Romen sineması canlılığını koruyor

TARİH:  18 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

10. Uluslararası Transilvanya Film Festivali (TIFF)

Romen sinemasının en parlak yılı olmasa da geleceğe yönelik umutların canlı olduğu bir yıldı, bu yıl da. Transilvanya’da gerçekleşen festival TIFF ise 10 yıl içinde çıkabileceği en üst seviyeye çıkarak hızlı bir gelişme kaydetmiş…

Bu yıl, Romanya’nın Cluj-Napoca kentinde düzenlenen Uluslararası Transilvanya Film Festivali için önemli bir yıldı. Festival hem 10 yaşına bastı bu yıl, hem de Uluslararası Film Yapımcıları Birliği (FIAPF), TIFF’i  A kategorisindeki festivaller arasına aldı. 2002’de internet bağlantısı olan tek bir bilgisayarla yola çıkan TIFF, 10 yıl içinde çıkabileceği en üst seviyeye çıkarak çok hızlı bir gelişme kaydetmiş.

Sadece festival değil, Cluj şehri de birinci sınıf bir Avrupa kenti. Romanya, Avrupa Birliği’nin görece yoksul ülkelerinden biri olabilir ama Cluj oldukça görkemli bir kent. Şehir son derece zevkli, eski taş binalarla dolu. Kentin tarihinde Alman ve Macar kültürlerinin önemli yeri var ve nüfusun önemli bir oranını Macarlar oluşturuyor. Tabii Osmanlılar da zamanında gelmiş buralara ve kimi sözcüklerde Türk mirası da kendisini gösteriyor. Cluj’daki şehirciliğin gelişmişliği, insan ilişkilerinin uygarlığı, parklar, ırmaklar ve göllerin bolluğu insana keşke burada yaşasaydım dedirtiyor.

Tabii sinema salonlarında girip de filmleri izlemeye başladığımızda başka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Onca güzellik varken Romen yönetmenler iyi gitmeyen şeylerden söz ediyorlar ve Romanya’nın bugünü ve yakın tarihiyle hesaplaşıyorlar; sorumluluk sahibi her sanatçının doğal olarak yaptığı gibi. Ve Türkiye’deki yönetmenlerin karşılaştığı eleştirilerin benzerleriyle karşılaşıyorlar: “Festivallerde ödül almak için mi böyle filmler yapıyorsunuz?”, “Neden cennet vatanımızın güzelliklerinden söz etmiyorsunuz?” gibi…

TÜRKİYE SİNEMASI GİBİ ‘YENİ’
Romanya sinemasıyla Türk sinemasının ortak bir yanı var: İki sinema da uluslararası başarılara imza atıyor son 10 yıldır ve iki sinema da ‘yeni’ sıfatıyla tanımlanıyor. Hatta şöyle bir ilişki de var: Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da Büyük Ödül kazanan filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da”dan söz eden birkaç yazar referans olarak Romen sinemasından iki filmin adını verdi. Bunlardan biri 2009’da Artvin’de düzenlenen Gezici Festival’de en iyi film ödülün kazanan Corneliu Porumboiu’nun yönettiği ‘Polis; sıfat’, diğeriyse Christi Puiu’nun yönettiği ‘Aurora’ idi.
(Porumboiu’yu festivalin afişinde sanki Hagi’nin 10 numaralı GS formasıyla gol diye bağırırken görmek bizi şaşırtmıştı. Futbolcu formasıyla bağıran bir adam resmi ile film festivali arasında alaka kuramamıştık önce.  Ama festivalin 10. yılı ve futbolda 10 numaralı formanın mükemmellik simgesi olması, Porumboiu’nun babasının hakemlik ve futbol kulübü yöneticiliği yapması durumu aydınlığa kavuşturdu. Ama ben yine de afişi beğenmedim, o başka.)
Romanya, Çavuşesku başkanlığındaki ‘komünist’ rejimden 1989’da çıktı ve kapitalizme geçti. Rejim değişikliği sosyalist ülkelerin çoğunda çok sancılı oldu ve olmaya devam da ediyor. Fakat Romanya’daki değişim Doğu Avrupa’daki benzerleri içinde Yugoslavya’dan sonra en kanlı olanıydı. Çavuşesku ve onun temsil ettikleriyle hesaplaşma hâlâ bütün hızıyla sürüyor Romen sinemasında. Fakat hem ‘devrim’in kendisi, hem de sonrası da soru işaretleriyle, güvensizliklerle dolu. Geçmişte devlet bütün kötülüklerin anası olarak görülürken, bu kez ekonomik zorluklar insanları savuruyor. Fuhuş birçok filmde en büyük sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Fakat yeni karşılaşılan sorunlar da ‘Kapitalizm Geliştirilmiş Formül’ (Documentarist’te gösterildi) filminde gördüğümüz gibi kapitalizmin doğasına değil de, kapitalizmden de kendi çıkarları doğrultusunda yararlanmasını bilen eski komünist parti mensuplarının kötülüğüne atfedilebiliyor. Sanki İsveç tipi bir sosyal devlet ve görece uygar kapitalizm isteğe bağlı bir şekilde kurulabilirmiş gibi düşünülüyor…
Festivalin onur konuğu ve ‘mükemmeliyet’ ödülünün sahibi Romanya sinemasının en önemli yönetmeni kabul edilen Lucian Pintilie’ye verildi. Pintilie’nin filmlerinin toplu bir gösterimi de yapıldı festivalde. Cluj’da kaldığım kısa süre içinde bunlardan üçünü gördüm. Üçü de birbirinden farklı filmlerdi. Pintilie’nin ilk filmi “Pazar, Saat 6’da” (1965) oldukça biçimci bir üsluba sahipti ve modern Avrupa sinemasından (Robbe-Grillet, Resnais) etkilenmişti. 1940’larda Nazi işgali altında sevdiklerine ihanet etmek zorunda kalan insanları anlatan film, Pintilie’nin favori konusunun yani ‘kimlik kaybının’ ya da ‘kimlik arayışının’ da habercisiydi. Pintilie’nin yıllar süren bir sürgünden sonra ülkeye döndüğünde yaptığı ‘Meşe’ (1992) ise ülkenin kapitalizme geçişinin bir yıl öncesinde, eski rejimin son yılı olan 1998’de geçiyor. Pintilie ülkeyi bir nevi tımarhane olarak resmetmiş bu filminde. Romenlerin çok beğendiği filmin absürdite dozu ve karnavalesk havası bize aşırı geldi doğrusu. Ama filmin amacı da zaten aşırılığı aşırılıkla görünür kılmak ve aşmak olduğu için bu eleştirimin pek de geçerli olmadığının farkındayım. ‘Meşe’de Pintilie bir doktor ile bir öğretmen üzerinden yine çılgın bir dünyada kimliğini koruma temasını ele alıyor. Pintilie’nin en beğendiğim filmi ‘Niki ve Flo’ (2003) aynı zamanda yönetmenin son uzun metrajlı filmi de olmuş. Filmin bir diğer özelliği de Romen yeni dalgasının önemli ismi Christi Puiu’nun (Bay Lazarescu’nun Ölümü; Aurora) senaryoda imzası olması. O güne kadar eski rejimi eleştiren Pintilie bu kez Flo karakteri üzerinden yeni burjuva kuşağı eleştiriyor. “Her şeyi ben bilirim” havasındaki bir burjuvanın emekli bir albayın dünyasını nasıl adım adım yok ettiğinin ve adamın kimliğini sildiğinin hikâyesi ‘Niki ve Flo’.
Peki yeni Romen sineması ne? 2001’de çektiği ‘Para Pul’ ile Yeni Romen Sineması’nı 10 yıl önce başlattığı kabul edilen Christi Puiu yaptığı konuşmada böyle bir şey, yani yeni bir dalga olmadığını iddia ediyordu. Bu tür kavramlar zaten yönetmenler tarafından değil eleştirmenler tarafından konulur çoğunlukla. Evet, ‘yeni Romen sineması’ diye bir şey var elbette. Yönetmenler bir araya gelip nasıl filmler yapacaklarını tartışmasalar da, gerçekçi, gündelik hayatı doğallığı içinde yansıtmaya çalışan, eski ‘komünist’ rejimle ve yerine geçen kapitalist sistemle hesaplaşma çabası içinde olan bir sinema var. Bu sinema büyük bir değişimin, Çavuşesku nezdinde baba figürünün yok edilişinin, devlet güvencesinden ve korkusundan çıkıp vahşi kapitalizmin kucağına düşüşün bireyler üzerindeki etkilerini de yansıtıyor. Ne yapacağını bilmeyen, kaderini kontrol edemeyen, değerleri altüst olmuş kahramanlara yeni Romen sinemasında sıkça rastlamak mümkün. Eylemlerinde bir nedensizlik, bir rastlantısallık, bir boşluk var çoğunlukla bu kahramanların. Kamera da genellikle sanki eylemin içinde, bir sonraki anda ne olacağını bilmeden ve perdede gördüklerimizle bir mesafe oluşturmadan olayları izliyor oluyor. Ulusal Film Konseyi’nin hazırladığı (ve bize de hediye ettiği!) 11 filmlik ‘Yeni Romen Sineması’ box-set’i ise her sinemaseverin arşivinde bulunması gereken bir seçki içeriyor. Darısı başımıza, keşke Türkiye’de de devlet desteğiyle ‘yeni Türk sineması’nın seçkin örneklerini içeren bir box-set hazırlansa!

BENİM ÖDÜLÜM GABRİEL SPAHİU’YA…

Festivalde ödül alan yeni Romen filmlerine gelince: Constantin Popescu’nun yönettiği ‘Yaşam İlkeleri’ epey bir festival dolaştıktan sonra Cluj’a gelmiş. Popescu bu filmiyle festivalin ana bölümünde yarıştı ve en iyi yönetmen ödülünü ‘Volkan’ filminin yönetmeni Runar Runarsson’la paylaştı. Film Romanya’nın kendinden pek emin, halinden pek memnun burjuvalarından birini anlatıyor. Yeni yaptırdığı villası, güzel bir arabası ve iyi işleyen bir matbaası olan Velicanu’nun görünüşte her şeyi var. Eski karısından bir oğlu ve yeni karısından olan bebeği de bu resme dahil. Ama ergen oğluyla ilişkisi filmin sonunda öyle bir hal alıyor ki, Velicanu’nun hayatının bütün anlamı sorgulanır hale geliyor. Festivali Romen Günleri Uzun Metraj Film Ödülü’nü ise bizde de İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘Morgen’ kazandı. Marian Crişan’ın yönettiği film Almanya’daki oğlunu görmeye giden bir Türkiye Kürdüyle, ona yardım eden Romen bir çiftçinin hikâyesini anlatıyor. İki adam arasında gelişen dostluk, karşısında devletleri ve onların çizdiği sınırları buluyor. Bogdan George Apetri’nin yönettiği ‘Merkezin Dışında’ (Periferic) ise yine Romen Günleri bölümünün en iyi ilk film ödülünü kazandı. ‘Merkezin Dışında’nın da uzun bir festival serüveni ve birçok ödülü vardı Cluj’a gelmeden önce. Hapisten annesinin cenazesine katılmak üzere bir günlüğüne çıkan genç bir annenin öyküsünü anlatıyor film. Eski pezevengi, erkek kardeşi ve onun karısı ve bir yetimhaneye bırakılmış oğluyla eski hesapları kapatıp, yeni bir hayata başlamaya çalışan genç kadını pek de umutlu bir gelecek beklemediğini öngörmek zor değildi. Festivalde gösterilen bir başka film olan ‘Loverboy’ da fuhuşu konu alıyordu. Cannes’da da Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan film Cluj’dan da eli boş döndü. Fakat ‘Loverboy’un yönetmeni Catalin Mitilescu’ya benzetilmek ve hatta o zannedilmek festivalden bende kalan hoş bir anı oldu.

Benim festivalde büyük ödülüm ise iki filmiyle kendisine hayran olduğum oyuncu Gabriel Spahiu’ya gider. Spahiu, hem Radu Jude’nin orta metrajlısı ‘Dostlar İçin Bir Film’inde intiharını filme alan umutsuz adamı, hem de Gabriel Achim’in “Adalbert’in Rüyası”nda işini bilen mühendisi mükemmel biçimde canlandırıyordu. Jude’nin tek bir plan-sekanstan oluşan filmi ise galiba bende en çok iz bırakan film oldu. “Adalbert’in Rüyası” ise festivalin afişine uygun biçimde bir futbol maçından, Steau Bükreş’in Şampiyonlar Ligi şampiyonu olduğu ve Romen kaleci Ducadam’ın üst üste 4 penaltı kurtardığı Şampiyonlar Ligi finalinden söz etmesiyle akılda kalacak en çok. Yoksa filmin sosyalist sistemin bozuk işleyişi hakkında söylediklerinde fazla yeni bir şey yok.

Sonuç olarak Romen sinemasının en parlak yılı olmasa da geleceğe yönelik umutların canlı olduğu bir yıldı, bu yıl da. Bizi festivale davet eden Romanya Kültür Enstitüsü’ne, sayın Silvana Rachieru nezdinde teşekkür ederim.

Yılın en iyi filmlerinden biri

TARİH:  11 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ömrümüzden Bir Sene

Usta yönetmen Mike Leigh’nin bu filmi şu ya da bu mesajı vermiyor, hatta doğru dürüst bir hikâye de anlatmıyor. Ama filmin bütün karakterleri akılda kalıyor, özellikle de Mary karakteri. Geçen yıl Cannes’da yarışıp da ödülsüz dönmesi bana inanılır gibi gelmiyor…

“Ömrümüzden Bir Yıl” büyük bir depresyon yaşayan bir kadının görüntüleriyle başlıyor, büyük bir depresyon yaşayan başka bir kadının görüntüleriyle bitiyor. Hayata şu ya da bu şekilde tutunmakta güçlük çeken  başka karakterler de var filmde. Ama yine de filmden geriye çok ağır bir duygu kalmıyor. Bütün karakterler son derece inandırıcı çizilmiş ve son derece iyi oynanmış. Belki sonuçta ne olursa olsun bu karakterlerin başına çok büyük belalar gelmeyeceğini de düşünüyoruz. Irak’ta ya da Filistin’de ya da Türkiye’de yaşamıyorlar; eski halinden çok şey yitirmekte olsa da bir refah devletinde, İngiltere’de yaşıyorlar.

DÖRT MEVSİMLİK BİR FİLM
Film adında yazdığı gibi bir yıl içinde geçiyor ve dört mevsimi izliyor, ilkbahardan başlayarak. Filmin kilit karakteri Mary adlı bir sekreter olsa da film bir çiftin ekseninde dönüyor. Tom ve Gerry sinemada pek örneğine rastlamadığımız çiftlerden. Birbirleriyle ve çevreleriyle son derece dengeli bir ilişki kurmuşlar. Oğulları Joe evden ayrılmış ama anne-babasıyla sıcak bir ilişkisi var. Tom mühendis olarak, Gerry ise doktor olarak kamu sektöründe çalışıyor. İkisi de çevreye duyarlı, belli ki 68 ruhundan çokça etkilenmiş, rock’çı dönemlerini ve gençlik isyanını kendince yaşamış ve hiçbir zaman çok para kazanmayı hedef olarak koymamış iki insan. Çiftin çevresinde en çok gördüğümüz kişi ise Gerry’nin işten arkadaşı ve her haliyle bir kaybeden olan Mary. Mary belli ki Gerry’yi annesi yerine koyuyor ve Gerry’ye bir yandan sığınırken bir yandan da onunla anne–kız rekabetine giriyor. Mary, Gerry’nin bütün erkeklerine vurgun. Tom’a ulaşmak Mary için çok zor, aslında çiftin oğlu Joe için de aynı şey geçerli. Mary, Joe’nun teyzesi olacak yaşta. Ama yetişkinliğe zihnen geçemeyen bütün karakterlerde olduğu gibi, Mary de gerçek yaşının farkında değil ve Joe’yla akran olduğunu sanıyor. Joe kendi yaşıtı bir kadınla ilişki kurunca Mary yıkılıyor ve kıskançlığını gizlemiyor. Ve elbette davranışı karşılıksız kalmıyor. Gerry, Mary’ye mesafesini koyuyor.

AİLENİN ETRAFINDAKİ KAYBEDENLER
Ailenin çevresinde başka kaybeden karakterler de var. Tom’un arkadaşı Ken ve karısını kaybeden abisi Ronnie ile Ronnie’nin oğlu Carl şu ya da bu şekilde hayatta denge sağlayamamış karakterler. Bütün bu karakterler için Tom ve Gerry’nin evi bir tür vaha işlevi görebiliyor. Gerçi Tom’un alaycılığı Gerry tarafından sınırlanmasa bayağı acıtıcı  olabilecek cinsten.
Sonuçta usta yönetmen Mike Leigh’nin bu filmi şu ya da bu mesajı vermiyor, hatta doğru dürüst bir hikâye de anlatmıyor. Ama filmin bütün karakterleri akılda kalıyor, özellikle de Mary karakteri. Oyunculuklar hem abartılı gibi hem de yine de şaşırtıcı derecede iyi geliyor. Diyaloglar inanılmaz derecede iyi yazılmış. Tom ve Gerry’nin müthiş uyumlu ailesine ister sinir olun ister hayran, bu filme kayıtsız kalmayın. Yılın en iyilerinden, belki de en iyisi. Geçen yıl Cannes’da yarışıp da ödülsüz dönmesi bana inanılır gibi gelmiyor.

İsrailli Yahudi sanatçı eylemci İstanbul’daydı

TARİH:  4 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

UDİ ALONİ

Nisan ayında Cenin’de öldürülen İsrailli Arap/Yahudi yönetmen Juliano Mer Khamis’in katillerinin kimliği tespit edilmedi. Udi Aloni, “Cenin’de kimin ne yaptığını herkes bilir” diyerek katillerin neden bulunamadığına yönelik fikrini de bir anlamda açıklamış oldu…

İstanbul’da gerçekleşmekte olan Documentarist Belgesel Günleri’nde önemli konuklar ağırlanıyor. Bunlardan biri de İsrailli Yahudi yönetmen/yazar/ressam Udi Aloni oldu. Aloni’yi İstanbul’da ilk kez görmüyoruz.  Aralık 2009’da da Slavoj Zizek ile birlikte Boğaziçi Üniversitesi’nin konuğu olmuş, İsrail – Filistin meselesi bağlamında teoloji, laiklik ve siyaset konulu bir sempozyuma katılmıştı. Bu sempozyumda Aloni’nin Yerel Melek (Local Angel, 2002) ve Bağışlamak (Forgiveness, 2006) adlı filmleri gösterilmiş ve filmler gösterimin ardından tartışılmıştı. Bu konferans bağlamında Aloni’nin “Bir Yahudi Ne İster?” adlı kitabı, “Bağışlamak” filminin dvd’siyle birlikte Encore yayınlarınca bir set olarak satışa sunulmuştu. Aloni kariyerine ressam olarak başlamış İsrail’de. 90’larda New York’ta reklamcılık yapar ve binalar üzerine asılan dev reklam afişlerini “icat” eder (icat kendi sözcüğüydü). “Bağışlamak” adlı filmini Ramallah’ta gösterime sokar ilk kez. Film İsrail hükümetince engellenmeye çalışılan tek İsrail yapımı film olur. Paris’teki İsrail Konsolosluğu, Paris İsrail Film Festivali bu filmle açıldığı taktirde festivale yardım yapmayacağını ilan eder.

FİLİSTİN TRAJEDİSİNİN BOYUTLARI
Aloni Documentarist’te geçtiğimiz nisan ayında Cenin’de öldürülen İsrailli Arap/Yahudi yönetmen Juliano Mer Khamis’in “Arna’nın Çocukları” filmi öncesinde bir sunum yaptı. “Arna’nın Çocukları” Juliano’nun annesi Arna’yı, onun Cenin’de kurduğu Özgürlük Tiyatrosu’nu, burada yetiştirdiği Arap gençleri ve bu gençlerin Filistin gerillaları olarak son bulan trajik hayatlarını konu alıyor. Arna’nın tiyatro eğitiminden geçen dört genç, İsrail askerlerinin kurşunlarıyla değişik tarihlerde hayata veda ediyorlar.
Bu filmi yıllar önce Bodrum Film Festivali’nde izlediğimde derinden etkilenmiş ve Filistinlilerin trajedisinin boyutları hakkında ilk kez bu kadar doğrudan bilgi sahibi olmuştum. Aloni de filmi seyrettikten sonra Mer Khamis’e bir yönetmenin başka bir yönetmene yapabileceği en büyük iltifatı yapmış, ona “seni kıskandım!” demiş. Mer Khamis, birçok ödül alan bu filminin ardından bekleneni yapmamış, yeni filmler yaparak oluşmuş şöhretini değerlendirmemeyi seçmiş. Bunun yerine annesinin ölümünden sonra kapanan Cenin’deki Özgürlük Tiyatrosu’nu yeniden açmış. Fakat Mer Khamis’in her cenahtan düşmanları olmuş hep, dostları da olduğu gibi.
Nisan ayında başından yedi kurşunla ölü bulunan Khamis’in katillerinin kimliği tespit edilmedi. Aloni, “Cenin’de kimin ne yaptığını herkes bilir” diyerek katillerin neden bulunamadığına yönelik fikrini de bir anlamda açıklamış oluyor. Aloni ile Khamis yakın arkadaşlar ve Khamis öldürüldüğünde ikili Özgürlük Tiyatrosu’nda birlikte çalışıyorlarmış. Aloni, Cenin’de çalışmaya başlarken “Benim Yahudi olarak yaşamamın tek yolu Filistinliler ile tam dayanışma içinde olmamdır” diye düşünmüş. Bunu da yapabileceği en iyi yerin de Juliano’nun yarattığı bu şiddet içermeyen, sanat ve direniş merkezi olduğuna karar vermiş. Juliano öldüğünde üzerinde çalıştıkları filmlerden biri “Antigone Cenin Mülteci Kampı’nda” adında bir kurgusal filmmiş. Film hem İsrail baskısı altında olmanın, hem de kampta yaşayan erkeklerin baskısı altında yaşamanın kadınlar için nasıl bir şey olduğunu anlatan bir aksiyon filmi olacakmış. Ve iki mücadelenin özünde “bir ve aynı şey” olduğunu savlıyormuş. Juliano öldürüldüğünde Aloni tiyatrodaki çocukları ortamdan uzaklaştırmak için Ramallah’a götürmüş. Aloni şimdi o çocuklarla bir yandan “Godot’yu Beklerken” oyununu sahnelemeye çalışıyor, bir yandan da Juliano’nun hayatını anlatan bir belgesel çekiyormuş. Belgeselde Juliano’yu öğrencileri canlandırıyormuş.

İKİ FİLM ARASINDA TEMEL FARK
Aloni’ye kendi filmi “Bağışlamak”la “Beşir’le Vals” arasında bazı benzerlikler olduğundan, ikisinin de hatırlamaya-unutmaya ve bilinçdışına dair yanları olduğunu söylediğinde biraz kızgın olduğunu gördüm. “Bana iki film arasında ne fark var biliyor musun?” dedi. “Benim filmimde Filistinlileri öldüren İsrail askerine ‘sen katilsin’ deniliyor. ‘Beşir’le Vals’te’ ise İsrail’li askere sen masumsun, katliamı sen yapmadın!” deniyor. İki film arasındaki temel fark bu ve bu yüzden benim filmim yasaklanmaya çalışıldı.“

Aloni 30 Mayıs akşamı yapılan “Mavi Marmara” anma gösterisine de tanık olmuş.  Aloni gösteriyi rahatsız edici bulmuş. “Elbette, Müslümanların olması gerekiyor. Ama Mavi Marmara’nın içinde bulunduğu gemi konvoyunun her dinden her inançtan, farklı cinsel kimliklerden oluşan insanlardan oluştuğunu unutmamak lazım. O akşamki gösteriler, meseleyi bir Müslüman meselesi yapıyordu.  Eğer, Cenin Mülteci Kampı’nda çalışıyor olmasaydım ben de o gemilerden birinde olacaktım. O gemiler bir tür Nuh’un gemisi gibiydi. Komünistler, soykırımdan kurtulanlar, Yahudiler, eşcinseller… herkes vardı o gemilerde, sadece Müslümanlar değil. Taksim’de gördüğüm ise tamamen İslamcı bir görünümdü.”

Aloni’yle daha birçok tema üzerine konuştuk. Bir gün yeri geldiğinde o konular üzerine de yazma umuduyla…

“Kovboylar ve Uzaylılar” Kovboylar Ve Ötekiler

TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Kovboylar ve Uzaylılar” milliyetçi, muhafazakâr ve maço alt metni bir yana, akılda kalıcı bir yanı da olmayan bir film
“Kovboylar ve Uzaylılar” adlı filmin İngilizce adındaki “alien” sözcüğü aslında yabancı anlamına geliyor. Sting’in meşhur şarkısı “Englishman in New York”un sözlerinde “ben New York’ta yasal bir yabancıyım (legal alien)” diye geçer mesela. Ama sözcük “Alien” filmiyle birlikte popüler olduğundan ve bu filmde de “alien” bir uzay yaratığını temsil ettiğinden dolayı, hepten “yaratık” ya da “uzaylı” anlamına geldiğine inanılır olmuştur.

Tehlike teşkil edenin ‘’ötekileştirilmesi’’
“Kovboylar ve Uzaylılar” da aslında tanıma uyuyor, yani yabancılar yine uzaylı! Ama filmin alt metnine göre “alien” Amerikalı olmayanı temsil ediyor. Bütün Amerikalılar, zenginiyle yoksulu,  haydutuyla şerifi, Kızılderilisiyle Beyazı sonunda imtiyazsız, sınıfsız, bölünmez bir bütün olarak birleşiyor ve ötekilere yani saldırgan uzaylılara karşı savaşıyor. 11 Eylül sonrasının tipik bir Amerikan filmi “Kovboylar ve Uzaylılar”:  Amerikalıya karşı çirkin ve kötü ötekilerin savaşını anlatıyor, benzeri birçok film gibi. Dış tehdit karşısında Amerikalılığa dair ne varsa hepsine sahip çıkıyor, artık bir tehdit olmaktan çıkmış Kızılderilileri asli ve kurucu öğe olmaya terfi ettiriyor vs… Gerçi Kızılderililer, biraz çocuksular ve düzensizler, Beyazlar tarafından güdülmeye ihtiyaçları var!!! Amerika’nın (yani dünyanın!) altınını almaya gelen uzaylılar, aslında dünyanın yer altı kaynaklarını almak için savaştan savaşa koşan ABD’nin ordusuna ve kapitalistlerine ne kadar benziyor! Ve hatta filmde iyi bir uzaylı, bir intihar eylemiyle kötü uzaylıları imha ediyor! İntihar bombacılığının terörizmle özdeşleştiği düşünülürse, filmin kafası biraz karışık olduğunu söyleyebiliriz. ABD, yani dünya uzaylılardan kurtarılırken, erkek çocuklar ve erkekleşmeyi başaramamış yetişkinlerin tümü o zor eşiği geçiyor ve erginleşiyorlar.  Erkekleşme çoğu zaman şiddet uygulayabilme, adam öldürmeyle gerçekleşiyor.
“Kovboylar ve Uzaylılar” milliyetçi, muhafazakâr ve maço alt metni bir yana, akılda kalıcı bir yanı da olmayan bir film. Hatta düpedüz sıkıcı da denebilir.

Cannes: Nihai yazı

TARİH:  28 Mayıs 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes’da uçağa biner gibi olmasa da, birkaç aşamalı bir aramadan geçiliyor filmlere girerken. Para harcamamak için evden sandviç hazırlayıp getirmek artık zor…

Festival sona erdi, ödüller sahiplerini buldu. Festivalde 9 gün geçirip, Nuri Bilge Ceylan’ın filmini seyredemeden neden döndüm? Biletimi aldığımda henüz program açıklanmamıştı ve aldığım bilet diğer seçeneklerden yüzde elli daha ucuzdu. Dönüş tarihimi bir gün uzatmam fiyatı çok artırıyordu ve belirli bir bütçe içinde geziyi tamamlamam gerekiyordu. İki önemli filmi göremedim. Biri malum: “Bir Zamanlar Anadolu’da”. Diğeri ise Paolo Sorrentino’nun “Burası Olmalı” (This Must Be The Place) adlı filmiydi.
Bu iki filmi dışarıda tutarak diğer her şey hakkında bir sohbete başlayalım, o zaman. Cannes Akdeniz kıyısında güzel bir kasaba. Asayiş berkemal, hava mülayim, insanlar genelde uygar ve sıcak, kadınlar özgür; saçım-kıçım göründü dertleri yok, onları rahatsız eden de. Cannes’ın bulunduğu denizin öte yakasında Fransız ve diğer NATO ülkelerinin uçakları Libyalıları öldürüyorsa da bizim bunlarla ilgimiz yok. En fazla dilenen Kuzey Afrikalılarla karşılaşmalarımız bize denizin diğer tarafını hatırlatabilir. Bir de yeni uygulamaya koyulduğunu öğrendiğim güvenlik önlemleri, buradaki barışla, dışarıdaki savaş arasında bir ilişki olduğunu söylüyor. Uçağa biner gibi olmasa da, birkaç aşamalı bir aramadan geçiliyor filmlere girerken. Para harcamamak için evden sandviç hazırlayıp getirmek artık zor. Yakalanırsa el konuluyor. Keza içecek ve fotoğraf makinesi de alınmıyor salonlara. Gerçi uygulama her zaman aynı sıkılıkta olmayabiliyordu.
İnsanlar uygardı derken şunu da eklemek lazım: Lars von Trier’in filmi “Melankoli”ye girerken nerdeyse eziliyordum, canım acıdı çünkü arkadan iten kitle ile güvenlik barikatı arasında sıkıştım. Evet, sabahın sekiz buçuğunda filme girmek için böyle işkenceler çektik. Von Trier demişken, skandallara da giriş yapalım. Cannes ile “Danimarkalı faşizan yönetmen” veya “anti-semitik” lafları biraraya gelince herkesin aklına Von Trier gelecek ama benim aklıma başka isimler geliyor daha önce. Mesele Mel Gibson da festivaldeydi ki kendisi harbi faşodur, harbi Yahudi düşmanıdır. İstenmeyen adam filan değildi Gibson Cannes’da, Jodi Foster’ın son filminin (The Beaver-Kunduz) oyuncusuydu ve krallar gibi ilgi gördü. Hadi Gibson’ı geçtik, en iyi yönetmen seçilen Nicolas Winding Refn’in filmi “Drive”a (Sür) ne demeli? Refn vatandaşı Von Trier gibi bütün savunma duvarlarını indirip, abuk sabuk konuşmadı kamuoyu önünde. Yaptığı filmle şiddeti yüceltti, yalnız ve kahraman birey mitine katkısını yaptı ve en iyi yönetmen oluverdi. Yaptığı film bence faşizan öğeler içeriyordu ama kimin umurunda? Hatta kim farkında? Filmi seyrettikten sonra içimde Danimarka karşıtı bir şeyler oluştuğunu dehşetle görüp, kendime geldim. Bu arada Lars von Trier’in, Susanne Bier (“Daha İyi Bir Dünyada” filminin Danimarkalı, Oscar ödüllü yönetmeni) düşmanlığını paylaştığımı da belirtmeliyim. Trier basın toplantısında onun hakkında da atıp, tutmuştu. Bier, Refn ve Trier arasında seçmek zorunda kalsam, Trier’i seçerim. Trier, oyuncuları çıplak sahnelerde rahatlasın diye, sette kendisi de soyunan, sınır koyma soyma sorunları yaşayan, çok problemli biri. Ama her şeyiyle kabak gibi ortada duruyor.

İMPARATOR ÜLKEDEN ENTERESAN ŞİKÂYET
Bir acayip açıklama da film festivalinde “The Big Fix” (Büyük Ayar) adlı belgeseli gösterilen Peter Fonda’dan geldi. Fonda Türk vatandaşı olsaydı, şimdi kesin Silivri’deydi. Fonda’nın filmi, çöken petrol platformu ve BP ile ilgiliydi. Fonda iddiasına göre Barack Obama’ya bir e-mail göndermiş ve başkana “.iktiğimin vatan haini” (fucking traitor) diye hitap etmişti. Peter Fonda başkana böyle demesini de gayet ulusalcı bir söylemle açıklıyordu. Fonda’ya göre Obama, yabancıların çizmelerinin Amerikan topraklarını çiğnemesine ve Amerikan ordusu ile halkına ne yapıp ne yapmayacağını söylemesine müsaade etmişti. Yabancı çizmelerle kasıt Britanyalı BP şirketinin temsilcileri, sahipleri oluyor, bu örnekte. İmparator ülkeden böyle emperyalizm şikâyetleri çıkması enteresan. Fonda’nın kapitalizmi dert edip etmediğini ise öğrenemedim. Sinemanın en eski asilerindendir kendisi, “Born To Be Wild” şarkısı eşliğinde karşı-kültürün efsane filmi “Easy Rider”da motosiklet sürmüştür ama bunlar adamı sosyalist yapmıyor.

YANLIŞ OLAN TARAF GÜNAY VE ŞÜREKÂSI
Peki Nuri Bilge Ceylan’a ödülünü takdim eden Emir Kusturica’ya ne diyeceğiz. Bizim Kültür Bakanı, “bırakınız yıksınlar, bırakınız yasaklasınlarcı” Ertuğrul Günay’ın ve yandaş medyanın Bursa’da bir güzel ağırladıktan sonra, Antalya’dan “ırkçı” olduğu gerekçesiyle kıçına teneke bağlayıp kovduğu Kusturica’nın Ceylan’a ödül veriyor olması ne acayip bir durum? Ödülü alan Semih Kaplanoğlu olsaydı ne olacaktı? (Kaplanoğlu, Kusturica’yı şiddetle protesto etmişti). Bu olmayacak bir durum değil, Kaplanoğlu da Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı almış bir yönetmen. Olur mu, olur! Kusturica’nın iddia edildiği gibi bir ırkçı olduğuna dair ben bir belge bulamamıştım ama sonunda iddialara inanır hale de gelmiştim. Cannes’ın ünlü yönetmeni şereflendirmesi, ona Belirli Bir Bakış Yarışması’nın jüri başkanlığını vermesi onların da bu belgelerin varlığından haberdar olmadığı anlamına gelebileceği gibi bir çifte standarda da işaret edebilir.  Ama bu durumda bana yanlış olan taraf Günay ve şürekası gibi geliyor. Kusturica iddia edildiği gibi bir Sırp faşisti olsa, herhalde bunu bir tek biz bilmezdik.  Ayrıca kimin faşizme ne kadar duyarlı olduğu da belli.

TRIER’E KIZMAKTAN ÇOK ACIYORUM
Von Trier’e dönersek, adamın söyledikleri kendisini ve çevresini küçük düşürerek insanları eğlendirmeye çalışmasının tipik bir örneğiydi. Ve basın toplantısındaki gazeteciler eğleniyorlardı da. Trier o kadar salakça bir söylem tutturmuştu ki…  Sürekli belden aşağı espriler yapıyor, Charlotte Gainsbourg ve Kirsten Dunst’u zor duruma düşürüyordu ama insanlar eğleniyorlardı. Trier’e göre Gainsbourg bu filmde de illa bir mastürbasyon sahnesi olsun diye tutturmuştu. Sonunda bu sahneyi çekmişlerdi ama filme koymamışlardı. Dunst da çırılçıplak soyunmak konusunda çok istekliydi. Hatta bir sonraki filmleri hard-core bir porno olacaktı ve bu iki kadın yıldız oynayacaklardı. Gainsbourg sonuçta Serge Gainsbourg’un Fransa vatandaşı kızı, böyle salaklıkları kaldırır ama Kirsten Dunst’un zor dayandığını tahmin edebiliyorum. Trier her şeyi söyleyebilirdi ama hem “İsrail bir baş belası” hem de “ben bir Nazi’yim” diyince zurna zırt dedi. Trier’e kızmamak mümkün değil ama ben daha çok acıyorum galiba.
Birinci gelen film de bence iyi bir seçim değildi. Şunu önce bir kenara yazmakta yarar var. Elbette ki bütün yarışma filmlerinin güçlü sanatsal yönleri var. Faşizanlıkla suçladığım “Drive”ın (Sür) araba sahneleri nefis. Malick’in “Hayat Ağacı” da nefis sahneler içeriyor. Ama benim Malick’e göre İncil’e ya da yaradılışçı bir evrim belgeseli seyretmeye ihtiyacım yok. Birbiriyle iç içe geçemeyen, dağınık ve son derece dindar bir filmdi Malick’inki. Ama sabahın köründe, en ön sıranın en köşesinden seyrettiğim bu filmi elbette daha sakin bir ortamda seyretmeyi isterim.
Peki Jüri Ödülü alan “Polisse” filminin polis aşkına ne demeli? Çocuk Koruma masasında çalışan insanlara elbette sempati duyuyorsunuz ama filmin polis sempatisi bende antipati yarattı. Dardenne Kardeşler’in “Bisikletli Velet”ine verilen Büyük Ödül ile Joseph Cedar’ın “Dipnot”una verilen senaryo ödülüne tamamen katılıyorum. En iyi erkek oyuncuya ise itirazım var çünkü Jean Dujardin’in oynadığı “Artist” yarışmalık bir film değildi. Hoştu ama tamamen boştu. İngilizce ya da Fransızca konuşulan filmlerin daha çok ödül aldığı bir festivaldi. Anlatacak daha çok şey var ama şimdilik bu kadar.

Kaybederek kazanmak

TARİH:  30 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

ULTRA MEGA SÜPER KAHRAMAN
‘Ultra Mega Süper Kahraman’ (UMSK) iyimser bir tonda biten karamsar bir film.

Kahramanlık öyküleri genellikle çocukluktan çıkışı, erkekliğe geçişi anlatır. Oysa “UMSK”  çocukluktan çıkış yok, diyor! Ama çocukluktan çıkış olmadan da mutlu mesut yaşanabileceğini söylüyor. Filmin kahramanı Griff, bir çağrı merkezinde sıkıcı bir iş yapan, silik, zayıf bir karakter. İşyerinde sürekli kendisiyle alay eden ve aşağılayan bir belalısı da var. Ama Griff’in ilk başta gerçek mi hayal mi olduğunu tam anlamadığımız alternatif bir hayatı da var. Griff, akşamları süper bir kahramana dönüşüp, mahallesini kötülere karşı savunuyor. Bir süre sonra bu maceraların hayal dünyasında yaşandığı netleşiyor fakat. Griff’in ayakları yere basan ve Griff’i de gerçeğe davet eden bir ağabeysi var. Fakat Griff, kendisine babalık da yapan abisinin kız arkadaşına aşık oluyor. Tipik bir Ödipal karmaşa durumu var yani. İşin ilginci, abisinin kız arkadaşı Melody de Griff gibi, gerçek dünyayla barışık olmayan ve hayal alemini tercih eden bir eksantrik. Melody, duvarlardan geçebileceğine inanıyor mesela.

Klasik bir kahramanlık öyküsü  olsaydı Griff, abisinin sevgilisinden uzaklaşıp kendisine farklı bir eş bulmalıydı. Kendini kanıtlayıp, onla geleceğe yönelmeliydi. Ama hayatta bu her zaman gerçekleşmiyor ne yazık ki. UMSK’da da gerçekleşmiyor ama film hayal aleminde de yaşanabileceğini söyleyerek seyircisini bir gülümsemeyle salondan uğurluyor. Sevimli bir film UMSK.

Kimlik hırsızları

TARİH:  10 Eylül 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

SAÇ
Tayfun Pirselimoğlu bu yıl İstanbul Film Festivali’nde ‘Saç’la en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini kazandı. Saç bu hafta gösterime giriyor. Pirselimoğlu sinemasına topluca bir bakalım. Pirselimoğlu yalnızca bir film yönetmeni değil aynı zamanda bir yazar ve Viyana Uygulamalı Sanatlar Akademisi’nden diplomalı bir ressam da. Onu sinemada ilk kez Yeşim Ustaoğlu’nun ‘İz’ (1994) adlı filminin senaristi olarak tanıdık. Ustaoğlu’na uluslararası başarı kazandıran ‘Güneşe Yolculuk’ (1999) filminin senaryosu da Pirselimoğlu’nundu. (Bu konu mahkemelik oldu gerçi. Yargıtay ne karar verdi bilmiyorum ama alt mahkeme senaryonun Ustaoğlu’na değil, Pirselimoğlu’na ait olduğuna hükmetmişti.) ‘Güneşe Yolculuk’ Pirselimoğlu’nun İz’de başlayan ve diğer filmlerinde de kendisini gösterecek olan temaları içeriyordu. Filmin kahramanının başka birinin kimliğini alması, üstlenmesi durumuyla ‘İz’de karşılaşmıştık. Bu temanın en ünlü filmi elbette ki Antonioni’nin ‘Yolcu’sudur (1975). ‘Güneşe Yolculuk’ta filmin kahramanı Tireli fakat bir Kürt gibi esmer bir delikanlıdır.  Bu delikanlı Kürt bir arkadaş edinir. İki genç de polis şiddetine maruz kalır ve sonunda Tireli delikanlı herkesin kendisinden beklediği şeyi söyler. Derisinin renginin çağrısına uyar, Türk kökenini reddeder ve bir Kürt olduğunu söyler.  Arkadaşının etnik kimliğini üstlenir.

BİR ANNENİN REDDEDİŞİ
Pirselimoğlu ilk yönetmenliği ‘Hiçbiryerde’ (2002) ile birçok ödül kazandı. Eurimage ilk kez bir Türk yönetmenin bir ilk filmini desteklemişti ‘Hiçbiryerde’ ile. Film polis gözetiminde kaybolan oğlunu arayan bir anneyi anlatır. Polis genci gözaltına aldığını inkâr eder.  Ama inkâr içinde olan sadece polis değildir anne de bir inkâr içindedir. Anne en başta oğlunun politik bir kimliği olduğunu reddeder. Oğlunun cesediyle morgda karşılaştığında ise cesedin oğlu olduğunu reddeder. Anne gerçekleri reddetmekle, hakkını arama, polis devletine karşı mücadele etme, oğlunun kaderini kabul edip yasını tutma şansını da kaybeder. Ama filmin finalinde büyük bir değişim yaşar. Daha önce tanışmış olduğu bir gencin cesedini kendi oğlu olarak teşhis eder. Başka bir gencin kimliğini oğluna giydirir. Bu kadın için yeni bir başlangıcı simgeler.

Beş yıl aradan sonra çektiği ‘Rıza’ (2007) Pirselimoğlu sinemasında bir değişimi haber verir. Yönetmen filmlerinde ortam sesi dışında müzik kullanımına son verir. Yeni minimalist üslubunda ‘Hiçbiryerde’deki gibi bir anlatıcı sesini hayal bile etmek artık imkânsızdır.  Zaten az olan diyaloglar iyice azalmıştır.  Rıza filmin kahramanının da adıdır. Kamyonunu tamir ettirtecek parası olmadığı için işsiz kalkmış bir şofördür Rıza. Piyango oynar ama kazanamaz. Önce ölmüş bir arkadaşının parasını çalar. Sonra bir Afgan göçmenini öldürüp, soyar. Ama bu korkunç eylemi, başka insanlarla iletişim kurmasını iyiden iyiye engeller. Özellikle de eski sevgilisiyle bir araya gelme şansı tamamen yok olur. Suçluluk duygularıyla birlikte yapayalnız bir hayat sürecektir. Film gününün İstanbul’unda geçer. Ekonomik krizi, yasadışı göçmenleriyle gerçekçi bir tablosudur kentin. Pirselimoğlu filmlerinde sosyal politik ve ekonomik arka plan her zaman belirgindir. İnsanlar varoluşsal krizleriyle cebelleştikleri bir boşlukta yaşamazlar; davranışlarının tümünü olmasa da birçoğunu anlaşılır kılan acımasız ve adaletsiz bir dünyada tutunmaya çalışırlar.  ‘Rıza’ Yılmaz Güney’in atının ölümüyle işsiz kalan ve umudunu piyango biletlerine bağlayan, ‘Umut’ filminin kahramanı Cabbar’la yakından akrabadır.

‘Pus’ (2008) yine işsizliğin arka planda belirgin olduğu bir İstanbul’da geçer ve filmdeki karakterlerin hepsi işsizlikle tanışır. Filmin kahramanı Reşat hayatın hep dışında kalan biridir. Bir korsan DVD’cideki ‘kariyeri’ hayatta duruşunu yansıtır. Başkalarının hayatını izler ama kendi hayatını yaşayamaz, bir kimlik sahibi olamaz, komşu kızın dikkatini çekemez. Rıza gibi Reşat da çalar. Ama Reşat gerekli gereksiz her şeyi çalan bir kleptomandır daha çok. Başkalarının eşyalarını çalarak bir anlamda onların kimliğine de sahip olduğunu düşler. Onun bir ‘ben’i yoktur, dolayısıyla başkalarıyla kendisini ayırabildiği sınırları da. Bir motosiklet çalıp kullanmaya başlayınca komşu kızın dikkatini çekmeyi başarır ilk kez. Ama motosikleti kaybettiği anda kızı da yeniden kaybeder. Tesadüfen bir çiftin hayatına dahil olur. Adam mezbahada, kadın ise bir tekstil atölyesinde çalışmaktadır. Adam Reşat’ı yanlışlıkla bir kiralık katil zanneder ve ondan karısını öldürmesini ister. Reşat belirgin bir nedeni olmamasına rağmen bu cinayeti işler. Belki de kendisini ancak bu şekilde bir kimlik sahibi gibi hissedebilmiştir. Yani o da bir başkasının, bir kiralık katilin kimliğini çalmıştır.

KİMLİK DEĞİŞEBİLİR, SAKLANABİLİR Mİ?
‘Saç’ (2010) Pirselimoğlu’nun bugüne kadar anlattığı en muğlâk hikâyedir. Bu kez filmin kahramanı Hamdi adlı bir perukçudur. Aynı zamanda evi de olan atölyesinde peruk imal eder ve satar. Saçın filmde birçok anlamı vardır. Saç birinin kimliğini değiştirebilir, saklayabilir. Kutsal ya da pornografik olabilir. Mümin bir kızın peruk takarak hem dinin kurallarına hem de yasalara uymaya çalıştığını görürüz. Bir orospunun ise peruk takarak başkalarının dikkatinden kaçmak değil tam tersine o dikkatleri üzerine çekmeye çalışmasına da tanık oluruz. Hamdi dükkânına gelen ve saçlarını satmak isteyen bir kadına yönelik saplantılı bir tutku geliştirir. Kadını izlemeye başlar. Pus’taki Reşat gibi başkalarının hayatı cezp eder Hamdi’yi. Mezbahadaki adam gibi, bu kadının kocası da ölü bedenlerle uğraşmakta, morgda çalışmaktadır. Ölüm zaten hep önemli bir rol oynar ve kahramanlar üç filmde de cinayet işler. Hamdi de adamı öldürür ve kadınla birlikte yaşamaya başlar ama adamın hayaleti onları terk etmez. Belki de Hamdi her şeyi hayal etmiş ve cinayeti işlememiştir.  Film başladığı gibi ama hafif bir ton değişikliğiyle sona erer. Ölümcül bir hastalığı olan ve küçüldüğüne inanan Hamdi belki de artık kafasını buna takmadığını gösteren bir jest yapar. Hamdi biraz değişmiştir, Pirselimoğlu kahramanlarının tümü gibi.

Pirselimoğlu filmleri son derece yavaş tempoları ve sıkıntı ve acıyı tavizsiz göstermeleriyle seyirciden çok şey talep eden filmler. Ama özgün bir yaratıcının imzasını taşıdıkları su götürmez.

‘El Sistema’ devrimi İstanbul’daydı

TARİH:  13 Ağustos 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

El Sistema’ bir devrim! Üç yüz elli bin kişiyi angaje eden bir sisteme; yoksul çocuklara müzik öğreten, onlara bir kimlik, bir hayat veren bir sisteme ‘devrim’ sıfatı uyar.

‘Müziğin Devrimci Sesine Kulak Verin’: Venezüela Simon Bolivar Senfoni Orkestrası’nın (VSBSO) İstanbul’da vereceği konserler gazetemizde bu başlıkla duyurulmuştu. Çağrıya kulak verdim, dört gün süren etkinliklere elimden geldiğince katıldım. Evet, şu berbat dünyada iyi şeyler de oluyor! İyi kelimesi de yetmez, şahane şeyler de oluyor! ‘El Sistema’ bir devrim! Üç yüz elli bin kişiyi angaje eden bir sisteme; yoksul çocuklara müzik öğreten, onlara bir kimlik, bir hayat veren bir sisteme ‘devrim’ sıfatı uyar. El Sistema hayırsever bir kültür faaliyetini çok aşmış bir hareket. Ama sadece Venezüela’da değil Türkiye’de de bir şeyler oluyor, o büyüklükte olmasa da. Pazar akşamı Galata Kulesi’nin dibindeki meydanda büyücek bir kalabalık toplandık. Cumartesi günü de benzer etkinlikler yapılmıştı ama ona katılamamıştım. Pazar akşamı (7 Ağustos) küçük meydanda kurulan sahneye önce Edirnekapı Barış İçin Müzik grubu çıktı. On iki kişilik bu gencecik grubun dokuzu akordeon, diğer üçü de çeşitli nefesli çalgılar çalıyordu. Bu gencecik grubun ilk çaldığı şarkılardan birinin “yaşlı insanlar nereye giderler?” sorusunu sormasına ne demeli (Beatles’ın ‘Eleanor Rigby’si)?  O akşam şahane bir genç grubumuz daha sahne aldı: Sulukule Çocuk Sanat Atölyesi! Kentsel yenileme projesiyle evleri yıkılan ve kültürleri büyük darbe yiyen Roman çocuklara geleneklerini sürdürebilmeleri için başlatılmış bir projeydi bu. 9-17 yaşlarındaki 60 çocuk bu projeden yararlanmış. İşte bu projeden çıkan bir ritm grubu o akşam sahne aldı. Şahaneydiler. Helal olsun size şoparlar dedik! Bu projeye destek sağlamak istiyorsanız adresleri: sulukulecocuksanatatolyesi@gmail.com.

GECENİN VENEZÜELALI KONUKLARI DA VARDI
Gecenin elbette Venezüelalı  konukları da vardı. VSBSO’nun, biri nefesli çalgılardan, diğeri ise vurmalılardan oluşan iki alt grubu o gece konser verenler arasındaydı ama bizimkilerin yanında biraz sönük mü kaldılar ne?

DEVRİMCİ HAREKETİ BİLENLER DE ORADAYDI
Asıl büyük senfoni orkestrasının verdiği konserler ise Pazartesi ve Salı akşamları Haliç  Kongre Merkezi’nde gerçekleşti. O gece İKSV başkanı Bülent Eczacıbaşı orkestranın ve El Sistema’nın kurucusu Jose Antonio Abreu’ya Yaşam Boyu Başarı Ödülü verdi. Abreu salonda dakikalarca ayakta alkışlandı. İKSV izleyicisi Aynur’u yuhalayan şovenlerden oluşmuyor. Sosyal ve kültürel devrimci bir hareketi bilen ve takdir eden büyük bir kitle vardı bu dört gün boyunca. Bu gerçeği de hatırlatmak isterim. Aynur’a gösterilen faşizan tepkiye gösterilen haklı tepki, bazen toptancı bir suçlamaya ve aydın karşıtı bir popülizme kayma eğilimine girmişti.

‘BİS’ BÖLÜMÜNDE YAŞANAN COŞKU
Orkestra ilk gece sadece Çaykovski’den çaldı. İkinci gece ise Ravel, Castellanos, Chavez ve Stravinski’nin eserlerini çaldılar. Şef Dudamel yönetimindeki gençler bana kalırsa çok iyiydiler. Üç eser, Stravinski’nin Ateşkuşu Süiti, Ravel’in Daphne ve Chloe Süiti ile Çaykovski’nin Romeo ve Juliet Uvertürü benim favorilerim oldu. Ama klasik müzik konusunda konuşacak yetkinlikte olmadığımı belirteyim hemen. Fakat asıl büyük coşku ikinci gece “bis” bölümünde yaşandı. İlk gece bis yapmamışlardı ama ikinci gece asıl program sona erdikten sonra ışıklar söndü. Genç elemanlar ceketlerini çıkarıp Venezüla yazılı ve ülkenin renklerini taşıyan yağmurluklarını giydiler. Dudamel gitti, yerini genç orkestra şefleri aldı. Sonrası müthiş eğlenceli bir şovdu; anlatılmaz yaşanır. Konser sonunda yağmurluklar seyircilere atıldı ya da elden verildi. Kızım ve ben birer tane yağmurluk takdim edilen seçilmişler arasında yer almaktan büyük mutluluk duyduk.

Abreu, Dudamel ve VSBSO sadece konserler verip, ülkelerine dönmediler. El Sistema’nın Türkiye’de de kurulması için adımlar atıldı. Eğer devlet bu işe sahip çıkarsa olur. Şahane de olur.

Nabokov’un Lolita’sından günümüze…

TARİH:  23 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün
KANIMA GİR, GİR KANIMA, BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ, VAMPİRLE GÖRÜŞME VE LOLİTA ÜZERİNE BİR DENEMENabokov’un ‘Lolita’sındaki yaşlı baba figürüyle küçük kızın yaşadığı ilişki diğer birçok yapıta model olmuş. Lolita’nın erkek kahramanı, küçük bir kızın çocukluğunu çalan, onun kanını emen bir vampir figürü olarak hem ‘Vampirle Görüşmede’ki Louis – Claudia (ve Lestat) ilişkisinde, hem de ’Kanıma Gir’in baba/sevgili-küçük kız ilişkisinde yankılanmakta.

Bu hafta her zamanki gibi haftanın filmini ya da filmlerini yazacaktım öncelikle. Sonra da Nabokov’un  ‘Lolita’sı ile Barış Bıçakçı/Seyfi Teoman’ın ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i (BBÇ) arasında bulduğum benzerliklerden söz eden kısa bir yazı yazacaktım, ayrı olarak. Fakat bu hafta girecek ‘Kanıma Gir’i seyredince hepsinin bir araya gelebileceğini düşünmeye başladım. Bir de üstüne, Uğur Kutay yaptığımız sohbet sırasında ‘Vampirle Görüşme’den söz edip, ondaki öyküyü hatırlatınca, işler biraz daha dallanıp budaklandı.

Nabokov’un klasikleşmiş romanı ‘Lolita’yı kısa bir süre önce okudum. Fakat romanı İngilizcesinden okuduğum için ilk başta şu cümle dikkatimi o kadar çekmedi: ‎”İşte o anda, işte o anda anladım ki umarsızlığı en belirgin olan şey Lolita’nın benim yanımda bulunmayışı değil, sesinin aşağıdaki o çocuk sesleri arasında olmayışıdır.”

Yukarıdaki cümleye yönetmen Ümit Ünal’ın blog’unda rastladım bir hafta kadar önce ve rastlar rastlamaz da aklıma BBÇ’deki, şu cümle geldi:  ‎”Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı.”

‎SEVGİLİ/BABA

İlk cümle Fatih Özgüven’in çevirisiyle İletişim Yayınlarından çıkan Lolita’dan (s. 362), ikincisi ise yine İletişim Yayınları’ndan çıkan BBÇ’den (s.102). İki cümle arasındaki benzerlik tesadüfî olamayacak kadar büyük. Bir çalıntıdan söz etmiyorum, belli ki Bıçakçı okurunu ‘Lolita’ya gönderiyor bu cümlesiyle, kendi kitabıyla ‘Lolita’ arasındaki bağa yönelik bir işaret veriyor. Tabii, iki roman arasındaki bütün benzerlik bu cümlelerden ibaret değil, iki romanın kurgularında da benzerlikler var. ‘Lolita’, 12 yaşındaki bir kıza  (Dolores Haze yani Lolita’ya) âşık olan Avrupalı bir orta yaşlı bir akademisyenin hikâyesidir. Hikâyeyi bize orta yaşlı akademisyen Humbert Humbert anlatır. Lolita, Humbert Humbert’ın pansiyoner olarak kaldığı evin sahibesinin kızıdır. Humbert Humbert sırf Lolita’yla yakın olabilmek için ev sahibesiyle evlenir fakat kadın bir trafik kazasında ölür. Humbert Humbert kimsesiz kalan Lolita’yı kapatması haline getirir. Humbert Humbert bir pedofildir kısacası. Fakat Lolita ile Humbert Humbert arasındaki ilişki ensest bir ilişkidir de aynı zamanda. Lolita ‘baba’ diye hitap eder Humbert Humbert’a.

‘LOLİTA’ OLMASAYDI, ‘BBÇ’ DE OLMAZDI

BBÇ’de de Nihal adlı genç bir kız tıpkı ‘Lolita’da da olduğu gibi bir trafik kazasında birlikte yaşadığı ailesini, anne ve babasını kaybeder. Hayatta kalan tek yakın akrabası olan abisi Almanya’da yaşadığı için Nihal, abisinin iki orta yaşlı arkadaşının (Ender ve Çetin) evinde kalmaya başlar. Bu orta yaşlı adamlar ergenlikten yeni çıkmış Nihal’e âşık olurlar. Ama Ender ve Çetin kendi ülkelerindedirler; Humbert Humbert gibi mutlak bir yalnızlık içinde değildirler. Bakışlarını üzerlerinde hissettikleri büyükleri, arkadaşları vardır, az da olsa. Nihal de Lolita kadar küçük ve yalnız değildir. Sonuçta Ender ve Çetin aşklarını/arzularını fiiliyata geçirmeyecek kadar edepli olmayı başarırlar. Ender ve Çetin, Nihal için bir baba figürü olduklarının da farkındadırlar. İki kitabın genç kızları da kanatlı birer melek değildirler. İkisinde de kızlar da erkekleri baştan çıkarmak isterler, onlarla flört ederler. ‘BBÇ’de de, ‘Lolita’da olduğu gibi hikâyeyi orta yaşlı bir erkek (Ender) anlatır. Kısacası BBÇ için ‘Lolita’dan esinlenmiştir, diyebiliriz bana kalırsa. Farklı romanlardır elbette ama ‘Lolita’ olmasaydı, ‘BBÇ’ de olmazdı.

EBEDİYEN ÇOCUK KALMAYA MAHKÛM

‘BBÇ’ ve ‘Lolita’ arasındaki benzerliklere işaret eden ayrı bir yazı yazmayı planlarken ‘Lolita’yla uzaktan akraba olduğunu düşündüğüm ‘Kanıma Gir’ çıkageldi. ‘Kanıma Gir’ İsveç filmi ‘Gir Kanıma’nın, Amerikan yapımı yeni versiyonu oluyor. ‘Gir Kanıma’yı gördüğümde henüz Lolita’yı okumamıştım (tabii ki Kubrick ve Lyne’ın ‘Lolita’ filmlerini seyretmiştim ama…) ve sonuç olarak ‘Lolita’ ile ‘Gir Kanıma’ arasında bağ kuramamıştım. ‘Kanıma Gir’in üç kahramanı olduğu söylenebilir. Lolita ile aynı yaşta yani 12 yaşındaki Abby ile Owen ve Abby’nin babası/sevgilisi bu üçlüyü oluşturuyorlar. Abby ile yaşlı adam tıpkı Humbert Humbert ve Lolita gibi şehirden şehre göç ediyorlar. Abby cinsel kimliğini tanımlayamıyor. Ben ‘kız’ değilim diyor, her şey cinsiyetinin dişi olduğunu gösteriyor olsa da. Belki de bu durum Abby’nin 12 yaşında bir kızın yaşamamış olması gereken şeyleri yaşamış olmasına işaret ediyordur. Belki Abby de Lolita gibi ‘baba’sıyla sevgili hayatı yaşamış olmanın ağırlığı altında kendisini bir kız olarak göremez hale gelmiştir. Ya da tacize uğramış çocuklara olduğu gibi cinsel gelişimi sekteye uğramış, bağımsız bir kimlik geliştiremez olmuştur. Gerçekten de Abby son derece yalnız bir çocuktur. Okula gitmez. Arkadaş edinemez. Owen’a da ilk söylediği şeylerden biri ‘arkadaş olamayız’dır. Babasına bütünüyle bağımlıdır. Dış dünyayla ilişkisini babası/sevgilisi onun için kurar, babası ona yiyeceğini temin eder. Bütün bunlar ensest sonucu her açıdan kimliğini geliştiremeyen, bağımsızlaşamayan bir çocuğa işaret ediyor olabilir. Babası/aşığının davranışları da analiz etmeye değer. Ancak büyük bir suçluluk duygusunun etkisi altında olmasıyla açıklanabilir yaptığı şeyleri yapması. Abby’ye belli ki âşıktır. Abby ise insan kanı içmeden yaşayamayan bir vampirdir. Babası onun için insanları öldürür, kanlarını süzer ve Abby’ye sunar. Adam yaptığı şeylerden nefret etse de, Abby’ye hizmet etmek zorundadır. Neden? Sadece aşk mıdır ona bunları yaptıran? Suçluluk duygusu mu? Abby’yi bu hale getirenin kendisi olduğu bilinci midir? Lolita ile Humbert Humbert’ın ilişkisine benzer bir ilişki var burada da. Abby, tıpkı Lolita gibi doğal gelişimi sekteye uğramış, ebediyen çocuk kalmaya mahkûm edilmiş bir kızdır. Abby, baba figürü öldüğünde yerini Owen ile dolduracaktır. Ve ikili gezgin bir hayat sürmeye başlarlar.

Uğur Kutay’ın hatırlatmasıyla ‘Vampirle Görüşme’yi (Neil Jordan) yeniden seyrettim. Bu film (ki diğerleri gibi bu da bir edebiyat uyarlaması) hem BBÇ ile hem Gir Kanıma’yla hem de Lolita ile ilişkili gibi geldi. İki yetişkin erkek ve bir küçük kızdan oluşan aile tablosuyla BBÇ’yi hatırlatır. Louis adlı genç toprak ağası karısı ve kızını kaybettikten sonra her açıdan çöker. Nihayetinde Lestat adlı bir vampirin yardımıyla vampire dönüşür. Birlikte 12 yaşında (tıpkı Lolita ve Abby gibi!) Claudia adlı bir kızı vampirleştirirler. Lestat’tan kurtulan Louis ve Claudia, tıpkı Humbert Humbert ve Lolita, Abby ile babası ya da Abby ile Owen gibi gezgin bir hayat sürerler. Ve tıpkı Lolita’yla Humbert Humbert ya da  Abby’le babası/sevgilisi gibi birbirinden bıkmış karı/kocalar gibi kavgalar ederler. Louis, Claudia’nın vampirleşmesinde oynadığı rolden dolayı kendisini hep suçlu hisseder. Claudia da Louis’ye bazen baba, bazense aşkım diye hitap eder. Claudia da ebediyen çocuk kalmaya mahkûm edilmiş bir kızdır, Lolita gibi, Abby gibi, büyüyemez. Belki önemsiz ama her filmde poodle cinsi köpek görmeyiz. Hem ‘Vampirle Görüşme’de, hem de ‘Gir Kanıma’da (‘Kanıma Gir’in İsveçli orijinalinde) poodle cinsi köpekler olması tesadüf olmayabilir.

Sonuç Olarak

Karmaşık ve karışık bir yazı oldu ama şunu anlatmak istedim: Nabokov’un ‘Lolita’sındaki yaşlı baba figürüyle küçük kızın yaşadığı ilişki diğer birçok yapıta model olmuş. Lolita’nın erkek kahramanı Humbert Humbert küçük bir kızın çocukluğunu çalan, onun kanını emen bir vampir figürü olarak hem ‘Vampirle Görüşmede’ki Louis – Claudia (ve Lestat) ilişkisinde, hem de ‘Gir Kanıma’/’Kanıma Gir’in baba/sevgili-küçük kız ilişkisinde yankılanmaktadır. Lolita, Abby/Eli ve Claudia, her üçü de aynı yaşta yani 12 yaşındadır. Bu arada şunu eklemek gerek: ‘Vampirle Görüşme’ filminde Claudia’nın yaşı söylenmiyor ama Claudia’yı oynayan Kirsten Dunst filmin gösterime girdiği 1994 yılında 12 yaşında.

‘Vampirle Görüşme’nin iki yetişkin erkek-bir genç kız ilişkisi, Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de de bir anlamda var. Gezginlik hali Lolita, Vampirle Görüşme ve Gir Kanıma/Kanıma Gir’in tümünde mevcut. Lolita’ya en açık gönderme ise BBÇ’de yapılmış, nerdeyse aynı cümle kullanılmış. Fakat BBÇ vampirliğin (pedofilinin /ensestin/ cinsel sömürünün) fiiliyata geçmemesi, bir potansiyel olarak kalmasıyla da diğerlerinden ayrılıyor.

Nabokov’un ‘Lolita’sı, birbirinde çok farklı yapıtlar için bir model ve esin kaynağı olmayı sürdürüyor.

Salgın

TARİH:  22 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk filmi ile henüz 26 yaşında Altın Palmiye kazanan Steven Soderbergh erken emekliliğe doğru yol alıyor. Salgın da yönetmenin çektiği son filmlerden birisi gibi duruyor.

Steven Soderbergh yaklaşık 22 yıl önce Seks Yalanları’nı (Sex, Lies and Videotape; 1989) çektiğinde dünya sinemasının zirvesine oturmuştu. Daha 26 yaşındaydı (Orson Welles’in Yurttaş Kane’i çektiği yaşı), daha ilk filmiydi ve Cannes’da Altın Palmiye kazanıyordu. İnanılır gibi değildi ve “bağımsız sinema” artık kenarda köşede kalmak çıkıp, sinema salonlarını ele geçirmeye başlayacaktı. Soderbergh bu başarısını sürdüremedi. Aslında hem sanat sineması hem de ticari sinemada at oynatmayı sürdürdü, bazı filmleri gişede çok başarılı da oldu (Ocean’s 11, 12, 13 vb.). Oscar da kazandı Trafik (2000) filmi ile. Erin Brokovich’le de Oscar’a aday oldu. Böylece iki ayrı filmle Oscar’a aday olmak gibi tarihi bir başarısı da var. Ama yine de Soderbergh, yönetmenler panteonunda yaptığı işlerin toplamına bakıldığında “fena değil”in ötesinde bir yer edinmiş değil kanımca. Birkaç film daha çektikten sonra Soderbergh kendisini yönetmenlikten emekli edecek ve resim yapacakmış. Sinema dünyası enteresan ama çok da heyecan verici olmayan bir karakterini kaybedecek.

‘Salgın’ dolayısıyla Soderbergh’den göreceğimiz son birkaç filmden biri. Eh, çok üzülmeye gerek yok doğrusu çünkü ‘Salgın’ şöyle böyle bir film. Adı üstünde, hayvanlardan insanlara geçen öldürücü bir virüs salgınını anlatıyor film. Çok sayıda insan ölüyor. Fırsatçılar, internet üzerinden büyük paralar kazanıyorlar uyduruk ilaçlar satarak. Üçüncü dünya ülkeleri, sıranın sonundan önlere geçmeye çalışıyorlar ölmemek için. Biliminsanları bir yandan çabalarken bir yandan da kendilerini ve ailelerini kurtarmaya çalışıyor. Askerler terörist saldırısı sanıyor olan biteni. Matt Damon, Gwyneth Paltrow, Marion Cotillard, Kate Winslet, Laurence Fishburne ve Jude Law gibi ünlü oyuncular perdeden geçip gidiyorlar ama hiçbirinin canlandırdığı karakter bir iz bırakmıyor. Nedense soğuk ve mesafeli bir film bu. Ne siyasal bir mesajı var net bir şekilde duyulan ve hissedilen, ne de bir insan dramı var seyirciyi etkileyecek olan. Yine de iyi eleştiriler aldı. Belki benim göremediğim bir şey vardır.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com