Büyük Açık: Aşağılık finansçılar!

TARİH:  9 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Büyük Açık”, seyri zor bir film. Kapitalizmin son krizini anlatıyor ve bunu bu krizin geleceğini ilk görenlerin perspektifinden yansıtmaya çalışıyor. Filmin mükemmel bir oyuncu kadrosu var. Christian Bale, tek gözlü, asosyal, heavy metal hastası doktoralı finansçı da çok iyi. Keza sisteme öfkeli ve tabii ki asosyal finansçı da Steve Carrel etkileyici. Brad Pitt, Kris Kristofferson’ı andıran saçı ve sakalıyla bambaşka bir tipe bürünmüş.

Bir sürü teknik terim içinden anladığımız şu: Serbest piyasa ekonomisi dediğimiz, aynen semt pazarı gibi. Üste sağlam elmalar, alta çürük elmaları koyuyor manav. Aynı şeyi o kerli ferli, takım elbiseli, döpiyesli finansçılar, bankacılar yapıyorlar. Yalnız manavınki çok masum kalıyor finansçıların yaptığının yanında. Üste güvenilir, alta çürük hisseleri koyan bankacının malını alan masum vatandaş, sonunda evini, emeklilik maaşını, işini kaybediyor. Manavdan çürük elma almaya benzemiyor işler.

Bu aşağılık insanlardan çoğu da kriz sonunda işini kaybediyor ama asıl kapitalistlere yine bir şey olmuyor. Onların borçlarını devlet yine halktan aldığı vergilerle ödüyor.
Filme seyri zor dedim ama zorlanmaya değer. Hoş, ben zaten bu düzenin nasıl işlediğini biliyorum diyorsanız, yeni bir şey öğrenmeyeceksiniz. Ama Pitt, Carrel ve Bale gibi ustaları seyretmenin de bir zevki var.

The Hateful Eight: Aşağılık kovboylar!

TARİH:  9 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tarantino ile Nuri Bilge Ceylan arasında bir bağ olduğunu “The Hateful Eight”ten önce de düşünüyordum ama bu filmle bu fikrime iyice kâni oldum. Tarantino’nun “Kış Uykusu”yla karşı karşıyayız. Yani daha çok kapalı mekânlarda geçen, kahramanların ha babam de babam konuştuğu, dışarda kar kış kıyametin sürdüğü ve hatta bir sahnede dışardan içeri girenlerin ayağının kaydığı bir film (Kış Uykusu’nda da istasyonda böyle bir sahne vardı), üç saatlik “The Hateful Eight”. Tarantino-Ceylan bağı spagetti western’e yaptıkları göndermelerde de var. Ceylan Leone’nin “Bir Zamanlar Batı’da” ve “Bir Zamanlar Amerika’da” filmlerine gönderme yapmıştı “Bir Zamanlar Anadolu’da” ile. Tarantino, Ennio Morricone’ye yaptırıyor filminin müziğini, Leone’nin baş bestecisine. Tarantino, hamburgerler üzerine sohbet ettiriyordu kahramanlarını, Ceylan manda yoğurdu üzerine sohbet ettirmişti.

İki yönetmen de sosyal mesajlar vermekten kaçınırdı. Fakat “The Hateful Eight”, finalinde “her şeye rağmen” bir mesaj veriyor. Bu mesaj Siyahlar ve Beyazların birlikte barış içinde yaşamalarından yana, net bir mesaj. Her şeye rağmen kısmı ise şöyle: Bu mesajı veren iki erkek de güvenilmez insanlar ve biraz önce elbirliğiyle bir kadını asmış durumdalar. Yine de Tarantino’dan bu kadar sosyal sorumluluk sahibi bir tavır beklemiyordum. Darısı başımıza mı demeli?

Yalnız, “The Hateful Eight”, “Kış Uykusu”nun yanında sönük kalıyor. Çünkü “Kış Uykusu”nun dayandığı metnin arkasında Çehov var. “The Hateful Eight”in esinleri arasında en fazla Agatha Christie’den söz edebiliriz, ama daha çok Tarantino-esk gevezeliklerle dolu film. İlk defa düşünmüyorum, Tarantino’nun lafazan kahramanları beni sarmamıştır genelde. O lafazanlıkları ne çok zekice ne de esprili bulmuşumdur. Yine öyle buldum. Tarantino ne bir Çehov ne de bir Christie. Ne de bir Ercan Kesal veya Ceylan’lar.

Ama The Hateful Eight, yine de hoş yanları da olan bir film. İyi çekilmiş (80 mm), iyi de oynanmış. Ama fazla uzun ve bu uzunluğu hak etmiyor.

Beşiktaş Belediyesi’ne sesleniyorum: Onat Kutlar Sineması’nı geri istiyoruz

TARİH:  16 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Onat Kutlar’ı kaybedeli 21 yıl oldu. 30 Aralık 1994’te The Marmara Oteli’nin kafesine konan bomba ablam Yasemin Cebenoyan ve Onat Kutlar’ı öldürdü. Ablam hayatını hemen orada kaybetti, Onat Kutlar ise 11 Ocak 1995’te hastanede… Deniz Demir adlı bir PKK militanı, bombayı kendisinin koyduğunu itiraf etti; yattı çıktı, şimdi aramızda. Ama tabii, onun itiraflarına inanmamak da mümkün.

Dört gün önce ölümünün 21. yılında andığımız sinemacı, yazar, aydın ve aktivist Onat Kutlar’ı bugünlerde hatırlamak için özel bir neden daha var: Akademisyenlerin dilekçesi, 12 Eylül karanlığında hazırlanan Aydınlar Dilekçesi’ni hatırlatıyor. Onat Kutlar o dilekçenin hazırlanmasında başrolü oynayanlardan biriydi.

Ama Kutlar’ı hatırlatan bir neden daha var ki, o hoş değil. Beşiktaş Belediyesi yaklaşık 8 ay önce Levent Kültür Merkezi’ni ve bu merkezdeki Onat Kutlar Sineması’nı kapattı. Merkezin önündeki kaldırım da yaya geçişine kapandı; inanılır gibi değil ama 8 aydır yayalar otomobil yolundan yürüyor. Kapanmanın gerekçesi, buranın Rotary Kulüp’le yapılan anlaşma sonucunda bir eğitim merkezine çevrileceğiydi. Ama sinemanın işlevini sürdüreceğini de yetkililer şahsıma doğrudan söylemişlerdi. Fakat 8 ayda neredeyse hiçbir şey yapılmadı. Merkezin önünde bir çukur kazıldı ve bir de binanın önüne bir metal kostrüksüyon yerleştirildi, hepsi bu. Bu işler toplam 1 hafta kadar sürdü. Geri kalan 7 aydan fazla sürede hiçbir şey yapılmadı ve yapılmıyor da.

Oysa bu sinemanın çok işlevi vardı. Her hafta bir Türk filmi vizyona girer ve filmin vizyona girdiği Cuma günü filmin ekibi seyirciyle Onat Kutlar Sineması’nda buluşur, sohbet ederdi. Her çarşamba yine bir belgeselci filmini sunardı. Bütün bunlar ücretsizdi. Sinemanın teknik sorunları vardı ama bunlar da giderilecekti…

Ama bırakın teknik sorunlarının giderilmesini 8 aydır sinemamız yok ve nedeni de belli değil. Ne yapılacağını kimse bilmiyor ya da söylemiyor.

Beşiktaş Belediyesi’ne sesleniyorum: Lütfen sinemamızı bize geri verin ve kaldırımımızı açın! Onat Kutlar’ın anısına hiç olmazsa bu şekilde saygı gösterin.

Cloverfield Yolu No 10: Amerikan paranoyası

TARİH:  2 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dikkat: Bu yazı filmin finaline yönelik ipucu vermektedir!

Zavallı ABD halkı! Topraklarında düşman güçlerini sadece bir kez, o da anakaradan uzakta Pearl Harbor’da olmak üzere sadece 1 kez gören ABD, yine de işgal korkusu altında yaşamaktan kurtulamıyor. Öyle olmasa, Amerika’yı işgal altında gösteren bunca film çekilmezdi değil mi?

Hiçbir nesnel temeli olmayan bu korku beslendikçe Amerikan militarizmi semiriyor. Şöyle ya da böyle her yıl çoğu Ortadoğu halkları üzerine tonlarca bomba atılıyor ve yeni intihar bombacılarının yetişmesi için verimli bir ortam yaratılıyor.

Film, evdeki eşyalarını toplayan genç bir kadının görüntüsüyle açılıyor. Michelle evi terk etmektedir. Arabasına atlayan kadın akşam saatlerinde bir kaza geçirir. Uyandığında bir evde hapistir. Kendisini tutsak alan adam, bir saldırı olduğunu, uzaylıların ya da bir gücün ülkeyi işgal ettiğini, dışarısının yaşanamayacak denli tehlikeli olduğunu (nükleer ya da kimyasal kirlilikten dolayı) söyler kadına. Kadını kaza yapmış halde bulmuş ve kurtarmıştır.

Michelle bu söylenenlere inanmaz. Ama ya gerçekse? Ya gerçekten bir saldırı olmuşsa? Film, bu gerilim üzerinden yürür…

Mary Elisabeth Winstead ve John Goodman iyi oynuyorlar. Film de iyi çekilmiş ama sonuçta seyretmeseniz de olur.

Ölümcül Oyun: Yas ve şizofreni

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yeniden Başla”dan sonra haftanın bir başka kayıpla baş etme ya da sağlıklı bir şekilde baş edememe filmi de “Ölümcül Oyun”.
Kırsal bir bölgede, büyük bir evde ikiz oğlanların kırda birbirleriyle oynamalarıyla başlıyor film. Tam oğlanlardan biri kaybolmuş gibiyken filmin jeneriği perdede görünüyor. Hmm… Derken ikizler bir yerden gelen annelerini karşılıyorlar. Anne büyük bir ameliyattan çıkmış ve yüzü gözü sargı içinde. Ve anne nedense çok öfkeli. Çocukların bildiği anne değil. Yoksa sorguların altındaki kişi çocukların gerçek anneleri değil mi? Kim bu kişi eğer anne değilse? Acaba sorun çocuklarda mı? Haneke’nin “Funny Games”i ya da daha da iyisi “Beyaz Bant”takine benzer tuhaf çocuklarla mı karşı karşıyayız? Öyle ya, bir yerde çocuklardan biri kitap yakmaktan söz ediyor. Nazilere bir gönderme mi var? Ya çocukların bir kedi buldukları kuru kafalarla dolu mahzen ne anlama geliyor? Geçmişin üstü örtülen suçlarından mı söz ediyor film. Galiba etmiyor. Galiba film sadece anlattığı kadarını anlatıyor. Anlattığı ise tuhaf bir gerilim hikâyesi. Bunu da başarılı bir şekilde anlatıyor. Filmin sırlarını açık etmeden daha fazla söz etmek zor. Onun için izleyin, derim.

Haftanın önemli sinema etkinliği

TARİH:21 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ:
 Birgün

Bu haftanın en önemli sinema etkinliği üç usta yönetmene Mimar Sinan Üniversitesi tarafından verilen onursal profösörlük unvanı ve bu yönetmenlerden Duygu Sağıroğlu’nun “Bitmeyen Yol” adlı filminin Prof. Sami Şekeroğlu Sinema TV Merkezi öğrencileri tarafından restore edilen halinin gösterimiydi.
Memduh Ün vefat ettiğinden, profösörlük unvanı ve cübbesi Fatma Girik’e verildi. Girik ağlamaklıydı ve sahnede pek kalmak istemedi. Feyzi Tuna ve Duygu Sağıroğlu ise memnuniyetlerini dile getiren kısa konuşmalar yaptılar. Gecenin en renkli konuşması tabii ki Sami Şekeroğlu’nundu. Sinemacıları iğneleyen Şekeroğlu, hepimizi gülümsetti. Anılarını bence yazmalı, bir kenarda dursun. Yayımlanmasını sonra düşünür.

1964 tarihli “Bitmeyen Yol” sinemamızın ilk solcu filmlerinden biri. Köyden kente göçü ve şehirde tutunmanın ve çalışmanın zorluklarını anlatan filmin çok eksiği ve kusuru var. Bunların başında kadın düşmanlığı geliyor diyebilirim. Filmin “femme fatale”leri birden fazla. “Bitmeyen Yol”un, sınıfsal bir öfkenin yanı sıra, belki de ondan daha çok erkeğin, cinselliğine sahip çıkan, şehirde görece özgürleşmiş kadından korkusunu anlattığını söylemek sanırım yerindedir. Bugün Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz için sıkça söylenen kadın düşmanlığının, kökü çok eskilere gidiyor sinemamızda. Ve maalesef bu eğilim, solcu sinemadan da geçiyor.​

Lanetli Çocuk

TARİH:  18 Haziran 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Genç ve güzel Amerikalı dadı, İngiltere’ye çocuk bakmaya gider. Çalışacağı yer ıssızlığın ortasında bir şatodur. Yaşlı İngiliz çift, dadıyı çocukla tanıştırınca filmin ilk sürprizi ortaya çıkar. Çocuk dedikleri cansız bir kukladır. Çiftin kafayı yediklerini düşünen dadı, gözlerimi kaparım maaşımı alırım mantığıyla çalışmaya devam eder. Zaten onun da Amerika’ya gelme nedeni sadece para değildir. Amerika’da bıraktığı sevgilisi kenisine şiddet uygulamaya başlamıştır ve ondan kaçmaktadır. Yitirdiği bir ilişkisi, hayalleri vardır.

İngiliz çiftin görünen deliliklerinin altında büyük bir kayıp yatmaktadır. Brahms adlı çocukları, çıkan bir yangında ölmüştür ve kukla gerçek Brahms’ı ölen çocuklarının yerine koymaktadırlar. Sonradan öğreneceğimiz üzere, dadı da sevgilisinin darbesiyle hamileyken çocuğunu düşürmüştür. O da bir çocuk kaybı yaşamaktadır.

Ev sahiplerinin bir geziye çıkmasıyla, dadı ve kukla evde yalnız kalırlar. Dadı kuklaya, gerçek bir çocukmuş gibi davranmaz haliyle. Ama bunun bir bedeli olduğu ortaya çıkar. Kukla sanki gerçekten de canlıdır ve hoşnutsuzluğunu çeşitli yollardan belli eder. Bir süre sonra, dadı da kuklayı, kendi kaybettiği çocuğunun yerine koyar ve ona gerçek bir çocukmuş gibi davranmaya başlar.

Film, sürprizli finaliyle bir çuval inciri berbat etmeden önce aslında gayet ilginç. Yasını yaşayıp aşamamak, kaybın gerçeğini kabul edememek insanları sağlıksız notalara sürükler. Hem dadının hem de ev sahiplerinin çocuklarının kaybınının ardından girdikleri acılı süreci atlatamadıkları, orada takılıp kaldıkları ve akıldışı yollara saptıkları düşünülebilir…

Bir başka bakış açısıyla filmin eski dünyayla yeni dünyayı, feodal dünyanın aristokrasisiyle, kapitalist dünyanın rasyonel yeni insanını karşılaştırdığı da düşünülebilir. Guillermo Del Toro’nun “Kızıl Tepe”sinde (Crimson Hill) böyle bir karşıtlık vardı örneğin.

Fakat sanki yönetmen filminin böyle açılımları olabileceğinin farkında değilmiş gibi. Film, bütün bu yorumlama olanaklarını desteklemeyen görünüşte rasyonel ama saçma bir finalle bittiğinde geride bir tatminsizlikden başka bir şey bırakmıyor. Bazen irrasyonel olan rasyonel olandan daha gerçekçidir.

Aşk Uğruna: Distopyada aşk

TARİH:  16 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün


Aşk Uğruna, benzerini çokça gördüğümüz distopik bir dünya resmi çiziyor. İnsanlar duygularından arındırılmışlar ve son derece steril ortamlarda, beyaz üniformalar içinde yaşıyorlar. Büyük Savaş’ın ardından dünya yok olmuş. Geriye bir tek filmin geçtiği Collective denilen steril bölge ile Peninsula (Yarımada) denilen ilkel bölge kalmış.

Collective’de (birlik diye çevrilebilir) insanların birbirlerine dokunmaları, aşık olmaları ve tabii ki cinsel ilişkiye girmeleri yasak. SOS denilen bir hastalığa karşı uyarılar yapılıyor. Bu hastalık aslında sağlıklı insan duygularına sahip olmak demek. Hastalığın dördüncü aşamasına gelenler, DEN denilen bir kliniğe gönderiliyor ve intihar etmeye teşvik ediliyorlar. Hastalık bir başladıktan sonra yavaşlatılsa da, durdurulamıyor.

Bu dünyayı kimler kurmuş? Kimler yönetiyor ve insanları robota çevirmekten ne çıkar umuyorlar? Yönetenlerin kendileri duygularını yaşayabiliyor mu? Büyük bir refah içindeler mi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Filmin orijinal adı The Equals “eşitler” demek. Bu adın da nerden geldiğini bilmiyoruz aslında. İnsanların üniformalar içinde dolaşmalarından dolayı mı bu ad konulmuş filme? Eşitlik bir zamanlar burjuva devriminin sloganıydı. Kapitalizm eşitlik idealini terk edeli çok oldu, hatta aksine eşitliği istenmeyecek bir şey olarak tanımladı. Eşitlik idealini çarpıtarak anlamını değiştirdi. Kapitalist sistem, eşitlik eşittir komünizm o da insanların eşit imkânlara sahip olmaları değil, birbirlerinden hiçbir farklarının olmamasıdır, demeye başladı.

Filmin ve filmdeki bölgenin adları, yani Eşitler (The Equals) ve Birlik (Collective) açıkçası artık komünist düşünceyi çağrıştırıyor. Filmde egemen sınıf görünmediği için bu konuda daha fazla bir şey söylemek mümkün değil.

İşte bu ortamda yasak bir aşk yeşeriyor. Fakat karakterler sığ, Nicholas Hoult berbat bir oyuncu ve film zaten genelde klişelerden başka bir şey sunmuyor. Bu donuk ve ruhsuz filme Kristen Stewart bir parça ruh katıyor ama onun da elinden gelen sınırlı.

Adana Film Festivali’nden: İnan Caddesi

TARİH:  1 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Adana Film Festivali bitti, filmler hakkında yazıldı, çizildi. Ben yarışmada olmadığı için az izlenen ve sözü pek edilmeyen bir filmden bahsetmek istiyorum: Yelda Reynaud’un yazıp yönettiği “İnan Caddesi”nden. “İnan Caddesi” tam anlamıyla bağımsız bir film, gerilla usulü film yapmak denen şeyin tam karşılığı. Yelda Reynaud filmi sadece yazıp yönetmemiş, filmi çekmiş ve kurgulamış da. Bütün bunların tek bir nedeni var: Parasızlık. Film, son derece düşük bir bütçeyle yapılmış. Sadece iki oyuncuyla, tek bir mekânda çekilmiş. Ama bütün bunlara rağmen kendisini merakla izlettiren, karakterlerini ilginç kılan bir film çıkmış ortaya. Yelda Reynaud, sadece bütün zorluklara rağmen bu filmi yapma inadından ve inancından dolayı övgüyü hak etmiyor, festivalin görece iyi filmlerinden birini yaptığı için de övgüyü hak ediyor. Benim için “sinik” bir bakış açısına sahip olan ve karakterlerine birer böcek gibiymiş gibi bakan “Albüm”den (en iyi senaryo ve en iyi yönetmen ödülü sahibi) daha değerli bir film.

Filmin iki kahramanı, Ada (Pelin Batu) ile Davut’un (Onur Senan) terk edilmiş gibi duran bir mekanda karşılaşmalarıyla başlıyor film. Ada bayılmış, Davut ise ona yardım etmeye çalışmaktadır. Mekânın, Ada’nın babasının garsoniyeri olduğunu ve Ada’nın babasını kaybettikten sonra burada kendisini inzivaya çektiğini anlıyoruz sonra. Davut, ise Güneydoğu’da askerliğini yapmış, arkadaşlarının yanı başında ölmesine tanıklık etmiş, İstanbul’a geri döndüğünde yaşadığı travma sonrası stress sendromu nedeniyle işini sürdüremez olmuş bir genç. İki insan da kayıplar yaşamış, iki insan da suçluluk duygularının pençesinde. Bu ortak yanları. Ama ikili arasında devasa bir kültürel uçurum da var. Ada burjuva ve entelektüel, Davut ise işçi sınıfından bir genç. Davut romantik müzik deyince Ümit Besen’i anlıyor. Doğal olarak.

Bu iki genç insan bir gece boyunca yakınlaşırlar, birbirlerine yaralarını açarlar, tartışırlar, flört ederler. Ümit Besen şarkısı eşliğinde dans ettikleri sahne ise filmin en dokunaklı ve romantik anı. Böyle bir film iyi oyunculuklar olmadan mümkün olmazdı. Hiçbir film deneyimi olmayan Onur Senan’ın bu kadar iyi oynamasında hiç kuşkusuz yönetmenin payı büyük. Senan’ın James Dean’i andırdığını da ekleyeyim. Pelin Batu ise bu filmiyle en iyi oyununu çıkarmış. Film eğer yarışmada olsaydı, Batu’nun da en iyi kadın oyuncu adayları arasında önlerde olacağını söyleyebilirim.

Ada karakterinin, babasının garsoniyerinde inzivaya çekilmesini Freudyen anlamda yorumlamak da mümkün tabii. Babasına âşık bir genç kadının, babasının sevgilisi olma hayali kurabileceği, annesini dışlayabileceği en iyi mekân burası çünkü.

Sinemamız Yelda reynaud ile yeni bir yönetmen kazanmış gibi görünüyor.

Pete ve Ejderhası: Yas sürecinde hayali kahramanların işlevi

TARİH:  8 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Pete ve Ejderhası’nı izledikten hemen sonra tesadüfen televizyonda Çin yapımı ve başrollerinden birinde Kevin Spacey’nin oynadığı “Ayrılmaz İkili” (Insaperable;2012) filmini seyrettim. Tamamen farklı izleyici kitlelerine hitap eden ve birbirinden çok farklı bu iki filmin tıpatıp aynı temalardan söz ettiğini görmek ilginç geldi. Sizle de paylaşayım.

‘Ayrılmaz İkili’ ve ‘Pete ve Ejderhası’ kapitalizmin doğayı ve insan hayatını kâr hevesi uğruna nasıl tahrip ettiğinden söz ediyor. Ama bu asıl teması değil iki filmin de. İki film de yaşadıkları kayıplar sonrasında hayattan kopan, bu süreçte hayali bir arkadaş edinen ve bu arkadaş sayesinde yaşadığı zor dönemi atlatan ve hayatta dengesini ailesiyle birleşerek yeniden kuran erkeklerden söz ediyor. “Pete ve Ejderhası”ndaki erkeğin yaşı 10 iken, “Ayrılmaz İkili”nin kahramanı orta yaşlarına yaklaşan, 30’larında bir beyaz yakalı. Pete ve Ejderhası çocuklara yönelik bir masal iken, “Ayrılmaz İkili” komedi ile dram arasında gidip gelen, şizofreni gibi ağır akıl hastalıklarını konu alan ve tamamen yetişkinlere yönelik bir film.

Demek ki çocuk ya da yetişkin olmak pek de fark etmiyor, büyük kayıplar karşısında benzer tepkileri veriyoruz: İçe kapanmak ve hayali dostlar edinmek gibi. Tabii “hayali dost” Pete ve Ejderhası filmi için tartışılır bir kavram. Bir masal filmindeki ejderhaya hayali demek kimin haddine? Ki bu soru filmin kahramanı Pete’e de soruluyor ve cevabı “Sen gerçeksen, ejderham da gerçek” oluyor.

Filmin konusu kısaca şöyle: Dört yaşındaki Pete ve ailesi çıktıkları bir seyahatte önlerine fırlayan bir geyik yüzünden kazaya uğruyorlar. Pete annesini ve babasını kaybediyor. Ormanda tek başına kalıyor. Kurtlar tarafından öldürülmek üzereyken çıkagelen bir ejderha tarafından kurtarılıyor. Altı yıl sonra Pete 10 yaşına geldiğinde kâr uğruna ormanı tahrip eden bir grup ormancıyla karşılaşıyor. Ormancı kardeşlerden iyi olanı Pete’i evine alıyor. Kötü olanı ise Pete’in ejderhasını yakalamayı kafasına koyuyor. Nihayetinde Pete yeniden bir aileye kavuşuyor, kendisine ihtiyaç kalmayan ejderhası da başını alıp gidiyor. Orman? Orasını film söylemiyor.

“Ayrılmaz İkili”nin kahramanı Li de ailesini bir trafik kazasında kaybetmiş. Üstüne bir de karısı düşük yapıyor. Çalıştığı şirket kâr uğruna defolu malları piyasaya sürmeye hazırlanırken, karısının yaptığı düşüğün ardında da yine gerekli içeriğe sahip olmayan ilacı piayasaya süren bir şirket var. Karısı bir iş seyahatine çıktığında Li bunalıma girip intihara kalkıyor. Tam o sırada hayali arkadaşı Chuck (Kevin Spacey) peydah oluyor. Chuck ve Li birlikte çeşitli maceralar yaşıyorlar. Li iyice şizofren olmuşken, karısının gelmesiyle mucizevi bir şekilde düzeliyor. Aile tekrar kuruluyor, kendisine ihtiyaç kalmayan Chuck geride bırakılıyor.

Pete ve Li yaşadıkları kayıplardan sonra ejderha ve Chuck’ı yaratıyorlar. Kaybedilen aileye yeniden kavuşunca da hayali dostlarına veda ediyorlar.

Pete ve Ejderhası küçük çocuklar için iyi bir film. Enteresan olan bir şey de bir Disney filminde Bonnie ‘Prince’ Billy’nin açılış ve jenerikte şarkılarının olması.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com