Skandal

TARİH:  3 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kuşaklararası aşk 

Orijinal Adı: Notes on a Scandal Yönetmen: Richard Eyre Oyuncular: Judi Dench, Cate Blanchett, Bill Nighy Tort: Dram Ülke: İngiltere 

Bu haftanın gözde teması kuşaklararası aşk ve tutku. “Adem’in Trenleri’nde imamla karısı arasında bir yaş farkı vardı, ‘Skandal’da ise neredeyse herkesin herkesle yaş farkı var. 

Sheba (Cate Blanchett) bir sanat tarihi öğretmeni olarak mesleği gereği yeni yetmelerle ilişkide. Ama o da “hocamdı, kocam oldu” ekolünden, yani hocasıyla evlenen kadınlardan. Dolayısıyla eşiyle arasında büyük bir yaş farkı var. 

Çalıştığı okulda herkesin aklını çelecek bir güzelliğe sahip Sheba’mızın çekim alanına en çok girenler ise yine yaş yelpazesinin en ucundaki iki kişi. Biri 15 yaşındaki bir delikanlı, diğeri okulun en yaşlı, emekliliğine bir yıl kalmış öğretmenlerinden Barbara (Judi Dench). 

Film bütün sempatimizi Sheba’ya (ve biraz da eşine) yöneltiyor. Yalnız, yaşlı, cinsel kimliği bastırılmış ve Sheba’ya göre yoksul Barbara ise bir canavara dönüşüyor. Oysa filmin başında keskin gözlemleriyle, çevresinin bir hayli üstünde bir çözümleme yeteneğine sahip biri gibi görmüştük Barbara’yı. Siz siz olun, hele kadın, lezbiyen ve yoksulsanız belirli bir yaştan sonra aşık olmaya kalkmayın Yoksa böyle filmlere canavar kontenjanından girersiniz. Cate Blanchett kadar güzelseniz, ister babanız, ister oğlunuz yaşında biriyle, kiminle olursanız olun size toleransımız vardır. Hatta hepsinde mağdur rolüne bile çıkarsınız. 

“Skandal’ bütün bunları dedikten sonra, ne için övülebilir? Tabii ki Cate Blanchett için! Şahane oynuyor ve öhö, şahane işte. Son bir söz Philip Glass’ın müziğine: Glass’ın minimalist müziği film boyunca resmen kafamızı iğfal etti. Bir de maksimalist olsaydı ne olacaktı, düşünmek bile istemem. 

23 Numara

TARİH:  3 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Birkaç numara küçük 

Orijinal Adı: The Number 23 Yönetmen: Joel Schumacher Oyuncular: Jim Carrey, Virginia Madsen, Logan Lerman Türü: Gerilim – Dram Ülke: ABD 

Şu 2 Mart’ta, yani 2/3 tarihinde giren 3 filme bakın: 23 Numara’. Üstelik film 23 sayısının uğursuzluklarından dem vuruyor. Tabii tesadüf değil, Amerika’da da film 23 Şubat’ta vizyona girmiş. E peki ne olmuş? Hiç! Ne olacak? Herhangi bir rakamdan istediğiniz sonucu çıkarmak mümkün, bütün olumsuzlukları seçici bir tavırla o rakama yükleyebilirsiniz. Birileri de 19’un hikmetini ispata çalışmıştı değil mi? Her neyse, nasıl filmin ayın 23’ünde gösterime girmesinden bir şey çıkmadıysa ’23 Numara’dan da bir şey çıkmıyor. 

Çok uzun ve sıkıntılı bir süreçte hastalıklı bir zihnin karanlık noktaları aydınlatılıyor ama biz ne filmler gördük bu konuyu başarıyla anlatan. Schumacher ve Jim Carrey işbirliğinden ise sadece esneten bir film çıkmış. 

Adem’in Trenleri

TARİH:  3 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

İmam ve karısı 

Yönetmen Barş Pirhasan Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Cem Özer, Ümit Çırak Türü: Dram Ülke: Türkiye

Bahsettiği bütün acılara rağmen, sonuçta masalsı bir atmosferi ve sıcaklığı olan ‘Barış Pirhasan’ imzalı “Adem’in Trenleri”ni kaçırmayın

Adem’in Trenleri başarılı mizansenleri, iyi oyunculuklarıyla yılın şu ana kadar en öne çıkan yerli yapım filmi unvanını hak ediyor. 

Film temelde bir insanın dönüşümünü anlatıyor. İmam Hasan Hoca (Cem Özer) dünyevi yanı ve sosyal ilişkileri oldukça zayıf biridir. Karısına ve kızına da sıcaklık göstermez. Bir akşam üstü karısı ve kızıyla çıkageldiği köy aslında onu, çocuklu olduğu yani dolayısıyla masraflı biri olduğu için istememiştir. 

Ama imam köye geldikten sonra, köylü ye yapacak pek bir şey kalmaz. Peki ama imamın karısı Hacer (Nurgül Yeşilçay) bütün gençliği ve güzelliğine rağmen bu katı ve sevimsiz adama niye katlanmaktadır? 

Hasan Hoca kızına karşı da çok ilgisizdir. Ve bütün bu davranışlarıyla köylünün nefretini kazanır. Hasan Hoca’nın davranışlarının nedenlerine dair yaptığı açıklamaları filmi izleyeceklere bırakalım. 

Cem Özer biraz da kalın çizgileri olan bir ak karakteri canlandırmasından ötürü zaman zaman teatral bir oyun çıkarırken, Nurgül Yeşilçay’ın performansı kusursuz. Bütün oyuncular genelde çok iyi. Bir de son yılların en unutulmaz repliklerinden biri var bu filmde “ne mememi sıkan var,…” diye başlayan. Bahsettiği bütün acılara rağmen, sonuçta masalsı bir atmosferi ve sıcaklığı olan “Adem’in Trenleri”ni kaçırmayın. 

Umudunu Kaybetme

TARİH:  3 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Çalış senin de olur  

Orijinal Adı: The Pursuit of Happyness Yönetmen: Gabriele Muccino Oyuncular: Will Smith, Jaden Smith, Thandie Newton Türü: Biyografik – Dram Ülke: ABD 

İnsanı son tahlilde sinir eden filmlerden biri “Umudunu Kaybetme”. Film boyunca sefaletle mücadele eden bir adamı izliyoruz. Tamamen yoldan çıkması işten bile değil. İflah olmaz bir şekilde düşebilir ve dilenmek dışında bir seçeneği kalmayabilir. Bu insanın muhteşem çabasına şapka çıkarırken, eşitsizliğe ve adaletsizliğe öfkeleniyorsunuz. Ama film sonuçta bu vahşi orman yasasını kutsuyor. Altta kalanın canının çıktığı bu iğrenç ormanda umudunu yitirmezsen, büyüklerin seni muhakkak ödüllendirir ve sen de bir gün milyon dolarlarını cebe atabilirsin, diyor film sonuçta. Evsiz barksız diğerleri mi? Bize ne onlardan! 

Bildiğimiz Amerikan rüyasının yeni bir versiyonundan ibaret ‘Umudunu Kaybetme’. Kahramanının zenci olmasının öyküye bir etkisi yok çünkü filmde ırkçılık yok. Gerçi önemli olanın siyah ya da beyaz olmak değil, yeşile sahip olmak olduğu saptaması gayet yerinde. Will Smith ve oğlu Jaden gayet iyiler. Thandie Newton’ın canlandırdığı şirret eşe ise haksızlık edilmiş. 

Başkalarının Hayatı

TARİH:  10 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Sevdim bir başkasını 

Orijinal Adı: Das Leben Der Anderen Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck Oyuncular: Martina Gedeck, Ulrich Mühe, Sebastian Koch Türü: Dram Ülke: Almanya Yapım Yılı: 2006 

Başkalarının Hayatı’nın en iyi yabancı film Oscar’ını alması beklenen bir şeydi, dolayısıyla sürpriz olmadı. 

Filmin beğenilmesinde sosyalizmin Doğu Almanya’daki uygulamasına yönelttiği eleştirinin de rolü olmuştur, diye düşünüyorum. Filmin baş kahramanı Dreyman, Doğu Almanya’nın “rejim karşıtı olmadığı halde Batı’da da okunan” tek yazarıdır. 

Güçlü bir politikacı, Dreyman’ın tiyatro oyuncusu sevgilisine göz koyunca Dreyman devre dışı bırakılmaya çalışılır. Yazarı izlemekle görevli gizli servis ajanı Wiesler, izlediği sanatçı çevresinin etkisine girince, saf değiştirir. 

11 Eylül’den sonra dünyanın yeni halinden memnun değil misiniz? Unuttuysanız hatırlatalım: Duvarlar yıkılmıştı ve özgürleşmiştik 1989’da. 1984 gibi manidar bir tarihte başlayan ‘Başkalarının Hayatı’ bize o eski ‘kötü günleri hatırlatıyor. 

Ama belki de ‘Başkalarının Hayatı’ göründüğü kadar sosyalizm karşıtı değildir. Doğu Almanya’nın istihbarat teşkilatı Stasi’nin ajanı Wiesler, gözetlediği sanatçının evinden Brecht’in bir kitabını yürütüyor. Bu kitap Wiesler’i etkiliyor. 

Brecht’in kapitalizmi övmediği malum. O zaman Wiesler neyin etkisi altına giriyor? Belki de sadece idealleriyle gerçekliğin çelişmesi karşısında, ideallerine daha sıkı sarılma gereği duyuyor. Bu idealler Brecht’le uyumlu ama rejimle uyumsuz. ‘Başkalarının Hayatı’ bir gerilim filmi olarak başarılı ama karakter yaratmakta aynı başarıyı tutturamıyor. Stasi ajanı Wiesler iki boyutun ötesine geçemiyor. Dönüşümü ikna edici değil. Aynı şey oyun yazarı karakteri için de geçerli. Dreyman daha da belirsiz bir tip. ‘Başkalarının Hayatı’ fena değil ama abartıldığı kadar da değil. 

Mavi Gözlü Dev: Nâzım Hikmet

TARİH:  10 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Nâzım’a Saygı 

Yönetmen: Biket İlhan Oyuncular: Yetkin Dikinciler, Dolunay Soysert, Özge Özberk Türü: Dram-Politik Ülke: Türkiye 

Başkası söyleyince Nâzım’a çok yakışıyor ‘Mavi Gözlü Dev’ sözcükleri. Film saygıda kusur etmiyor büyük şaire. Ama sonuçta karşımıza çok kanlı canlı bir insan portresi de çıkmıyor. 

O mavi gözlü bir devdi/Minnacık bir kadın sevdi”, dizeleri Nazım Hikmet’in en megaloman şiirlerinden biri. Güzel şiirdir ama sevmem. Başka bir erkeğin tercih edilmesinin acısıyla yazılmış, kıskançlıkla aşık olduğu kadını aşağılayan ve şairin kendi egosunu şişiren bir şiirdir. İnsan kendisine dev der mi yahu? Yetmiyor, sevdiği kadını minnacık, onun sevdiği adamı cüce yapıyor, şair. Kıskançlık, devlere bile feleklerini şaşırtıyor demek ki… 

Nerede böyle cezaevleri? 

“O sarışın bir bombaydi/mavi gözlü bir şairi parmağına doladıydı”, diye başlayan bir şiir var mıdır acaba, karşı tarafın bakışını yansıtan ve bugüne kadar gizli kalmış olan? Neyse bu yazıyı yazdığım tarih 8 Mart, yani dünya kadınlar günü; bu vesileyle mazur görülür umarım, söz konusu şiire muhalefetim. 

Biket İlhan, Nâzım Hikmet’in hayatının Bursa Cezaevi’nde geçen dönemini merkeze alan filmine “Mavi Gözlü Dev” adını vermiş. Başkası söyleyince Nâzım’a çok yakışıyor “Mavi Gözlü Dev” sözcükleri. Film saygıda kusur etmiyor büyük şaire. 

Ama sonuçta karşımıza çok kanlı canlı bir insan portresi de çıkmıyor. Yetkin Dikinciler’in oyunu fazlasıyla teatral duruyor. Bursa Cezaevi, bana fazlasıyla özgür geldi. 

Nerede böyle cezaevleri? 

Mahkûmlar ellerini kollarını sallayarak odalarda, koridorlarda dolaşıyorlar, bir yerden çıkıp başka bir yere giriyorlar. Film de aynı kolaylıkla zihnimizden çıkıp gidiyor, ne yazık ki… 

300 Spartalı

Yönetmen: Zack Snyder Oyuncular: Gerald Butler, Lena Headey, Vincent Regan Türü: Savaş-Macera-Dram-Aksiyon Ülke: ABD

TARİH:  17 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Uygarlıklar savaşı 

‘300 Spartalı’ düpedüz faşist bir film. ‘300’ün gişe rekorları kırması, şaşırtıcı değil. Dünyamızın hali budur arkadaşlar: Yurtta faşizm, cihanda faşizm; yurtta militarizm, cihanda militarizm. 

300 Spartalı için belki de son yılların en önemli filmi demek mümkün sanırım. Hayır, büyük bir sanat eseri olduğu için değil ama büyük bir fenomen olduğu, olacağı için. 300 Spartalı’ düpedüz faşist bir film. ‘300’ün gişe rekorları kırması, şaşırtıcı değil. Dünyamızın hali budur arkadaşları Yurtta fasizm, cihanda faşizm; yurtta militarizm, cihanda militarizm. Bizde gişe rekorların nasıl ‘Kurtlar Vadisi’ (televizyon ve sinemada) kırıyorsa, dünyada da “300” kırıyor, kıracak. 

“300”de kimin iyi kimin kötü olduğu çok belli. Spartalılar, yani Yunanlar, yani Batı uygarlığının, özgürlük ve demokrasi” anlayışının temelinde yer aldığı varsayılan kültürün temsilcileri iyiler; Persler, yani Ortadoğulular, yani “zorbalık ve barbarlık”ın temsilcileri ise kötüler. Bugünün uygarlıklar savaşının aktörleri, 2500 yıl önce bir savaşta karşı karşıya gelmişler ve “300” bu savaşı bir Batı ya da Sparta efsanesi olarak bize sunuyor. Filmin finalinde Sparta kralı Leonidas’ın ölüsünün aynı çarmıha gerilmiş İsa gibi duruyor olması, Hıristiyanlığın gelişini 5 asır önceden müjdeliyor. 

Sparta kralı değil, sanki Hitler 
Film bize Sparta faşizminin çocuk yetiştirme tarzını anlatmakla başlıyor. Tabii çocuk, yetiştirilmeye layık bir fiziğe sahipse, bu eğitimden geçiyor. Üstün bir Sparta ırkı için, Hitler’in sonradan örnek aldığı gibi, zayıflar, hastalar doğumdan hemen sonra öldürülüyor. Bu kötü bir şey mi? Filme göre değil, çünkü Sparta kralı ve filmin kahramanı Leonidas bu eğitimin sonucunda neyse o, yani mükemmel asker oluyor. Yaşamaya layık bulunan erkek çocuk sıkı bir askeri eğitime giriyor anasının kucağından ayrılır ayrılmaz. Kural: Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir! Çıplak ayakla, karlı ormana salınan çocuk, kurdu öldürürse, yeniden şehre dönecektir… Öldüremezse zaten öldürülmüş demektir. Yani yaşamaya layık değildir. 

Leonidas döner ve kral olur. Ama bir gün Persler kapıya dayanır ve Leonidas’tan kralları Zerhas’a (Kserkses ya da Heşayer Şah) biat etmesini isterler. Leonidas Pers elçisini öldürerek ne kadar adaletsiz biri olduğunu gösterir. Ama bu da sanki bir kahramanlıktır: “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” der gibidir, Leonidas. 

Auschwıtz’i aratmıyor 

Sıra kahinlere ne yapılması gerektiğini sormaya gelmiştir ama düşman, kahini de satın almıştır. Bu arada değme dağcının zor ulaşacağı bir yerde hastalıklı rahiplerin nasıl yaşadığı da bir muammadır. Kahinin güzel ve yarı çıplak bir kız oluşu ve ciklet reklamındaki Azra Akın gibi spastik hareketler yapması filmin hoş sürprizlerinden biri. 

Leonidas kahinleri dinlemez, karısıyla envai pozisyonda sevişir ve 300 savaşçısını alıp Persleri engellemek için bir geçidin ağzını tutar. Bu savaşçıların hepsi vücut geliştirmeci gibidir ve siyah deri mayolarla yarı çıplaktırlar. Filmin şimdiden gay alemlerinde bir kült statüsüne eriştiğini söylemekte sakınca yok ama ‘300’ aynı zamanda son derece homofobik bir film. Leonidas, Atinalıları Ve bir İranlı’dan çok bir Afrikalı zenci görünümündedir. Oysa Persler bilindiği gibi beyaz bir ırktır ve dilleri de batı dilleriyle aynı ailedendir. Bu arada yetişkin Spartalı savaşçıların kendilerine genç bir erkek sevgili edinmelerinin zorunlu olduğunu, hatta özellikle sodomiye düşkün olduklarının söylendiğini, tarihçiler (mesela  Cartledge) iddia ediyor.

Filmin geri kalan kısmı büyük ölçüde 300 kahraman Spartalının, Perslere direnişi etrafında dönüyor. Spartallar, Auschwitz’i aratmayacak ceset yığınları yapıyorlar Perslerden, Wagneryen müzikler eşliğinde. Bütün bu acımasızlık yüceltiliyor. Pers ordusu ise bir sirk gibi, içinde ne ararsan var, ucubeler, devler, filler, gergedanlar… Bir ara Perslerin orijilerinde gördüğümüz kolsuz bacaksız kadınlara ne demeli? 

Spartalılar, İspanyol falanjistlerinin “yaşasın ölüm” sloganına benzer bir “güzel ölüm” mevhumuna sahipler. Merakları düşman içinde onlara bu güzel ölümü bahşedecek kalibrede birilerinin olup olmadığı. Ölüm yüceltiliyor, tipik bir faşist sanat öğesi olarak. Spartalılar, Nazilerin “heil, heil, heil” diye bağırmalarına benzer biçimde, “hav, hav, hav” diye böğürüyorlar, komutanları isteyince. 

Batı hep iyi, doğu hep kötü 

Leonidas tıpkı Bush gibi ağzından düşürmüyor ‘özgürlük’ sözcüğünü. Ama hep bir takım yasalara göre davrandığını iddia ediyor aynı zamanda. “Spartalı geri çekilmez, Spartalı teslim olmaz, Spartalı ne için yetiştirildiyse onu yapar!” Spartalı bir töre insanıdır yani (gerçi elçiyi öldürürken töre möre dinlemez). Filmin finalinde uygarlıklar savaşı iyiden iyiye ilan edilir: Diktatörlüğe ve mistisizme karşı, Batının savaşıdır bu. Ne kadar bugünün söylemine denk düşüyor. Bir yanda İran nükleer silahını hazırlıyor, bir yanda da ABD İran’a saldırı planları yapıyor. 2500 yıl önce Batı uygarlığını Yunanlar kurtarmıştı, şimdi sıra bizde demeye getiriyor film. Bir savaş narası olarak görülebilir 300 Spartalı. Ortadoğuluyu elinden geldiğince aşağılıyor ve Sparta militarizmini yüceltiyor. 

‘300 Spartalı’nın yazarı ise ‘Günah Şehri’nden de tanıdığımız Frank Miller. Sepya ağırlıklı renkleri, bol kanlı sahneleri ve saldırgan müziğiyle 300 Spartalı zor katlanılır bir film ama gişe rekorları kıracağı (sadece Amerika’da değil) kesin. 

Son sözü Hitler’e bırakalım. Hitler 50. doğum günü olan 20 Nisan 1945’te, sığınağında subaylarına “Leonidas ve 300 Spartalıyı düşünelim” demiş. Hitler, 10 gün sonra da mevlâsına kavuşmuş. 

Umut Adası

TARİH:  17 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

İngiltere ‘bitter’ vatan 

Yönetmen: Mustafa Kara Oyuncular: Halef Tiken, Gürkan Tavukçuoğlu, Arzu Yanardağ Türü: Dram Ülke: Türkiye 

Umut Adası küçük bir bütçeye sahip değil, bir milyon dolar iyi para, İlk defa yönetmenlik yapacak biri için büyük şans. Fakat ne yazık ki, ortada çok zayıf bir film var. Film değişik nedenlerle İngiltere’ye giden Asil, Yusuf ve Vildan’ın hikayesini anlatıyor. Vildan legal yollardan au pair’lik yapmak ve bu sırada dil kurslarına katılarak İngilizce öğrenmek amacıyla İngiltere’ve gidiyor. Asil bir kavgaya karıştığı için kaçıyor, Yusuf ise para kazanmak için İngiltere’ye gidiyor. 

Vildan lezbiyen ev sahibesine yem olmaktan kurtuldum derken bir sabah uyandığında kendisini profesyonel hayat kadını olarak buluveriyor. İçkiyi fazla kaçırırsan böyle olur işte. Vildan bu rolü nedense hemen benimsiyor. 

Yusuf da bir femme fatale’in ağına düşüveriyor. O da uyuşturucu bağımlısı olup çıkıyor. Bayrağına dokunanın ellerini kıran, milliyetçi Asil ise 4 ayak üstüne düşüyor ve düzgün bir kadının yardımıyla patronluğa yelken açıyor. Ne öğreniyoruz? Vatan gibisi yok, galiba… 

Mutluluk

TARİH:  17 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Mutluluğun filmi 

Yönetmen: Abdullah Oğuz Oyuncular: Tata Bulut, Özgü Namal, Murat Han Türü: Dram Ülke: Türkiye 

BİR Türk genci askere gitmeye görsün, hemen geride bıraktığı kadına birileri musallat olur. “Amerikalılar Karadeniz’de 2” ve “Son Osmanlı Yandım Ali”de de gördüğümüz bu vatan/namus çelişkisi “Mutluluk”ta da bir çeşitlemesini buluyor. Bir namus borcunu ödemekle meşgulken, başka bir namus meselesi yaşamak herhalde Türk’ün başına gelebilecek en kötü şey. 

“Mutluluk” birçok açıdan Türkiye sinemasının klasik zaaflarını taşıyor ve şaşırtıyor da. Mesela varoluşsal bunalımlar yaşayan sosyoloji profesörü İrfan tipi 80’ler de kaldığını sandığımız özenti-entelektüel filmlerimizi hatırlatıyor. 

İrfan’ın köydeki anasına gidip özür dilemesi, sonra karşılaştığı burjuva öğrenci kız filan ise daha da eski, 60’ların Türkiye filmlerini anımsatıyor. 

İki köy kaçkınıyla, bir kent kaçkınını töre cinayeti çerçevesinde buluşturuyor “Mutluluk”. İrfan tipi o kadar yapay, o kadar inandırıcılıktan yoksun ki filmin olası erdemleri de gölgede kalıyor. 

Bilmiyorum sadece ben miyim, şu adamı bir güzel pataklasalar deyip durdum film boyunca. Tövbe, tövbe… 

Sherrybaby

TARİH:  17 Mart 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir bebek evini arıyor 

Yönetmen: Laurie Collyer Oyuncular: Maggie Gyllenhaal, Brad William Henke, Sam Bottoms Türü: Dram Ülke: ABD

Sherrybaby bütün oyuncularının başarısıyla parlayan bir film. Ama öykü o kadar ilginç değil. Filmin kahramanı Sherry uyuşturucu bağımlılığını finanse etmek için hırsızlık yapmaktan 3 yıl hapis yatmıştır. Çıkışının ardından iş bulmaya ve küçük kızının vesayetini yeniden kazanmaya çalışır. Ama hem kendi eski alışkanlıklarıyla hem de hayatın güçlükleriyle başa 

çıkmak zordur. İyi bir Amerikan bağımsız filminden bekleyeceğiniz her şey var “Sherrybaby”de. Maggie Gyllenhaal gelecek yıl Oscar’a aday gösterilirse ona da şaşırmamak lazım. Ama Amerikan bağımsızlarının “küçük”lüğü de var filmde. Filmi altyazısız izlediğimi ve diyalogların tümüne vakıf olamadığımı da belirteyim. Yani haksızlık ediyor olabilirim 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com