erkek oyuncu seçilerek büyük bir başarı da elde etmişti. Özdemir’in adını sinemada daha sonra pek duyamadık (bir Belçikalı yönetmenin filminde oynamış). “Yurt” Özdemir’in ilk uzun metraj filmi. Tahmin edilebileceği gibi, Özdemir büyük ölçüde Ceylan sinemasından etkilenmiş. Sadece ondan değil, Semih Kaplanoğlu, Kierostami, Tarkovski gibi isimler de Özdemir’in öncülleri arasında sayılabilir. Film, kentli bir mimarın, ruhsal problemlerinin tedavisinin bir parçası olarak memleketi (yurdu) Gümüşhane’ye dönmesi ve burada yaşadığı kayıp hissiyle ilgili. Kaybolan, doğa, kültür, bir yaşam biçimi ve çocukluktur. HES’ler doğanın canına okumuş ve okumaya devam etmektedir. Neo-liberal kapitalizm doğayla sadece parasal bir ilişkiye izin vermektedir. Film bazen belgesel gibi bir havaya da bürünerek bu konuya eğiliyor. Öte yandan filmin kahramanı mimar Doğan (Kanbolat Görkem Aslan) kendi varoluşsal sorunlarıyla da boğuşuyor, kendisine ve hayata neden “bir bitki gibi basit ve sade yaşayamadığı”nı soruyor. Filmde daha sonra Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sında da karşılacağımız bir yuvarlanma sahnesi var. “Yurt” filminde yuvarlanan şey bir kaya parçası. Filmin söylediği şeylerden birinin de bu olduğunu düşünüyorum; yani hayat denilen şey yuvarlanıp gitmek, çaresizlik içinde belli bazı yasalar uyarınca sürüklenmekten ibarettir. “Yurt” ne yazık ki hedefini tam tutturamamış bir film. Kahramanının varoluşsal problemleri iyi işlenmemiş. Diyaloglar ve oyunculukta da aksamalar var. Belgeselle kurmaca arasındaki gidiş gelişler birbirlerine iyi yedirilmemiş. Ama bu bir ilk film ve umarız Özdemir yönetmenlik kariyerinde çok daha başarılı filmlere imza atar.

Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sını (BZA)Cannes’da kaçırmıştım ama filmin sadece fragmanına bakarak büyük bir ödül alacağını tahmin etmiştim. Tabii diğer filmlerin seviyesi de belliydi. Nitekim film ikincilik ödülü sayılan Büyük Ödülü Dardenne kardeşlerin filmiyle paylaştı. Nuri Bilge Ceylan (NBC) müthiş bir sinema duygusuna sahip, inanılmaz yetenekli bir film yönetmeni. Böyle yönetmenler çok ender geliyorlar dünyaya. Bence BZA mesela Cannes’da Altın Palmiye alan Terence Mallick filmi “Hayat Ağacı”ndan çok daha üstün bir film. Filmi iki buçuk saat boyunca hiç sıkılmadan izledim. Çoğu zaman hayran kaldım. Ender olarak, diyalogları ya da oyunculuğu beğenmediğim oldu. Ama NBC sinemasıyla çok da sorunsuz bir ilişkim olduğunu söylemeyeceğim. BZA bana galiba en çok Güney Koreli yönetmen Bong Joon Ho’nun başyapıtı “Cinayet Günlüğü”nü hatırlattı (az biraz da Fincher’in “Zodiac”ını, Christi Puiu’nun “Aurora”sını ve Porumboiu’nun “Polis; sıfat”ını). “Cinayet Günlüğü” bir detektifin seri bir katili ararken yaşadıkları üzerinden bir Güney Kore tablosu çizer. BZA da bir cinayetten yola çıkarak benzer bir tablo çiziyor. Bu tablo bir banallik, bayağılık, işlevsizlik, sığlık, gülünçlük tablosudur. Bir nedensizlik ve manasızlık denizinde çırpınır durur insanlar. Dalından düşmüş bir elma gibi yerçekimine ve akıntıya kapılıp giderler, sağa sola çarpa çurpa. Neyi neden yaptıklarının çoğunlukla kendileri de farkında değildirler. Bir tür ilahi komedyanın kuklaları gibidirler. Daha bilinçli olanlar, mesafelerini korumaya çalışıp, acı ve acıma duyguları arasında izler olan biteni. Bu dünya bir erkekler dünyasıdır. Kadınlar ise kavganın katalizörü olurlar, bazen bir femme fatale rolüne de bürünerek. Kadınlar henüz ergen bir bakire oldukları çağlarında iken, erkek idealinin ve fantezisinin nesnesi olurlar ama kadına dönüştükleri anda, büyüdüklerinde yüksek ökçeleri, bitmeyen dırdırları ve akıl almaz intikam yöntemleriyle “bir miktar salak” erkeklerin dünyasını mahvedebilirler.

NBC bazen keşke saf bir komedi yapsa, varoluşsal sorunları bir kenara bıraksa dediğim oluyor. Çünkü, bu nedensizlik ve manasızlık temelli bakış açısı, insanda sonuç itibariyle ve beklenebileceği gibi bir manasızlık hissi bırakıyor. İnsanlık komedyasına filmin final sahnesindeki doktor gibi tepeden bakan varlıklar değiliz. Bu bakış empati yoksunu kesinlikle değil ama yine de bir yabancının bakışı. Halimize gülmek ve kızmak dışında, cesaretlendirilmek, aydınlatılmak da istiyoruz. Aydınlatılmak derken filmin cevaplar vermesinden söz etmiyorum. BZA bence düşündürücü bir soru da sormuyor. İnsanlık halini resmediyor ama bu halin analizinin yapılabileceğine de inanmıyor. BZA’dan çıktığımızda kendimizi sadece daha da iktidarsız, daha da zavallı hissedebiliriz. Biraz gülmüşüzdür ağlanacak halimize.
NBC iyi ki var. Bu kadar müthiş  bir sinema duygusuna sahip başka bir yönetmen insanın aklına hemen gelmiyor.

Romen sineması canlılığını koruyor

TARİH:  18 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

10. Uluslararası Transilvanya Film Festivali (TIFF)

Romen sinemasının en parlak yılı olmasa da geleceğe yönelik umutların canlı olduğu bir yıldı, bu yıl da. Transilvanya’da gerçekleşen festival TIFF ise 10 yıl içinde çıkabileceği en üst seviyeye çıkarak hızlı bir gelişme kaydetmiş…

Bu yıl, Romanya’nın Cluj-Napoca kentinde düzenlenen Uluslararası Transilvanya Film Festivali için önemli bir yıldı. Festival hem 10 yaşına bastı bu yıl, hem de Uluslararası Film Yapımcıları Birliği (FIAPF), TIFF’i  A kategorisindeki festivaller arasına aldı. 2002’de internet bağlantısı olan tek bir bilgisayarla yola çıkan TIFF, 10 yıl içinde çıkabileceği en üst seviyeye çıkarak çok hızlı bir gelişme kaydetmiş.

Sadece festival değil, Cluj şehri de birinci sınıf bir Avrupa kenti. Romanya, Avrupa Birliği’nin görece yoksul ülkelerinden biri olabilir ama Cluj oldukça görkemli bir kent. Şehir son derece zevkli, eski taş binalarla dolu. Kentin tarihinde Alman ve Macar kültürlerinin önemli yeri var ve nüfusun önemli bir oranını Macarlar oluşturuyor. Tabii Osmanlılar da zamanında gelmiş buralara ve kimi sözcüklerde Türk mirası da kendisini gösteriyor. Cluj’daki şehirciliğin gelişmişliği, insan ilişkilerinin uygarlığı, parklar, ırmaklar ve göllerin bolluğu insana keşke burada yaşasaydım dedirtiyor.

Tabii sinema salonlarında girip de filmleri izlemeye başladığımızda başka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Onca güzellik varken Romen yönetmenler iyi gitmeyen şeylerden söz ediyorlar ve Romanya’nın bugünü ve yakın tarihiyle hesaplaşıyorlar; sorumluluk sahibi her sanatçının doğal olarak yaptığı gibi. Ve Türkiye’deki yönetmenlerin karşılaştığı eleştirilerin benzerleriyle karşılaşıyorlar: “Festivallerde ödül almak için mi böyle filmler yapıyorsunuz?”, “Neden cennet vatanımızın güzelliklerinden söz etmiyorsunuz?” gibi…

TÜRKİYE SİNEMASI GİBİ ‘YENİ’
Romanya sinemasıyla Türk sinemasının ortak bir yanı var: İki sinema da uluslararası başarılara imza atıyor son 10 yıldır ve iki sinema da ‘yeni’ sıfatıyla tanımlanıyor. Hatta şöyle bir ilişki de var: Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da Büyük Ödül kazanan filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da”dan söz eden birkaç yazar referans olarak Romen sinemasından iki filmin adını verdi. Bunlardan biri 2009’da Artvin’de düzenlenen Gezici Festival’de en iyi film ödülün kazanan Corneliu Porumboiu’nun yönettiği ‘Polis; sıfat’, diğeriyse Christi Puiu’nun yönettiği ‘Aurora’ idi.
(Porumboiu’yu festivalin afişinde sanki Hagi’nin 10 numaralı GS formasıyla gol diye bağırırken görmek bizi şaşırtmıştı. Futbolcu formasıyla bağıran bir adam resmi ile film festivali arasında alaka kuramamıştık önce.  Ama festivalin 10. yılı ve futbolda 10 numaralı formanın mükemmellik simgesi olması, Porumboiu’nun babasının hakemlik ve futbol kulübü yöneticiliği yapması durumu aydınlığa kavuşturdu. Ama ben yine de afişi beğenmedim, o başka.)
Romanya, Çavuşesku başkanlığındaki ‘komünist’ rejimden 1989’da çıktı ve kapitalizme geçti. Rejim değişikliği sosyalist ülkelerin çoğunda çok sancılı oldu ve olmaya devam da ediyor. Fakat Romanya’daki değişim Doğu Avrupa’daki benzerleri içinde Yugoslavya’dan sonra en kanlı olanıydı. Çavuşesku ve onun temsil ettikleriyle hesaplaşma hâlâ bütün hızıyla sürüyor Romen sinemasında. Fakat hem ‘devrim’in kendisi, hem de sonrası da soru işaretleriyle, güvensizliklerle dolu. Geçmişte devlet bütün kötülüklerin anası olarak görülürken, bu kez ekonomik zorluklar insanları savuruyor. Fuhuş birçok filmde en büyük sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Fakat yeni karşılaşılan sorunlar da ‘Kapitalizm Geliştirilmiş Formül’ (Documentarist’te gösterildi) filminde gördüğümüz gibi kapitalizmin doğasına değil de, kapitalizmden de kendi çıkarları doğrultusunda yararlanmasını bilen eski komünist parti mensuplarının kötülüğüne atfedilebiliyor. Sanki İsveç tipi bir sosyal devlet ve görece uygar kapitalizm isteğe bağlı bir şekilde kurulabilirmiş gibi düşünülüyor…
Festivalin onur konuğu ve ‘mükemmeliyet’ ödülünün sahibi Romanya sinemasının en önemli yönetmeni kabul edilen Lucian Pintilie’ye verildi. Pintilie’nin filmlerinin toplu bir gösterimi de yapıldı festivalde. Cluj’da kaldığım kısa süre içinde bunlardan üçünü gördüm. Üçü de birbirinden farklı filmlerdi. Pintilie’nin ilk filmi “Pazar, Saat 6’da” (1965) oldukça biçimci bir üsluba sahipti ve modern Avrupa sinemasından (Robbe-Grillet, Resnais) etkilenmişti. 1940’larda Nazi işgali altında sevdiklerine ihanet etmek zorunda kalan insanları anlatan film, Pintilie’nin favori konusunun yani ‘kimlik kaybının’ ya da ‘kimlik arayışının’ da habercisiydi. Pintilie’nin yıllar süren bir sürgünden sonra ülkeye döndüğünde yaptığı ‘Meşe’ (1992) ise ülkenin kapitalizme geçişinin bir yıl öncesinde, eski rejimin son yılı olan 1998’de geçiyor. Pintilie ülkeyi bir nevi tımarhane olarak resmetmiş bu filminde. Romenlerin çok beğendiği filmin absürdite dozu ve karnavalesk havası bize aşırı geldi doğrusu. Ama filmin amacı da zaten aşırılığı aşırılıkla görünür kılmak ve aşmak olduğu için bu eleştirimin pek de geçerli olmadığının farkındayım. ‘Meşe’de Pintilie bir doktor ile bir öğretmen üzerinden yine çılgın bir dünyada kimliğini koruma temasını ele alıyor. Pintilie’nin en beğendiğim filmi ‘Niki ve Flo’ (2003) aynı zamanda yönetmenin son uzun metrajlı filmi de olmuş. Filmin bir diğer özelliği de Romen yeni dalgasının önemli ismi Christi Puiu’nun (Bay Lazarescu’nun Ölümü; Aurora) senaryoda imzası olması. O güne kadar eski rejimi eleştiren Pintilie bu kez Flo karakteri üzerinden yeni burjuva kuşağı eleştiriyor. “Her şeyi ben bilirim” havasındaki bir burjuvanın emekli bir albayın dünyasını nasıl adım adım yok ettiğinin ve adamın kimliğini sildiğinin hikâyesi ‘Niki ve Flo’.
Peki yeni Romen sineması ne? 2001’de çektiği ‘Para Pul’ ile Yeni Romen Sineması’nı 10 yıl önce başlattığı kabul edilen Christi Puiu yaptığı konuşmada böyle bir şey, yani yeni bir dalga olmadığını iddia ediyordu. Bu tür kavramlar zaten yönetmenler tarafından değil eleştirmenler tarafından konulur çoğunlukla. Evet, ‘yeni Romen sineması’ diye bir şey var elbette. Yönetmenler bir araya gelip nasıl filmler yapacaklarını tartışmasalar da, gerçekçi, gündelik hayatı doğallığı içinde yansıtmaya çalışan, eski ‘komünist’ rejimle ve yerine geçen kapitalist sistemle hesaplaşma çabası içinde olan bir sinema var. Bu sinema büyük bir değişimin, Çavuşesku nezdinde baba figürünün yok edilişinin, devlet güvencesinden ve korkusundan çıkıp vahşi kapitalizmin kucağına düşüşün bireyler üzerindeki etkilerini de yansıtıyor. Ne yapacağını bilmeyen, kaderini kontrol edemeyen, değerleri altüst olmuş kahramanlara yeni Romen sinemasında sıkça rastlamak mümkün. Eylemlerinde bir nedensizlik, bir rastlantısallık, bir boşluk var çoğunlukla bu kahramanların. Kamera da genellikle sanki eylemin içinde, bir sonraki anda ne olacağını bilmeden ve perdede gördüklerimizle bir mesafe oluşturmadan olayları izliyor oluyor. Ulusal Film Konseyi’nin hazırladığı (ve bize de hediye ettiği!) 11 filmlik ‘Yeni Romen Sineması’ box-set’i ise her sinemaseverin arşivinde bulunması gereken bir seçki içeriyor. Darısı başımıza, keşke Türkiye’de de devlet desteğiyle ‘yeni Türk sineması’nın seçkin örneklerini içeren bir box-set hazırlansa!

BENİM ÖDÜLÜM GABRİEL SPAHİU’YA…

Festivalde ödül alan yeni Romen filmlerine gelince: Constantin Popescu’nun yönettiği ‘Yaşam İlkeleri’ epey bir festival dolaştıktan sonra Cluj’a gelmiş. Popescu bu filmiyle festivalin ana bölümünde yarıştı ve en iyi yönetmen ödülünü ‘Volkan’ filminin yönetmeni Runar Runarsson’la paylaştı. Film Romanya’nın kendinden pek emin, halinden pek memnun burjuvalarından birini anlatıyor. Yeni yaptırdığı villası, güzel bir arabası ve iyi işleyen bir matbaası olan Velicanu’nun görünüşte her şeyi var. Eski karısından bir oğlu ve yeni karısından olan bebeği de bu resme dahil. Ama ergen oğluyla ilişkisi filmin sonunda öyle bir hal alıyor ki, Velicanu’nun hayatının bütün anlamı sorgulanır hale geliyor. Festivali Romen Günleri Uzun Metraj Film Ödülü’nü ise bizde de İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘Morgen’ kazandı. Marian Crişan’ın yönettiği film Almanya’daki oğlunu görmeye giden bir Türkiye Kürdüyle, ona yardım eden Romen bir çiftçinin hikâyesini anlatıyor. İki adam arasında gelişen dostluk, karşısında devletleri ve onların çizdiği sınırları buluyor. Bogdan George Apetri’nin yönettiği ‘Merkezin Dışında’ (Periferic) ise yine Romen Günleri bölümünün en iyi ilk film ödülünü kazandı. ‘Merkezin Dışında’nın da uzun bir festival serüveni ve birçok ödülü vardı Cluj’a gelmeden önce. Hapisten annesinin cenazesine katılmak üzere bir günlüğüne çıkan genç bir annenin öyküsünü anlatıyor film. Eski pezevengi, erkek kardeşi ve onun karısı ve bir yetimhaneye bırakılmış oğluyla eski hesapları kapatıp, yeni bir hayata başlamaya çalışan genç kadını pek de umutlu bir gelecek beklemediğini öngörmek zor değildi. Festivalde gösterilen bir başka film olan ‘Loverboy’ da fuhuşu konu alıyordu. Cannes’da da Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan film Cluj’dan da eli boş döndü. Fakat ‘Loverboy’un yönetmeni Catalin Mitilescu’ya benzetilmek ve hatta o zannedilmek festivalden bende kalan hoş bir anı oldu.

Benim festivalde büyük ödülüm ise iki filmiyle kendisine hayran olduğum oyuncu Gabriel Spahiu’ya gider. Spahiu, hem Radu Jude’nin orta metrajlısı ‘Dostlar İçin Bir Film’inde intiharını filme alan umutsuz adamı, hem de Gabriel Achim’in “Adalbert’in Rüyası”nda işini bilen mühendisi mükemmel biçimde canlandırıyordu. Jude’nin tek bir plan-sekanstan oluşan filmi ise galiba bende en çok iz bırakan film oldu. “Adalbert’in Rüyası” ise festivalin afişine uygun biçimde bir futbol maçından, Steau Bükreş’in Şampiyonlar Ligi şampiyonu olduğu ve Romen kaleci Ducadam’ın üst üste 4 penaltı kurtardığı Şampiyonlar Ligi finalinden söz etmesiyle akılda kalacak en çok. Yoksa filmin sosyalist sistemin bozuk işleyişi hakkında söylediklerinde fazla yeni bir şey yok.

Sonuç olarak Romen sinemasının en parlak yılı olmasa da geleceğe yönelik umutların canlı olduğu bir yıldı, bu yıl da. Bizi festivale davet eden Romanya Kültür Enstitüsü’ne, sayın Silvana Rachieru nezdinde teşekkür ederim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com