Kara Altın

TARİH:  28 Nisan 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün


Araplar ve Amerikalılar

Birleşik Arap Emirlikleri, Katar gibi Arabistan’daki küçük ve görece yeni ülkelerin tarihi inanılmaz bir değişime sahne olmuş. Abu Dabi Film Festivali’ne katıldığımda ülkenin (BAE) tarihini anlatan bir müze gezmiştim. Aşağı yukarı elli yıllık bir sürede inci avcılığıyla (ya da toplayıcılığı) geçinen kabilelerin yaşadığı bu bölgeler, bugün çağdaş mimarinin gösteri alanına dönüşmüş durumda. En şaşaalı gökdelenler, en modern yarış pistleri, en yüksek kuleler, en modern müzeler BAE ve Katar gibi ülkelerde kurulmuş ya da kuruluyor. Hepsinin kaynağı tek bir şey: petrol. Avcı-toplayıcılıktan ışın hızıyla modern çağa geçmek o kadar da zor değilmiş sanki. Aslında tabii şöyle bir durum da var: O avcı-toplayıcı kabilenin mensupları petro-dolarların keyfini sürerken bütün eziyeti yabancı işçiler çekiyor, bütün yöneticilik işlerini de yabancılar hallediyor. Abu Dabi Festivali’nin başında Amerikalı Peter Scarlet var örneğin. Scarlet, Tribeca Festivali’nin sanatsal direktörlüğünden vazgeçip, Abu Dabi’ye neden gelmiştir acaba? Festival boyunca hiçbir Abu Dabiliyle yani ev sahibi emirliğin vatandaşıyla tanışmamıştım, bunu da belirteyim.
“Kara Altın” Katar sermayesiyle çekilmiş bir film. Belli ki iyi bir ücret alan Jean Jacques Annaud, bonne pour l’orient (doğu için yeterli)* mantığıyla fazla uğraşmadan filmi çekmiş. Antonio Banderas ise hayatının en utanç verici performansını sergilemekte pek beis görmemiş. Banderas’tan Arap şeyhi olmamış ve oyuncu her göründüğü sahneyi dibe çekmiş. Neyse ki Banderas’ın görünmediği sahneler idare ediyor da film seyredilebiliyor yoksa kâbus gibi bir şey olacakmış. Bir zamanlar Banderas’ın Atatürk’ü oynayacağı söylentileri dolaşırdı. Neyse ki gerçekleşmemiş.
Film “Arabistan’da ‘Sarı Kuşak’ denilen bir yerde” ibaresiyle açılıyor. 1930’larda geçiyor öykü. İki emirlik birbiriyle savaşmış, bir taraf yenilmiş ama üstünlük kazanan taraf ezici bir galibiyet elde etmemiş. Üstün gelen tarafın barış koşulları arasında yenilen emirin iki oğlunu rehin almak da var. Sarı Kuşak denilen bölge ise kimseye ait olmayacak, barış anlaşmasına göre. Ama Teksaslılar, petrol kokusunu alınca bölgeye geliyor ve galip emir Nesib’in (Banderas) izniyle Sarı Kuşak’ta ilk petrol kulelerini dikiyorlar. Yenik emir Amar (Mark Strong) ise duruma bozuluyor; hem barış anlaşması ihlal edildi diye hem de gavurlar ülkeye davet edildi, dolayısıyla yaşam biçimi değişecek diye. İki emir pazarlığa oturuyor ama anlaşma olmuyor. Emir Nesib’in elindeki rehin prenslerden biri kaçmaya yelteniyorsa da yakalanıp öldürülüyor. Nesib, elinde kalan prens Auda’yı (Tahar Rahim) kızı Leyla’yla (Freida Pinto) evlendirerek barışı sağlamaya çalışıyor. Ama Auda gerçek babasının yanına gidince saf değiştiriyor ve nihayetinde bir savaş başlıyor. Filmin mesajı sanki biraz şöyle gibi: Fazla hırslı olmak iyi değil ama zengin olmak istemek de yanlış değil. Yabancı sermaye de olmazsa olmaz. Ne şiş yanıyor ne kebap! Emirlikler böyle süreçlerden geçti mi bilmiyoruz ama Arap-ABD işbirliğini kutsayan ve mutlu sonla biten bir hikaye “Kara Altın”ınki. Foto roman tadında bir masal seyretmek istiyorsanız, sinemaya buyurun. 

•    Ekşi sözlük: 1)1960lara kadar bazı Fransız üniversitelerinin verdiği diplomaları süsleyen ibare. diplomanın batıda kullanılamayacağını yani birşey ifade etmediğini ancak doğuda türkiye, cezayir, mısır gibi ülkelerde kullanılabileceğini ifade eder.

Ekümenopolis

TARİH:  12 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün  


İstanbul’un tabutuna çivi çakmak
İmre Azem (Balanlı) bu ilk uzun metrajlı belgeseliyle, İstanbul’un içinden geçmekte olduğu kentsel dönüşüm sürecini çok başarılı bir biçimde saptıyor.

Film Osmanlının son döneminden başlayarak İstanbul’un gelişimini anlatıyor. Gelişim belki uygun kelime değil çünkü 1950’lerden başlayarak bir şeyler fena halde ters gidiyor. Tramvay raylarının sökülmesi ve yolların otomobil kullanımına yönelik asfaltlanmasıyla bir seçim yapılıyor: Toplu taşımacılık yerine bireysel taşımacılık ve daha çok otomobil. Bu süreç hâlâ daha devam ediyor ve üçüncü köprüyle katmerlenerek sürecek gibi. İstanbul’un tabutuna çakılan çiviler bundan ibaret değil. Dünya Bankası emrediyor: Bir ya da iki kentinizi metropol yapın! Ve emir yerine getiriliyor. Bu İstanbul’un bir finans merkezine dönüşeceği ve hizmet sektörü için bir eleman deposu olacağı anlamına geliyor. Ayrıca da büyük bir pazar. Böyle bir finans merkezinin ihtiyaçları var: Yoksullar uzaklara sürülecek, şehir sınıfsal temelde keskin sınırlarla ayrılacak. Peki, evleri yıkılan yoksullar ne yapacak? Çocuklarını nasıl okutacak, 50-60 kilometre ötedeki iş bölgelerine nasıl ulaşacak? Yıkılan gecekonduları yerine kendilerine vaat edilen evlerin anaparalarını, taksitlerini neyle ödeyecek? Bu sorular devleti anlaşılan ilgilendirmiyor hiç. Peki, 2023’te 25 milyona ulaşması beklenen kentin insanları, hem de su havzaları işgal altındayken ne içecek? Nerede soluk alacak? Bütün bu sorular da cevapsız orda öylece duruyor. Ekümenopolis  (her metrekaresi şehirleşmiş yerküre anlamına geliyormuş) bizi bu sorularla ve bir direnme çağrısıyla baş başa bırakıyor. İmre Azem (Balanlı) bu ilk uzun metrajlı belgeseliyle, kentimizin içinden geçmekte olduğu kentsel dönüşüm sürecini çok başarılı bir biçimde saptıyor.

Seyfi

TARİH:  12 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Spot: Seyfi evi ile işi arasında gidip gelirken, ölüyor. Berbat trafik yüzünden ölüyor. Seyfi’ye çarpan aracın şoförü, aniden en sol şeritten en sağ şeride geçiyor çünkü sağda bir sapak var. Neden daha önce sağ şeride geçmemiş bilmiyoruz.

Seyfi’yi öldüren çarpma nasıl oldu, sizinle paylaşmak istiyorum önce çünkü yanlış bazı senaryolar dolaşıyor ortalıkta. Seyfi’nin kullandığı “motosiklet” bir Vespa.  Vespa, sürat ve macera meraklılarının kullandığı bir motosiklet türü değildir. Vespa şehir içinde pratik olduğu için tercih edilen bir araçtır. İşiniz gereği şehir içinde çok dolaşıyorsanız ve berbat trafikte saatlerinizi kaybetmek istemiyorsanız, mantıklı görünen bir tercihtir. Vespa kullanan başka arkadaşlarım da var. Hepsi de işlerini zamanında yapabilmek için bu aracı tercih ediyor.

BU KAZA BİLDİĞİNİZ GİBİ DEĞİL
Seyfi’ye öğleden sonra 4 sularında bir otomobil arkadan çarpıyor. Bazen yazıldığı gibi, Seyfi akşam vakti doğum günü kutlamasından dönerken kaza yapmıyor. Bu senaryo akla hemen Seyfi’nin alkollü olma ihtimalini getiriyor ama böyle bir şey yok. Seyfi evi ile işi arasında gidip gelirken, ölüyor. Berbat trafik yüzünden ölüyor. Seyfi’ye çarpan aracın şoförü, aniden en sol şeritten en sağ şeride geçiyor çünkü sağda bir sapak var. Neden daha önce sağ şeride geçmemiş bilmiyoruz. E-5 gibi bir yolda, trafiğin en yoğun olduğu saatlerde hızla 3 şerit birden değiştirip, hiçbir araca çarpmazsanız sürpriz olur. Sürpriz olmuyor. Otomobil, Seyfi’nin Vespa’sına arkadan çarpıyor, düşen Seyfi’ye bir başka araç daha çarpıyor.   Seyfi, bütün önlemlerini almış, kaskını takmış, sağ şeritten makul bir hızla giderken ölüyor yani. Çünkü TEM ve E-5 potansiyel katillerle dolu yollar; çünkü bu yollarda slalom yaparak araç kullananlara her zaman rastlanır. Ve bunlara karşı hiçbir önlem alınmaz. Bu nedenlerle de Türkiye trafik kazalarında başı çeker birçok kategoride. Eğer, Seyfi’yi neyin ve kimin öldürdüğünü arıyorsanız, trafiği adam etmekle pek de uğraşmayan devleti hesaba katmanız gerekir. Motosiklet kullanmanın doğal sonucu ölmekse motosiklet kullanımı yasaklansın. Ama öyle olmamalı değil mi? Fakat motosiklet kullanmanın doğal sonucu ölmekmiş gibi görülüyor. Bunu çok kişiden duydum. Çok haksız da sayılmazlar, hemen hemen her motosiklet kullanan bir gün kötü bir kaza yaşıyor. Ama bu kazalara motosiklet şoförlerinden çok, kötü araba kullananlar neden oluyor. Bir de işyerlerinin baskısıyla, manyak gibi motor kullanan kuryeler var ki, o apayrı bir mesele.

DERİN, KARMAŞIK VE DÜNYALIYDI…
Seyfi iş yapmaya yönelik bir insandı. Bunu onu görür görmez anlamak mümkündü. Boşa harcayacak zamanı olmayan insanlardandı. Hayata değer veren zamanına değer verir. Seyfi sanki, yaşadığı her ortamın en iyi özelliklerini bünyesinde toplamış gibiydi. Kayserili kökeni de üzerinde görülüyordu, Boğaziçili, Lodzlu (Polonya’daki okuduğu sinema okulun bulunduğu kent, Vuç okunuyor) hayatı da. Basit, yalın ve yerel; derin, karmaşık ve dünyalıydı. Ama hiçbir şekilde kendini beğenmiş değildi. Bireydi ama bireyci değildi. Kolektivistti, yardımseverdi. Birlikte hareket etmeyi, birlikte üretmeyi severdi. “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”in senaryosunun aşamalarını bana da okutmuş, fikrimi sormuştu. Doğrusu, senaryodaki filmi görememiştim. Kitaptakini ise hiç görmemiştim zaten. Ona pek bir faydam dokunmamıştı. Seyfi, Yeni Sinema çevresinin de öncüsüydü. Genç sinemacılar düzenli bir şekilde toplanıyor, Türk sinemasının sorunlarına çare arayabiliyorlarsa, bunu Seyfi’nin öderliğiyle yapıyorlardı büyük ölçüde. Hayatı içinden dönüştüren bir politiklikti onunki; eğer politik biri gibi algılanmamışsa diye yazıyorum bunu. Kolektivizmi, kolektif sözünü kullanmadan hayata geçiriyordu.

O, EKTİĞİNİ BİÇTİ
Bu kolektifliği Seyfi’nin çevresinde de görmek mümkün. Seyfi kaza geçirir geçirmez müthiş bir dayanışma başladı. Bulut Film, ve Altyazı’dakiler başta olmak üzere arkadaşları onu bir an bile yalnız bırakmadılar. Nöbetleşe başında durdular. İsim yazmak istiyorum bir yandan, bir yandan da birisini eksik bırakırsam çok ayıp olur diye duraksıyorum. Seyfi ektiğini biçti, bir sevgi çemberi içinde uğurlandı. Ne mutlu o anneye ve babaya ki böyle bir evlat yetiştirmişler. Ne mutlu ki Ayşegül’e böyle bir adamı eş olarak almış. Ne mutlu bize ki Seyfi’yi tanıdık.   
Seyfi üç filmle sinemaya damgasını vurdu. Dünya sinemasının önde gelen yönetmenlerindendi (bir kariyerine bakın, abartmadığımı görürsünüz) ve daha 35 yaşındaydı.
 

“Asi” aslında bir ana kuzusudur!

TARİH:  26 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu sabahın yarışma filmi Brezilyalı yönetmen Walter salles’in “Yolda”sıydı (On the Road). “Yolda” bilindiği gibi Jack Kerouack’ın Beat kuşağını tanımlayan romanının adı. Kült bir kitap söz konusu ise dünyada herhalde en başlarda “Yolda” vardır. Jack Kerouack kitapta kendisini ve çevresini anlatır. Kendisine Sal Paradise, yakın arkadaşı, en büyük kankası, gurusu Neal Cassady’ye ise Dean Moriarty adını verir. Sal ve Dean kankalar aleminin klasik ikililerinden biridirler. Mesela bizim “Kaybedenler Kulübü” de bu tip bir ikiliyi anlatır. Hatta “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” de. Burada yeniden seyrettiğim “Bir Zamanlar Amerikada”ki Max ve Noodles ikilisi de bu asi ikililerin tipik örneklerindendir. Tabii ki asi ikililer dönemlerine, ülkelerine, şehirlerine göre farklılıklar gösterirler. 1930’ların New York’undaki asiyle, 1950’deki asi farklıdır. İstanbul’un “Kaybedenler”iyle, Ankara’nın “Çaresiz”leri farklıdır. Ama bu ikilileri belirleyen dinamikler üç aşağı beş yukarı aynıdır.

Bu asiler, hemen ve şimdi tatmin ararlar, bir kadına bağlanamazlar, kadınlarını paylaşmak isterler ya da paylaşırlar… Katiyen devrimci filan değillerdir. Sartre bu konuda başarılı bir devrimci- asi ayrımı yapmıştır. Asi sadece kendi tatmini peşinde koşarken, devrimcinin disiplini ve bir projesi vardır… İdris Küçükömer  de bu tanımı Sartre’dan araklamış anladığım kadarıyla. Her neyse… Kimlere ne anlamlar yüklendi şu karanlık dönemde ülkemizde.

Genellikle çok kadınlı bir hayat süren bu asilerin aslında tek bir amaçları vardır. Anneciklerinin dizinin dibinde oturmak, babacıklarının kendilerini takdir etmesini beklemek… “Beat” Kuşağının Jack’i ve Neal’i de tipiktirler. Jack, hep anneciğinin yanına koşar ki bunun örneği “Kaybedenler Kulübü”nde de vardı. Neal ise kayıp babacığının peşindedir hep. Aynı kadınla birlikte olmalarının da bir nedeni vardır. Farkında olmasalar da birbirlerini babalarının yerine koyarlar, sevgilileri de annelerine dönüşür bu süreçte. Arkadaşları sevgilileriyle sevişirken onlar da anne ve babalarını röntgenleyen küçük oğlan çocukları olurlar. Sevgilileri anneye dönüşerek cazipleşir. Paylaşılmayan kadının fazla bir anlamı yoktur. Aslında bütün kadınlar jenerik olarak annenin temsilleridir. Kendileri olamazlar, bir karakterleri ve kişilikleri yoktur asi ana kuzuları için.

Neal ve Jack de sevgililerini paylaşırlar, aynı kadınla yatarlar. Hatta aynı anda aynı kadınla yatarlar. Salles’in filmi orta karar bir film olmuş. Salles “Motosiklet Günlükleri”nde Che’yi nasıl yüzeyselleştirdiyse, burada da yüzeysel asilerin derinine vakıf olamamış pek.  Fakat filmin belli bir erotizmi de var. Özellikle Kristen Stewart (Alacakaranlık’ın bakiresi) hayranları kaçırmamalı.

Günün bir diğer yarışma filmi olarak Carlos Reygadas’ın “Post Tenebras Lux”unu (Karanlıktan Sonra Işık) seyrettik. Adı gibi özenti, adı gibi bir kendini beğenmişlik örneği olan bu film 2 saat boyunca can sıktı. Ben sizin canınız sıkmayacağım.

Soluksuz Gece

TARİH:  9 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün


Hırsız polis oyunu

Bu tür filmlerde hep şaşarım: Ben, ayakkabım ayağımı vursa neredeyse paralize olabilirken, film kahramanları vücutlarında kurşun delikleri, bıçak yaraları ile neler neler yaparlar!

Polis Vincent (Tomer Sisley) ve arkadaşı ,uyuşturucu satıcılarından yüklü miktarda kokain çalıyor ama işler ters gidiyor. Uyuşturucu satıcılarından biri paçayı kurtarıyor, üstelik Vincent ve arkadaşını tanımış olma ihtimali de yüksek. Bir de buna Vincent’ın arbede sırasında bıçak yarası aldığını ekleyin. Kısa süre sonra Vincent ve arkadaşının korktuğu haşlarına geliyor. Kaçan uyuşturucu satıcısı Vincent’ı tanımış ve patronuna haber vermiştir. Karısından ayrı yaşayan Vincent’a kötü haber tez ulaşır. Oğlu kayıptır. Tahmin edilebileceği üzere kaçıranlar uyuşturucu baronlarıdır. Vincent’ın oğlunu geri alabilmesi için kokaini geri getirmesi gerekecektir. Ama polis de Vincent’ın bir dolap çevirdiğinin farkına varmış ve peşine düşmüştür. Yaralı Vincent hem oğlunu kurtarmak hem de kaybettiği kokaini bulmak için bitmek tükenmek bilmez bir aksiyonun içine dalar.

Bu tür filmlerde hep şaşarım: Ben, ayakkabım ayağımı vursa neredeyse paralize olabilirken, film kahramanları vücutlarında kurşun delikleri, bıçak yaraları ile neler neler yaparlar! Vincent da kanayan yarasıyla film boyunca onlarca kişiyi dövüyor, koşuyor, tartışıyor ve sadece ama sadece kısacık anlarda yarasından dolayı acı çekiyor.
Filmin dur durak bilmeyen temposu beni seyirci olarak bile tüketti ama yarasına rağmen Vincent maşallah sonuna kadar ayakta kalmayı başardı. Bilemem, belki bu tempoyu seversiniz ama benim bu gibi filmlerde içim sıkılıyor kısa bir süre sonra. Alenen işkence denilebilecek bir sürü sahneye maruz kalıyorsunuz film boyunca. Oldukça düzgün bir adam olan Vincent’ı neyin, hangi parasal ihtiyacın ya da hangi ahlaki çöküntünün kokain hırsızlığı yapan bir polise çevirdiği sorusunun cevabını hiç alamıyorsunuz. Karısı ve oğluyla hırsızlık eylemi öncesinde neler yaşamış olduğu konusunda ancak gevşek bir tahminde bulunabiliyorsunuz. Kötü gitmiş aile hayatı Vincent’ın, bütün bildiğimiz bu kadar. Aile hayatı iyi giden film kahramanı zaten pek olmuyor. Film boyunca işkencenin yanı sıra bir sürü ırkçı muhabbette de tanıklık ediyoruz. Türkler de bu ırkçı söylemden payını alıyor. Filmin ırkçılık konusunda tavrı ne, orası da pek belli değil. Bütün gördüğümüz karakterler birer pislik olunca kim ırkçı kim değil onu da anlayamıyoruz. Aksiyon severseniz bana bakmayın, filmi sevme ihtimaliniz yüksek. Yoksa diğer filmlere bakın.

İnanılmaz Örümcek Adam

TARİH:  7 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün


Büyümek Zor İş

 
“İnanılmaz Örümcek Adam”ın en şaşırtıcı yanı topu topu 10 yıl öncesine ait olan “Örümcek Adam”ın (Sam Raimi yönetmişti) yeniden çevrimi olması. Her kuşak kendi örümcek adamını tanıyacaktır! Raimi’in “Örümcek” serisi üçledikten sonra devam edemedi. Dördüncü bölüm konusunda yönetmen ve stüdyo anlaşamadılar. Ayrıca fiyatı yükselmiş olan yönetmen ve oyuncularla (Tobey Maguire vb.)çalışmaktansa, daha aza kani olacak yeni bir ekiple çalışmak Sony’ye daha kârlı gelmiş olmalı. Böylece Maguire’ın yerini Andrew Garfield almış örümcek adam Peter Parker olarak. Sonuç hiç de fena değil. Bir sorun, 20’lerini çoktan geçmiş oyuncuların lise öğrencilerini canlandırmaları ki ona da kısa zamanda alışıyorsunuz. Örümcek Adam, süper kahramanlar ırkının en sevimlisi olagelmiştir benim için. Anne ve babasız büyüyen, orta halli biridir Spidey (böyle demeyi seviyor Amerikalılar, “Örümcekcik” gibi bir şey). Spidey’nin, babası kaybolunca, amcası onu evlat edinmiştir. Spidey zekidir ama eziktir, okulda hep dayak yer. Bir gün babasının çantasında bulduğu araştırma notları onu bir bilim merkezine götürür. Burada bir örümcek tarafından ısırılacak ve insanüstü yetenekler geliştirmeye başlayacaktır. Ama bu yetenekleriyle ne yapacaktır genç Örümcek Adam? Özel bir güce sahip olmak ona ne gibi sorumluluklar yüklemiştir? Sorumlu bir yetişkin, topluma faydalı bir birey olabilecek mi, yoksa…
 
Acaba Örümcek Adam, biraz da şunu mu diyor: İnsan ne kadar zayıf olursa olsun, kendisine toplumsal bir kimlik (bir maske) geliştirmeli ve o zayıflıkları baki kalsa da bu kimliğiyle zorlukların üstesinden gelmeye çalışmalıdır? Filmde örümcek adam bir çocuğu kurtarıyor. Çocuğun da çaba harcaması gerekiyor fakat. Örümcek, çocuğun kendi gücüne inanmasını sağlamak için ona kendi maskesini veriyor ve çocuk psikolojik destek aldığı örümcek maskesi sayesinde kendini kurtarmak için çaba harcamaya başlıyor. Belki de hepimizin böyle maskelere ihtiyacımız var.

Filmin politik olarak kafa karıştırıcı anları  da yok değil. Peter örümcek tarafından ısırıldığı bilim merkezine girerken, başka birisinin kimliğini çalmak zorunda kalıyor ve bu sahte kimlikle içeri giriyor. Kimliğini çaldığı kişinin soyadı Guevera! Yani Che! Bu isim, tesadüfi bir seçim olamaz. İçerde karşılaşacağı kişi ise bütün kişisel zayıflıkları yok etmek, herkesi eşitlemek isteyen bilim adamı Curt Connors ki sonradan filmin kötü adamına dönüşecektir. Bütün bunlarla film, eşitlikten dem vuranların, genç Gueveraların yani komünizmle ilgilenenlerin nihayetinde kötü adamlar olduğu fikrini mi genç kuşakların bilinç altına sokmaya çalışıyor? Aman ben de, bıktım şu kültür komiserliğinden.  

Rabat’ta Türk Sineması Vardı

TARİH:  7 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün


 Fas’ın başkenti Rabat 18 yıldır yaratıcı sinemaya destek veren bir festival düzenliyor. Bu yıl (Sinema ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği)katkılarıyla 18. Uluslar arası Rabat Auteur Film Festival’inin onur konuğu ülke Türkiye’ydi. Kültür Bakanlığı ve SETEM’in katkılarıyla düzenlenen Türk filmleri toplu gösterimi Ertem Göreç’in klasik filmi “Karanlıkta Uyananlar”la açıldı. Filmden önce yapılan törenle Ertem Göreç’e Onur Ödülü verildi. Semih Kaplanoğlu’nun “Bal”ı, Reha Erdem’in “Kosmos”u, Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”u, Şerif Gören ve Yılmaz Güney’in “Yol”u, Mahsun Kırmızıgül’ün “New York’ta Beş Minaresi ve Seren Yüce’nin “Çoğunluk”u bu bölümde gösterilen Türk filmleriydi ve seyirciden büyük ilgi gördü. Zaten Fas’ta Türkiye’ye büyük bir sevgi ve merak beslendiğini gördük. Herkes Türkiye’yi ne kadar beğendiğiyle söze başlıyor ve bir an önce Türkiye’ye gelme isteğinden ya da Türkiye’de geçen güzel günlerinden söz ediyordu. Bu merakta dizilerin de büyük payı var doğrusu. Türk dizileri kasıp kavuruyor dünyanın önemli bir bölümünü. Kazakistan’dan Fas’a (ki arada epey bir mesafe var!) bu olguyu bizzat müşahede etmiş bulunmaktayım. Kadınlar “Mohandes” (Kıvanç Tatlıtuğ’un “Gümüş” dizisinin Arap versiyonundaki adı) diyor başka bir şey demiyor. Brad Pitt gelse, Tatlıtuğ’un yanında sönük kalabilir, o derece.

Festival’in yarışmalı bölümünde 17 film vardı, dünyanın dört bir yanından. Benim de içinde bulunduğum jüri Arap ağırlıklı  olmakla birlikte, Fildişi Sahilleri ve Kosta Rika’dan da üyeler içeriyordu.  Festivalin yarışmalı bölümündeki Türk filmi ise “Unutma Beni İstanbul”du. Hüseyin Karabey’in artistik direktörlüğünde gerçekleştirilen filmin aslında uluslararası bir yapısı var. Altı kısa filmden oluşan filmin her bir bölümü başka bir yönetmence çekilmiş ve farklı bir oyuncu kadrosunca oynanmış. “Unutma Beni İstanbul” festivalin büyük ödülünü kazandı.

“Unutma beni İstanbul”un gösterimi ardından yapılan söyleşi oldukça coşkulu geçti. Seyircilerin çoğu İstanbul’un hiç tanımadıkları yüzleriyle ilk defa bu filmle karşılaştı ve televizyon dizlerinin parıltılı dünyasından başka dünyaların da olduğuna ilk kez bu filmle tanık oldu.

Ev sahiplerimiz kriz koşullarında geçmiş yıllara göre çok küçülen bütçelerine rağmen, bize sıkıntı yaşatmamak için ellerinden geleni yaptılar. Doğrusu kendilerine teşekkür borçluyuz. Feza Sınar’ın ve Mehmet Güleryüz’ün gayretleriyle bu etkinliği örgütleyen SETEM’e ve desteğini esirgemeyen Kültür Bakanlığı’na da çok teşekkür ederiz. İki ülke sinemaları arasında yakınlaşma sağlayan bu tür etkinliklerin ilerde de gerçekleştirilmesi dileğiyle…
 

Son bir not: Herkesin bir gün Fez’in soukh’unu (pazarını) görmesini dilerim. Zamanda yolculuk yapmak gibi bir şey…
 
 

Menekşe’den Önce

TARİH:  7 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sivas 1993…
 
“Menekşe’den Önce” Sivas katliamını yaşamış, ruhsal ve fiziksel yaralar içinde hayatta kalmış insanların tanıklıklarına odaklanmış bir film. Zor bir film… çünkü yaşadığımız toprakların ve birlikte yaşadığımız insanların nasıl cehenneme ve cehennem zebanilerine dönüşebildiğini gösteriyor… Kötülük en sıradan şey olmasına rağmen yine de inanılmaz gözükür. Bir insan bir insanı nasıl acımadan öldürür? Bir insan içinde çocukların olduğu bir oteli nasıl yakar? Ya binlerce insan? Çoğaldıkça akıl azalır mı? İnsanlık azalır mı? “Yaksana laa, bak hala eşya atıyor yere!”, “Gaz yok mu, gaz!” sesleri arasında ölümünü beklemek nasıl bir şey… Devletin valisi midir, kimdir bilmem birisi halkı tebrik ediyor hoparlörlerden: “Tepkinizi gösterdiniz, şenlik iptal edildi, şimdi lütfen gidin”… Başarılarının devletçe tescillenmesi kitleyi daha da coşturuyor. Gitmek yerine kalmak, başarılarını içerdekileri yakarak taçlandırmak istiyorlar. En masum taleplerini iletmeye çalışan insanları, gaza boğan, terörist diye içeri atan devlet, bu vahşi kalabalığı tebrik ederek daha da galeyana getiriyor. O devlet ki, laiklik, ateistlik ve halkın dini duygularını bastırmakla da suçlanacaktır günümüzde. 

Bazen şaşırıyorum ne direngen bir türüz diye. İçeri atıyorlar, yakıyorlar, işkence ediyorlar, yine de buradayız, yine de ayaktayız, yine de biziz, kendimiz. Sivas’taki, Ankara’daki linççiler, başaramadınız!

Bu Dans Senin

TARİH:  14 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün



Fantezi Ve Gerçeklik

 
Sarah Polley’nin adını bir Leonard Cohen şarkısından alan (Take This Waltz) filmi “Bu Dans Senin”i kadın seyircilere özellikle tavsiye ederek söze başlayayım. Polley iki erkek arasında kalmış bir kadını, Margot’yu anlatıyor filminde. Margot rolünde son yılların en önemli kadın oyuncularından Michelle Williams var. Williams’ı en son Marilyn Monroe rolünde izlemiştik. Arzunun hiçbir zaman tatmin edilemezliği ve erotizmin kafada yaşanan bir şey olduğuna dair bir film denilebilir “Bu Dans Senin”  için.  Filmde sözel bir seks sahnesi var ki, sırf bu sahne için filmi seyretmeye değer. Onun dışında her zaman aynı etkiye sahip bir film değil BDS, özellikle sonu kafa karıştırıcı.  Fantezinin sürdürülebilmesi için sürekli yenilenmesi gerektiği ve bunun da bir tükenişe sürüklediğini de söylüyor film, bu kafa karıştırıcı final sahnelerinde. İlginç… 

Vahşiler

TARİH:  14 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Savaş, Seviş ve Kafayı Bul

 Oliver Stone’un hayatı da film kariyeri de bir sarkaç gibi, bir sağa bir sola salınıp duruyor. Varlıklı sayılabilecek bir anne-babanın çocuğu Stone. Annesi Hristiyan, babası Yahudi, kendisi ise Budizmi seçmiş. Stone gençliğinde tutmuş kendi isteğiyle askere yazılmış ve Vietnam’da savaşmış, bir sürü de madalya kazanmış. Vietnam sendromu da yaşamış olma ihtimali var çünkü uyuşturucularla başı derde girmiş. Rahatlıkla ırkçı denilebilecek “Geceyarısı Ekspresi”nin senaryosunu yazmış. “Salavador”la Amerikan standartlarında oldukça “sol” sayılabilecek bir film yapmış. Tutmuş, Yahudilerin soykırımını anlatan filmler çekilirken, Sovyetlerin kaybettiği 40 milyon insanın, Çingenelerin ve solcuların kıyımlarını anlatan filmlerin çekilmemesini Hollywood’daki güçlü Yahudi varlığına bağlamış. Tabii ki Stone bu sözlerinin arkasında duramamış ve affedilmek için defalarca özür dilemek zorunda kalmış. Savaşta ve barışta vahşetin izini sürmüş,“Vahşi Doğanlar” ve “Müfreze” gibi filmlerinde. “Dünya Ticaret Merkezi”yle, Amerikan kahramanlarına methiye düzmüş. Amerikan başkanlarını mercek altına almış. Fidel Castro’ya dair iki belgesel çekmiş ve Latin Amerika’nın solcu başkanlarını desteklemiş. Pusulası sık sık şaşan, bir sol liberal demek mümkün herhalde Oliver Stone için.
 
“Vahşiler” Stone sinemasında pek önemli bir yer tutmayacak gibi duruyor. Hayır, film akıyor akmasına ama tabiri caizse pek kokmuyor… Filmin üç Amerikalı, iki de Meksikalı kahramanı var denilebilir. Amerikalılar asıl hikayesi anlatılanlar ve iki erkek ve bir kadından oluşan üçlü bir ilişki içindeler. Ama iki erkeğin bir kadın için rekabeti değil, iki erkeğin aynı kadını birbirleriyle çatışmadan mutlu mesut paylaşması söz konusu olan. “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”in iki erkek kahramanının fantezilerini süsleyen ilişki biçiminin fiiliyata geçmiş hali… Ya da bu yıl Cannes’da yarışan “Yolda” filminin Beat kuşağı üyesi iki kahramanının aynı kadını paylaşmaları gibi… Ya da filmin kadın kahramanının adının “O” olmasının çağrıştırdığı, bir başka paylaşılan kadın filmi “O’nun Hikayesi” de akla geliyor. Filmde hatırlatılan “Sonsuz Ölüm”ü (Butch Cassidy and Sundance Kid) ve “Jules ve Jim”i de es geçmeyelim.
 
Erkeklerin aynı kadını paylaşma (ya da kadınların çok erkekle yaşama) fantezisi ve pratiği hayatta karşımıza çok çıkıyor. Birkaç yıl önce Antalya’nın  Varsaklar adlı varoşunda böyle bir ilişki kanlı bitmişti. Karısını paylaşan balıkçı, sonuçta kadına aşık olan kamyoncu tarafından öldürülmüştü. Üzerine çok şey söylenebilecek bir konu ama Stone’un filmi pek bir şey söylemiyor. İki erkeğin aslında birbirlerine aşık (eşcinsel?) oldukları imasından başka…
 
Bu iki erkek Amerikan erkekliğinin ve Oliver Stone’un iki yüzünü temsil ediyorlar. Birisi Budist bir çiçek çocuğu olan Ben, diğeri eski bir asker olan ve Irak ve Afganistan’da yaşadıklarını ruhunda ve bedeninde taşıyan Chon. Ben ve Chon esrar üretip satarak iyi bir yaşam sürüyorlar. Ben bir yandan kazandıklarını hayır işlerine yatırıyor, dünyanın dört bir yanında yoksullara yardım ederken, Chon “O”yla düzüşerek savaşı unutmaya ya da daha çok hatırlamaya çalışıyor. Ve fakat bir gün Meksikalı bir uyuşturucu karteli devreye giriyor. Ben ve Chon Meksikalılarla iş yapmayı reddedince, sorun başlıyor. Başını Selma Hayek’in canlandırdığı bir matriyarkın çektiği Meksikalılar reddedilmeyi sindiremiyor ve iki erkeğin hem sevgilisi hem de simgesel annesi işlevini gören “O”yu kaçırıyorlar (“O” bir ara iki erkeğe hiçbir zaman sahip olmadıkları yuvayı sağladığını söylüyor. Söylemek gereksiz olsa da; Yuva = anne+ çocuklar). Ben ve Chon O’yu geri almak için mücadeleye başlıyor ve olaylar gelişiyor, karakterler gelişmese de… Filmin sorunu bu, karakterler gelişmiyor, iz bırakmıyor, etkilemiyor. Ben, Chon ve O nerdeyse 0, yani yazıyla sıfırlar. Bu durumda sahne hiç olmazsa daha renkli tipleri canlandıran Salma Hayek ve Benicio Del Toro’nın Meksikalılarına kalıyor. Onlar da sadece daha renkli karikatürler, o kadar.  Ve çok çok daha vahşiler. Gerçi iki taraf da birbirlerini vahşi olmakla suçluyor ama Amerikalılar güneyli komşuları gibi sadist değiller. Bu da Amerikan sinemasında sık rastlanılan bir durum. Amerikalın (Batılı) vahşeti rasyonel, üçüncü dünyalının vahşeti içgüdüseldir. Bildik sömürgeci mantığı yani.
 
John Travolta ki nedense hoşlanmam kendisinden, yoz polis rolünde belki de filmin en iyisi…
 
Patlamış mısır eşliğinde, sıkılmadan izlenebilir “Vahşiler”. Ya da “Vahşiler” eşliğinde patlamış mısır yenilebilir…
 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com